
Yeni bölümümüzde Nurtaç, son dönemlerde kendisiyle alakalı bazı şeyleri oturttuktan sonra, özgüvenine nasıl yansıdığından, kimseyi kafaya takmamayı nasıl öğrendiğinden ve denediğinden, hangi perspektiften konuları değerlendirdiğinden bahsediyor.
Her Pazartesi sabah 7’de yeni bölümü dinlemek için, podcast hesabını takip etmeyi unutmayın.
Hiwell platformunu denemek için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz:
Ayrıca, %10 indirim kodumuz olan "nurtac10"u kullanarak bu avantajdan faydalanabilirsiniz.
Sorularınızı ve yorumlarınızı Instagram üzerinden veya e-mail olarak iletebilirsiniz.
Instagram: @nurtacturkeli
Email: info.nurtacturkeli@gmail.com
Transkript
En İyi Versiyonun podcastine hoş geldiniz.
Ben Nurtaç. Valla saat şu anda 12 ama ben bu podcastı kaydetmeden uyuyamayacağım için...
Oturdum tepesine, bilgisayarımın kaydımı açtım ve sizinle konuşmaya karar verdim.
İnanın bana sabahtan beri bilgisayar başından kalkamadım.
Bu her gün böyle olmuyor ama bugüne gerçekten başka...
Hatta akşam yemeği planı vardı, yeni bir restoranla iş birliği vardı ama onu bile iptal ettim.
Ki haftalarda biriken işleri biraz toparlayayım diye son bu podcast'ı da kaydetmeden yatamayacağım için işte bilinçlilik, sorumluluk bilinci burada devreye girdi.
Bugünkü bölümde size...
Acaba hiç kimseye kafama takmıyor muyum?
Neler oluyor? Neden bu kadar?
Bir anda daha bir özgürleştim, canavarlaştım falan.
Onlardan bahsedeceğim.
Yani kafaya takmakla alakalı aslında sizlerden de DM'den mesaj geldi.
Bunu daha önceki bölümlerde de söylemiştim.
Herhangi istediğiniz bir konuyu bana isterseniz Instagram'dan DM ile isterseniz e-mail ile ulaştırabilirsiniz diye.
Çok teşekkür ediyorum e-mail atanlara.
Zaten görüşüyoruz oradan.
Uzun uzun yazışıyoruz.
DM'lerden yazışıyoruz.
Biliyorsunuz ben çok... seviyorum.
Çünkü podcast'ın en büyük dezavantajı bir etkileşim alamıyorsun.
Yani yorum yapacağın ya da soru sorabileceğin bir yer yok.
En fazla işte Instagram'a ya da e-mail'e yönlendirebiliyoruz.
O yüzden oradan görüşmeye devam edebiliyoruz.
Tabii bölümümüze başlamadan önce bölümümüzün sponsoru Hayvel'e yine teşekkür etmek istiyorum.
Biliyorsunuz zaten bir süredir Hayvel'den oldukça bahsediyorum.
Kendim de kullanıyorum. Kullandığımı da biliyorsunuz.
Kendi terapimi Hayvel üzerinden alıyorum.
Artık bir şekilde oturduğunu düşünüyorum ama yine de bilmeyenler için biraz bahsetmek istiyorum.
Hayvel online bir terapi platformu ve kendi bulunduğunuz yerden telefonunuzla ya da bilgisayarınız üzerinden çok rahatlıkla terapinize katılabileceğiniz ortamı sağlayan bir platform aslında.
Siz herhangi bir seans atın almadan önce zaten web sitesine kayıt yaptırırken size yöneltilen sorular oluyor.
O sorulara verdiğiniz cevaplara yönelik de size bir terapist öneriliyor aslında.
Siz de o terapistin platform üzerinden geçmişini ve eğitimini görebiliyorsunuz.
Sonra hemen eğer içinizde siniyorsa da 15 dakika ücretsiz olarak ön görüşme yapıyorsunuz.
Bu ön görüşmeden de memnun kalırsanız eğer yine platform üzerinden kolaylıkla seansınızı ayarlayabiliyorsunuz.
İstediğiniz saate hatta bulunduğunuz ülkeye göre bile.
Keza biliyorsunuz ben Amerika'dayım ama kendi programıma göre saatler öneriliyor bana.
Oradan daha sonrasında zaten terapistle mesajlar bölümü var.
Tekrardan görüşerek iletişimde olarak bir sonraki seansınızı kolaylıkla ayarlayabiliyorsunuz.
Aşağıda açıklamalar kısmında platformun linkinde bırakıyor olacağım.
Oradan seans ücretlerine de bakabilirsiniz.
Bu arada toplu seans alımlarında Hayvel kendisi zaten bir indirim uyguluyor.
Ama ayrıca nurtaç10 kodunu kullanarak %10 indirimli seansı da satın alabiliyorsunuz.
Dedikten sonra bu sıralar bende böyle bir farklılık var.
Siz de fark ediyorsunuz.
Fark edenler oldu yani bunu bana yazanlar oldu.
Ben de fark ediyorum. Zevkle bunu konuşuyoruz.
Değişik bir nurta çıkıyor içimden ve ben bundan çok memnunum.
Genel olarak aslında bir tık böyle utangaç yapıya yatkınlığım var.
Bazı insanlar buna inanmıyorlar ama ben yengeç burcuyum.
