
Tabloları Konuşturan Hırsız: Gustav Klimt - Öpücük
26 Nisan 2024 · 31 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Transkript
14 çocuklu bir ressamla bu akşam bir date'iniz var desem.
Sonunda da bir öpücük.
Öpücük tablosunun ressamı.
Gustav Klimt ile tanışın.
Buluşmaya Coco Chanel ya da Dior çantanıza gelebilirsiniz.
Çünkü zaten çoğu Klimt'ten inham almış.
Masanız cam kenarı ve altın tozlu.
Bundan emin olabilirsiniz.
Çünkü Klimt'in dokunduğu her şeyde altın var.
Sıradan insanları yani seni beni bile...
Ölümsüz yapan adam deyitinizin sonunda bir öpücük verecek size.
Ama tablosunu.
Öpücük resmiyle çamuru altına dönüştürme hikayesi onunkisi.
İlkokulda fakirin canı mı olur diye kıyafeti yüzünden dalga geçilen hatta dayak yiyen fakir bir çocuktan imparatordan onur madalyası alan bir adama yolculuğu.
Birazdan çamurun nasıl altına dönüştüğünü öğreneceksiniz.
Hem de hiç elinizi çamura bulaştırmadan.
Nasıl mı? Hadi oturun masanızı da anlatayım.
Buraya Bakarlar podcastinin ikinci sezonuna hoş geldiniz.
Bu ressamın nesi farklı?
Bunu Gustav Klimt'in en ünlü resmini gördüğümde kendime sordum.
Bu adam neyi farklı yapmış olabilir?
Aynı kıyafeti giyen, aynı telefonu kullanan milyonlardan biriyiz.
Ama bazen o milyonlardan bir kişiyi...
Bu kimi zaman bir kral olabilir ya da kimi zaman bir savaşçı.
Hatta bu firavun bile olabilir.
Körü körüne. Nasıl mı?
Altınla. Çünkü altın tanrıların rengidir.
Bu renkte süslenen, yaldızlanan insanlar sonsuza dek yaşar.
Peki ya biz? Sıradan insanlar?
İşte Gustav Klimt bu yüzden farklı.
Çünkü biz sık sık Atilla İlhan'ın dediği gibi çaydanlıktan yaldızlı çay bardağına dökülen karanlık bir çay, bir çamur gibi hissederiz.
Ama bir gün kuyumcunun oğlu çıkar ve her şeyi değiştirir.
Karanlığın, çamurun kaderini yani.
Bizim kaderimizi değiştirmek için kuyumcunun oğlu altın rengini kullanır.
Çünkü bizim gibi sıradan insanların sahip olmadığı tek bir şey vardır.
Ölümsüzlük. İşte Gustav Klimt bize ölümsüzlüğü verir.
Sayesinde sonsuza dek altınla yaldızlanır ve resimlerde yaşarız.
Hatta aşkımızı, öpücüğümüzü bile sonsuza dek mühürler.
Çünkü Gustav Klimt ne olduğumuzu değil, ne olacağımızı resmeder.
Yani popüler deyimle potansiyelimizi.
Hadi yaldızlı çay bardağına çayını doldur ve gel.
Gustav Klimt'in doğduğu yılı söyleyip geçmek çok kolay.
1862 İyi de bu neyi ifade ediyor?
Ne ifade ettiğini sadece o dönemde sahip olamadıklarımızla ölçebiliriz.
Ben Gustav Klimt'im ama fermuarım yok.
Evet, kapatmadığımdan değil yok.
Çünkü daha icat edilmemiş fermuar.
Sınav kağıdına adımı yazacağım ama tükenmez kalemim bile yok.
Çünkü doğru bildiniz o da icat edilmemiş.
Telefon bile doğumumdan 10 yıl sonra icat edilecek.
Numaranızı bırakın belki ararım.
İşte bu yokluğun içinde doğdum ben.
Gustav. Gustav Klimt.
