
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Yeni bölümde Nurtaç, hayatının nasıl yabancı dil ve yabancı ülkeler arasında şekillendiğini anlatıyor. Bazen kararlarımızı biz mi veririz, yoksa bir şekilde önümüze çıkan fırsatları değerlendirmek mi gerekli olan.
Anılar serisinden olan bu bölümde, Nurtaç ilk İngilizce okumaya nasıl başladığını, sonra Çince tercihini ve sonrasında beklemediği şekilde beliren gurbetçilik hayatını anlatıyor.
Şimdiden iyi dinlemeler 😇
Sorularınızı ve yorumlarınızı Instagram üzerinden veya e-mail olarak iletebilirsiniz.
Her Pazartesi sabah 7’de yeni bölümü dinlemek için, podcast hesabını takip etmeyi unutmayın.
Instagram: @nurtacturkeli
Email: info.nurtacturkeli@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Yeni bir podcast bölümünden herkese selamlar.
Uzun zamandır podcast kaydetmiyormuşum gibi hissediyorum.
Bunun sebebi birazcık Ocak ayı benim için çok dolu geçiyor şu anda.
Sanki 3 ay geçmiş gibi.
Oysaki daha ocağın ortasındayız yani.
Biraz ortasını geçtik ama yine de gerçekten dolu dolu geçiyor bu konuda.
İyi hissediyorum. Bir de son bir haftadır New York'ta kar var.
Normal şartlarda çok soğuk havadan korkuyorum.
Dışarı çıkmak istemiyorum.
Ama ilk defa böyle kışla biraz daha yakınlaştık.
Temiz hava hissiyatını böyle ciğerlerime gelen o soğuk havayı sevmeye başladım.
Yürüyüşe falan çıkıyorum bol bol.
Daha fazla kafe keşfetmeye çalışıyorum.
Zaten Instagram'dan takip ediyorsanız.
Buralardaki işim artık restoran ve kafe keşfetmek haline dönüştü.
Bu bir yerde güzel. Bir yerde otomatik olarak hangi...
restorantın fiyatlarının nasıl olduğunu biliyorum.
Gerçekten bir 6 aydır bunu çok sık yaptığım için artık menüye bile bakmıyorum yani fiyatları çünkü biliyorum.
Yani gerçekten bu şey değil ya hiç fiyatlara bakmadan yemek yiyorum gibi değil.
Bir yemeğin hangi restoranda ne kadar satılacağını artık biliyorum ve bunda not düşmek istedim.
Yani gerçekten New York'ta en çok istediğim şeylerden bir tanesiydi galiba.
Bu şehrin bir parçası gibi hissetmek ve bol bol bir yerlere gidebilmek.
İşim gereği bunu yapabiliyor oldum.
Yoğunluğun çok fazla...
olması beni başka yerlerde eksik hissettiriyor.
Time management konusunda özellikle kötü olduğum için o zamanımı ayarlama kısmında yani erteleme alışkanlıklarım arttı bu sıra.
Soğukla beraber bu da olmuş olabilir.
Çünkü sadece böyle karılap yapmak istiyorum.
Eve Hint yemeği söyleyip sadece film izlemek istiyorum.
Son zamanlarda tek istediğim şey bu.
Gerçekten Hint yemeğini seviyorsanız soğuk için Çin ve Hint yemeği.
Kesinlikle kış yemekleri gerçekten çok iyi gidiyor.
Bugünkü bölümde de yurt dışında yaşamak, ben nasıl karar verdim, İngilizceyi nasıl öğrendim, Çinceyi nasıl öğrendim biraz sohbet niteliğinde olacak ve biraz daha Amerika'da Türk olmak tarafından hikaye
anlatmak istiyorum. Aslında bu pazar, yani geçtiğimiz pazar günü YouTube kanalımda yurt dışında Türk olmak üzerine bir video hazırladım orada da.
Uzun süredir yurt dışında yaşadığım için ve çevremde çok az sayıda Türk olduğu için ben Türk olmayı ve Türk alışkanlıklarını çok özlüyorum.
Ama tabii bu iş nereden başladı?
Nerelere uzandı?
Ben neden yabancı dil seçtim?
Bugün böyle oralara da girerek sizinle paylaşmak istiyorum.
Ben lisede dil öğrencisiydim.
İngilizce okudum. Fakat İngilizce okunmak aslında direkt benim tercihim değildi.
Şöyle hazırlık sınıfını İngilizce okumuştuk.
Süper lise öğrencisiydim ve hazırlık sınıfı sadece İngilizce oluyordu işte.
Hatırlamayanlar, bilmeyenler için bir düşelim bu notu.
