
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Nurtaç, 5 yıl öncesine mektup gönderiyor.
Çin’e nasıl gittiğinden, okul hayatındaki zorluklardan, orada ne işle yaptığından biraz bahsedip, sağlık sorunları ile karşılaşması üzerine nasıl başka ülkeye taşındığından bahsediyor.
Çin’den sonra, Amerika’ya gelişinden ve Amerika’ya nasıl adapte olduğundan da söz ediyor. Son olarak, şu anda New York’ta neler yaptığını ve hayatının nasıl geliştiğini de anlatıyor.
Bu tarz anı bölümlerini sevdiyseniz, yorumlarda yazmayı ya da Instagram üzerinden ulaştırmayı unutmayınız.
Sorularınızı ve yorumlarınızı Instagram üzerinden veya e-mail olarak iletebilirsiniz.
Instagram: @nurtacturkeli
Email: info.nurtacturkeli@gmail.com
Transkript
Just kidding. En İyi Versiyonun podcastine hoş geldiniz.
Merak etmeyin yanlış bir bölümü açmadınız.
Bu tamamen Yiğit'in önermesiydi.
Bugünkü bölümde 5 yıl önceki Nurtaç'a bir adet mektup gönderiyoruz.
Yani o günlerden bahsedeceğim.
Ve tam 5 yıl önce Çin'de yaşadığım için birazcık oraya da atıf olması adına azıcık size de Çince konuşmuş oldum.
Bilmiyorum hoşunuza gitti mi?
Bu arada kafamda bomba bomba nokta kom şarkısı çalıyor.
Çok alakasız bir bilgiydi ama bilmiyorum.
Hatta sabahta işte bu bizim hikayemiz şarkısıyla ağlamaya falan başladım.
Bu sıra psikolojim pek iyi değil galiba.
Zaten bir süredir zevkli New York'ta değil.
Bu gece bir de dönecek.
Yarın da kayınvalideciğim Mary geliyor.
Onunla beraber birkaç gün yani o burada kalacak.
Merak etmeyin benden klasik bir kayınvalide hikayesi hiçbir zaman dinleyemeyeceksiniz.
Belki bir gün Türk gelini hikayeleri anlatabilirim.
Çünkü bir tık ben daha Türk gelini olmaya müsait bir tipim haliyle.
Ama tabii ki de genel olarak heyecanla bekliyorum hem Zeki hem de annesini.
Ayrı ayrı geliyorlar ama yarından itibaren beraberiz.
Bugünkü bölümü biraz böyle daha daha sohbet havasında olsun istiyorum.
Biraz anılarımı da katarak bir şeyler anlatmak istiyorum.
Bilmeyenler için ben 6 yıl kadar...
Çin'in Shanghai bölgesinde yaşadım.
Bundan 12 yıl önce de Shanghai'ın kuzeydoğu bölgesinde Dalian diye bir kentinde bir yıl kadar yaşamıştım.
Yani tabii ki de şakayla söylüyorum ama kendimi yarı Çinli olarak görüyorum.
Çinlileri gördüğümde kendi memleketim gibi seviniyorum.
Onlara karşı çok yakın hissediyorum.
Keza zaten aslında Türk kültüründe de...
genel olarak Asya kültürüne yakınlık olduğu için geleneksel tarafımızla beraber çok daha uyum sağladığımız bir bölge.
O yüzden hani çok da alakasız bir kültür de olmadığı için yine bence nispeten.
Oradayken de zorlanmamıştım.
Dilini de konuştuğum için onlardan gelen sıcaklık da ayrı bir sıcaklıktı.
Burada da keza ne zaman Çince konuşsam yani açıkçası nihao desem hemen ooo Çinçen çok güzel falan diye büyük büyük tepkiler veriyorlar.
Tabii ki de kendinizi bundan dolayı çok iyi hissediyorsunuz.
Biliyorsunuz yani yabancı dil anksiyetesi diye bir şey var.
Hatta benim master tezimde.
Özellikle İngilizce konuştuğumuzda bunun krizma ile alakası olduğunu falan zannediyoruz ya biz.
Hele ki Türk milleti. Yani ben bazen bunu kendimde de görüyorum.
Şöyle bir şey oluyor mesela. Normal şartlarda İngilizce ile alakalı hiçbir sıkıntım yok.
Ne söylediğimi nasıl söylediğimi düşünmüyorum artık.
Bence bu zaten böyle olmak zorunda.
Kaç yıldır buradayım ve kaç yıldır zevk hayatımda var.
Yani bu övündüğüm bir şey değil.
Not olarak bırakıyorum buraya.