Ama yokluktan daha da beteri bir gün annemin o halini gördüm ya.
Şöyle oldu. Henüz güneş donmadan fırına gidip ekmek aldım.
Sıcacık ekmeği masaya koydum ama taze sımsıcak kokusu içime çekiliyordu.
Ben de masaya uzandım.
Azıcık tırtıklayacaktım.
Tam o an annem mutfaktan çıkıyormuş.
Beni öyle görünce bardağı masaya öyle bir vurdu ki burun delikleri açılmıştı.
Gözleri kocaman olmuştu.
Gustav dedi sertçe.
Buz kestim.
Hemen ekmeği elimden bırakıp bıçağa uzandım.
Olay daha da büyümesin diye yaptım bunu.
Neden mi? Çünkü o tek ekmek aslında sadece benim değildi.
Yedi kardeşimi birden payettim.
Ekmeği yediğe bölerken annem birkaç saniye daha gözlerini üzerimden uzaklaştırmadan mutfağa yöneldi.
İşte o an nefesimi bıraktım.
Blokmalar ekmeği yerken ağzımda büyüdü.
Sanki o an biraz daha sert fark ettim parasızlığı.
Babamın gözünden zaman zaman sevince benzer bir şey geçer, görürüm.
O da bir kuyumcu.
Bir oymacı. Altın, gümüş, bakır gibi metallerin üzerine eliyle işliyor.
Desenler yapıyor. Genellikle evlenen zenginler için.
Onların altın yüzüklerine bir şeyler işliyor, şeritler çiziyor.
Hatta bazı kadınlar yüzüklerin içine bir şeyler yazdırıyorlar.
Bazen bir tarih, bazen bir isim.
Ben Gustav Klimt belki de böyle küçük şeyleri fark ederek delirdim.
Ya da ressam oldum.
Her ikisi de aynı şey aslında.
Ama henüz bunu bilmiyordum.
Babam tam bir işçiydi, altın işçisi, zanaatkar.
O altın plakaların üzerinde çıkarttığı metal ses, o cızırtı ve sürekli bir su sesi okulda bile peşimi bırakmaz.
Yalnızca evin kirasını ödeyecek kadar kazanır ama yedi kardeşimize birden bakar.
İşte bu sanattır aslında.
Sanatta ilk kez böyle karşılaştım.
Babam sanatla zanaati yani işçiliği birleştiriyordu.
Viyana'daydık ama okul o kadar uzaktı ki gün doğmadan kalkmazsam, Asla yetişemezdim.
Okulda diğer çocuklar bazen aynı kıyafeti giydiğim için beni tekmeliyorlardı.
Ve beni çamura atıyorlardı.
Çamurdan kurtulamıyorum.
Üzerimden çıkmıyor. Anne babamdan gizlerdim tabi bunları.
Okul çıkışı bağrısım gelirdi.
Aynı kıyafetleri giydirdikleri için de anneme ve babama kızasım.
Ama ne fayda?
Kızsam ne olacak?
Okulda... Çatıdan fabrikaların attığı o gökyüzünü kaplayan dumanı görürdüm.
Bazı öğretmenler o dönem makinelerin insanları geçeceğini onların yerine geçeceğini söylerdi.
Sanki bir çizgi çekilmiş gibi o dumanlar arttıkça babamın işleri azalmaya başladı.
Çünkü evlenen kadınlar genellikle yüzükleri artık ondan değil o makinelerden almaya başlamıştı.
Ama ben...
Babamdan daha fazlası olmalıydım.
Çamurdan kurtulmalıydım.
14 yaşında daha iyi ne yapabilirim diye düşündüm.
Hiçbir şey aklıma gelmedi ki o okulu kazanana kadar.
Gustav Klimtin yani benim artık gökyüzüm rengarenk, boyalı.
Etrafım derme çatma tahtalardan değil sağlam duvarlardan oluşuyor.
Okulumdan bahsediyorum tabii ki.