Yaş farkı oralarda belli oluyor.
Neyse oradaki benim İngilizce hocam aynı zamanda folklor hocasıydı ve ben çok uzun yıllar halk dansları yaptım.
Orada da beraber çalışıyorduk.
Sınıfta işte İngilizce hocam, yabancı şarkılar söylüyoruz.
Yani beni Beatles'la tanıştıran insandı Cengizhan Hoca.
Cengizhan Soysal buradan selamlarımı gönderiyorum kendisine.
Gerçekten benim hayatımı değiştiren...
Müthiş bir yön değişikliği yaptıran bir insan.
Çünkü şimdi ben onun öğrencisiyim.
Dans ediyoruz falan filan. Tabii ki de onu idealize ediyordum.
Ve o da bana şey diyordu. Sen küçük Cengizhan'sın.
Yani benim gibi olacaksın muhtemelen.
Müzikle ilgileniyorsun. Dansla ilgileniyorsun.
İngilizcen iyi. Vesaire derken yani bir şekilde onun gözde öğrencilerindendim o dönem.
Fakat birinci sınıfı, lise birinci sınıfı.
Biliyorsunuz bütün dersleri öğreniyorsunuz.
Ve ben TM'den çok keyif alıyorum.
Türkçe matematikten. Ve de iç mimar olmak istiyorum.
Çünkü ev dekorasyonuna çok ilgiliyim.
Çizim çok başarılı değilim ama fena değildim.
Yani ilgim var, yeteneğim var vs.
Normal şartlarda ben TME okuyup iç mimar olmak istiyorum.
Sonra bu bölüm seçmelerine giderken Cengizhan Hoca benim bölüm seçmelerini yazan hocaydı ve sonra hayır sen TME okumayacaksın, İngilizce okuyacaksın dedi ve bana İngilizce bölümünü yazdırdı.
Yani bu, bu kadar bir yöndeşikliği olabilir mi sizce?
Benim o gün orada İngilizce okumaya yöneltilmem.
Daha sonrasında Çin, daha sonrasında burası.
Yani müthiş bir aslında dışarıdan gelen etken olmuş.
Şimdi geri dönüp baktığımda ki Çince'yi de size biraz sonra anlatacağım.
Artık İngilizceyi dil bölümünde okuyan bir öğrenci oldum.
Fakat İngilizce öğretmenliği falan okumak istemiyorum.
Ya turist rehberi olacağım.
Ya başka bir şey yapacağım yani bundan eminim.
Sadece normal şartlarda dili öğrencilerine hedef gösterilen şey Boğaziçi'nde İngilizce öğretmenliğini kazanmaktır.
Hiç ilgimi çekmiyor. Yani İngilizce öğretmenliği okumak istemiyorum.
Yoksa Boğaziçi'nde okumayı isterdim açıkçası.
Şimdi geri dönüp baktığımda orada okuyan arkadaşlarla tanıştıktan sonra başka bir güzel gençlik olabilirmiş orada.
O ayrı bir mevzu muhtemelen.
Sonra bir lise öğrencisi olarak üniversite sınavlarını hazırlık için dershaneye gidiyorum.
Ekstra kurslar alıyorum. İngilizce kursunda da bir tane hocamız gayreti...
Yani ben sizin yerinizde olsam Çince okurdum.
Geleceğin dili Çince olacak dedi.
Bu 2007 yılından bahsediyorum bu arada.
Sınıfta herkes hocam ya çan Çince olma diyeceğiz.
Çince mi okuyacağız falan derken benim aklıma acayip yattı.
Bir de hoca ticaret falan dedi.
Para kazanmak dedi. Acayip ilgimi çekti.
Dedim ben Çince okuyacağım.
Yani... Hani bu uzak doğu tarafına biraz daha farklı alanlarda ilgi duyarsınız ya, tarihini seversiniz, kültürünü seversiniz, din bakış açısını seversiniz, ideolojisini seversiniz.
Ben Çince okuyup ticaret yapacağım diye seçtim.
Yani yoksa benim aman da uzak doğulara gideyim de şunları şunları yapayım gibi bir düşüncem yoktu gerçekten.
Ve Zonguldak'tasın anladın mı?
Kime Çince okuyacağım desen senle dalga geçiyorlar.
İnanmıyorlar. Mesela şimdi Türkiye'de bir de şey var ya iki yıllık falan diye böyle küçük görmek çabası var.
Yani bayağı bir ben ezildim aslında Çince okuyacağım dediğimde Çince'yi kazandığımda.
Okuldaki hocalarım dahil.
Benim lisedeki hocalarım dahil.
