
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @nurtacturkeli
Email: info.nurtacturkeli@gmail.com
Transkript
Hey everyone, welcome to the new episode with Eni Versiyonu.
Merak etmeyin İngilizce bir podcast açmadınız yanlışlıkla.
Öyle içimden geldi. Baya yan tarafımda parti veriliyor şu anda.
Yani kaderimiz kısmetimiz umarım sizi rahatsız etmez.
Yani bu biliyorsunuz ki klasik bir Murphy kuralıdır.
Ne zaman bir şey yapmaya kalkarsan.
Dünya senin tersine gider.
Dünya seninle dalga geçer.
Çünkü herkesin derdi seninledir.
Burada exclamation mark var yani dalga geçiyorum.
Ama gerçekten nedense hep de üstümüze alınacağımız şeyler başımıza gelir.
Bakalım. Umarım biraz kavga etmeden oynarlar yani yan tarafta.
Parti evet. Duydunuz mu?
Okey. Şey yapıyormuşum sopayla yan taraftan.
Azıcık sessiz oynayın azıcık.
Topunuzu keseceğim diye.
Ay tamam. Şöyle Çinli gibi geldim ya.
Çinli teyzelere bağladım.
Böyle sıcak su. Yani içindeyken de çok içiyordum zaten.
Sıcak suyumu falan yaptım.
Oysa ki bugün fake summer var New York'ta.
Hava o kadar güzel ki. Center Park'ta yürüdüğüm bir tane fotoğrafçı arkadaşım var.
Fotoğraf dersinden tanıştım.
O da fotoğrafçısı kendisi.
Biliyorsunuz ki sanatçının yolu yaparken çok manifestlemiştim kadını.
Şimdi arkadaşım oldu sağ olsun.
İspanyol aynı zamanda. Detayları niye veriyorum bilmiyorum.
Çünkü galiba içten içe şeyin sevincini yaşıyorum.
Yani internasyonel bir çevrem var.
Sanatla ilgilenen insanlar var çevremde.
Yabancı diller, onların aksanları, benim aksanım.
Yani çok hoşuma gidiyor galiba.
Bugünkü bölüm de biraz buna istinaden bir bölüm olacak.
Böyle kendini arenaya atmaktan bahsedeceğiz.
Hemen çatadanak bölüme girmeden önce beni bir...
Tebrik edelim istiyorum, kutlayalım istiyorum.
Ben artık Amerika vatandaşı oldum.
Yani Instagram'dan takip ediyorsanız zaten haberi gördünüz.
Bilimum videolar yapmaya başladım bu konuyla alakalı ve yapmaya da devam edeceğim.
Hatta böyle ufak, sarkastik, oyunculuklu videolarla yapacağım.
Kimilerini gıcık ediyor ama bir yerde strateji o yüzden.
Yani anlayacağınızı düşünüyorum.
Ama genel çerçevede bu konuyla alakalı sadece bölüm de çekebilirim.
Eğer merak ettiğiniz şeyler varsa sorabilirsiniz.
Bu cümleyi bütün platformlarda söyledim.
Yani herhangi diğer platformdan aldığınız cevaplar olabilir ama burada da sadece burada beni dinleyenler için bir bölüm hazırlamak isterim.
Fakat genel hatlarıyla bayağı iyi hissediyorum.
Çünkü böyle sanki daha farklı haklar verilmiş gibi.
Yani Green Card'da da aynı haklarınız var.
Sadece mahkemede jüri olamıyorsunuz ki hiç de ilgi duyduğum bir şey değil.
Bir de oy veremiyorsunuz.
Yani oy verebilseydim Trump başkanı olmazdı herhalde yani bilmiyorum.
Genel hatlarıyla bayağı mutluyum.
En azından sanki biraz daha böyle buranın vatandaşıyım gibi hissediyorum.
Hatta zevkle şeyin dalgasını geçiyorum artık bir farkımız kalmadı dostum yani.
Hem gezebiliyorum hem artık vatandaşım diye.
Tabii birth certificate yok.
Geçen de bir tane de takipçim şey diye yazmış.
Amerika vatandaşı Alman seni Amerikalı yapmıyor.