Burslu kazandım.
Çamurdan kurtulmaya çalışıyorum.
Burası Viyana El Sanatları Okulu.
Burada mimari resim okuyorum.
Usta ressamları, klasikleri ve çok önemli insanları öğreniyorum.
Titian ve Velazquez favorim.
Hocalarım çizimlerimi öyle beğeniyor ki bana iş paslıyorlar.
Bazı insanların portrelerini çizerek para kazanıyorum artık.
Burada eskisi gibi kıyafetlerim yüzünden beni döven, çamura batıran öğrenciler yok.
Makineler hızlanıyor.
Dumanlar çoğalıyor.
Buna sanayi devrimi diyorlar.
Şehir çamurdan kurtuluyor.
Yollar bile değişti.
Devlet her şeyi yıkıp yeniden yapıyor.
Bu bir define avı.
Ama devlet için değil benim için.
O oyunda gibiyim. Çünkü devletten aldığım her resim, her tasarım işine giriyorum.
Ve defineyi buluyorum.
Ödülü ilk kez hocamdan duyduğumda okula yetişmeye çalışıyordum.
Bir yokuştan aşağı iniyordum.
Çok iyi hatırlıyorum. Hocam şöyle söyledi.
Evlat. Ödülü kazanmışsın.
Tebrikler. Aman çamura düşme.
Bu ödül bir daha kolay kolay gelmez.
Hocam gider gitmez kuytuya çekilip soluklandım.
Gözlerime güneşin vurmasıyla kendime geldim.
Çünkü bu onur madalyasıydı ve Avusturya İmparatoru verecekti.
Defineyi kazanmıştım.
Tüm gün yarı açık gözlerle hayatı izleyen yeni uyanmış biri gibiydim.
Rüyadaydım. Gerçekten çamurdan kurtulabilecek miydim?
Bundan emin olamıyorum çünkü henüz 17 yaşındayım.
Ama bu ödül sanatçılara verilen bir ödül.
O zaman demek ki ben de bir sanatçıyım.
Bir şirket kuracaktım.
Para kazanacaktım.
Daha çok. Daha çok para kazanacaktım.
Şirketimin adı Sanatçılar Şirketi oldu.
Kardeşim Ernst ve yakın arkadaşımız Franz'la birlikte kurduk bu şirketi.
Ünümüz gittikçe yayıldı.
Zenginlerin, soylu insanların evlerine girer olduk.
Onlara resimler yaptık, tasarımlar yaptık.
En ünlü işim...
Viyana devlet tiyatrosu işi oldu.
Artık kariyerimin zirvesindeyim.
Ama çok geçmeden dünyanın aslında böyle işlemediğini anladım.
Dünya düzeninin böyle işlemediğini fark etmem biraz acı oldu.
Hastaneye zar zor vardığımda kardeşimin boynuna sarıldım.
Ağladım. O gün babamı kaybettim.
Kalp krizi.
Sadece 10 ay sonra ise sarılıp ağladığım kardeşimi, Ernst'ü kaybettim.
İşte düzenin böyle işlemediğini fark ettim.
Çünkü dünya tam olarak bambaşka bir şekilde işliyor.
Kardeşim öldüğünde birine daha sarılıp ağladım.
O da yavaşça omuzlarımdan tutup beni kendinden uzaklaştırdı ve bana baktı.
Bu kadın Emily'di.
Emily Flöge. Ona aşık oldum o anda ama yüzümün ifadesi hiç değişmedi.
Hatta 25 yıl boyunca da öyle kaldı sayılır.
Ben böyle değildim.
Emily sayesinde acı çekmenin, umudun ve aşkın nasıl bir duygu olduğunu keşfetmek istedim.
Sonra o dik merdivenleri gördüm.
Yani gerçek merdivenlerden bahsetmiyorum.
Sanatın merdivenleri, sanatın dik merdivenleri.
Sanat benim evimdi ama akademisyenlere göre bu evden taşınmalıydım artık.