Ne yapacaksın Çince okuyup parasız kalırsın falan demişlerdi bana.
Gerçekten birazcık vizyon farkıymış.
Yani iyi ki dershanedeki hoca haspel kader bunu öneriyor.
Kimse ciddiye almıyor. Bana da nedense o gün ilham perileri geliyor.
Sonra ben üniversite tercihlerini yaparken turist rehberliğinin üzerine Çin dili ve edebiyatını yazıyorum.
Kayseri'deydi o zaman sadece.
Ya başka seçenek de yoktu bu arada.
Hani başka üniversitelerde Çin dili ve edebiyatı vardı da biz mi gitmedik gibi bir şey.
Çünkü o zaman... Kayseri'nin nerede olduğunu bile doğru dürüst bilmiyorum.
Kayseri Erciyes Üniversitesi ile alakalı hiçbir şey bilmiyorum.
O yüzden ben artık seçimimi yapmıştım ve kazandım.
Oradan sonra benim için Kayseri'de bambaşka bir hayat başladı.
Bir üniversite öğrencisi olarak bütün sosyal aktivitelere katılmıştım.
Bütün kulüplere. Yani aklınıza gelebilecek hepsi.
Dağcılık, fotoğrafçılık, dans, tiyatro ne varsa.
Sokakta gerçekten şeyde kampüste yürürken selam vermediğim insan kalmıyordu.
Ve bilmiyorum belediye başkanı gibi bir şey olmuştu.
Ve ben çok mutluydum o durumdan.
Hatta yurttaki arkadaşlarım dalga geçiyordu.
Şey sosyal kelebek diye.
İyi ki de yapmışım. Eğer şu an üniversite hayatındaysanız lütfen yapın.
Lütfen bol bol sosyal etkinliklere katılın.
Konferanslara gidin. Üniversitenin bir sürü etkinlikleri oluyor.
Hangi üniversite olursa olsun. Mutlaka bir şeyler yapıyorlar.
Bana sorarsanız burada kamu spotu ama bir tane boyfriend bulup sakın 4 yılınızı falan geçirmeyin onunla.
Yani tamam biraz alakasız bir yerden giriyorum ama gerçekten o üniversite hayatınızda yaşadığınız hele ki o yaşta yaşadığınız tecrübeler o kadar değerli ki hem yaş gereği çok değerli hem de tecrübe kazanmak açısından elinize
gelebilecek en güzel fırsatlar orada oluyor.
O yüzden sosyal etkinlikler çok değerli, arkadaşlıklar çok değerli.
Sakın bir iki tane böyle çok yakın kız arkadaş bulup her şeyi onlarla da yapmaya çalışmayın.
Çünkü birazcık böyle comfort zone haline geçtiği için çevreniz çok sınırlı kalıyor.
Her yere aynı. kızlarla, aynı grup arkadaşla falan gidiyorsunuz.
Bana sorarsanız benim bütün üniversite hayatımın yaptığım en mantıklı şey idi.
Şu anda da Türkiye'nin her yerinde bugün gittiğimde aynı kaldığımız yerden devam edebileceğim arkadaşlıklarım var bu nedenden dolayı ve Türkiye'nin birçok kültürünü bu sayede öğrendim.
Hayatımdaki defa Nevşehir'den gelenle, Mersin'den gelenle, Iğdır'dan gelenle, İzmir'den, Muğla'dan gelenle aynı yerlerde yaşadığım için, aynı ortamı soluyup bir sürü aktivite yaptığımız için diğer kültürleri de öğrenme,
deneyimleme, anlama şansına da sahip olmuştum.
Yani benim için hayat aslında tecrübe üzerine.
Umarım konular çok dağılıyor gibi görünmüyordur ama işte kendi bakış açımdan neden yurt dışı oldu vesaire de öyle bağlamak istiyorum.
Çünkü deneyim deyince, bu hayatta olmak deyince ben bir yerde sınırlı kalmak fikrine karşı inanılmaz tepki gösteriyorum.
O yüzden de belirtmek istedim.
Yani bütün üniversite hayatınızı tek bir arkadaş grubuyla tek bir erkek arkadaşla geçirmemenizi dilerim diye belirtmek istedim.
Tabii ki de günümüz. Sonunda bu sizin kendi tercihiniz, kendi kararınız.
Benim yolculuğumdaysa üniversite hayatım bol bol aktiviteyle, flörtöz tarafımla, girdiğim sosyal aktivitelerde mutlaka bir çocuktan hoşlanırdım.
Sevgililiklerim uzun sürmezdi.
Maksimum 2-3 ay oldu.