Biraz duygusalımdır, bazı şeyleri kişisel algılamaya müsaitliğim vardır.
Hiçbir şey olmaz böyle kendi kendime içim burkulur.
Gerçekte yani hiçbir şey olmuyor.
Özellikle dolunaylarda, yarımaylarda neyse artık yani...
Kaba tabirle ben şunu söylüyorum.
Ay kıçını bir kenara çevirdi mi bana bir şeyler oluyor.
Çünkü Yengeç Burcu Ay'la bağlantılı falan filan.
Dolunay'da da özellikle etkileniyorum maalesef.
Ya da buna inandım bilmiyorum.
O yüzden benim kendi senaryomda bir tık böyle melankoliye yakınlık vardır.
Büyürken. Hele ki Türk toplumunda bundan genellikle bahsediyorum biliyorsunuz ki.
Bir tık böyle arabesk şarkılara yatkınlığımız vardır.
Arabesk şarkılarla büyürüz.
Genelde hareketli şarkılarımızda bile aşk acısı vardır.
Allah belanı versin der.
Ama böyle hani oynarken bile birbirimiz hakkında bir şeyler söyleriz.
Yani aşk acısı çekeriz. Seni unuttum deriz.
Unutamadım deriz. Biraz böyle o kafa yapısına sahip ya da daha da içine girdiğim için.
Ya şunu söylemek istiyorum size.
Ben 7 yaşındayken ilk kasetimi alacağım.
Annem bizi kaset almaya götürüyor.
İşte galiba 7'yim. Belki daha küçük bile olabilirim.
Benim aldığım kaset Sinan Özen ya.
Sigaramın dumanı sen ateşli ben olayım diye.
7 yaşında bir çocuğun çektiği acıya bak yani.
Ya da bu Ferdi Tayfur'un falan olduğu filmleri ben izledim.
Çünkü çok ağlatıyordu beni.
Çocukken biliyorsunuz çünkü o televizyonla çıkardı o.
Kadir İnanır'a. Ben bir de böyle frog şeklinde otururum.
Bacaklarım böyle hani iki tarafta.
Televizyonun dibinde otururdum çocukken.
Hüngür hüngür ağlardım. Yani benim bu aslında içsel olarak aşırı duygusallığım, böyle çekingenliğim, çok da böyle cengaver olamayan tarafım ile ben bu hayatta survive etmeye çalışıyorum.
Ama diğer tarafımda da bu aslan, yükselen burcum aslan bu arada.
Haydi gidelim. Allah Allah bir şeyler yapalım.
Ben ekipler... kurayım çünkü bu yaşıma kadar çok fazla ekip de kurdum.
Hem dans ekibi hem işle alakalı işte okullarda bir şeyin başında tuttum.
Bandoda başbandoydum falan yani bir şeylerin önünde olmayı lider olmayı da çok seven bir insanım.
Ama sanki böyle sürekli iki tane karakterle Yaşıyor gibiyim.
Yengeç Burcum böyle bir keşeye geçsin.
Battaniyenin altında kitap okusun.
Aman yağmur yağsın. Zaten yağmuru aşırı aşırı aşırı seviyorum.
Belki de bundan sıkıldınız artık.
Özellikle Instagram'da ne zaman yağmur yağsa kendini sokağa atan bir kızdan bahsediyorum.
Gerçekten. Ve hep şey derim.
Yağmur yağması benim dışarıya çıkma sebebim.
İnsanlar da şey der. Yağmur yağınca içeriden izlemeyi seviyorum falan.
Yok. Beni direkt yağmurun altına atabiliyorsunuz.
Ama bu şimdi yengeç.
Yani daha kozi olan tarafım.
Daha böyle hüga da deniyor ya.
Mumları yakalım. İşte medita...
Meditasyonlar yaparım. Yogayı severim.
Sıcak ortamı severim.
Nedir o şömine falan yaparım yani şömine olduğu zaman.
Meri'nin evindeyken yapıyorduk.
Meri yokken Meri diyebiliyoruz.
Kayınvalidem bu arada. Meri bilmeyenler için.
Fakat aslan tarafımda haydi haydi New York'ta yaşayalım.
İşte her yere gidelim. Girip çıkalım.
Network geliştirelim. İş kuralım.
Ben böyle iki tane kafa yapısıyla yaşıyorum.
Ama ne zaman bir şeyler?
Bence tık etti.
Biraz daha böyle tamam ya yapıyoruz lan dediğim nokta oldu.
Para konusunda bahsettiğim bir olay aslında.
Okuduğum bir kitap oldu. Zengin Baba, Yoksul Baba Türkçesi.
Ve daha doğrusu okumadım ben.
Sesli kitaptan dinlemiştim.
Hatta geçen gün Amazon'dan tekrardan sipariş verdik.
Yani bu bir guidebook'tur.
Yani sizin için rehber kitabı olabilecek nitelikte bir kitaptır.
Bence benim üzerimde öyle bir etki yarattı.
Bu arada çok eski bir kitap.
Yani 15-20 yılı olmuş bir kitap.
Bazı fikirleri evet. Tarihi geçmiş fikirler, işte çoğunlukla iş fikirlerini ev almak üzerine kuran bir şey.
Yaşadığımız dünyada o kadar da ev almak yatırım için ilk tercih edilen bir şey olmayabiliyor bazen.