Ama yanında Türk olduğumda bir tık böyle kendimi duyuyorum konuşurken.
Normalde duymuyorum kendimi konuşurken.
Böyle biraz daha aksam falan katıyoruz gibime geliyor.
Bilmiyorum bunlar benim gözlemlerim.
Ben birçok başka insanlarla takılıyorum.
Bana bilgi verin. Neyse tabii bu Anksiyete'den kastım buydu aslında.
İngilizce konuşurken karşınızdaki insanlar sizi çok da cesaretlendiriyor.
Zaten ana dili İngilizce olan insanların öyle bir gayesi kaygısı da yok.
Keza onlara göre zaten İngilizce konuşmanız gerektiği için İngilizce konuştuğunuzda şaşırmıyorlar.
Ama bir Çinli ile Çince konuştuğunuzda gerçekten yere göğe sığdırılamıyorsunuz.
Arkadaşlar benim bu burnum bilmiyorsanız Instagram'a gönderiyorum sizi buradan hemen.
Ne o? Et Nurtaş Türkeli.
Benim bu burnum Çin'de bir karizmaydı.
Bunlardan daha önceki bölümlerde biraz bahsetmiştik.
Çünkü Çinlilerin burun kemiği yok.
Benimki de çok yüksek. Onlar öyle söylüyor.
Yani hani bizim kemere. Hatta Çincesini söyleyeyim size.
Genelde tepkiler şöyle oluyordu.
Yani o bizi...
Burun demek. Gao yüksek demek.
O yüzden bu iki kelimeyi çok duyuyordum Çin'deyken.
Burunum orada karizma yapıyordu.
Çince konuşuyordum. İki kelime söylüyordum.
Karizma yapıyordum. Tabii ki de bunlar güzel tarafları.
Yani Çin hayatım gerçekten mükemmeldi.
Hele Şanhay. Hep de söylerim Asya'nın New York'u.
Baya melting pot. Birçok milletten insanın olduğu yer.
Keza Çinliler de aslında çok tatlılar.
Fakat mesela bir tane şey söyleyeceğim.
Asya gibi... bir ülkede hayatınız boyunca yabancısınız.
Y-goren bu arada yabancı demek.
Sürekli Y-goren olarak anılıyorsunuz.
Metrolarda her zaman dikkat çekiyorsunuz.
Teyzeler çocuklarına şunu söylüyor bakın hiç şakasız.
Bu arada Çince'de yaşı büyük kim olursa olsun teyze dedirtiliyor.
Yani metroda eğer bir anne ve çocukla karşılaştıysam anne çocuğuna şöyle söylüyor.
Aa hadi bak burada bir teyze var onunla İngilizce konuş.
Yani kaç yaşında olduğunuz fark etmez.
Siz onlar için teyzesiniz. Böyle ufak bir bilgi parantezler içerisinde buraya serpiştirdik.
Neyse yani ben metrolardayken fotoğrafım çat çekiliyor.
Trink böyle yanımdaki çocuk kamerasını çıkartıp ikimizin fotoğrafını falan çekiyordu.
Yine Çince bildiğim için hemen kavga etmeye hazırım.
Çabuk siliyorsun onu hemen siliyorsun deyip yine bir Türk kızı tarafımı anında ortaya çıkartıyordum.
Hiçbir zaman sessiz kalmadım arkadaşlar hele Çin'deyken.
Ya mesela bir diğer konu şu aslında çok salakça bence şu an geri dönüp baktığımda.
Çin'in metrosu gerçekten o internette gördüğünüz metrolar gibi insanlar itiş kakış giriyorlar.
Ben bir kere bunu şakasız söylüyorum.
Havada girdiğimi hatırlıyorum.
O kadar itildim ki bir anda yerden yükseldim falan böyle.
Hatta sırt çantam vardı sırt çantamı bulamıyorum yani yamulmuş başka yere falan gitmiş.
Hayır bir de içeriye girdikten sonra insanlara da bağırıyorum hem de Çince.
İşte ne itiyorsunuz böyle güzelce girsenize yavaş yavaş yapsanıza niye beni itiyorsunuz falan diye.
İnsanların suratına baka baka Çince laflar söylüyorum.
Ya da dediğim gibi hani metroda ne zaman itiş kakış olsa birisi benim üstüme çullansa hep böyle ya Türkçe ya Çince saydırıyordum.
Bu arada bahsettiğim... Dediğim şeyler 22-23 yaşında oluyor.
Yani 10 yıl öncesinden bahsediyorum.
Daha da bebeğim. Ama biraz daha agresiftim bence.