Çünkü akademisyenler...
Yaptığım işleri çok sevmiyorlardı.
Ama makine çalışmaya devam ediyordu.
Bu sanayi devrimi dedikleri makine.
Hepimizi aynı ürünleri almaya zorlayan makine.
Aynı şeyleri hissetmemizi istiyorlar.
Hatta aynı eşyayı kullanmamızı istiyorlar.
Ama Emil öyle değildi.
Çünkü o bir modacıydı ya bir butik işletiyordu.
Eliyle her yaptığı işte kendinden bir şeyler katıyordu.
20 yıl boyunca onunla aşkımız, ilişkimiz sürdü.
Her yaz... Göl kenarındaki evimize gidip birlikte yüzer ve kürek çekerdik.
O dönemde onlarca manzara resmi yaptım.
Hatta onlardan birini yaptığım gece bir rüya gördüm.
Rüyamda Emine'yi gördüm.
Elinde diktiği bir elbise vardı.
Göl kenarındaki evin penceresinin önünde oturmuştu.
Ve tüller.
Tüller tüm odada dans ediyordu sanki.
Benim resimlerimde de işte bu süzülen vücutlar olacaktı.
Çünkü aslında kader üzerinde.
Hiçbir kontrolümüz yoktu ve hayatın içinde sürükleniyorduk.
İşte resimlerimde aradığım buydu.
Resimlerimin arka planında o süzülen türler gibi bir hava katması için altınla boyadım.
Arka planda sürüklenmeleri için altın rengi o kadar çok işe yaradı ki sanki sonsuzluktu orası.
Kadınlar ki çoğu müşterim kadındı.
Sonsuzluğun içinden belli belirsiz çıkıyordu portreleriyle.
Altın yapraklarıyla, altın rengiyle boyayarak artık sonsuzluğu verebiliyordum.
45 yaşımda yaptığım bir resmi halen konuşuyorsunuz.
Çünkü kapıda beni beklermiş gibi sanki sonsuzluğu size vermemi beklemişsiniz.
Bu resim öpücük resmi.
Resimde erkek ve kadın bin yıldır yaşıyor gibi.
Diz çökmüş kadının muzip bir gülümsemesi var.
İçi rahatlamış gibi. Çiçekli bahçeden yükselen iki figür var.
Sert ve siyah dikdörtgenleriyle erkek, yuvarlak ve renkli şekillerle süslü bir kadın.
Kadın erkeğin güçlü kucaklaşmasına direniyor.
Doğru söyleyeyim size romantik bir an yaşatmak istedim.
Bu mitolojik bir hikaye aslında.
Apollo'nun defneyi kovalaması ve aslında onu yakalayamaması.
Aslında insanın en saf ama en tehlikeli halini gösteriyor.
Yani tutkuyu. Artık çamuru yani kendimi...
Altına dönüştürebildim.
Hatta seni de.
Ve tanımadığım yüzlerce, binlerce insanı da.
Bunu küçükken kaç kere dilemiştim hatırlamıyorum bile.
Ama dünyanın düzeni böyle işliyordu.
O uğursuz gün, yani 1918'in Ocak ayında bir anda felç kaldım.
Kıpırdamadan yatmaya devam ettim.
Üzerine bir de odadaki o boşluğa hastalık girdi.
Salgın varmış.
İspanyol gribi diyeceksiniz bundan yıllar sonra.
Benim için aynı önemde değildi bu.
Umutlar iyice azaldı.
Bir ay sonra 6 Şubat 1918'de yanımda başka bir ressam daha vardı.
İgon Şile. İgon Şile ölümle, savaşla, korkularımızla dalga geçiyor resmen.
Ama o da bir korkak.
Çünkü korkak olduğu için bunu yapabiliyor.
O korkak adam ölen bir adamın yani benim gözlerime bakabiliyor.
Ve ben...
6 Şubat 1918'de karanlıkta kaldım.