Neyse para kazanmak açısından ama güzel fikirleri olan ya da bakış açınızı değiştirebilecek nitelikte olan bir kitap aynı zamanda.
Şimdi ben o kitabı dinledim.
Dediğim gibi zaten o dönem bir şirkette çalışıyordum.
Washington DC'de yaşıyordum.
Yani hayatım şu anki hayatımdan çok çok farklıydı aslında.
Ve trenle gidiyordum. Trendeyken de sesli kitap dinlemekten aşırı keyif alıyorum bu arada ben.
Trende o kitabı bitirdim ve bu arada çalıştığım şirkette sosyal medya stratejisti olarak çalışıyordum.
Ama beni işe alırlarken bile aslında ben tam olarak sosyal medya stratejisti ne demek bilmiyordum.
Nasıl o interview sorularını geçtim bilmiyorum.
Çünkü 3 tane interview'dan geçtim işe alınana kadar.
Sonuncusu da CEO'yla idi.
Yani şirketin sahibi ve CEO'su ile bir yarım saat ben iş görüşmesi yaptım.
Ama stratejiyle alakalı bana böyle çok...
Teknik sorular sorsa muhtemelen cevap veremeyecektim bence.
Ama biraz daha böyle sohbet niteliğinde de olduğu için adam Çin'de yaşamış.
Ben de Çin'de yaşadım falan filan.
Zaten influencer'ım. Beni de influencer marketing için de aldıkları için stratejist olarak ben işe alındım.
Ama ben aslında bu title'ı bir süre benimseyemedim.
Çünkü bir de ben...
Üniversite için Çin Dili ve Edebiyatı okuduğum için aslında hiçbir zaman meslek sahibi olmadım.
Yani Çin Dili ve Edebiyatı nedir?
Öğretmen olabilirsin, tercüman olabilirsin, iş dünyasına girebilirsin, işte ithalat, ihracat yapabilirsin, rehber olabilirsin.
Yani çok fazla seçenek var ama mesleğin yok.
Sen sadece yabancı bir dil öğreniyorsun aslında.
Diğer yetenekleri geliştirmek senin üzerine kalan bir sorumluluk.
O yüzden kolay değildi aslına bakarsanız.
Çünkü hemen de karar veremediğim için ben ne istiyorum, ben ne yapmalıyım, hangi yöne yönelmeliyim'i tam kestiremediğim için ben işten çıkar çıkmaza aslında ticarete atıldım.
Kayseri'deydim zaten. Erciyes Üniversitesi'nde okumuştum.
Kayseri ticaret için çok mantıklı bir yer.
İlk girdiğim yer zaten mobilya sektörüydü.
Kayseri bununla çok daha yerleşmiş bir yer o anlamda.
Daha sonrasında başka bir yere gittim.
İşte dış ticaret denedim falan filan.
Şahay'da ben tam... Kurs kazandım.
Şahay'dayken de ticarete şöyle devam ettim.
Türkiye'den gelen iş adamlarının simultaneous yani o anki simultane tercümanlıklarını ben yapıyordum.
Hatta oradaki konsolosluk tarafından ilk tercih edilen kadın tercümanlardan bir tanesi bendim.
Yine gelen bakanların eşlerini gezdiren, işte şanhayı tanıtan, onlara rehberlik eden tercüman bendim.
Yine bir şekilde ticaretin içindeydim aslında ama benim hayatımda hiçbir zaman title'ım olmadı.
Ben şu şu mesleğe sahibim, ben bunu yapıyorum hiçbir zaman diyemedim.
Çin'de kendi İngilizce öğretmenlikleri, dans öğretmenlikleri...
İşte böyle tercümanlıklar ya da ticaret yaptığım bir alan da vardı.
Hiçbir zaman bir şeye ben tam sahip olamadım.
Bence bunlar beni birazcık aşağı çeken taraflarmış.
Şimdi geri dönüp baktığımda.
Ama title anlamında. Çünkü aynı zamanda beni çok besleyen, çok yönlü kılan, hayatı dolu dolu yaşadığımı bana hissettiren de şeylerdi.
Mesela hafta sonu İngilizce öğretmenlikleri yapıyordum.
Hafta içi iş adamlarına tercümanlıklar yapıyordum.
Sonra özel dersler veriyordum.
Kafelerde, insanların evinde, one on one dersler.
Yani o kadar yoğun. ve güzel bir hayatım vardı ki Shanghai'deyken.
Bir kariyer sahibi değildim.
Yeteri kadar profesyonel alanda bence çok gelişmiyordum.
Yani elimde olan sağlam bir mesleğim olmuyordu belki.
Ama hayat tecrübesi anlamında, yaşadıklarım anlamında, tanıştığım insanlar anlamında ve kazandığım para anlamında gerçekten beni çok besliyordu.
Özellikle Shanghai dönemimde.
Sonra siz de biliyorsunuz Dallas'da zaten pandemi dönemiydi falan filan.
Yani şu Washington D.C.'deki benim sosyal medya stratejisti denilene kadar kendimi çok da böyle hissettiğim, sahip çıktığım bir mesleğim, title.
alanım olmadı. Birileri bana stratejist dediği için ben kendimi oraya doğru çekmeye başladım.
Sonra yine kitaba geri dönüyorum burada.
Zengin baba, yoksul baba da biraz daha işe farklı bakmayı sonunda öğrendim.