Ve de Çinlilere kafa tutuyordum.
Oysa ki ben onların ülkesindeyim dedim ya.
Şimdi geri dönüp baktığımda abi bilmiyor muydun Çin'in kalabalık olduğunu?
Yani daha ilk defa mı aklına geldi gibi bir durum da var bence.
O yüzden biraz saçmaymış.
Ama tabii bir tık da hoşuma gidiyordu.
Çünkü şöyle şeyler oluyordu bakın.
Ben bir dönem... Bir Çin şirketinde çalışıyordum ve iş saatlerinde şehre gitmem gerekiyordu.
İnsanların sırtına dayanarak kitap okuduğumu hatırlıyorum.
Yani birbirimizin üstüne yaslanarak gerçekten o sıkışıklıkta.
Şu anda klostrofobimle hayal dahi edemiyorum.
O dönem klostrofobim yokmuş demek ki.
O kadar sıkışık bir metroda asla kıpırdayamadım.
Şöyle bebek kundak gibi oluyorsunuz orada.
Nasıl böyle yarım saat, kırk dakika falan yol gidiyordum?
Hiçbir bilgim yok. Bir de girip çıkarken de gerçekten o sert hareketler olur orada.
Bir de Çinlilerin hele ki metroda kavga ediş şekli süper.
Yani... Birbirlerinin suratına bakmazlar, asilce kavga ederler ama bayağı kavga ederler.
Bütün yol boyunca onların kavga etmesini falan dinliyorsunuz.
Neyse şimdi bu bölüm 5 yıl öncesine mektup demiştim.
Tabii ki de bu biraz böyle anılar serisi gibi de bölümlere başlamak istiyorum.
Lütfen ya buradan aşağıda yorum yapabiliyorsunuz bu arada ya da Instagram'dan bana.
Böyle şeyleri seviyor musunuz, sevmiyor musunuz?
Onları da iletmenizi çok istiyorum.
Daha fazla anlatmak da isterim açıkçası.
Hem geriye dönüp bir şeyler anlatmak hem Çin'i anlatmak size.
Çünkü Çin eskilerde kaldı gibi bir şey.
oldu ama tabii ki de bence hala anlatacağım çok güzel şeyler var.
Benim Çin'e gidiş maceram aslında ilk önce 2010'da oldu ama onu bence başka bir bölümde sadece Çin'deki ilk yılım gibi başlık altında yapabiliriz.
Şu anda Shanghai'dan daha çok odaklanarak bahsetmek istiyorum.
Shanghai'a da 2013 yılında master bursu kazanarak gidiyorum.
Gitmeden önce aslında Türkiye'de dış ticaret yaptığım bir firmada çalışıyorum ama çalışamıyorum da yani hiç ilerlemiyor, iyi gitmiyor falan filan.
Bir anda burs kazandığım için Shanghai'dan işte Confucius Enstitüsü'nden Gideyim mi gitmeyeyim mi falan derken daha çok annemin gazıyla hatta annem şöyle bir cümle kurmuştu.
Git en fazla bir tane uçak bileti kaybetmiş olursun en azından görmüş olursun geri dönersin demişti.
Teşekkür ediyorum anneme burada. O yüzden hani o gazla da tekrardan gitmiştim.
Neden gitmekte çekindim onu da şöyle ilave edeyim.
Bir anda iş hayatına başladıktan sonra öğrenciliğe geri dönmek beni ürpertti.
Acaba geri adım mı atmış oluyorum bir şeyler mi kaybediyorum piyasadan çıkmak mantıklı mı şeyleri sorguladığım için o dönem.
Ama birkaç iş arkadaşıma da sordum da.
Bir tane de çok yakın bir arkadaşım var.
O da şey demişti yani gidersin vizyonun gelişir.
Çünkü sonuçta çok daha internasyonel bir yere gidiyorsun.
Zaten yabancı dilin var.
Hani o şekilde kendini daha çok geliştirirsin demişti.
Ben Şanha'ya gittiğim günü annemi arayıp ben dömeyeceğim dedim.
Direkt görür görmez aşık oldum.
Çünkü daha öncesinde Çin'de birçok yeri seyahat etmeme rağmen Şanha'ya hiç gitmemiştim.
Şanha ile ilk karşılaştığımda o yüzden böyle...
Bayağı direkt olarak aşık oldum bence.
Bir şehre aşık olmak saçma gelebilir ve şu anda aynı hisleri New York'a dair yaşıyorum.
Zeki şey diyorum New York'tayken New York'u özlüyorum.
Ya bunlar çok saçma mantıksız gibi gelebilir.
