
Transkript
Haydi bakalım. İçimden hangi şarkı geçiyor biliyor musunuz?
Ne alaka bilmiyorum. Şey. Ey daha daha nasılsınız?
Ben geldim diye mi kısıldınız?
Ay devamını hatırlamıyorum. Ama bu kısmı.
Çünkü ee daha daha nasılsınız demek istiyorum size.
Nasılsınız? Havalar müthiş.
Hatta biraz fazla müthiş.
Bence bak 2-3 yıldır böyle oluyor.
Çok soğuktan bir anda sıcak.
Bir anda yaz havası no.
Yani biraz böyle bahar havası yaşasak biraz o kıyafetlerin tadını çıkarsak hani ince ceketler vesaire.
Gerçi şimdi subway için yanımda yine de ince ceketlerle çıkmam gerekiyor çünkü donuyorum.
Bilmiyorum ben biraz babaanne gibiyim böyle kafelerde hele ki Amerika'da bak her yerde deli gibi klima çalıştırıyorlar ve donuyorsunuz.
Bir türlü alışamıyorum. Türkiye'deyken ofiste çalışıyorken baya babaanne gibiydim.
Böyle klimayı kapatan teyzeler var ya ben onlardanım galiba.
Bu ara bitkilere merak saldım.
Şu yanımda gördüğünüz fig plant diye geçiyor.
Yeni bir arkadaş. Eve bir sürü yeni bitkiler aldım.
Propagate deniyor burada. Başka arkadaşlarımdan böyle dallar koparıp suyun içinde kökünün gelmesini bekleyip topraklıyorum falan.
Müthiş bir hobi. Yani bugüne kadar çok merak ettiğim, ilgimi çeken bir şeydi çünkü ben iki balkonlu bir evde büyüdüm.
Maşallah annem hem balkonları doldururdu hem evin içi böyle çiçek bitki doluydu.
O yüzden böyle bunu da annemden alıyorum.
Hani şey muhabbeti vardır ya yaşlandıkça annene benziyorsun diye.
Bir tek dantel öğrenmeyi öğrenmediğim kaldı.
Onu da merak ediyorum çünkü biliyorsunuz ki artık danteller şu anda trend oldu.
Yani neyi beğenmediyse küçükken şu anda ilgimizi çekiyor.
Evet ben yine bir klasik gevezelimden sonra esas konumuza girmek istiyorum.
Bu da kıtlık bilinci.
İngilizce Scar City diye geçiyor ve burada da aslında hani İngilizce olarak da çok kullanılıyor, yaygın.
Bir bölüm çekmiştim özür dilemeden kendin olmak diye.
Ona da birazcık atıp da bulunmak istiyorum aslında burada.
Çünkü kıtlık bilinci siz fark etmeseniz de kendinizi koyduğunuz bir kalıp.
Evet gerçek faktörler var, gerçekten sınırlı imkanlarımız var, sınırlı hayatımız var.
Her şeyi yapamıyoruz ve biraz böyle limitli hissediyoruz kendimizi.
Ya da bir şey çok yapmak istedik olmadı, elimizde patladı.
PTSD'lerimiz var işte, travma sonrası vücudumuzun verdiği...
stres bozuklukları var. O yüzden bunların hepsini anlıyorum.
Yani psikolog değilim.
Burada bunu çözmeyeceğiz. Ama şimdi genel hayatımızı sorguladığımızda buradaki farkındalığın Hayati önem taşıdığını savunmak istiyorum.
Yani kendinize ne kadar scarcity mindset veriyorsunuz, ne kadar böyle kıtlık bilincindesiniz.
Yok ya olmaz ben yapamam zaten ya da bize denk gelmez ya da ne bileyim işte hayalleriniz kısıtlı olduğu için bir türlü orayı düşünemezsiniz bile oraya asla gidemezsiniz gibi gelir.
Tamam manifest diyorum dersiniz ama evrenle o anlaşmayı yapacak cesareti bile gösteremezsiniz.
Niye ben böyle nefes almadan bir nefeste beş cümle kurdum bilmiyorum.
Ama şimdi bu bölümde aslında benim en çok bahsetmek istediğim şey hayatımızın şöyle önündeki bir ayı.
diyelim ya da hadi 2 ay tamam 60 gün biz bu farkındalıkla yaşayacağız.