Hayatta ne yaparsanız yapın, hangi mesleğe sahip olursanız olun aslında satış ve pazarlama tekniğini bilmeniz gerekiyor.
Yani yazarsanız da eğer kendinizi pazarlama, yaptığınız işi pazarlama, yaptığınız işi ürün olarak bakma, bakış açısını aslında kazanmanız gerekiyor.
Bunu neden söylüyorum? Şöyle söyleyeyim.
Biliyorsunuz zaten ben sosyal medyasında Çin'deyken başladım.
Ve çok daha hasbelkaderdi.
İşte Çin'de yaşıyorum, Çin'de tam bursluyum, Amerikalı boyfriendim var, bence bunlar content olmalı falan diye 2018 yılında ilk defa aklıma geldi.
Denemek istedim. Hemen atladım.
Zaten benim genel yapım budur.
Vasatım vasatsın vasatız bölümünde de bahsetmiştim.
Ben böyle profesyonel olmayı aman da mükemmel olsunu beklemem.
Yaparım yaptıktan sonra eleştiririm.
Yaptıktan sonra bir hemen ben bunu mu yaptım falan derim ama yaparım.
Çünkü elimde durmasın yani.
Çoğunlukla böyle gidiyor benim sistemimde.
O yüzden hani oradayken bir sosyal medya girişimim oldu.
YouTube'u deniyorum işte neler yapacağım bilmiyorum.
Ama Amerika'dayken benim sosyal medyam daha çok büyüdü.
Fakat yani kaç yıldır...
Ben hala bunu sahiplenemedim.
İşte bir markayla görüşeyim, onlara ulaşayım.
Kendim işte portfolyomu vereyim.
Pitch deniyor ya burada hani markaya tanıtım yapayım.
Kendime bir brand olarak bakamadım uzun bir süre.
Yani marka olarak bakamadım.
Çünkü bundan böyle utandım.
İşte başa dönüyorum burada da.
Böyle sanki bu yapılmaz gibi.
İşte gidip de birilerine bir şey söylenmez gibi.
Ya burada hem Türk motifleri var bence.
Bir de ben uzun yıllar dans ettim.
İşte dans kültüründe de şu vardır.
Solo dansçı seçilir. Ben soloyu yap...
Yapacağım diye atlamam ama güzel dans ederim.
Hoca beni fark eder ve solo yapardı.
Tiyatroda mesela atlamadım hiçbir zaman başrol olacağım diye.
Başkaları atladı ve başrolü aldı.
Aslında hayatta aldığım ilk ders buydu benim.
Yani bir şey istiyorsan gidip kendini göstermen lazım.
Ama benim aklımda artık kaç yaşında nasıl bir şey yerleştirdiysem şu vardı.
Ben bir şeyi çok iyi yapayım.
Onlar gelip fark edecekler ve gelip onlar teklif edecek.
Ben uzun yıllardır markaların beni keşfetmesini, markaların benim bir işi çok iyi yaptığımı anlayıp gelip benimle çalışmak istemesini bekliyorum.
Fakat sosyal medya öyle bir yer ki şu anda elinizi çarpsanız influencer dolu.
Ve herkes bir şekilde kendini burada göstermeye çalışıyor, ilerletmeye çalışıyor.
Yani neden sosyal medyadasın?
Neden burada içerik? üretiyorsun sorusuna.
Benim cevabım aslında ilk başlama sebebim bile özgürlük normal şartlarda.
Özgürlük veriyor mu bilmiyorum. Çünkü başka yerden sizi kısıtlayan, başka yerden sizi başka kalıplara sokan da bir sektör.
O ayrı bir konu. Ama benim bahsettiğim özgürlük aslında kendi işinin patronu olma durumu.
İşte YouTube'dan para kazanıyorum ama YouTube'un kim patronu bilmiyorum.
Hayattımda onlarla görüşmedim.
Sadece benim banka hesabıma Google'dan gelen bir para miktarı var.
Mesela ya da Facebook işte Instagram'dan Facebook'dan para geliyor.
Ben bu patronları tanımıyorum.
Benim için bu bir özgürlük.
Tabii markalarla çalışma kısmı farklı bir olay.
Orada işte benim şu kafaya takmamayla alakalı gelen bir bilincim orada aslında başlıyor ama şimdi diğer tarafa geri döneceğim.
Ben başladığım zaman işte bu sosyal medyaya bir yere kadar büyümen lazım.
İlk hedefimiz bu. Meşhur bir laf vardır bilirsiniz.
Yani ben kendi hatırladığım haliyle şu anda söyleyeceğim.
Hiçbir zaman hani o ilk podcastin mükemmel olmayacak, ilk çektiğin video mükemmel olmayacak, ilk yaptığın yemek mükemmel olmayacak.
Yani yaptığın hiçbir şeyin ilki o wow mükemmel nasıl böyle bir şey yaptın olmayacak.
Ben de sosyal medyaya ilk başladığımda hep böyle makaleler okuyorum.
İşte bir sürü gurur var zaten şöyle şöyle YouTube'lar yapmalısınız, böyle çekimler olmalı falan.
Onların bloglarına bakıyorum, YouTube videolarını izliyorum.
Fark ettiğim ilk şey şu. aslında.
Yaptıkça sisteminiz oturuyor.
Yaptıkça kendi tarzınız oturuyor.