Burada sadece gülüp geçeceğiz.
Şimdi kendini ahreneye atmak.
Telaffuzunu doğru yapıyor isem, Theodore Roosevelt'ın bir cümlesi var, ünlü bir sözü.
Bunu okuyarak başlamak istiyorum.
Diyor ki, önemli olan eleştiren kişi değildir.
Güçlü adamın nasıl tökezlediğini ya da işini daha iyi yapabileceğini gösteren kişi de değildir.
Asıl övgü, gerçekten arenada olan, yüzü toz ve ter ve kan içinde olan, hata yapan ve eksik kalan.
Çünkü hata yapmadan ve eksik kalmadan çaba gösterilemeyeceğini bilen kişiye aittir.
Şimdi burada cesaretten birazcık bahsediyoruz.
Ben bu kendini aranaya atma olayını biraz daha birine Brown'la aslında tanıdım, öğrendim.
Onun Daring Greatly kitabını yani Büyük Cesaret kitabını pandemi döneminde okumuştum.
Bu kendini aranaya atma olayı benim çok ilgimi çekiyor.
Yani bu şekilde ifade etmek benim çok ilgimi çekiyor.
Çünkü böyle kafanıza da canlandırdığınızda ben nedense böyle boğalarla falan canlandırıyorum kendimi.
Hani gerçekten cesaret çünkü korktuğun halde yapabilmektir ya.
Biz de böyle kendimizi kendi korkularımıza rağmen savunmasız bırakabilmek de gerçekten büyük bir cesaret göstergesi.
Genelde yapamadığımız şeyleri konuşuyoruz diye bahsettik ya yaptığımız şeyleri ya da yapabileceğimiz şeylerden bahsetmiyoruz.
Ya da başardığımız şeylerden bahsetmiyoruz ve bu farkları göremiyoruz.
Yani bu genel olarak hepimizin sisteminde var maalesef.
O yüzden hatırlarsınız ki ben günde üç kere alarm kurdum anlatıcımı değiştireceğim diye.
İnanın ki büyük etkisi oldu.
Yani kendimi nasıl ifade ettiğim, insanlara nasıl anlattığım, benim cümlelerimi nasıl duyduğum o kadar etkiledi ki beni.
Bence bütün... Duygu durumum değişti yani bayağı pozitif olarak yükseldim.
Çünkü yani araneye atmak da bununla alakalı aslında.
Yani sen yapabildiklerine odaklanınca, koktuğun halde yaptığın şeylere odaklanınca, tökezlediğin halde yapabildiğin, yapmayı deneyimlediğin şeylere odaklandıkça aslında hala deneyimin içindesin ve gelişimin
içindesin. Yani kenardan kenardan da gidebilirsin istersen bu senin seçimin.
Ama böyle kendini şata danak diye ortaya atmak hele ki girişimciyseniz eğer ben bunun dezavantajını çok yaşadım.
Hayır. cevabını çok duyuyorsunuz.
Böyle suratınıza kapılar falan kapanıyor.
Yani ben hassas bir tipim biliyorsunuz ama galiba burnum sürtü sürtü biraz daha böyle öğrendim.
Yani yüzsüzleşmek demeyelim de bu derisi kalınlaşmak tabiri var ya biraz daha şey diyorum mesela ulan en fazla ne olabilir ki?
Yani hayır derler bana.
Bir örnek şuradan vermek istiyorum.
Biliyorsunuz ben burada influencer oluyorum New York'ta da yani yabancılarla da beraber.
Ortamlara yürüyorum. Her zaman her yere davet edilmiyorum.
Birkaç kere bunun handikapını şöyle kendimde yaşadım.
Kendi kendimi davet ettiriyorum ve utanıyorum mesela.
Oysaki utanabileceğim hiçbir şey yok.
Yani maksimum bana karşımdaki insan şunu diyecek.
Yani çok üzgündüm zaten işte liste doldu seni alamayız diyebilir.
Ya da işte bu event uygun değil diyebilir.
Yani maksimum hayır diyecek.
Abi ne diyecek bana yani seninle arkadaş olmak istemiyorum neden kendi kendini davet ettirdin mi diyecek.