Sabahı göremedim.
Egon o gün bile en güzel anılarını ve korkularını çizebildi.
Nasıl olduğunu birazdan öğreneceksin ama resmin kötü çocuğundan önce ben, Gustav Klimt, 6 Şubat 1918'de hikayemi bitiriyorum.
İşte Gustav Klimt olmak böyle olmalı herhalde.
Klimt, Gustav Klimt çamuru altına dönüştürerek yani bize ölümsüzlük vererek resimlerde bizi yaşattı.
Yaşatmaya devam ediyor. Gustav Klimt'in ömrünün özeti şudur.
Basit ve düşünceli bir çizgiyle bilenmiş, insan formunun ömür boyu yapılmış dikkatli bir gözlemi.
Bir sonraki bölümde Klimt'in izinden devam eden resmin kötü çocuğu Egon Schiele'yi dinleyeceğiz.
Ölümün gözlerine korkmasına rağmen bakabilen Egon Schiele'nin bunu nasıl yaptığını dinlemeye hazırsan başlayalım.
Ama önce sesi tiyatromuzda hırsızımız.
Bizi öpücük resminin hikayesini götürecek.
Aslında her şeyin başladığı noktaya.
Tam bir saat sonra nikah masasında terk edilecektim.
Ama henüz bundan haberim yoktu.
Ben Deniz. Tabloları konuşturan hırsız.
Hatırladınız mı? Biliyorum evet siz suçlularla konuşmazsınız.
Ama ya gerçekten suçlu değilsem?
Buna siz karar verin bence.
Çünkü ben de sizin gibiydim.
Ama şimdi dört duvar arasında sıkışıp kaldım.
Bir hapishanede ağlamak için en doğru zaman gece yarısıdır.
Hıçkırıklarınız duyulmaz. Size yazmak için de tek şansım bu saatler.
Çok zamanım yok. Hatta belki mektubumu hiç gönderemeyeceğim.
Ama yine de denemeye değer.
Çünkü en mutlu anlarımı hatırlayamazsam burada yaşayamam.
Her şey en mutlu anımda başladı.
Soğuk ama güneşli bir Mart günüydü.
Yıllardır istediğim şeye kavuşacaktım.
Evlilik teklifine. O evlilik teklifini bizimkilere nasıl anlatacağımı bile çoktan kafamda kurmuştum.
Tabii her şeyin değişeceğini de bilmiyordum.
Yani tabii teklif gelecekti ama sevgilimden değil çok daha uzaktaki birinden.
Hadi hadi sevgilim trafiğe kalacağız en güzel saatlerini kaçıracağız hadi.
Tamam hayatım bir saniye ya kafamı karıştırıyorsun.
Bir dakika şimdi sinek ilacını aldım.
Yere bandımız burada.
Ağrı kesici. Çadırda bize değer kalır değil mi bu kadar eşyadan sonra?
Ay ne bileyim ya. İlk kez çadırda kalacağım.
Korkuyorum yani. DJ sensin ama lütfen sana tarihle ilgili bir şey açma.
Yolda biraz bayıyor beni.
En son Gustav Klimt'in çamurdan altına hikayesini çok beğenmiştim paşam.
Ne oldu? O ayrıca çok güzeldi yani ama beklemezdim tabii.
Usta Klimt o paçoz tipiyle aklıma kazınmış.
Ama en önemli hikayesi o resim değilmiş.
Yılanlarla savaşmış adam resmen.
Ay ne yılanı bırak korkarım ben.
Yok canım yılan semboldür ya kötülüğün, düşmanın sembolü.
Neyse dur adresi yazayım konuşuruz.
Alo anne.
Sonra arayayım mı? Yola çıkacağız şimdi.
Evet anne yiyeceğim.
Yapmış anne. E tabii doyarız canım.
Üşümeyiz. Tamam tamam sadece ben kullanacağım söz.
Hadi kapatıyorum bay bay güle güle.