Yaptıkça bir şeyleri anlamaya kavramaya başlıyorsunuz.
Yani inanın ki ben sıfırdan kendi kendime başladığım için cumburlop diye atladım.
Kamerayı nasıl tutacağımı bilmiyorum. Müthiş sallıyorum.
Editlerimde öyle bir müzik sesi yapmışım ki kendimi asla duyamıyorum falan.
Şu anda misofanik de bir tip olduğum için mümkün değil müziği duyduğumda dinleyebilmem.
Yani hani başka insanların belgesellerde falan da müziği duyduğumda tahammül edemiyorum aslında maalesef.
Yani demem o ki o zaman onu fark etmemişim bile kendi halimde.
Çünkü o kadar bilmiyorum. Şimdi de editlerim harika değil ama harika olma amacım da yok.
Sadece kendi nereden geldiğime baktığımda bunu daha önceki podcastlerde de şöyle söyleyeyim.
A ile Z noktasında belki ben başlangıçta A'daydım.
Şu anda muhtemelen O'lara P'lere gelmişimdir bence.
Yani o kadar ilerlediğimi düşünüyorum.
Kendi çerçevemde, kendi bakış açımda biraz daha objektif olarak bakmam gerekirse.
Yani tabii ilk başlardaki gayemiz sosyal medya büyüsün.
Bir şekilde bir yerlere gelelim.
Bu arada şimdi kafaya takmak diyoruz, utangaçlık diyoruz ama şeyi yapıyorum da ben.
Bazen kendimi challenge etmeyi bir şeyden korkuyorum.
Bilerek yapıyorum. Bakalım nasıl yapıyorum?
Nasıl tepki veriyorum? O an nasıl hissedeceğim?
Çünkü muhtemelen sizin de başınıza gelmiştir.
Bir şeyden çok korktuğunuzu zannediyorsunuz.
Onu bir yapıyorsunuz da bu muydu ya oluyorsun.
Ben o kadar da korkmuyormuşum diyorsun.
Aslında bu çok daha kolaymış diyorsun.
Ben onunla yüzleşmeyi ya da o duyguyu yaşamayı çok seviyorum.
O yüzden böyle bir tık bir şeyden korktum diye onu yaparken O hissiyatı alacağım potansiyeli de olduğu için içten içe keyif duyuyorum aslında korktuğum şeyi yaparken.
Mesela şey diyelim indoor climbing yapmıştık.
Bu boulders diye geçiyor galiba.
Oraya ilk gideceğimiz zaman işte Z kardeşi.
Kardeşi bu arada dağ tırmanıcısı.
Climber yani ne onun Türkçesi bilmiyorum.
İşte annesi, onun çocuğu falan hep beraber gideceğiz.
Yani kardeşinin çocuğu.
Ben gitmeden önce utanıyorum hani ilk defa gideceğim onlarla.
İşte ilk yılım falan çekiniyorum.
Ya ben gidemem işte bilmiyorum kendimi kaldıramam orada falan diyorum.
Ya bir girdik salona 5 dakika sonra kimse beni bulamıyor.
Çünkü ben en tepelerdeyim.
Bir anda böyle sanki yıllardır süpermenim böyle.
Bir anda duvarlardan falan dümdüz çıkıyorum.
Burada mesela en güzel örneği aslında benim kendime yüklediğim şey korktuğum değil.
Başka insanlar gözünde nasıl görüneceğim?
Yani o kafaya takma durumu.
Çünkü işte Zek'in kardeşiyle daha yeni tanışıyorum.
Zek'in annesi var orada ve benim kafamda yine kalıplarıma göre henüz ona yaşamasını geçmediğim bir yıldan bahsediyorum.
Henüz Zek'le evli değilim.
Aileyle yeni tanışıyorum falan.
Benim iyi görünmem lazım.
Hani benim oraya gidip zaten giderken de şey dedim.
Bir de Türkçeden çeviriyorum.
Benim götüm ağır diyorum yani direkt.
Nasıl kaldıracağım ben onu?
Nasıl tırmanacağım falan diyorum. Kadına da öğretiyorum bunları.
Tabi gidince aslında korktuğum gibi olmadığını ya da o insanların beni takmadığını, fark etmediklerini, herkesin kendi işine adapt olduğunu görünce, anlayınca, tekrardan yüzleşince bir
baktım ben de kendime odaklanmışım.
İşte aman da Mary nasıl tırmanıyor, Zeki nasıl tırmanıyor diye bakmıyorum.
Kendi kendime, kendime odaklanmışım, gidiyorum.
Bu bir örneği mesela. Buradan da şunu demek istiyorum.
Kendim de yıllardır fark ettiğim buna benzeyen tonlarca örnek oldu hayatımda.
Bu kafaya takma dediğimiz şey aslında...
Ya kendinize yüklediğiniz ve sizde olduğuna kendinizi inandırdığınız taraflarınızla alakalı.
Başka insanlar onu görmüyor, başka insanlar onu fark etmiyor, başka insanların umrunda dahi değil.
Başka insanların umrundaysa da bu en fazla 20 dakika falan sürüyor gibi düşünebilirsiniz.
Yani elbette bu senaryoda belki ben o gün düşecektim, çok sakar olacaktım, beceremeyecektim falan filan.
Sonra eee yani?
Neden bu kadar korkuyoruz mesela?
