
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Yeni bölümde biraz farklı bir içerik var. Bu sefer Nurtaç, aklına gelen senaryo fikrini, hayatın anlamı Yumurta hikayesiyle birleştirerek sizinle paylaşıyor.
Not: Hikayeyi kelimesi kelimesine düşünmeden, anlamı üzerine yoğunlaşıp, hayatın anlamına yeni bir bakış açısı getirilebilir.
***
Sorularınızı ve yorumlarınızı Instagram üzerinden veya e-mail olarak iletebilirsiniz.
Her Pazartesi sabah 7’de yeni bölümü dinlemek için, podcast hesabını takip etmeyi unutmayın.
Instagram: @nurtacturkeli
Email: info.nurtacturkeli@gmail.com
Transkript
Bugünkü bölümü diğer bütün bölümlerden farklı olarak hazırlayacağım.
Biraz sonra bir hikaye okuyacağım size ama bu hikaye gelene kadar...
Bu konu nereden çıktı, bu hikayeyle tekrardan nasıl karşılaştım ve bu fikir aklıma nereden geldi biraz onlardan bahsetmek istiyorum.
Geçenlerde kafede otururken bir senaryo yazmak istedim.
Biliyorsunuzdur belki ben şu anda sinema dersleri alıyorum.
Aslında kamerayı daha çok öğreniyorum ama bir yandan da acaba hikayede mi yazsam, senaryoda mı yazsam, belki kendi kısa filmimi o şekilde çekerim gibi düşüncelerim de var.
Hikayenin çıkış noktası benim için şu şekilde oldu.
Mesela bu çok tanıdığımız ünlüler ya da belki yaşamak istemediğimiz...
hayatları olan insanlar sanki hepsini ben de deneyimliyormuşum gibi bir hissiyata kapıldım.
Yani benim bir parçam o kolektif enerjiyi biraz daha hissetmek adına hepsi benim de Belki başka bir evrende, belki paralel evren gibi geliyor şu an kulağıma.
Yaşamak istediğim ya da yaşadığım hayatlar yaşanıyor.
Yani çok yakın bir arkadaşımın hayatı aslında benim de hayatım.
Yani bunu tam kağıda dökemediğim için biraz böyle havada kaldı.
Ama demek istediğim aslında hepimiz birbirimizin bir parçasıyız ve birbirimizi hissediyoruz gibi bir hikaye üzerine yollaşmak istiyordum.
Bu arada tamamen sadece hikaye üzerine değil, kendim de ben bu hayatı yaşarken...
Bunun bir parçası gibi hissediyorum bazen.
Birbirimizin bir parçasıymışız gibi.
Birisinin kalbini kırarsan kendi kalbini kırdığın gibi.
Birine zarar verirsen kendine zarar veriyorsun gibi.
Bunu nasıl filme dönüştürebilirim?
Kısa film, uzun film senaryosu fark etmez ama senaryoyu nasıl çevirebilirim bilmiyorum.
Sonra eve geldim ve heyecanla Zeki'ye anlatıyorum.
Ya benim aklıma çok güzel bir fikir geldi.
Bak böyle bir senaryo yazılabilir.
Mesela ünlü bir insanın hayatı aslında senin de hayatınmış.
Aynı anda yaşanılıyormuş gibi gibi.
Böyle heyecanla anlatırken Zeki şey dedi.
Hatırlıyor musun? 2018'de ben yılbaşı gecesi sana bir hikaye...
okumuştum dedi. Hikayenin adı The Egg.
Türkçe'ye de galiba yumurta diye geçmiştir diye tahmin ediyorum hani direkt olarak.
Ve o zaman biz Japonya'daydık.
Bir temple'da aslında 2018 yılına bayağı Japon gelenekleriyle tapınakta girmiştik.
Birkaç arkadaş daha vardı yanımızda ve ben o gece sake içtiğim için çok fazla sarhoştum.
Neredeyse hiçbir şey hatırlamıyorum. Tapınaktaki halimi de hatırlamıyorum.
Sadece böyle bir yere para atıp dua falan etmiştik.
Zil falan çalmıştık. Onları hatırlıyorum.
Güzel, ruhani bir ortam olmuştu.
Birbirimize biraz daha böyle enerji akışının yaşandığı bir akşam olmuştu aslında genel hatlarıyla.
Ve bu hikayeyi okumamın amacı lütfen yanlış anlaşılmasın.
Çünkü biraz ters bir görüş olabilir.
Bu ne anlatıyor bana ya diyebilirsiniz.
Çünkü yani direkt çevirildiğinde de biraz garip gelecek.
Özellikle bizim kültürdeki inanca ters gelebilir.
O yüzden edebi olarak dinleyebilirsiniz sadece hikayeyi.
Umarım herhangi bir ideolojiye, herhangi bir inanca saygısızlık etmem.
Öncesinde onu belirtmek istiyorum.
Şimdi hazırsanız hikayeye başlayacağım.
Hikayenin adı The Egg, Andy Weir tarafından yazıldı, Selin Çıray tarafından çevrildi.