Ama benim kafamda böyle çok çekinceler var.
İnsanlara bir şeyler sormaya çekiniyorum.
Sanki şundan korkuyorum.
Böyle onları bir şey için kullanıyormuşum gibi hissederler diye korkuyorum.
Oysa ki bir başka arkadaşım var.
Kendisinin marketing ajansı var.
Kadınla yemeğe çıktık geçenlerde.
Sadece iki olaydan bahsettim.
Bir tanesi böyle ben burada aynı zamanda çekim yapıyorum.
Bazı markalara yardımcı oluyorum.
Bu benim çok bahsetmediğim bir iş alanım.
Yani influencer olarak değil de videographer olarak gittiğim etkinlikler var.
Ve bayağı büyük bir markayla çalıştım.
Arkadaşım şimdi marketing ajansı olduğu için direkt ilgilendi.
Hani beni de tanıştır onlarla mutlaka bir şeyler yapalım falan dedi.
Mesela ben orada wow wow wow oldum.
Hani ben daha yeni tanışmışım o büyük markayla ve ilk defa bir iş yapmışım.
Oysa ki onun bu kadar böyle straightforward olması acayip hoşuma gitti.
Yani benim onunla alakalı kötü bir şey düşüneceğimi falan düşünmedi.
Ki kötü bir şey de düşünmedim sadece benim tarafımdanki cevabı söyleyeyim.
Çok yeni tanıştık ve hani...
Ben önce ilişkilerimi geliştireyim tabii ki de seni de sonra dahil etmek isterim dedim.
Çünkü benim için de faydalı olur mesela.
Yani bir marketing ajansıyla tekrardan onlarla da bağ kurabilmek benim için de avantajlı olur.
Çünkü ne yapıyoruz? Genel olarak kapıları kapatmıyoruz arkadaşlar.
Yani geniş düşünmeyi de öğrenebilmek lazım.
Bence biraz Türklerin handikapı diyeceğim burada.
Biz sınırlıyoruz ya da...
Bu konuyla alakalı tek bölüm çekeceğim.
Çok böyle izin alarak hareket ediyoruz.
Otoriteden korkuyoruz. Yapabilir miyim?
Gelebilir miyim? Şimdi şunu söyleyebilir miyim?
Önce şunu mu yapmalıyım? Bunu mu yapmalıyım?
Böyle izin ala ala.
Biz bunu muhtemelen saygı diye öğrendik.
İşte büyüklerimize saygı, otoriteye karşı saygı, otoriteden izin alma vs.
Bu disiplin yani kurallar diye diye mesela bence çok eziklenmişiz.
Çünkü hala böyle izin alma.
Gayreti gösteriyorum ya da izin verildi mi diye sorguluyorum.
Oysa ki çat alana gireceksin abi yani böyle kafa üstü önce burnun ne denir hani head first dalacaksın yani.
Sen dal yani maksimum ne olabilir ki?
Hep şey derler ya hayat cesurları ödüllendirir.
Çünkü biz böyle kenardan kenardan gide gide ama ben de şöyle yapmak istiyorum diye hiç çeke çeke olmuyor yani ömür geçmiyor.
Bir de geçenlerde benim eltimin, eltim, tiyatrocu.
Söyledim mi ya hiç onu dedikodusunu yaptık mı arkadaşlar burada?
Bir gün elti dedikodusu yapalım ha.
Kız New York'a geldi böyle ailesini arkada falan bıraktı.
Merak etmeyin boşanmadılar bu da Amerika Türkiye farkı.
Kocası full destek.
Neyse çocuğunu, kocasını falan arkada bıraktı geldi bu kız tamam.
New York'ta yaşıyor şu anda.
Altyazı M.K.
Ya bu arada şaka yapıyorum ha üf lütfen yanlış anlamayın yani LT dedikodusu tabii ki de yapacağız ama kadını bayağı destekliyorum ve acayip cesur buldum onun bu hareketini çünkü tiyatrocu ve Oklahoma City'de yaşıyor normalde ama New York'a gelmesi onun
için büyük bir adım kendi kariyeri için ve bunu yaptı başardı.