Tabii yine her zamanki gibi annenin hayır dualarıyla yola çıkıyoruz galiba.
Sadece sana yani benim kullanmamı bile istemiyor kadın ya.
Çok enteresan sen de hiç tepki bile vermiyorsun.
Oo hayatım yol için sandviç bile yapmışsın ya kıyamam sana.
Tamam neyse tamam Burak bir müddet sus lütfen canım.
İlk gördüğüm günden beri söylerim sevgilim hem çok yetenekli hem de çok enerjiktir.
Bu kadar enerjik olmayı nasıl...
Uf var yerim tutulmuş ya.
Burak. Burak?
Burak? Çadır?
Bir dakika ben ne ara üstümü değiştim?
Ayrıca bu üstümdeki de benim değil ki.
Ne oluyor ya? Ok atıyorlar.
Burak neredesin? Niye yalnız bıraktın sen beni?
Aman şükür şükür.
Çocukmuş tamam. Kim o gelen ya?
Ay inanmıyorum. Bu ormanda çocuk parkı mı vardı?
Aman şimdi cayır cayır çocuk sesi gelecek.
Ya Burak bizi getirdiğin yere bak ya.
Neyse. Canım sen ne oynuyorsun öyle çocuğum?
Oklar kanatlar falan. Kuş musun uçak mısın?
Nesin sen? Dikkat et tamam mı?
Bak ıssız buralar ha. Annenle babanlar nerede senin?
Beni çocuk diye azarladı.
O ses senden mi geldi?
Canım babanla mı geldi?
Kim azarladı seni? Bana bir anlat bakayım.
Yanımda da şeker şukur bir şey yok ki ama neyse.
Neyse. Sizinkiler nerede canım?
Ondan daha iyi savaşçı olduğumu biliyor.
Anladım. Ufaklık.
Tamam. Tamam. Yumurcak sen oynaya dur.
Ben şöyle ben etrafa bir bakıp geleyim.
Hani ağaçlar yerinde mi falan. Sen sen oyna canım.
Oynayacağım. Oynayacağım.
Apollon'la öyle bir oynayacağım ki.
Koskoca savaş tanrısı.
Ama artık anlayacak.
Oldu o zaman.
Tamam savaşma baş devam.
Ben gelirim sonra atışırız.
Ben de okatarım sana. Ben Eros.
Aşkın tanrısı.
Sen git o kadar savaş kazan.
Sonra gel. Sonra gel halen benimle uğraş.
Apollon. Şimdi cezanı çekeceksin.
Bu kız.
Bu kız senden nefret edecek.
Anlayacaksın. Ay manyak bu çocuk.
Bana bak. İndir o oku gelmeyeyim yanına ha.
Ulan ben seni şimdi...
Aferin aferin.
Hiç söz dinlemesen tamam mı?
Anası babası böyle şımartırsa bunun amcağı bu zaten.
Başım dönüyor.
İyi misin? Ne oldu?
Sen kimsin ya? Bırak beni.
Benim Mustafa dur. Bir su çarpalım yüzüne koşma.
Tamamıyorum seni sen kimsin?
Nereye kaçıyorsun? Anlamadım bir dur koşma.
Hoş geldin. Ben Eros.
Birazdan da o büyük kahraman Apollon gelir.
İşte gelir de görür gününü.
Lan sen. Eros kim oğlum?
Ben Gustav Klimt ben.
Taşlarım seni. Çocuk musun cüce mi belli değil.
Tuvalette ekmek mi yedin bu tip ne be?
Çocuk mocuk dinlemem. Kanatlarını vallahi parçalarım senin.
Lan kanadın ne işi var sende?
Apollon savaş kahramanı olabilir ama Eros'u aşağılayamaz.
Şimdi o aşık olduğu kız ondan nefret etsin de bir görsün gününü.
Neyse gelince Apollon Bey mesajı mı iletirsin?
Lan var ya seni boğarım.