Yani bir tane erkek arkadaşımla belki biraz uzun sürmüştü.
O da şehirde yaşamıyordu.
Başka bir yere taşınmıştı.
Yani benim için aslında ilişkiler, erkek arkadaş hiçbir zaman öncelik değildi.
Onu da demek istiyorum aslında. Varsa var, yoksa yok.
Çünkü zaten bir sürü hoşlanacak çocuk vardı.
etrafta. Başka bir gün aşk acısı bölümü de çekeriz merak etmeyin çünkü ben üniversitemin son yılının son ayında Gerçekten çok şanslıyım.
Çok aşık oldum ve o aşk beni uzun süre öteledi, takılı bıraktı, unutamayacağımı zannettirdi.
Yani o duygulardan da geçtim.
Merak etmeyin tamamen ya ya, hiç eminim oranda değil olmadı.
Fakat benim şansım gerçekten son yılımın son ayında karşıma çıkmış olmasıydı.
Çünkü muhtemelen orta bölgelerde çıksa beni de sarsabilirdi, zorlanabilirdim.
Üniversiteden sonra da ben Kayseri'de artık dış ticaret alanında çalışmaya başladım.
Çünkü Çince biliyorum. Çince bilmenin en büyük avantajı...
birçok yerden hemencik işe alınıveriyorsunuz.
Çünkü az bulunan bir dil.
Bir de biraz iyi seçinciniz.
Çünkü üniversitedeyken ben bir yıl Çin'de yaşadım.
Orada Çincem çok ilerledi.
Bir bölümde anlatmıştım zaten yani neler yaptığımı o zaman.
Çünkü az bildiğim Çincem ile gitmediğim yer kalmadı.
Garip garip şeyler yaptım.
Yani mesela o 19-20 yaşındaki halimle Çin'in kuzeyinden güneyine 3 gün 3 gece trenle yolculuk yaptım.
Sadece Çinli arkadaşlarla.
Şu anda olsa korkarım mesela öyle bir şeyden.
Yani Çincenli... Kimle yola çıktığın belli değil.
Ve Çin'in ne kadar büyük bir ülke olduğunu biliyorsunuz.
En kuzeyinden en güneyine senin ne işin var?
Ama işte böyle şeyler 20 yaşında daha rahat yapılıyor.
Aklına gelmiyor diğer olasılıklar.
Sadece yeah we're gonna have so much fun kafasında oluyorsun.
Ki ne güzel. Bence çok tatlı.
Geçen gün Instagram'da Q&A yapmıştım.
Şey dedi birisi. 20 yaşındaki haline ne söylemek isterdin?
Ben de dedim ki keşke senin gibi olabilsem şu anda.
Yani 20 yaşındaki gibi olabilsem keşke.
O cesaret. O hiç de umurumda değilsiniz havası.
ve sadece hayattan bir şeyleri almak koparmak isteği yani ben de bu dünyada yaşıyorum ben de bir şeyler alacağım hırsı özlediğim şeyler şu anda.
Çünkü o hırsım yok denecek kadar azaldı.
Üniversiteden sonra Kayseri'de kalıyorum.
O da işte bu eski erkek arkadaştan da dolayı bir gün onu da anlatırım size.
Yani muhtemelen geri dönme ihtimalimiz olur diye Kayseri'ye geri dönüp ticarete girdim orada.
Sonra bence hiç güzel olmayan iş tecrübeleri yaşıyorum.
Tabi deneyim olmuş şimdi geri dönüp baktığımda ama bir genç insan Hasan'ın üniversiteden mezun olduktan sonra hiç karşılaşmasına gerek olmayan ortamlarla karşılaştım.
Ama o tecrübeler beni Çin'e gönderdi tekrardan.
Bir de o açıdan bakarsak yani dönüp tüh tüh vah vah demiyorum.
O dönem iş arayışlarına geçmiştim Kayseri'de çalışırken.
Ve bakın yine burada benim hayatımda bir yönlendirme gelecek.
Geriye dönüp baktığımda lisedeki Cengizhan hocam, üniversitedeki bir Çinli hoca gelmişti.
Hiç benim hocam olmadı ama arkadaşım olmuştu.
Li hoca. İkisi benim hayatımda büyük değişikliklere sebep oldu.
Cengizhan beni İngilizceye yönlendirdi.
Li bana ben iş hayatındayken Çince sınavı var.
O sınavın artık geçerliliğinin son ayına giriyorduk.
O sınav sonucuyla burs kazanma hakkınız var bu arada.
O hakkı kaybedebilirdim.
Adam dedi ki ben senin yerine, senin adına bu bursa başvuruyorum.