Bana gelmiyor ama bir şehirden ilham almak üzerine ilerliyor bendeki bu algı.
Neyse o yüzden Şanha'yla ilk karşılaştıktan sonra annemi aradım ve gelmiyorum dedim.
Annem de tabii kızım dedi.
Tabii ki de demedi. Zaten master'ım iki yıldı.
Okul için zaten orada iki yıl duracaktım.
Master biliyorsunuz. Zaten galiba dünyanın birçok yerinde öyle.
Doğru dürüst okula gitmenize gerek yok.
Çok fazla dersiniz yok. İkinci yılda tez dönemidir.
Sadece tez yazarsınız.
İşte internlük bir muhabbet varsa bir yerde stajyer olacaksanız onu yaparsınız ki ben yaptım.
Aynı zamanda da tezimi yazdım zaten o internship yaptığım yerde.
Şaha'ya gittikten sonra ve vaktimin de çok olduğunu fark ettikten sonra biraz böyle İngilizce öğretmenliği tabii Çin'de yapılan en güzel para kazanma yoludur bu.
Hemen İngilizce öğretmenliklerine başladım.
Hem özel hem de anaokullarında falan öğretmenlik yapıyorum.
Aynı zamanda Türk iş adamları çok geliyordu o zaman özellikle çünkü şu an...
Çin çok daha başka bir yer maalesef.
Türk iş adamlarına tercümanlıklar yapıyordum.
Ya da işte bakanlar geliyordu.
Bakanların eşlerini ben gezdiriyordum.
Turist rehberi gibi. Onlara rehberlik ediyordum yani.
Ve gerçekten uzunca bir süre Şanha'yı aşırı sevdim.
Zek'le Şanha'yın ikinci yılımda tanıştım.
Yani ilk yılım zaten tamamen singledi.
İkinci yıl Zek hayatıma girdi.
Zek hayatıma girdikten sonra tabii ki de benim ortamım da değişti.
Zek'in arkadaşlarıyla daha fazla takılmaya başladım.
Zek bu arada tiyatrocu ve Şahay'dayken doğaçlama çok yapıyordu onlar.
Hatta onlar doğaçlama şirketinde her hafta gösteri falan yapıyorlardı.
Yani bayağı bir aktif tiyatro ekipleri vardı.
Ben de dediğim gibi bazen doğaçlama yaptım onlarla.
Bazen sadece seyirci oldum.
Ya da Zek'in arkadaşlarıyla çok güzel bir ortamımız olmuştur.
Şahay'daki hayatım o şekilde devam ediyor.
Zek'le biz bir ara Japonya'da yaşadık.
Tekrardan döndük Şahay'da.
Beraber bir eve çıkmıştık ondan sonra.
Bu esnada benim master'ım bitti.
Ben bir doktora programına başladım.
Doktoram da o kadar şey bir bölüm ki işte dil, kültür, dünya medeniyetleri yani aklınıza gelebilecek her şeyin olduğu bir bölüm olduğu için aşırı uçsuz bucaksız bir bölümdü ve profesörümle aram çok iyi gitmiyordu.
Bana şunu söylemişti bakın.
Mazlum Bible üzerine yazabilirsin.
Yani adam... Dil, Kültür, Dünya, Medeniyetleri bölümünün dekanı hala Koran diyemiyor.
Mazlum Bible diyebilen bir adam bana doktora tezi yazmam için...
Bu konuyu veriyordu. O yüzden yani adama da saygım çok yoktu açıkçası.
Çünkü aslında birazcık reisizmi ben oradan görmüştüm.
Şimdi geri dönüp baktığımda daha çok anlıyorum.
Reisizim ve seksizim yapıyormuş adam benim üzerimde.
Çünkü erkeklere daha nazik davranırken.
Bu arada Çin'de de biraz daha ataerkil bir kültür vardır.
Erkekler biraz daha ön plandadır.
O yüzden onun hissiyatını alıyordum açıkçası.
Ve Zek özellikle benimle ise adamın tavrı %100 değişiyordu.
Çünkü Zek hem Amerikalı, Çinlilerin bir Amerika hayranlığı da vardır.
Çinlileri kötülemek istemiyorum.
Böyle kötülüyormuş gibi olmasın bu bölümde.
Sadece iyi kötü yanlarını anlatıyorum.
Çünkü başta da dediğim gibi ben kendimi yarı Çinli görüyorum.
O yüzden bu kötülenmiş gibi olmasın lütfen.
Ama Zeki Hanım'dayken adamın tavrı %500 değişiyordu.
Böyle elini kolunu nereye koyacağını bilemiyordu.