Boğarım cüce. Ya da neysen işte.
Ben Gustav Klimtim diyorum.
Entiharımla boğarım seni.
Aklını alırım. Gel buraya.
Bir dakika kıza ne oldu ya?
Ulan cüce bu sefer şanslısın.
Ay Eros bu Soros bu nedir?
Ne yaptı bana o cüce ya?
Bu adam kim? Bekle.
Bu manyak cüce.
Eros bir... Bir tanrı.
Aşk tanrısı. Yunan mitolojisinden.
Tanrı. Koş koş koş.
Bu da manyak çıktı. Ay nereye geldim ben?
Ben Gustav. Gustav Klimt.
Reslam. Var ya hani bilmez misin?
Hatta sen benim beklediğim kadınsın.
Öpücük resmindeki yani.
Bir dur ya, bir dur bir dinle.
Of öpmek falan diyor şimdi de ya.
Gustav Klimt sanıyor kendini adam.
Şurası sote, gir kızım.
Bak, bak biliyorum buna hazır değilsin.
Hem kim hazır ki?
Burası benim resmim zaten. Öpücük resminin hikayesi yani.
Nasıl oldu bilmiyorum ama benim resmimdeyiz.
İkimiz de. Ay ne resimmiş ya.
Kafa yapmak için ne içiyorlar böyle?
Her entarik yiyen ressam sanıyor kendimi.
Sen bir yerden bir şeyle bir sebep yüzünden gelmiş olmalısın.
Sen resmimdeki kadınsın.
Birazdan Apollon gelip seni kaçıracak işte o salak cüce söyledi.
Hayda kim kimi kaçırıyor hayırdır?
Apollon kedisi mi beni kaçıracak?
Bunu sana yapmazsam ne bir dakika kedi mi?
Hayır ya Apollon kedi değil savaşçı.
Mitolojide çok güçlü bir savaş tanrısı var ya hani Defne'nin hikayesini bilmez misin hem?
Şurada bir çıkış var gibi.
Uçurum ama yok yok çok yüksek çok çok yüksek ben gidemem.
Kaçamam çıkamam. Evet Defne hikayesinde Apollon yani savaş tanrısı kibirlenir.
Artistlik yapar yani en güçlü savaşçı en iyi okçu odur ya göğe.
Sonra Eros vardı ya şu cüce.
Onu aşağılar.
Eros yani aşk tanrısı çocuk gibi küçüktür.
Bu yüzden dalga geçer Apollon.
Eros da okuyla onu vurur ve Defne'yi aşık eder.
Elektriği kesti bu deli.
Ben Defne değilim ki.
Hayır, burada, bu resimde öylesin.
Ve Apollon gelirse...
Aman gelirse gelsin.
Feriştah'ı gelsin be. Yani şu uçurumdan kurtulduktan sonra gelsin canım.
Ve belli ki başın belada.
O yüzden de bu resimdesin.
Ama bir dakika, sen hiçbir yere ait değilsin ki.
Ay ne alaka? Çadır kampına aitim.
Ay oraya gidiyorduk yani.
Sonra bir uyandım. İşte cüce, sen, uçurum bilmem ne.
Aklımı kaybedeceğim. Gerçek hayatta dediklerini yapıyor olabilirsin tamam ama orada yaşamıyorsun.
Belli ki bir bela gelecek. O zaman bela sevgilinden gelecek.
Ne bileyim sana zarar verecek, bir şey yapacak.
Kim? Burak mı?
Ay o şapşikten ne zarar gelir?
Tatlı sevgilim o benim.
Ne zararı? Tamam o zaman ona yakın başka birinden.
Bir zarar gelecek ama. Ona yakın diyorsun.
Kız kardeşi var ama onunla çok iyiyiz yani.
Aaa bak kesin o yılan anası.
Yani kızım gibi oldun, gelinim değilsin der insanların içinde biliyor musun?