Hadi düştün, hadi elini yüzüne bulaştırdın, ha ha ha güldüler mesela.
Eee neden bu kadar korkuyoruz?
Yani bunun altında yatan sebep aslında ne?
Çünkü ben kendi açımdan söyleyeyim muhtemelen siz de aynı şeyi yaşıyorsunuz.
Başka insanın başına geldiğinde kimseye gülmüyorsunuz, kimseye kötülemiyorsunuz, kimse aklınızda da kalmıyor.
Yani o an belki güldünüz, tepki verdiniz diyelim ama kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum bence.
Aklınızda kalmıyor aslında kimseye o kadar önemsemiyorsunuz.
Yani siz öyleyse neden başkaları sizi o kadar önemsesin?
Siz neden o kadar diğer insanları kafaya takıyorsunuz?
Bu arada bu bölümdeki amacım aman da hiç kimseyi takmayalım of be yani özgürlük budur gibi bir amaç yok.
Çünkü bence öyle bir dünya yok.
Hepimiz günün sonunda onay alma ihtiyacı yaşıyoruz.
Sonuçta başka insanlarla aynı.
toplumda sosyal olarak yaşadığımız için uymamız gereken kurallar var.
Sevilmek istiyoruz, takdir görmek istiyoruz, onaylanmak istiyoruz dediğim gibi.
O yüzden hani hiçbir şeyde kafaya takmayayım, özgürlük bende deyip diğer insanları da rahatsız edecek boyutta olmuyoruz.
Ama şimdi bu son dönemlerde bende değişen olay bu kitapla beraber ve bu son full time olan iş, tecrübemle beraber ben artık kendime bu title'ı verdim.
Ünvanı verdim. Tamam dedim ben sosyal medya stratejistiyim ya.
Öyleyim yani adamlar binlercesi bir yıl böyle çağırdılar.
İnfluencerlarla işbirliği yapıyorum işte şirket adına.
Projeyi geliştiriyorum. Onlarla beraber etkinlikler hazırlıyorum influencerlarla.
Ya da sosyal medyada içerik yazıyoruz.
Hele ki şu anda ChatGBT var bu arada.
Yani önceden benim için yazı yazmak çok daha zor.
Gramerden de dolayı. Hele ki B2B sektöründe yani çok daha profesyonel bir dil kullanmanız gerektiğinde.
Zorlandığım bir yer ama şu anda ChatGBT ile çok daha kolay.
Ama ben bunu ne zaman tamam dedim bu benim mesleğim.
Biliyorsunuz zaten şu ajans işi de şu anda devam ediyor.
Aklımdaydı ama bir türlü cesaret edemiyorum.
Fark ettim ki ben hep böyle başkalarının onayına gerek hissettiğim için kendimi erteliyorum.
Bu cümleyi sevdim şu anda yani.
Bir baktım ki ben aslında kendimi erteliyorum.
Tam o güveni hissedemiyorum.
Yapayım mı yapmayayım mı diyorum. Bir köşeye sıkışmış gibi hissediyorum.
O atelelik duygusu deniyordu galiba.
Hareketsizlik var üzerimde.
Yapayım mı yapmayayım mı? Yapsam ne olacak?
Yapsam olacak mı? Yapsam elimde mi kalacak?
Başkaları ne diyecek? Çünkü başkaları ne der?
Aslında başkalarının onayını almak üzerine olan bir durumdur.
Yani o kafaya takma durumu aslında hep dışarıya bağlı olma durumunuz.
Bir şeyi seviyorsunuz, çok keyif alıyorsunuz ama o başkası...
Belki aynı hazda alamıyorsunuz.
Çünkü bir tık daha dışarıya bağlı motivasyonu dışarıya endeks ettiyseniz ister istemez işte dediğim gibi bazı şeyleri kendi hayatınızda çok istediğinizi düşündüğünüz, yapmayı hayal ettiğiniz, uzun yıllardır
planlarını kurduğunuz şeyi erteliyor olabiliyorsunuz.
Bende de bu kırılma noktası artık kendime bu ismi kabul ettiğimde aslında oldu.
Bunu aslında yol haritası da diyebiliriz.
Ben ne zamanki tamam dedim, ben bunu önereceğim, bunu kabul ediyorum, bunu yapacağım dediğimde bazı şeyler kendi kendine de zaten açılmaya başladı.
Ben kendime yol belirlediğimde, bir şeyleri daha çok içime sindirdiğimde oraya odaklanabilmeye başladım.
Bence bu kafaya takmamanın zaten ilk sihirli değneği diyeceğim.
Kendine odaklanmak. Kendi sevdiğine, kendi sevmediğine, kendi istediğine ve istemediğine, kendi değerlerine, hangi olaya nasıl cevap verdiğine, kimle nasıl konuştuğuna,
daha çok kendine odaklanmak.
Bir ortama girdiğinde bakalım başka insanlar şu anda bana nasıl bakıyor?
Başka insanlar beni nasıl görüyorlar?
Sevdiler mi? Sevmediler mi?
Şu anda ben bu ortamda kabul edildim mi?
Eyvah çok kötü bir şaka yaptım gibi.
Yani o dışarıya bağlılık devam ettikçe kendinizi sanki çok fazla kafaya takan bir insan olduğunuza inandırıyorsunuz.