İşte yok ben de Teksas'ta yaşadım, ben de Teksas'ta sayılırım falan.
Tam nişan tuşu çocuğu kabızlığıyla Zeki'ye yaklaştığı için onların öyle bir muhabbeti vardı.
Ve de işte dediğim gibi benim hala, bu arada ben Şahay'da, Şahay Üniversitesi'nde doktor öğrencisiyim şu anda bile.
Yani aslında kitabımı yazarsam mezun oluyorum.
Çünkü bütün dersleri vermiştim, bütün gerekli konferansları falan filan.
Katılmıştım ama kitabı yazmadığım için.
Kim istiyor ki gideceği çibitiye yazdır doktoran bitsin kenarda ama no.
Zaten ilgimi de çekmiyor açıkçası.
Neyse benim hayatım bu şekilde Shanghai'de devam ederken bir anda ben sağlık sorunları yaşamaya başladım.
Aslında çok güzel para kazanıyorum.
Haftada sadece iki gün hafta sonları işte ayrı ayrı training center'larda çalışıyorum.
Yine böyle İngilizce öğretmenliği yaptığım ama daha çok para kazandığım çünkü artık yıllardır orada olduğum için network'üm de gelişmişti ve saatlik olarak aldığım ücret ilk yılıma göre beş katıydı.
Yani çok ciddi bir fark vardı artık.
Daha iyi para kazanıyordum. Sadece haftanın iki günü kazandığım rakam ile evimin kirasını verebiliyorum, seyahat edebiliyorum, paramı biriktirebiliyorum.
Bayağı da konforlu bir hayatım vardı açıkçası.
Ayrıca hafta içi yine one-on-one özel dersler verdiğim zamanlarım oluyordu.
Artık yoruldum ve bırakmayı düşündüğüm bir dönemdeydim.
Yani bayağı bir yoğun bir programım vardı.
Sonra bir gün benim sağlık problemlerim olmaya başladı.
Ama böyle bariz bir sağlık problemi de değil.
Bir gün Zek beni yine okula bırakacaktı.
Bu training center'a çalışmaya gideceğim gün.
Ben boynumu çektim o gün.
Yani böyle kıtlatmaya çalışırsınız ya.
Bence asıl gün ve asıl sebep oradan başlıyor.
Yani boynumu kıtlatırken orada böyle bir çekilme hissettim ben aslında o gün.
Ve bütün gün böyle elim kafama falan gidiyordu.
Hani ışşş olur ya böyle.
O günden sonra benim müthiş bir baş ağrım oldu ve 3 ay hiç durmaksızın 3 ay boyunca devam eden bir baş ağrısı.
Tabi o 3 ay olmadan önce ilk haftalarda ben zaten panik yapmaya başlamıştım.
İşte kesin... Ciddi bir rahatsızlığım var diye.
Ve Çin'de devlet hastanelerine gidiyorum.
Çince konuşuyorum.
Adamlar direkt şey. Ya senin bir şeyin yok ya.
Senin beyninde sorun var.
İşte git nöroloğu görün. İşte psikolojisi de görün falan diye.
Beni odadan kovuyorlardı.
Aslında şöyle. Çinlileri biliyorum.
Adamın yapmaya çalıştığı şey.
Sen hasta değilsin. Çok da abartma.
Çok stres yapmışsın. Tek yapman gereken şey bence psikoloğa git.
İki tane ilaç al. Rahatlaşsın'ı söylüyor bana o tavırla.
Ve yine dediğim gibi Çince olduğu için ben şeyin paniğine girmiştim.
Eyvah beni ciddiye almıyorlar burada.
Ben yabancıyım. Belki de Çince her şeyi anlamıyorum.
Ben burada güvende değilim gibi.
Aynı zamanda başka bir psikolojiye de girmiştim orada.
Zaten başım ağrıyor.
Boynum ağrıyor. Ve bu ağrı aynı zamanda koluma, bacağıma, kalbime, her yerime sıçramıştı.
Ve ciddi anlamda ben de bir böyle sağlık ansiyetesi ilk defa bu kadar net hayatımda görmüştüm.
Ve ben ilk defa mental sağlığın önemini...
O zaman anladım. Çünkü benim aklıma şunlar gelmiyor normal şartlarda.
Bacağım ağrıyor. Aa bu mental sağlıkla alakası olabilir.
Yok bende o. O zaman yoktu yani.
Bu bahsettiğim tam 5 yıl önce oluyor bu arada.
Öyle bilgiler yoktu. Bacağım ağrıyorsa muhtemelen çok ciddi bir rahatsızlığım var gibi bir paniğe kapılıyordum.