Gidersen git, gitmezsen gitme.
Yani ben Kayseri'de bir dış ticaret firmasında çalışıyorum.
Hiç güzel şeyler olmuyor o firmada.
Oradan çıkmaya çalışıyorum.
İşte gidiyorum Türk Hava Yolları'yla.
Great'le uçak kabin görevliliğine başvuruyorum.
Eskişehir'de garip garip yerlerde iş görüşmeleri yapmıştım o zaman organize sanayilerde falan.
İstanbul'dan bir sürü yine ticaret firmalarında iş görüşmeleri yapmıştım.
Bir çıkış yolu arıyorum orası doğru.
Ama Türkiye'de kalacağım zannediyorum.
Kayseri'den de çıkmayı düşünüyorum artık.
Sadece bir daha Çin aklımda yoktu.
Bir daha okula dönmek aklımda yoktu.
Fakat bu Li Hoca bir gün Bütün başvuruları yaptı.
Dedi ki sadece okula gel imzanı atacaksın.
Ben senin adına Şahı Üniversitesi'ne full bursa başvurdum.
Artık o belgelerin de geçerliliği kalkacak.
Biz bunu değerlendirelim dedi.
Gittim. Bir de o dönem yeni bir kural getirmişler.
Konuşma sınavının sonucu da bekleniyor.
Fakat yeni çıktığı için beni telefonda hemen hızlı bir konuşma sınavına aldılar.
Konuşma sınavından da telefonda geçtim.
Sonra ben bir anda Şanha Üniversitesi'nde yabancıları Çince öğretmenliği üzerine yüksek lisansa başvurmuş oldum.
Bir ay sonra da başvurunun kabul edildiğini, tam burs kazandığım söyleniyor.
Tam burs içerisinde de asla okula falan para vermiyorsun, yurda para vermiyorsun.
Üstüne Çin hükümeti, Şanha hükümeti sana...
Aylık harçlık verecek.
Fakat yine de ben gitmekten emin değilim.
Çünkü okula dönmek fikrine hazır değilim.
Yeni bir şehre gitmek, hiç kimseyi tanımadığım şehre gitmek fikrine hazır değilim.
Biraz orada korkular gelmeye başlamış aslında.
Çünkü azıcık iş hayatını gördükten sonra, bir iki kazık yedikten sonra, bir iki darbe yedikten sonra, böyle muhtemelen hayatın gerçek yüzüyle karşılaştıktan sonra o kadar da...
pembe bulutlar üzerinde gezemediğimi hayatın sert bir tarafının olduğunu biraz daha fark ettiğim için bu arada yine küçüğüm yani 22 yaşındayım orada 23 yaşındayım.
Fakat o dönem büyüdüm zannediyorum ve hayattan korkmaya başlıyorum.
Özetle en son annemin sen uçak biletini al bir git gör.
Beğenmezsen sevmezsen geri dönersin demesiyle büyük bir cesaret alıp Şanha'ya gidiyorum.
Ve benim bütün hayatım değişiyor.
Çünkü Şanha'ya giderken muhtemelen geri dönerim diye gidiyorum.
O zamanki iş yerim hatta dönersen işim burada hazır yine devam edebilirsin diyor.
O ayrı bir konu oraya girmeyelim.
İyi ki de geri dönmedim o iş yerine.
Fakat ben Şanha'ya iniyorum.
Okula gidiyorum. Ya şu an bile kokusu burnuma geliyor.
O üniversiteye giriyorum, odama giriyorum ve diyorum ki ben burada öleceğim.
Yani hayatım boyunca Şahay'da yaşayacağım diyorum.
Uzunca bir süre her gün rüyada uyanıyormuş gibi hissettim Shanghai'da.
Yani neden beni bu kadar etkiledi?
Neden şehri o kadar sevdim?
Bilmiyorum. Sürekli şey diyordum.
Shanghai bana çok iyi davranıyor.
Sadece aşk vermedi. Yani bunu İngilizce tweet atıyordum o zaman.
Shanghai gives me everything but love.
Çünkü okul çok iyi gidiyor.
Bir sürü part time iş buluyorum.
O zaman Türk iş adamlarına fuarlarda Çince Türkçe tercümanlıklar yapıyorum.
Hatta Çin'i geziyorum onlarla.
Rehberlik yapıyorum. İşte özellikle...
İşte iş adamlarının eşleri geldiğinde onları ben gezdiriyorum alışverişlere götürüyorum.
Çünkü fake market var Çin'de.
Yani bütün kadınlar Dio, Louis Vuitton çantalarını fake fake oralardan alıyorlardı.