Aslında tek yapmanız gereken şey direksiyonu başka yöne çevirmek.
Yani kendinize. Bir ortama girdiğinizde işte başka insanlar bana nasıl bakıyor değil.
Ben nasıl hissediyorum?
Bu ortamda memnun muyum?
Mutlu muyum? Kendimi nasıl hissediyorum?
İyi miyim? Karnım aç mı?
Neyse artık şu anda ne yapmak istiyorum?
Hangi insanla nasıl konuşmak istiyorsun?
Kendine. Daha çok kendine odaklandığında Göreceksiniz ki başka insanların tavrı da ona göre değişecek.
Çünkü siz ne zaman karşıya odaklandığınızda aslında tam da siz olamıyorsunuz.
Hani bu insan böyle sever.
Ben en iyisi şöyle konuşayım.
Böyle davranayım. Yani hepimizin başından geçti.
Bir de beni şöyle düşünün.
Ben yıllarca Çin'de yaşadım.
Çinlilerle hem Çinlilerle hem de başka...
Birçok milletten insanla aslında irtibat içerisindeyim.
Yıllardır şu anda Amerika'da.
Ben kendimi 3 vatandaş gibi hissediyorum yani.
Hem Türkiye'yi öğrendim, orada büyüdüm.
Hem gerçekten Çin'de yetiştim aslında.
Benim 20'li yaşlarım Çin'de geçti.
Şakayla söylüyorum ama ben yarı Çinli gibiyim.
Benim şu anda yaptığım işlerin çoğu Çinlilerle buradayken bile.
Yani yine sosyal medya sektöründeyim.
Yine içerikler hazırlıyoruz ama Çinlilerle yapıyorum bunu.
Çünkü biliyorum kültürlerini, dillerini biliyorum.
Oraya da adapt oldum. Ama demek istediğim ben her girdiğim ortamda sıvı halinde olduğum için ortama uyum sağlayacağım diye ben yıllardır çabalıyorum.
Ben yıllardır belki de bundan yoruldum.
Bunun bile farkında değilim.
Hani hala da şöyle dimdik böyleyim ya diyeceğim tarafı da tam bilmiyorum.
Acaba onu keşfettik mi bulduk mu?
Tam Nurtaç ne? Çünkü bazen ben annoying bir tip de olabiliyorum.
Bazen insanlara garip gelen sorular da sorabiliyorum.
Bazen gıcık bir kız da olabiliyorum.
Ve bu beni rahatsız etmiyor.
Yani gıcık bir... Kız olmak, sevmediğini göstermek, bir tık böyle huysuz olmak beni rahatsız etmiyor.
Genel yapım çok da şey bir tip değilimdir.
Hani çok her şeyden rahatsız olan bir insan değilimdir.
İnsan... Çok severim.
İnsan tanımayı aşırı aşırı seviyorum.
Yani bana her gün 20 farklı insan getirebilirsiniz.
Tanımayı çok seviyorum. Hikaye dinlemeyi çok seviyorum.
Ama yıllardır onlarla ama iş ama arkadaşlık belki okul derken birçok insanla irtibat halindeyim ve illaki o maskeler her ortama uyum sağlayacağım diye yorulduğum bir süreçte oldu benim hayatımda.
Sosyal medya içerik üretiyoruz diye birçok içerik üreticisi hakkında bir yorum tahmin ederek söyleyeceğim.
Belki çoğu gerçekten takmıyordur ama çoğumuz da kafaya takarız bu arada.
Yani o içerikleri oraya koyduk diye hiç kimseye kafamıza takmıyor değiliz.
Bence çoğunluk hatta daha çok takılmak istediği için yani hem takmak, fark edilmek, işte belki feedback almak, görülmek de istediği için.
Bu arada bunu bazı insanlar attention seeker olarak yani ilgi bekleyen insan olarak görebilirsiniz ama benim kendi hayatım...
Hikayemde şöyle bir şey var. Ben bu hayata geldiysem dokunmak istediğim, tanımak istediğim yani dünyanın tadına bakmak istiyorum ben.
Ama insan, ama kültür, ama yabancı değil ama toprak yani gezerek, görerek, tarih.
Bir şekilde bu dünyanın tadına bakarak ben bu dünyadan geçmek istiyorum.
Ve bu dünyadayken insanlarla tanışmak, onlarla bir hikayemin olması, onları dinlemek, onların beni tanıması benim çok keyif aldığım bir şey.
Ve bunu bana yaşadığım dönemde sosyal medya çok hızlı bir şey.
Eğer ki ben şu an New York'ta iş geliştirebiliyorsam eğer aslında hem Çin hem Türkiye hem de Dallas'la beraber oluşturduğum sosyal medya haznesinden dolayı ben şu an bunu New York'ta bir güç olarak
kullanabiliyorum. Kapı açan bir anahtar olarak kullanabiliyorum.
Çok daha farklı insanlarla çok güzel bir şekilde yeni bir network kurabiliyorum.
Yeni ilişkilere girebiliyorum.
Bunun sebebi aslında ne kadar korksam da ne kadar çekinsem de ne kadar utansam da başkaları benim hakkımda ne düşünür diye düşünsem de Yola devam etmem de.
Yapmak. Benim için bu hani tamam Nike'ın bir şeyi hep söylenir aslında.
Çok klişe gibi de gelebilir ama.
Just do it. Sadece yap.