Hatta bence tamamen kurtulduğumu söyleyemeyeceğim.
Bazen bu sağlık hangisi etesinin tekrardan gündemimde olduğunu fark ediyorum.
Neyse ama işte o dönem dediğim gibi bende farklı farklı psikolojik sorunlar da ortaya çıktığı için ben...
Ben o dönem biraz böyle öleceğim korkusuyla yaşıyordum.
Yaşlı insanlara falan bakıyordum ve şey diyordum.
Yaşlanmak ne güzel bir şey. Acaba o nasıl hissediyor?
Ne güzel yaşlanmış. Yaşlandığının ve bunun bir şansı olduğunun farkında mı?
O dönem 28 yaşındayım ve şey diyordum.
30'umu göremeyecek miyim?
Keşke bir 30 olsaydım. Yani cidden umarım şu an bu psikolojide olan varsa tetikleyici bir şey söylemiyorumdur.
Sadece geçiyor. O psikolojideyken bunu tam anlayamıyorsunuz, idrak edemiyorsunuz ve çok böyle derin derin içine girmiş oluyorsunuz.
Ama o günler öğrendiğim şeyler bugün için aşırı işe yarıyor.
Çünkü ne zaman düşmeye kalksam kendimi yüksek sesle şeyi hatırlatıyorum.
Biz bunu daha önce gördük, daha önce yaşadık.
Sakin ol. You're okay.
Her şey tamam. Güzel.
Sakin ol yani yapılacak bir şey varsa yapılır.
Yine rutin, sağlık kontrollerimizi yaptıracağız vs.
diye kendime tekrardan terkinde bulunabiliyorum.
Bu o günlerden dolayı bence.
Hatta benim ilk çektiğim bölümlerde bir konu vardı.
Söz veriyorum ölmeyeceksin diye ama dediğim gibi benim ilk 9-10 bölümüm silindi.
Ve onları geri getiremem artık.
Söz veriyorum ölmeyeceksin bölümünde.
O dönem ki benim bu yaşadığım ölüm korkusunda.
Zek çok böyle rahat ve güvenli bir şekilde bana şey diyordu.
Hani söz veriyorum ölmeyeceksin.
Ve ben içten içe gıcık doluyordum.
Hani sen nereden biliyorsun? Nasıl bu kadar güvenli konuşuyorsun?
Çünkü biliyorsunuz ki bizim toplumda böyle güvenli konuşamazsın.
Yani ben açıkçası korkuyorum hala böyle bir şeye çok çok güvenli olduğumda.
Lan ayağımıza taş mı değecek, kafamı bir yere mi çarpacağım, kolumu kapıya mı sıkıştıracağım gibi gibi işte çocukluk travmalarım hala benimle yaşamaya devam ediyorlar.
İstediğim kadar terapiyi alayım.
Aklıma geliyor. Tabii ki de geldikten sonra gülüp geçiyorum.
Eskisi gibi üzerine oturup düşünmüyorum.
Ama bu kadar da güvenli konuşmak, bazen zeki gidip şey diyorum mesela kafaya bir şey takıyorum.
Şöyle söylesene, sen şöyle söylesene, böyle söylesene diye adamdan bir şekilde tasdik almaya çalışıyorum.
Sonra bu sağlık sorunlarım devam ediyor bu arada.
Hiçbir şeyin değiştiği falan yok. Ben kronikleşmeye başlayan ağrılarımla hayata devam ediyorum.
Sadece başım değil bu arada gerçekten.
Vücudumda da her yer ağrıyor.
Bu artık yılların stresimi patladı vücudumda.
Gerçekten bilmiyorum neye bu kadar streslendim.
Çok yüksek ihtimalle PhD'de başarılı olamadığım için ben onu kafaya çok takmıştım.
Çünkü madem doktora yapmaya karar verdin bitirmen lazım.
gibi bir şey var ya. Ya da Türkiye'de de şey deniyor ya genelde.
Bitir kenarda dursun.
Sanki onu bitirmek çok kolay da kenarda koyacağım.
Yani doktora demek hayatınızın bir bölümünü kapıları pencereleri kapatıp sosyalliğe kapalı olup tamamen kendinizi o yazdığınız şeye odaklanmanız demektir.
E bende de haliyle o yoktu.
Yani bir de o kadar destereste kitapları gerçekten okuyamadım.
Ayrıca en büyük sebebi benim normalde Üniversite bölümü ve de master bölümümle alakasız bir bölüm seçtiğim için aslında background'um yoktu.