Öldüğünde evine gidiyordun.
Trafik kazasıydı.
Özellikle dikkat çekici bir şey değil ama yine de ölümcül.
Arkanda bir eş ve iki çocuk bıraktın.
Acısız bir ölümdü. İlk yardım ekibi seni kurtarmak için ellerinden geleni yaptı ama işe yaramadı.
Vücudun o kadar kötü bir şekilde parçalanmıştı ki inan bana senin için daha iyi oldu.
İşte o zaman benimle tanıştın.
Ne, ne oldu diye sordun.
Neredeyim? Durum tespiti olarak öldün dedim.
Kıvrımanın alemi yok.
Orada bir kamyon vardı, kayıyordu.
Ha ha dedim. Ben, ben öldüm.
Ha ha ama üzülme.
Herkes ölür dedim. Etrafa bakındın.
Hiçlik vardı. Sadece sen ve ben.
Burası neresi diye sordun.
Öbür dünya mı? Aşağı yukarı dedim.
Sen tanrı mısın diye sordun.
Ha ha diye cevap verdim.
Ben tanrıyım. Çocuklarım, karım dedin.
Ne olmuş onlara?
İyi olacaklar mı?
İşte görmek istediğim bu dedim.
Daha biraz önce öldün ve ailen için endişeleniyorsun.
İşte bu iyi bir şey.
Bana büyülenmiş gibi baktın.
Sana tanrı gibi görünmüyordum.
Adamın biri gibi görünüyordum.
Belki de bir kadın.
Belli belirsiz bir otorite figürü belki.
Yaradandan ziyade edebiyat öğretmeni.
Merak etme dedim. İyi olacaklar.
Çocukların seni her yönünle mükemmel olarak hatırlayacak.
Sana nefret besleyecek zamanları olmalı.
Karın görünürde ağlayacak ama içten içe rahatlayacak.
Dürüst olmak gerekirse evliliğin dağılıyordu.
Rahatlamış hissettiği için kendisini çok suçlu hissedecek.
Teselli olacaksa.
Ha dedin. Peki şimdi ne oluyor?
Cennete, cehenneme bir yerlere gidiyor muyum?
Hiçbiri dedim. Renkar ne olacaksın?
Ha dedin.
Hintliler haklıymış demek.
Bir bakıma bütün dinler haklıdır dedim.
Yürüyelim. Boşlukta yürürken beni takip ettin.
Nereye gidiyoruz? Belirli bir yere değil dedim.
Sadece yürürken konuşmak güzel.
O zaman bütün bunların amacı ne diye sordum.
Yeniden doğduğumda bomboş bir tahta olacağım değil mi?
Bir bebek. Yani bütün deneyimlerimin, bu hayatta yaptıklarımın hiçbir manası ve etkisi olmayacak.
Hiç de değil dedim.
İçinde bütün geçmiş hayatlarının bilgi birikimini Ve deneyimlerini taşıyorsun.
Sadece şu anda onları hatırlamıyorsun.
Durdum ve seni omuzlarından tuttum.
Ruhun hayal edebileceğinden çok daha muhteşem, güzel ve büyük.
İnsan aklı varlığının ancak çok küçük bir kısmını içerebilir.
Bu sıcak olup olmadığını...
engin bilinçaltının devamını hissedebilmiş değilsin.
Burada yeteri kadar kalırsak her şeyi hatırlamaya başlardın.
Ama her yaşamın arasında bunu yapmaya hiç gerek yok.
Kaç kere reenkarnı oldum o zaman?
Ooo çok kez, çok, çok kez ve bambaşka bir sürü hayata dedim.
Bu sefer M.S. 540.
yılda yaşayan Çin gibi köylü kız olacaksın.
Bir saniye ne diye kekeledin.
Beni zamanda geriye mi gönderiyorsun?
Yani teknik olarak evet.
Zaman bildiğin üzere sadece senin evreninde var.
Benim geldiğim yerde işler farklı.
Senin geldiğin yerde dedin.
Tabii ki dedim. Ben de bir yerlerden geliyorum.
Başka bir yerden. Ve benim gibi başkaları var.
Oranın nasıl olduğunu bilmek isteyeceksin biliyorum.
Ama açıkçası anlatsam da anlamazdın.
Ha dedin. Biraz ayak kırıklığına uğrayarak.
Bir saniye. Eğer zaman içerisinde başka başka yerler arayan karne oluyorsam bir noktada kendimle karşılaşmış olabilirim.
Tabii sürekli oluyor.
Ama iki hayatta sadece kendi ömürlerinden haberdar oldukları için farkına bile varmıyorsun.
O zaman bütün bunların ne gereği var?
Cidden mi? diye sordum.
Cidden. Bana hayatın anlamını mı soruyorsun?
Biraz bellik bir soru değil mi?
Gayet akla yatkın bir soru diye ısrar ettim.
Gözlerinin içine baktım.
Hayatın anlamı, bu evreni yaratmanın tek sebebi senin olgunlaşman.
İnsanoğlunu mu kastediyorsun?