Sadece yap ya. Yani sen yap.
Devamı geliyor. Yoldayken öğreniyorsun.
Gerçekten de kervan yolda düzülüyor.
Mesela şimdi benim artık 5 yıl oldu.
Sosyal medyada bir tarzımın oturduğunu düşünüyorum.
Strateji değiştiriyorum o ayrı bir konu.
Ama kendi sistemimi biliyorum.
Nasıl edit yaptığımı biliyorum.
Daha hızlı çalışıyor parmaklarım.
Bir şey olduğunda böyle daha hızlı düşünüyorum.
Ya o gelişiyor gerçekten.
Demek ki o makalede yazan şey doğruymuş.
Gerçekten kendi sistemin oturuyor.
Şu anda yeni bir iş kuruyorum.
Orada sistem oturmadığı için şu anda sabahtan beri mesela bugün diyelim.
Hiç durmadan çalıştım.
Yani bundan da keyif alıyorum.
Çünkü ben... Sadece yapmak istiyorum ya.
Ben sadece var olmak, yapmak, ortaya koymak.
Evet tabii ki de takdir ve feedback'i önemsiyorum.
Nasıl feedback aldım?
Beğenildi mi beğenilmedi mi?
Beğenilmediyse yine bu başta bahsettiğim yengeç tarafım şey kısmına geçiyor.
Kimse beni sevmiyor.
Ya diyorum... Üff yine geldi.
Yine geldi yani anladın mı?
Neden? Hani tamam dalga geçiyorlar Yengeç Burcu'nun bu tarafıyla ama gerçekten de böyle bir şey var.
En ufak olumsuzlukta kimse beni sevmiyor, kimse beni istemiyor tarafım.
Böyle alttan kaynamaya başlıyor.
Hemen onun kontrolünü alıyoruz artık.
Öğrendik yıllardır kendimle yaşamayı.
Ama ona da müsait bir tipim.
Yani eğer yaptığım şey beğenilmediyse, onay almadıysa, aman aman büyümediyse işte sosyal medyadır, viral videolardır.
Çünkü aslında hepimizin amacı, çoğu sosyal medya üreticisinin amacı.
viral videolar yani daha geniş kitleye ulaşabilen videolar üretmek istiyoruz.
Çünkü büyümek için yani büyümek için tabii ki de hızlı büyümenin dezavantajını ben yaşadım bu arada.
Çok da tercih edilen bir şey değil.
Viral videolarla kimiyi de aslında nasıl etkilediğinizi bilmiyorsunuz.
Yani sizin hedef kitlenizde olmayan seyirciyi de etkilemiş oluyorsunuz ama böyle böyle bir şekilde oturuyor diyeyim.
Yani hesaplar büyüdükçe zaten unfollowlar o yüzden geliyor.
Yani bakıyorsunuz o size uymuyor, siz ona uymuyorsunuz falan.
Organik bir şekilde de azalma devam ediyor.
Yani demem o ki aslında hani bu kafaya takmama durumu pat diye öyle kolay kolay da gidebilecek bir şey değil.
Benim yıllardır aldığım terapiden öğrendiğim en büyük şey aslında bir şeyi kontrol edilebilir hale getirmek.
Yani herhangi bir sorunuz olabilir, herhangi bir deseniniz olabilir, yıllardır öğrendiğiniz kalıplar olabilir.
Ama bunu ilk adım farkındalık, ikincisi de kontrol edilebilir hale getirmek.
Bu benim günlük hayatımı ne kadar etkiliyor?
Benim karar verme mekanizmamı ne kadar etkiliyor, karakterimi ne kadar etkiliyor, yaşamak istediğim hayatı ne kadar etkiliyor gibi sorular süzgecinden geçirdikten sonra yapacağınızı yapmak.
Kafaya hala takabilirsiniz ama önemli olan takmanıza rağmen yapmak.
Çünkü öyle aman da kafaya takmıyorum dediğim gibi hedefimiz değil.
Hiçbir şey kafaya takmadan yaşayacağım diye bir şey yok.
Çünkü yine bir örnek vereceğim zevkle alakalı.
Ben zekasında yeni yeni tanımaya başladığımda biraz fazla göklere çıkarmış olabilirim.
Öyle duygusal değil, öyle saç bir şeyleri ağlamaz.
İşte öyle saç bir şeyleri üzülmez.
Ya kimseyi kafeye takmıyordur, öyle bir adam değil falan.
Bir gün sordum yani sen işte kafeye takmıyor musun?
Tabii ki de takıyorum dedi. Ama işte onun hayatındaki süzgeç diyeyim, onun günlük hayatını, karakterini etkileyen noktada değil.
Ama tabii ki de o da insan ve o da kabul edilmek istiyor.
O da iyi yerlere gelmek istiyor.
O da başarılı olmak istiyor.
Bunların hepsi aslında insanları kafeye takmak.
Ama işte burada kendi hayatınızda soruyu sorun.
Ben ne yapmak istiyorum ve bunu...
Ona ne kadar başka insanların fikirlerine dahil ediyorum ve onların benim hayatımı ertelemesine izin veriyorum gibi bir şey olabilir.
Bu soruyla bölümü kapatayım diyorum.
Yine DM üzerinden ya da e-mail üzerinden bana da ulaşabilirsiniz.
Bölümü dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Haftaya yeni bölümle görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