Çünkü biliyorsunuz Türkiye'de de var bu İstanbul'da.
Yani kapılar arkasında orijinaline yakın fake'ler satıldığı için ve Çin bu konuda çok iyi olduğu için tabii ki de.
Ya bu kınadığım bir yer değil. Tabii ki de gelen yapsın.
Ben sonuçta onları gezdiriyorum.
Onların indirimlerini ben yapıyorum falan.
Zaten en büyük görevim oydu.
Sadece pazarlık yapmaktı.
Sonra Şahay benim için.
Bambaşka bir yere taşınıyor.
Hala Türkiye'ye gideyim mi gitmeyeyim mi, ticarete döneyim mi dönmeyeyim mi ne yapacağımları bilmiyorum.
Çünkü bursum ve okuduğum okul yabancılara Çince öğretmenlik.
Bursun da kuralında şu olsa, bitti okulun bir yerde öğretmenlik yapacaksın kuralı olsa öğretmen olmak zorundayım.
Çünkü öyle bir ihtimal de vardı.
Confucius bursuydu bu.
Şahay'da bir buçuk yıl bekar hayatımdan sonra zevkle karşılaşıyorum.
Ve zaten zevkle karşılaştıktan sonra bütün hayat hikayem değişiyor.
Ve artık galiba ben hayatımı...
yurt dışında idame ettireceğim, partnerim de yabancı olduğundan dolayı biraz daha rotamı tamam ben Türkiye'ye dönmüyorum, buralarda neler yapabilirim üzerine çeviriyorum.
Aslına bakarsanız Türkiye'den tamamen çıkmak...
fikri hiçbir zaman yoktu bende.
Yani öf, şu ülkeden kurtulayım, hayatım değişecek, bir yerlere gideyim de çok iyi olacağım.
Aslında yabancı ülkede yaşarsam her şey istediğim gibi olacak fikrim yoktu.
Benim kendi düşüncem ticaret yapabilmek için Çince öğrendim ama bütün dünya dillerine, dünya insanına, dünya mutfağına, kültürüne çok meraklıyım, çok ilgiliyim.
Onlarla yakından tanışabilmeyi, lokal insanlarla buluşabilmeyi, çatpat İngilizcemizle, çatpat oradaki dil ile, yani ben şimdi Fransa'ya gittiğimde Gittim de de biliyorsunuz Fransızca öğrenerek gittim.
Oradaki Fransızla, kasabasındaki Fransızla Fransızca sohbet edebilmek benim için büyük bir hayat deneyimi.
Benim için hayat önceliklerimden bir tanesi.
Şu anda New York'a geldiğimiz için biraz böyle seyahat edemiyoruz.
O yüzden Zek de bende alttan alttan böyle seyahat etmemiz lazım.
Perileri geliyor bize. Çünkü seyahat etmeyi ben bu arada şey gibi istemiyorum.
Hani bir hafta şurada kalayım, bir hafta burada kalayım değil.
Keşke gönlümden geçen ve umuyorum ki bu olacak.
Ben Avrupa'ya gidebildiğimde, Afrika'ya gidebildiğimde tekrardan Asya'ya gidebildiğimde 2-3 ayımı oraya verebilmek istiyorum.
Oranın kültürünü, yemeğini, dilini, lokal insanını anlayabilmek istiyorum.
Bir mekana birden, ikiden, üçten fazla gidebilmek istiyorum.
Birazcık sıkılabilmek istiyorum.
Tamam ben burayı biliyorum. Haritaya bakmadan şu köşeden şuraya geçilebilir demeyi ben çok seviyorum.
Çünkü bu bana dünya üzerinde olduğumu hissettiriyor.
Bunlar böyle çok ütopik hayaller gibi gelebilir ya da belki gerçek sorunlarla, gerçek hayat koşturmacısıyla.
Ne anlatıyor bu? denilebilir.
Ama ben kendi hayatımı şekillendirmek istediğimde baktığınız zaman yani bu iki kişi hayatıma büyük bir yönlendirme yaptı ama günün sonunda ben daha bebekken istediğim hayata yönelik bir yönlendirmeymiş bunlar.
Burada da birazcık şeye inanmak gerekiyor galiba.
Yani bazen hayatta senin haldır huldur çabalamana gerek yok.
Bazen Bazı fırsatlar önüne çıkıyor.
Onlara evet diyebilmek, onların arkasından gidebilmek belki senin üzerine düşen görev.
Yani genel hayat koşturmacasında biz bazı şeylere çok inanabiliyoruz.
İşte çok çalışman gerekiyor, çok çabalaman gerekiyor, bazı insanlarla tanışıyor olman gerekiyor gibi.