Artık böyle birbirimize ödev vermek istiyorum ben.
Çünkü söylüyoruz havada kalıyor, söylüyoruz yapmıyoruz.
Nerelerde kendimizi kısıtlıyoruz, nerelerde böyle scarcity mindset, kıtlık bilincindeyiz.
Buraları görelim isterim.
Baya baya böyle her hareketinizde, her kararınızda, her arkadaşınızla bir yere gittiğinizde, alışveriş yaparken, yemek yerken, neyi ne kadar hesapladığınızda, ilişkilerinizde yani kendi özel romantik ilişkilerinizde de neyi böyle sonuna kadar
korkarak düşünüyorsunuz, korkarak yapıyorsunuz.
Böyle kendinizi bir köşeye götürüp aslında şu enerjidesiniz bak.
Zaten olmayacak. Zaten olmaz gibi.
Ya da korku var arkasında. Bir şey kaybetmek, elinizden alınması ve o elinizden alındıktan sonra hani...
Ne yapacaksın? Bilmiyorsun.
O boşluk, o karanlık.
Çünkü bir şey kanalize oluyoruz.
Sanki o olmazsa hayatımız yolunda gitmezmiş gibi hissediyoruz.
Bu kişiler olabilir, işimiz olabilir.
Ya böyle inançtan bahsediyoruz ama aslında bereket bolluğa çok güvenemiyoruz, inanamıyoruz.
Hepimizin altı böyle kaygan, sallanan bir zeminde gibiyiz.
Hele ki Türkiye piyasası bence çok daha yani ertesi gün ne olacağınızı tahmin edemediğiniz bir piyasa eğer Türkiye'de yaşıyorsanız.
Ama New York'ta kolay değil.
Yani biliyorsunuz ki bir cümle vardır.
Eğer New York'ta yaparsan her yerde yaparsın.
Burada olursan her yerde olduğun demektir gibi bir cümle var.
Çünkü burası da aşırı aşırı aşırı rekabetçi bir yer.
Ve ben bu mindset'ı nasıl getiriyorum kendime biliyor musunuz?
Önümde olanları en azından görerek başlıyorum bu olaya.
Yani bana zaten bugüne kadar neler verildi, neler bahşedildi.
Yani bunun ucu yine kıyaslamalara dayanıyorum.
Ki ben bu kıyaslamada başka bir sneaky tarafı fark ettim geçenlerde.
Biliyorsunuz ki kıyaslamaktan hep şey diye bahsediyoruz.
Bizden iyi olanlarla kendimizi kıyaslayıp kendimizi beğenmeme, işte kendimizi aşağıya çekme tarafından bahsediyoruz ama...
Aynı zamanda biz bazı insanlara göre kendimizi daha iyi hissediyoruz.
Yani yine orada kıyaslama yapıyoruz.
Daha yüksek zannediyoruz. Belki maddi olarak daha ileridesiniz ve kendimizi bazen hani onlardan daha iyiymişiz gibi zannediyoruz.
Bu konular yaşaldıkça gerçekten şu duyguyu veriyor.
Şu anda sosyo-kültürel durumunuz aslında ne beni senden daha iyi yapıyor, ne seni benden daha iyi yapıyor, ne birini benden daha kötü yapıyor.
Yani biz bunları hele ki Türkiye toplumunda çok iyi öğrenemedik.
Birine göre kendimizi daha iyi zannettik.
Bakın bunları açıkça konuşmamız gerekiyor.
Yani bizler, biliyorsunuz ki bu İngilizce konuşma mevzusu mesela.
Yani Türkler birbirinin yanında İngilizce konuşamıyorlar.
Neden? Çünkü hep böyle bir şey vardır ya, kulak kabartma.
Hani bakayım aksanı nasıl, bakayım nasıl konuşuyor.
Çünkü İngilizcenizin sanki belirli bir statü göstergesiyle ilişkisi varmış gibi.
Yani daha iyi eğitimliyseniz, daha zekiyseniz, işte iyi aileden geliyorsanız İngilizceniz de iyidir.
Çünkü özel okullar, özel üniversiteler falan filan.