Bunun ay korkuyorum galiba böyle arada dedikodu yapacağım diye gidip söylemezsiniz de kıza söylemeyin ha söylenir mi?
Neyse Tiffany'nin oyununa gittik.
Kızın adı Tiffany. Hep işte artık Instagram'dan da bulursunuz artık ne diyeyim yani.
Kızın adı Tiffany. Tiffany'nin bir tane tiyatro oyuna gittik.
Oyun ölümle alakalı.
Ben de biliyorsunuz ki ölümü çok düşünen böyle hayatla alakalı.
Hep bahsediyorum ya böyle çok seviyorum yani.
Keşke ölümsüz olsak diye çok söylüyorum.
Direkt oyun bana hitap ediyordu.
Böyle bir synchronicity moment yaşadık.
Yani sanatçının yolunda var ya sizde eş zamanlılık.
Direkt bana hitap ediyor gibiydi.
Oyunda benim eltim. Tanrı bu arada Allah yaratıcı ve birkaç kişi ölecek yani.
Azrail ölecek kişileri seçiyor ve söylüyor kimin öleceğini.
İşte birkaç saat sonra öleceksin ve yanına birini alabileceksen al diyor.
Aslında böyle hayat ölüm yaşamak çok güzel temalı bir şey.
Böyle corny gelebilir ama izlerken güzeldi.
Hatta bilmem ağladım ben zaten biliyorsunuz ki her şeye ağlayabilen birisiyim.
Neyse ama beni böyle en çok etkileyen kısım şeydi.
Çocuk diyor ki öleceğini biliyor ya kimse gelmek istemiyor onunla.
Ona kimse eşlik etmek istemiyor.
Sadece sevgi eşlik ediyor.
Yani okey burası korni.
Çocuk diyor ki ben diyor evimi özleyeceğim.
Yatağımı özleyeceğim.
Yazı yazdığım defterimi özleyeceğim.
Yemek yiyebilmeyi özleyeceğim.
Yani ben şimdi ekliyorum hepsini hatırlamıyorum ama.
Hani günlük hayatımızda zaten olan şeyleri fark etmiyoruz ya.
Ulan yaratılansın sen yani.
Her zaman burada değilsin olmayacaksın yani.
Biz böyle şuursuzca bilinsizce yaşadıkça ömür geçiyor ya ben o yüzden şey çok söylüyorum o precious time yani o kadar değerli vaktini neyle nasıl değerlendirdiğine çok dikkat etmek gerekiyor.
Ben harika olmadığım için zaten bunu bu kadar kafaya takıyorum.
Hala böyle telefonla fazla vakit geçirdiğimi fark ediyorum.
Keşke böyle sıfıra inse. Sıfır olmaz mümkün değil.
Neyse yani oyunda onu söylediği zaman da fark ettim.
Yani biz bu hayattayken elimizde şükredeceğimiz tonlarca şey varken.
Hala böyle olmayan şeylere odaklanıyoruz ya da kendimizi bir türlü o yapmak istediğimiz şeylere adım atacak cesareti gösteremiyorken buluyoruz.
Ve bunlarla alakalı şikayet etmeye devam ediyoruz.
Geçen bölümde de bahsetmiştim yani gereksiz ortamlarda olabiliyoruz.
Bize faydası olmayan yani fayda illa pragmatistlik gibi görmeyin.
Size iyi gelen, sizi iyi hissettiren, sizi ileriye taşıyan, ufkunuzu açan, iyi sohbet edebildiğiniz, kendinizi geliştirebildiğiniz ortamlarda ve insanlarla olmadıkça aslında zaman kaybediyorsunuz.
Şuradan zaten ölçümünü yapabilirsiniz.
Eve geldiğinizde drain hissediyorsanız, enerjiniz kalmamış gibi hissediyorsanız, pişman olduysanız yani niye ben burada bu kadar saat durdum ya da niye ben bu kişiyle bu kadar takıldım gibi şeyler söylüyorsanız aslında bu sizin için
güzel bir ölçümdür. Demek ki limitlemek gerekiyor.
Belki hiç görüşmemek gerekiyor.