Kendi kurduğunuz cümle kalıplarına da bir bakabilirsiniz.
Ama bence amacınız hayatı yaşamakken, hayatın bir parçası olmakken ve çok da o kalıplara sokmadan kendinizi gelen fırsatlara evet der.
biraz da akışa bırakırken sanki genel olarak gönlünüzden geçen noktaya hizmet eden bir akış oluyor zaten.
O yüzden bu akışa bırakmak denilen şeyin önemli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü kafanızdaki hedef belirliyse bazı şeyleri kontrol edemeyeceğinizi biliyorsunuz.
Bazı şeylerin kendiliğinden gelişeceğini biliyorsunuz.
Bazı şeyleri de kontrol edebileceğinizi biliyorsunuz.
O yüzden ona göre hareket etmek de biraz daha kolaylaşabiliyor.
Ona göre belki fikir değiştirmek, manevra yapmak da kolaylaşabiliyor.
Bir şeye çok takılı kalmadan, ayaklarınızı yere vurup ağlamadan.
hatırlamanızı isterim. Olay yaşanıyorken bunları algılamak zor oluyor.
Tabii ki de yani ben belki de o sevgilimden ayrıldığımda aşk acısı çekerken, Kayseri'de bir işe tutunmaya çalışırken, Çin fırsatı karşıma çıktığında tabii ki de o ilk düşüncem, evet ya ben Çin'e gitmeliyim ve bütün hayatım değişecek
olmadı. Bazen o fırsatları görebilmek de kolay değil.
Bunu algılayabilmek de tabii ki de kolay değil.
Bulunduğunuz yerden zevkle tanıştıktan sonra ve Şaha'yı bu kadar seviyorken normal şartlarda bir İş yerinde çalışıyordum ben.
Master bitmek üzereydi ve orası beni iş yerine alacaktı.
Ama o yıl Türkiye Rusya ile politik bir anlaşmazlık içerisine girmişti bu Rus uçağının düşürüldüğü dönem.
O zaman... Çin bizi kara listeye aldı çünkü Rusya ile aramız bozuldu.
Sonra Türkiye kara listeye girince Çin bana vize veremeyecek bir konuma geldi çalışma vizesi.
Haliyle iş yerimde biz seni şu an ofisyal bir şekilde işe alamıyoruz dedi.
Ve ben aslında ortada kaldım.
Yani normal şartlarda okulum bitmek üzere.
Vizem yok. Okulu uzatamam çünkü mezun oluyorum.
Yapabileceğim hiçbir şey yok. Ne yapabilirimi düşünürken...
Doktora bursuna başvurdum ve doktorayı kazandım çünkü Şahay'da kalmak istediğimi biliyordum.
O zaman Zek'le Amerika'ya taşınmak gibi bir fikrimiz de yoktu.
Çünkü ikimiz de Çin'de çok mutluyuz.
İkimiz de Çin'de güzel para kazanıyoruz.
İşlerimizi dondurup başka yerlere seyahat edebiliyoruz.
Yani ben Çin'de hem okurken hem bir okulda İngiliz öğretmenliği yaparken iki ay her şeyi dondurup Japonya'ya gidip Japonya'da yaşadım.
İkimiz de Zek'le ben de tam istediğimiz gibi bir hayat yaşıyorduk.
Çin'den çıkmak gibi bir düşüncemiz yoktu.
Son yıla kadar çünkü Çin'deki Şah...
Shanghai'daki son yılım benim için birazcık zorlayıcı olmuştu.
Hem mental açıdan hem okul açısından.
Ansiyetik bir dönem yaşamıştım Shanghai'da.
Zek de masterını bitirmişti.
Yani o yüzden çıkmıştık.
Başka bir gün yine detaylara girerim tabii ki de bununla alakalı merak ediyorsanız.
Ama Çin'den çıkmak aklımızda yoktu.
Amerika'da yaşamak aklımızda yoktu.
O yüzden böyle benim hayatıma baktığınızda aslında biraz gelene okeylemek, kendimi adapte etmek.
Çünkü ben Amerika'ya taşındığımda da buraya taşınmak istememiştim.
Yani iki haftalık valizimle gelip...
Ben burada stak kaldım.
Pandemiyi burada geçirdim.
Hep şeyi söylüyorum bakın. Kullandığınız kelimeler çok önemli.
Eğer ki ben o dönem Allah kahretsin ne işim var benim burada.
Eşimin ailesiyle aynı eve sıkıştım kaldım.
Ne güzel Asya'yı gezecektim planım buydu gibi şeyler söylemek de benim tercihim.