Bunların hepsini biz bir statü zannediyorduk.
Ama şimdi bu konuya nereden geldim?
Genel olarak bence Türkiye'de %80 diyeceğim.
Yani benim bu genellemelerim bazı insanları gıcık ediyor olabilir ama ben genelleme yapmayı seviyorum maalesef.
Yani %80 diyelim hadi.
Kıyaslamalarla büyüdük ama genelde bizden daha iyi olanlarla ya da işte bizden daha aşağı olanlarla.
Biz bu aşağı olan, aşağı dediğimi tırnak içerisinde söylüyorum bu arada.
Kendinizi birilerinden daha iyi gördüğünüz kısma da dikkat etmeniz gerekiyor.
Yani bu üstünlük duygusu da üzerimizde bir yük.
Onu anlatmak istiyorum. İlla böyle mütevazılıktan bahsetmiyorum.
Bu duygu da bizim üzerimizde bir yük.
Her şeyin içerisinde merhamet, alçakgönüllükten değil.
Suçluluk duygusu da oluyor.
Anlatabiliyor muyum? Sadece komple olumlu duyguları pompalamıyorum şu anda.
Biz kendi kendimize fark etmeden başka insanların yüklerini de üzerimize alıyoruz.
Diyorsun ki mesela ben bu kişiden daha iyiyim.
Maddi olarak belki manevi olarak belirli bir konuma geldim.
Onun da yükünü alayım diyorsun.
Şimdi tüm bunlar aslında bence yine aynı potada toplanıyor.
Kıtlık bilinci. Çünkü siz aslında kendi hayatınıza bahşedilenleri daha yaşamayı beceremeden ya dağıtmaya çalışıyorsunuz ya da işte daha iyileriyle, daha
yükseklerle kıyaslayıp bir türlü tadını çıkaramıyorsunuz.
O yüzden bu kıtlık bilinci zihniyeti bir yerde çok daha...
Sinsi, yatıyor yer, beyniniz altında yatan bir düşünce düşünün.
Geçenlerde başıma gelen bir olayı biraz üstünlere anlatacağım, çok derinlerine girmeyeceğim.
Bu kıtlık bilinciyle alakalı benim bir sınavım oldu diyeyim yani size.
Sürekli kendimi şöyle hissediyorum, bir yerden gelmezse istediğim bir şey, bana hiçbir yerden gelmezmiş gibi bir algım var.
Muhtemelen çocuklukta öğrendim bunu.
Bir de şu muhabbet vardır ya, size verilenler umarım bir daha geri alınmaz.
Çünkü diyelim ki size belirli imkanlar verildi ve o imkanlar bir anda elinizden alınırsa, tabii ki de.
Hani onun bir şoku olur, bir kaygısı olur ama kendimde en azından bunu yakaladım.
Yani neden ben kendimi bir yere kanalize ediyorum ve beklediğim şeyler oradan gelmediğinde bu üzüntüye kapılıyorum.
Biraz onu anlatacağım. Geçenlerde başıma bununla alakalı güzel bir örnek geldi.
Yani bana verilen bir imkan benden alındı öyle söyleyeyim size ve bir anda böyle şok oldum.
Hani ne yapacağım ben, neden kısıtlandım şimdi ya da başka bir şey gelmeyecek mi gibi bir paniğe kapıldım.
Ama arkasındaki motivasyonumu fark edince şey dedim hani neden tek bir kanaldan...
O desteği, yardımı bekliyorum.
Çünkü orada da bir kıtlık bilinci var.
Tek bir yerden destek gelebilir.
Tek bir yerden yardım gelebilir.
Sadece akışınız oradanmış gibi bir kaygıya kapılabiliyorsunuz.
O yüzden o kanal kapandı ya benim.
Önce tabii ki de bir şok oldum.
Bir üzüldüm. İki üç gün böyle bir kendime gelemedim.
Sonra onunla alakalı bir şey olduğunda yine böyle bir üzüldüm.
Sonra fark ettim ki benim burada öğrenmem gereken şey buraya odakladığım bereket bilincim.
Yani oradaki kıtlık var aslında. Neden?
Sadece oraya odaklandım.
Ve orası gidince neden bu kadar kuru hissettim?