Biliyorsunuz yani buralarda kendinize karşı daha net olmak iyi olacaktır.
Mesela ben bugün kendimi alnımdan öptüm birkaç şey yaşadım.
Onları da araya sıkıştırayım.
Bir tanesi sabah erken uyandım.
Tamam hemen harekete geçemesem de çünkü iki gündür geç uyanıyorum maalesef.
Yani saat farkından dolayı Amerika'da saatler değişti.
Hemen harekete geçemesem de sabah uyandım ve uyumak istemedim tekrardan.
Baya böyle yedide falan uyandım.
Kendime güzel bir zaman ayırdım.
Sonra bir tane arkadaşımla saat 1'de buluştum.
Dedim ya Central Park'a gittik diye.
Normalde böyle gündüz vakti buluşmalar benim için tehlikeli.
Çünkü hop akşam yemeğine hop bir kafeye hop böyle gidiyor bütün gün.
Gitmeden önce şey dedim yani 1 ve 3 arası olacağım sadece.
Yani yürüyüş yapacağız ve sonra ben işimin olduğunu söyleyip gideceğim.
Ki işim var gerçekten.
Yani benim çalışma saatlerim olmadığı için ben de kapılıp gidiyorum.
Saat 3 oldu. Hadi ben gidiyorum dedim.
Sonra bir kafeye geçtim. Kendi defterim ve kitabımla vakit geçirmeye devam ettim.
Yani yalnız kaldım. İstediğim şeyleri yapabildim.
Sonra evime geldim falan filan.
İşte şimdi podcast kaydediyorum.
Ne güzel. Yani en azından doygun geçtiğini düşünüyorum.
Eğer ki ben bütün gün onunla geçirseydim eve geldiğinde pişman olacaktım.
Sinirlenecektim. Ve sonra kendini arana yatmakla alakalı şöyle bir örnek daha yaşadım.
Bir tane arkadaşım etkinliğe çağırdı beni yarın.
Sonra ben diğer arkadaşıma mesaj attım işte bu etkinliğe beraber gidelim mi diye.
Onun da gideceğini biliyorum hani ben sadece onlarla beraber girmek istiyorum etkinliğe.
O kızı şey dedi hani öncesinde başka bir eventte olacağız biz.
Sonra dedim ki işte bu bir moment Nurtaç yani sorabilirsin hani ben de gelebilir miyim bu etkinliğe diye.
Sordum sorarken çekindim.
Sonra kız aa evet bence de olur neden olmasın ki falan yaptı ve beni takvimine ekledi.
Yani that's it. Aslında sorarken çekiniyorum hani kendimi davet ettirmek ayıp olur mu falan diye.
Ama ayıp falan olmuyor işte hani biz çok overthinking yapıyoruz.
Kendimizi aranaya atamıyoruz.
Ya bu bir örnekte mesela bunun gibi bir sürü şey yaptım.
Kendimi bir yerlere davet ettirdim.
Bazen hayır cevabını bileceğim halde ısrar ettim bir konuda.
Çünkü mesela şimdi bu konuyla alakalı başka bir örnek.
Bazı markalarla fiyat anlaşamıyoruz.
Ya ben mesela uyduruyorum şu anda gerçek fiyatları söyleyemeyeceğim.
10 dediysem o bana 5 teklif ediyor.
Yani yarı yarıya. O yüzden böyle ben de orada kendimi koruma kadına yani 5 de alsam aslında güzel.
Ama 10'dan 5'e inememek için 7'de ısrar ediyorum mesela.
Orada birazcık business taktik.
O da bana 7'yi vermeyince yapmadım.
Çalışmadım yani collaboration yapmayacağız.
Ama burada birazcık iş hali hakkı da işin içine giriyor bence.
Yani ben 5 çalışmak istemiyorum.
Gönlüme sinmiyor. Mesela çünkü benim kendime verdiğim değer şu anda belirlediğim rakamlar 5 değil.
Ha hiç yokken iyi olabilir gibi bakabilirsiniz.
Çünkü biz Türkler bu kafaya da sahibiz.
Bence hani hiç para yoktansa 5 de iyidir gibi.