Ve o kararı verip o duyguda düşüncede kalmak da benim tercihim olurdu.
Tam tersi ben ya süper ya göl kenarında Amerika'da kocaman bir evdeyim.
Amerikalı bir anneyi yakından inceleyebilme şansına sahip oldum.
Norm Teksas'ta ün...
bir adam. Radyo yayıncısıydı çok uzun yıllar ve adam 80 yaşında şu anda.
Bir tarih, bir dev yani normu yakından tanımak, onunla sohbet etmek bir hayat deneyimi.
Onlarla aynı evde yaşadım.
Bir sürü bir şeyler yaptık.
Youtube'da bir sürü videolar yaptık biliyorsunuz.
Yani bunların hepsi bir tercih.
Adaptasyon, adapte olabilmek, hayatın akışına bir şekilde dahil olabilmek.
Çok da böyle kızgınlık göstermeden, isyan etmeden.
Bunları şey demiyorum bu arada yani bunun altını her zaman çizelim.
İlk verdiğimiz tepkiler her zaman yoğun ya da negatif spektrumda olabilir.
Yani ilk verdiğiniz tepkiler her zaman...
Evet çok güzel. Başımıza bu geldi ama hiç merak etmeyin buradan tecrübelerle çıkacağız gibi bir şey olmak zorunda değil.
Çünkü öyle bir şey olduğuna da pek inanmıyorum.
İlk verdiğimiz tepki genelde şok, üzgünlük, hayal kırıklığı.
Bir şekilde kızgınlıkla çıkabiliyor.
Bu bende de oluyor. Ama sonrasında düşününce işte bir şekilde onun parçası olunca kendi kendine de şekilleniyor ve ona güveniyorum aslında.
Benim yurt dışı maceralarım bu şekilde şekillendi.
İngilizce öğrenmeye başlamam bu şekilde şekillendi.
İngilizce öğrenmem çok kolay olmadı tabii ki.
Çünkü bir kere kasıldığımız bir dil İngilizce.
Çince öğrenmek inanın daha kolay.
Çince dili kolay demiyorum.
Çince öğrenmek daha kolay.
Çünkü çok destekleniyorsunuz.
Öğretmenleriniz tarafından, Çinli arkadaşlarınız tarafından, girdiğiniz ortam tarafından bir şekilde Çince öğrenmek wow çok zekisin, bunu nasıl becerdin dostum gibi bir şey olurken İngilizce'de ne öğrenirseniz
öğrenin. Hala aksanın kötü, gramerin kötü, şunu iyi yapamadın gibi.
Farklı statülere konuluyor maalesef.
Bu başka şeylerle eşleştiriliyor.
İngilizcenin ne kadar iyi olduğu, seninle alakalı bir şey ifade ediyormuş gibi algılanıyor ki ben katılmıyorum böyle şeylere.
Sonuçta yabancı dil konuşabilmek, deneyebilmek bile bir cesaret göstergesi.
O yüzden ne kadar yapabiliyorsanız arkasında durun.
Yani o anı dili gibi konuşmak zorunda değilsiniz.
Aksanınız mükemmel olmak zorunda falan değil.
Yabancı dil öğrenmekle alakalı, o kaygıyla alakalı, anksiyetiyle alakalı bir bölüm çekmemi isterseniz...
mutlaka haber verin. Çünkü benim master tezim de bununla alakalıydı.
Yabancı dil öğrenme ansiyetesi var.
Yabancı dil konuşma ansiyetesi var.
O bambaşka bir dünya çünkü.
Fakat elinizde ne olursa olsun sahip çıkın.
Yapabildiğinize sahip çıkın.
Size ait olana sahip çıkın.
Ve arkasında durun derim.
Ben onu güzel yapabildiğimi düşünüyorum.
Hiç umurumda değil. Kimin ne düşündüğü.
Çince konuşuyorum.
İngilizce konuşuyorum. Azıcık İspanyolca, Fransızca var.
Japonca mı unutuyorum. Ama bunlar benim yani.
Gidip de tercümanlıklar yapmıyorum.
Bana ait olan. Kültüründen az çok böyle tadına baktım.
Çünkü Japonya'ya giderken de Japonca öğrenip gitmiştim.
Sonra unutuyorsun ama sonuçta oraya giderken onu deneyimlemek bile bence çok keyifli.
Diyorum ve Anılar serisine bir bölüm daha...
bırakmış oluyorum bu şekilde.
Sohbet ederek hazırladığım bölümleri ben çok seviyorum.
Umarım siz de keyifle dinliyorsunuzdur.
Haftaya yeni bölümle görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