Çünkü maalesef başka kanallar...
Kanallarımı görmüyorum, başka kanallarımı kullanabilmek sanki benim elimde değilmiş gibi, sanki o bana gelmezmiş gibi bir bilincin içerisindeydim.
Nitekim orası kapanması benim için o kadar güzel oldu ki şöyle bir çevreme baktım.
Kendi yeteneklerimi, kendi bereketimi, kendi kapılarımı tekrardan düşündüm.
Dua ettim ve bir kere zaten o şeyi hissediyorsun.
Hani kapılara vurma derim ben bazen buna.
O kapılara vurabilmeyi, o kapılara gidebilmeyi tekrardan görüyorsun.
Önündeki sana verilenleri tekrardan görüyorsun.
Kendi yeteneklerini tekrardan hatırlıyorsun.
O yüzden bir 30 gün ya da bence en güzeli 60 gün neredeyse her gün kendi karar mekanizmamızı, önümüzdeki şeyleri birazcık sorgulayalım.
Hani ben buraya mı çok kanalize oldum, sadece bana buradan mı bir bereket geliyor, akış geliyor diye düşünüyorum diye kendinizi bir sorgulamanızı isterim.
Çünkü kıtlık bilinci bence hayatınızdaki en büyük engel taşı diyebiliriz.
Ben burada manifestlayayım, şunlar da geliyor, bunlar da olsun değil.
Biliyorsunuz ki kıtlık bilinci genelde anne ve babalardan geliyor.
Hatta daha çok anneden geliyor. Maalesef bizim jenerasyonumuzun ebeveyni çok rahat bir hayattan...
geçmemiş. Bir de onların anne ve babaları yani bizim anneannelerimiz işte dedelerimiz onların da babaları falan hani savaşları da gördüğü için ya akışa bakar mısınız o nehirdeki?
İnanılmaz bir korku var.
Yani insanlar gerçekten kıtlığı gördüler.
Bir şey lazım olur diye bir şeyleri tutmayı öğrendiler ve aslında bu bir yandan clutter getiriyor hayatınıza.
Yani gereksiz şeyleri hayatınızda tutuyorsunuz.
Bir gün lazım olur diye asla kendinizi hafifletmiyorsunuz ve bunlar sadece fiziksel ağırlık değil.
Vücudunuzda, beyninizde, yerlerinizde de bir ağırlık.
Yani bütün bu bir gün lazım olur diye sakladığınız eşyalarınız, duygularınız, belki gelecek için hayalleriniz bir köşede böyle duran enerji olarak bekliyor.
Yani bir işe de yaramıyor, bir akış yok.
Siz hayatınızda böyle hani bir gün bir şey değişir, hadi bakalım inşallah diye diye geçmesini bekliyorsunuz aslında.
Ve ben son günlerde hayatımla alakalı bir şey öğrendiysem bence budur.
Gidip kendini değiştireceksin, gidip kendin alacaksın ve gidip diyeceksin ki ben böyle istemiyorum.
Bak bazen bazı şeyler bu kadar basit.
Söylemesi kolay gibi görünüyor.
Benim için de öyleydi hiç merak etmeyin.
Yaparken söylediğimden daha kolay olduğunu fark ediyorum.
Birçok şey gibi. Daha önceki bölümlerde de buna benzer örneklerini yaşamıştık.
Başka konularda o yüzden böyle kıtlık bilinciyle artık bir köşede sıkışmaktan, hayallerinizi bekletmekten, gidip almamaktan ya da hani zaten bize denk gelmez ki deyip hiç denememektense bazen böyle dümdüz girip, kafa göz yardırıp
Bence bakmakta bir fayda var.
Hani en kötü ne olabilir ki deyip.
Çünkü az önce bahsetmiştim yani bir kapı kapandığında gerçekten başka kapı açılıyor.
Biz bunu unutuyoruz. Biz bunları biraz daha böyle lafta hatırlıyoruz.
Ama bereket diyelim. Daha fazla uzatmayayım bölümü.
Hafta yeni bölümle görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Bu arada Spotify'da en iyi versiyon hesabını takip etmeyi unutmayın.
Bir de 5 yıldız verirseniz ayrıca mutlu olurum.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