Olgunlaşmamızı mı istiyorsun?
Hayır. Sadece sen.
Bütün evreni senin için yaptım.
Her hayatla beraber büyüyor, olgunlaşıyor ve daha büyük bir zeka oluyorsun.
Sadece ben mi? Diğerleri, başka kimse yok dedim.
Bu evrende sadece sen ve ben varız.
Bana boş gözlerle baktın.
Ama dünyadaki o kadar insan, hepsi sen.
Senin başka cisimlerin.
Bekle, herkes ben miyim?
Sırtını bir teprik şaplağı ile beraber, İşte şimdi taşlar yerine oturuyor dedin.
Bütün zamanlarda yaşayan bütün insanlar ben miyim?
Ve yaşayacak olan evet.
Abraham Lincoln ben miyim?
Ve onu öldüren John Wilkes Booth da sen diye ekledim.
Dehşet içinde Hitler'im dedin ve öldürdüğü milyonlarsın.
İsa'yım ve onu takip eden herkes.
Sessizliğe gömüldün.
Ne zaman birine haksızlık etsen dedim, kendine haksızlık ediyordum.
Yaptın bütün iyilikleri de kendine yaptın.
Yaşanmış ve yaşanacak olan bütün mutlu ve üzgün anlar senin tarafından yaşanacak.
Düşünceye daldın. Neden diye sordun.
Bunları neden yaparsın ki?
Çünkü bir gün sen de benim gibi olacaksın.
Çünkü bu sensin.
Sen benim türümdensin.
Sen benim çocuğumsun.
İnanmayarak ne dedin?
Benim de bir tanrı olduğumu mu söylüyorsun?
Hayır, daha değil.
Sen Jane'sin. Hala büyüyorsun.
Bütün zamanlardaki bütün insan hayatlarını yaşadığın zaman doğacak kadar büyümüş olacaksın.
Yani bütün evren dedin.
Sadece yumurta diye yanıtladım.
Yeni hayatına başlamanın zamanı geldi.
Ve seni yoluna gönderdim.
Hikaye bu kadardı.
Tabii ki de hikayeyi kelime kelime olarak anlamamıza gerek yok.
Biraz da böyle hayatın anlamı üzerine ufak bir düşündürmeye de daldıran güzel bir araç olarak da bakabiliriz.
Ama benim bu hikayeden anladığım şu bana çok iyi hissettiriyor.
Yani birbirimize aslına kadar çok bağlı olduğumuzu, senin vücudunda yaşadığın şeyi benim neden kendimde hissettiğimi ya da sen ağladığında mutlu olduğunda beni nasıl etkilediğini ya da aynı şekilde benim tarafımdan.
Aramızdaki o kıskançlıkların, negatif duyguların yine aslında kendi kendimize olduğunu, kendi aramızda kaldığını gibi duyguları düşüncelere sardı beni.
Hoşuma gitti, yumuşak bir yerden dokunuş yaptı benim için çünkü...
Genel olarak böyle insanları hissettiğini düşünen bir yapıya sahibim.
Karşımda ağlarsanız ağlarım, mutlu olursanız mutlu olurum.
Biraz bu fazla hassasiyet kısmına da giriyor gerçi ama.
Bu bağlantılardan mutlu olan bir insanım.
İnsanlarla bir arada olmaktan mutlu olan bir insanım.
Birini mutlu etmekten çok mutlu olan bir insanım.
Tabii ki de benim de içimde böyle zorlandığım negatif taraflarım var, negatif düşüncelerim var.
Belki başkasına duyduğum öfke.
kızgınlık, kıskançlık var.
Onlarla da bir şekilde zaten çalışıyorum ama bu tarz bir yumuşak tutuş şu anlamda yardımcı oldu bana.
Birini kıskanıyorsun ama hani o da sensin.
Daha doğrusu imrenme anlamında söyleyelim.
Hani birinin hayatını çok beğendiğimize, çok istediğimizde şöyle bakmak da biraz fazla safiyane olabilir ama o da benim hayatım.
Çok da uzak hissetmiyorum kendimi.
Ben bu insanlara, insanların yaşadığı şeylere, belki yaşım gereği, belki tecrübelerim gereği, içimdeki o çiğ tarafın biraz daha pişmeye başladığını hissediyorum.
O yüzden diğer insanların kendilerinde olan özellikleri, sahip oldukları şeyler maddi manevi fark etmez.
Beni mutlu ediyor. Yani bunu dediğim gibi bu hikaye kelimesi kelimesini algılamamıza gerek yok.
Hani tamamen bir literal çevirme gibi değil.
Biraz daha sizde ne tür duygular yarattı, ne gibi bir anlam yükledi size ve insanlarla olan diyaloğunuza başka bir bakış açısı katar mı?
Belki onlarla olan iletişiminizi artırır mı, sevginizi, hoşgörünüzü artırır mı bilmiyorum.
Bana dediğim gibi bu sıcak duyguları verdi en azından.
Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.
Bugünkü bölümü kısa tutacağım.
Önümüzdeki hafta pazartesi günü yine görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