Ama şeyi fark ettim yaparken içime sinmediği için ben bunu evet dedikçe kendime yük ediniyorum.
Mutlu olarak yapmıyorum motive değilim.
O yüzden orada direttim açıkçası ve en son şeyde yazdım hani 7 olmaz mı?
diye bir daha gönderdim. Çünkü kadın beşten yukarı veremeyiz demişti.
Ben de hadi bir hacı yedi yapalım gibi bir dille yazdım aslında.
İngilizce hacı nasıl deniyor acaba?
Hoca. Yani öyle demedim de şey dedim ya kucak sap falan diye bir daha gönderdim.
Cevap bile vermedi. Ben de okey dedim yani ne olacak ki?
Ne olacak ki? Yani ben markayla küsmedim.
Belki önümüzdeki yıl bir daha çalışırız.
Birkaç ay sonra bir daha pitch yapabilirim.
Eğer ki böyle freelancer'sanız, entrepreneur'sanız yani girişimciyseniz azıcık böyle yüzsüz olmanız gerekiyor.
Yüzsüz de demeyeyim de yani böyle benim kadar çok düşünen ay kibarlıkmış ondan sonra izin almakmış falan düşünmemeniz gerekiyor.
Bir kafa göz gireceğiz yani.
Çünkü hani insanlarla tanışmak, kendini ortaya atmak bazen hele ki böyle ortamlara girdiğimde şeyi fark ediyorum.
Diğer insanların da o awkward vücut diliğini görüyorum.
Böyle ellerini kolanı nereye koyacaklarını bilemiyorlar.
Mesela geçen gün ay bugün ne kadar çok anı anlatasım varmış.
Geçen gün bir tane daha etkinliğe gittik.
Etiketlerin renkleri işte markaysanız içerik üreticisi.
iseniz farklıymış. Bana yanlışlıkla marka etiketi verdiler.
O yüzden herkes gelip benimle konuşuyor.
Böyle influencerlar geliyor, diğer marka sahipleri geliyor falan.
Beni Fark ettiler.
Değiştirelim dediler. Yok yok değiştirmeyin dedim.
Sonuçta insanlar gelip benimle konuşuyorlar.
Ve şey çok tatlı yani içerik üreticileri gelip benimle konuşmaya çalışıyor ya.
Onların awkward dilini fark ediyorum.
O bir konu açmaya çalışma hallerini falan fark ediyorum.
Onları gözlemliyorum ve acayip keyif alıyorum.
Çünkü zaten söylüyorum bu arada hemencik ben marka değilim bana yanlış renk vermişler diye.
Fakat onlar geldi artık yani.
Biz arkadaşız. Instagram'dan falan hemen birbirimizi takip ediyoruz.
Arkadaşız derken tanıştık artık.
Birbirimizi takip etmeye başladık.
Hadi planlar yapalım. Aa hadi bir yerlere gidelim falan.
Ya içerik üreticilerinin en güzel tarafı bu galiba.
Hemen bir şeyler yapma gayretine geçebiliyoruz.
Çünkü birbirimize desteğimiz olacak.
Yani iş arkadaşlarınız sonuçta onlar sizin.
O yüzden o tatlılık da güzeldi.
Dediğim gibi gözlemlemek de çok güzel.
Günün sonunda kendini araneye atacaksın.
Atacaksın yani ne öyle ya da böyle.
İstiyorsan tir tir titre. Ama yapacaksın.
Bence. Bilmiyorum.
Does it sound good to you? Okey bu bölüm bayağı uzun oldu.
Ama benim çok keyif alarak yaptığım bir bölüm oldu.
Çünkü çok modumdayım. Galiba güzel geçirdiğim için bu günümü.
Öyle güzel haberlerle geldim.
Siz de umarım iyi hissediyorsunuzdur.
Beni bu Spotify'dan takip etmeyi unutmayın.
En İyi Versiyonun hesabını takip edin.
Bu arada Nurtaş Türkeli'yi takip edenler olmuş yanlışlıkla.
O da güzel ama bu hesabı büyütmek ve öne çıkmak istiyorum listelerde.
Teşekkür ediyorum. Haftaya yeni bölümle görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