Böyle olunca mesela toplantılarda ben anladığımı zannediyorum bir konu geçiyor.
Böyle retorik çalışıyorduk.
Ve ben retoriyi hala anlamıyorum.
Yani o toplantılarda anladığımı zannediyordum.
Ve anladığımı anlatıyordum. Adam bana şey diyordu işte profesörüm.
Gerçekten böyle mi düşündün?
İnanmıyorum yani bunu mu anladım falan diye.
Çünkü Çin'de de bu birazcık vardır.
Hierarşi vardır. Biraz böyle aşağılama küçümseme vardır.
Amerika'da bunlar asla yok.
Gördüğüm üzere diyeyim.
Yani asla demeyeyim.
Vardır illaki ama benim karşıma hiç çıkmadı.
Çünkü Amerika'da böyle yapmak ayıp.
İnsanlara bunu hissettirmek de ayıp.
Ve herkesi mümkün mertebe olduğu haliyle kabul ediyorlar.
Yine tekrardan benim gözlemlerime göre ya da ben çok pozitif şeyler yaşıyorum burada bilmiyorum.
İşte bu anksiyeteler, sinir, stres, okulu bırakamama derken Zek o dönem masterı bitmişti.
O master yapıyordu.
Sonrasında aslında Çin'de full time bir iş teklifi almıştı.
Amerikan şirketiydi ve Zek'in onların pazarlama departmanının başına geçmesini istemişlerdi.
Biz de o süre şunun kararsızlığını yaşamıştık.
Hani Çin'den çıkalım mı? Yoksa Zek full time işe mi başlasın?
Ben doktorayı bir şekilde bitireyim mi?
Ne yapalım derken biz aslında evden çıktık ve oradaki eşyalarımızı bir arkadaşımızın evine bıraktık.
Zaten bu arada Zek bana evlenme teklifi etmişti.
O sırada biraz böyle Amerika'da ve Türkiye'de yaşayalım dedik.
Sonra karar veririz. Zaten iş muhabbetleri de biraz ortaya çıkar dedik.
Dedik dedik derken aslında biz Türkiye'de yaşarken bir anda şeye karar verdik.
Acaba biz Hindistan'a mı gitsek?
Orada mı yaşasak? 6 ay boyunca South East Asia'da mı gezsek?
Tam zamanlı olarak seyahat mi yapsak derken...
Bir gün Amerika'ya ziyarete gidiyoruz Christmas döneminde.
Normalde sadece iki haftalık bir seyahat olmasını planlıyorduk.
Zeki'nin ailesini sadece Christmas için ziyaret edecektik.
Sonra Zeki'nin üvey babası ameliyatı olduğu için böyle bir ay falan uzatmaya karar verdik.
Ondan sonra zaten buradayız ve Amerika'da evlenmek çok daha kolay diye hadi burada evlenelim dedik.
Sonra da pandemi patladı.
Ve benim bütün hayatım o beş yıl önceki Nurtaç'a göre aslında dönüm noktasına burada girmiş bulundu.
Bir anda Amerika'da kalmaya karar veren ve o dönem evlendikten sonra aslında eşimin ailesiyle.
Hocamın ailesiyle. Ya baktığında aslında ilk yılımı kaynanamla falan yaşıyorum.
Çok komik. Eğer bilmiyorsanız bildiğinizi tahmin ediyorum ama YouTube'da bir sürü videom var bu arada.
Kayınvalideme içli köfte yaptırdım, mantı yaptırdım, lahmacun yaptırdım ve bundan çok gurur duyuyorum.
Bütün Türk mutfağını kadına da yaptırdım yani.
Tadım değil. Baya elleriyle hamur açtı bu kadın.
İşte buradan sonra benim hayatım...
hayatım artık Amerika'ya doğru yönelmeye başladı.
Aslında ilk yıllarımda çok zorlandım çünkü Amerika'da kalmayı planlamıyorduk ne Zek ne ben.
Bir de pandemi olduğu için ayrıca Dallas gibi bir yerde yaşadığım için gerçekten in the middle of nowhere.
itin ölmediği yer gibi bir şey düşünebilirsiniz.
Genelde zaten hani o banlio kültürü burada daha yaygın olduğu için benim mizacıma uymayan bir yaşam tarzı.
Kocaman evler, kocaman bahçeler ve o bahçeye de siz bakmakla hükümdüsünüz.
Yani hani evin içine bırakın.
O kocaman backyardlara bakmak bana şu an acayip zul geliyor.
Bilmiyorum hiç o kafaya girer miyim bir gün.
Ama... Sadece Zekin ailesiyle yaşadığım dönemde Amerikan hayatını görmek, deneyimlemek, bir Amerikalı kadınla yaşamak, zaten hani onların kültürünü yakından görmek mükemmeldi.
Dallas'tan sonra biz bir Washington DC yaptık.
Artık son 6 aydır yani New York'tayız.
Bence ben New York'a geldikten sonra o Shanghai'daki Nurteç'in enerjisine tekrardan dönmeye başladım.
Bu arada Shanghai'nin son çeyreğinden bahsetmiyorum.
Hani o başlardaki aşık olduğum ve 6 yıl kaldım bu arada.
6 yıl boyunca gerçekten ben hayatım boyunca Shanghai'de yaşayacağımı düşünüyordum.
Ama son çeyreğinde tamam galiba bitti burası dediğim bir noktadaydım.
Şu anda Shanghai'yi aşırı özlüyorum ama orada yaşamak istemiyorum tekrardan.
Çünkü Amerika'da kurduğum düzen...
Ve Amerika'da oluşan Nurtaş'tan aşırı memnunum aslında.
Ve burada şöyle bir fark var Çin'le.
Çin'deyken sadece yabancı olduğunuz için, başta bahsetmiştim yani zaten dikkat çekiyorsunuz her halükarda.
Çünkü hiçbir zaman onlardan biri gibi görünemeyeceksiniz bir kere.
Zaten yabancı olduğunuz için birçok iş yerinde aslında orayı da internasyonel gösterebilmek için Biraz daha avantajlı olarak işe alınıyorsunuz.
Yani çok da yetenekli olmasanız dahi.
Bu arada maalesef Çinlilerden de daha çok para kazanıyorsunuz.
Fakat orada çok da profesyonelleşebileceğimi zannetmiyordum ben.
Biraz böyle daha kenardan kenardan yaptığım işler.
Bu arada yine orada da marketing ve sales yapıyordum.
Bir dil okulunda onların pazarlamasını ve sosyal medyasını yapıyordum.
Aynı zamanda satış yapıyordum.
Hani eğer bir öğrenci geliyorsa onlardan komisyon alıyordum.
Bu benim... Aslında yapmamam gereken bir iş.
Yani bunları sosyal medyada anlatmak nasıl mantıklı mı bilmiyorum ama Çin'de normalde çalışmanız yasak.
Öğrenci vizesiyle özellikle part-time dahi yasak.
Ama benim internship yaptığım yer dil okuluydu ve dil okulu benim stajyerlik bittikten sonra full-time'a geçmemi istedikleri için ben o şekilde orada devam ediyordum.
Ve hatta bunu da ayrıca bir bilgi olarak söyleyeyim.
Aslında ben doktorudan önce bu çalıştığım şirkette işe alınacaktım ve bana çalışma vizesi de verilecekti.
görüşmelerimiz o şekildeydi.
Beni artık bir işe alacaklardı yani Çin'de.
Master'ın bittiği için. Ama o dönem Türkiye'ye Rus uçağını düşürdüğü için Çin bizi kara listeye aldı ve beni asla çalışma vizesi vermeyecekleri için şirketim senin için yapabileceğin bir şey yok dediğinden dolayı ben PhD'ye
başvurdum. Yani aslında benim doktora maceram da birazcık öyle oldu.
Akademiyeye devam etmeyi çok da hayal etmiyordum.
Çok istediğim, ilgimi çeken bir şey de değil.
Keza dediğim gibi doktora çok çok başka bir dünya.
Yani o kafada bir insan olduğumu zannetmiyorum ben.
Yani o gerçekten %100 adaptasyon ve sadece ona odaklanmak gerektiren bir hayat şekli isteyen bir alan aslında.
Ve şimdi geri dönüp baktığımda gerçekten bu hayattaki dönüm noktaları, o kırılma noktaları, o küçük ayrıntılar inanılmaz büyük şeyler getirebiliyor karşınıza.
Dediğim gibi ben özellikle New York'a geldikten sonra içimde bir sakinlik oluştu yani olmam gereken şehirdeyim sakinliği oluştu.
Bunlardan da ilerleyen bölümlerde bahsederim daha fazla.
Bugünkü bölümü bu kadar diyelim.
Sevdiniz mi sevmediniz mi sizden duymayı çok istiyorum.
Anılara geri dönmek, böyle biraz Çin'den bahsetmek, belki Amerika'daki zorlandığım yerlerden de.
Çünkü hemen her şey çok da kolay olmadı açıkçası.
O yüzden bunları da toparladığımız bir bölüm yapayım diyorum.
Ne dersiniz? Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Yeni bölümlerle görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