Nasıl övüyor, nasıl övüyor normalde ama elinden gelse böcek gibi ezer, yutar o beni.
Biliyorum yani hissediyorum ben.
Yılan evet günahların anası buldum.
Çabuk bir yılan çiz toprağı hemen.
Bak. Bak bu gelen Apollon.
Apollon yaklaşıyor. Hadi çok şansımız yok.
Sana bir yol çizecek bu yılan.
Belli ki hayatında hiç sıkıntı yaşamamışsın.
Nasıl savaşacağını da bilmiyorsun.
Çiz hemen hadi. Ay olur mu?
Geçen ilk kez takma tırnak taktığım çok kötü durdu.
Daha ne olsun? Hayal dünyasında yaşıyorsun.
Gerçek dünyanın savaşı değil bunlar.
Hadi Deniz çiz şu yılanı.
Çünkü düşmanını tanırsan...
Bak arkanda minik bir dal var.
Onunla çiz hemen hadi. Allah'ım ojelerim mahvolacak.
Neyse. Yılanı şey yani kayınvalidemi mi çizeyim?
Saçları ne renk olsun istersin?
Hadi çabuk çiz bir tane S harfi alt üstü.
Çizdim çizdim tamam sakin ol.
Evet. İşte bir S harfi.
Yani yılan.
Bak bana söz ver her resimde bunu aramaya devam edeceksin.
Neyi? Düşmanını, neye yenildiğini, zayıflıklarını.
Söz ver. Yoksa bu resimlerin hiçbir anlamı kalmayacak.
Ne anlamı?
Bak yılan çizdim niye?
Çünkü yılan düşman demek.
Kötülük demek. Ama daha da önemlisi artık neyle savaştığını bileceksin demek.
Bir şeye isim vermen ya da resmetmen onu tanıman demektir.
Binlerce yılan çıksa bile artık düşmanının neye benzediğini biliyorsun.
Peki. Tamam entarili bilgi adam.
Aramaya devam etmelisin.
Hayat boyu tek terdin takma tırnakların da olabilir.
Daha büyükleri de. Ama emin ol şu kadından daha çok zarar göreceksin.
Acıyor. Acıyor.
Biliyorum. Toprakanın eşini yapıyor.
Acıyor. Çünkü bir karar verdin.
Artık yılanı tanımladın.
Savaşa girdin. Her yanımda kabuklar, dallar.
Toprak tonlarını sevmem ki ben.
Makyaj değil ki bunlar. Kurtuluşun be.
Büyüyorum. Kıpırdayamıyorum. Yardım et.
Apollon geldiğinde yıkılacak.
Kendini bu kadar onurlu bir şekilde savunduğun için utanacak.
Bundan böyle tüm zafer kazananlara senin yaprakların takılacak.
Defne yaprakları. Ne olur kurtar beni.
Sımsıkı sarıyor bu dallar.
Resmime baktığında yılanlarla nasıl savaşacağını anlayacaksın.
Bunu sana başka bir arkadaşım söyleyecek.
Uyandığında onu bul. Yeter ki kurtarsın.
Kim o söyle bana. Uyanınca onu bul.
Kim? Kim? Kötü çocuğu.
Ve Apollon Defne'ye tam yaklaşmışken Defne bir ağaca dönüşür.
Toprak ana Defne'nin dualarını kabul eder.
Apollon kendini bu kadar onurlu savunduğu için bundan böyle tüm zafer kazananlara defne yapraklarından taç takılır.
Aa sen uyumuyor muydun sevgilim?
Günaydın. Uyandım uyandım.
Baya sayıkladın terledin ya.
Kim bu kötü çocuk? Kıskanmama gerek var mı acaba?
Annenin beni kıskandığından daha az.
Halen mi ya? Unutamadın mı artık?
Önce onu bulmamız lazım Burak.
Şu an savaşa giriyoruz.
Kimi? Annemi mi?
O kadar mı kötüydü Rüyan? Hayır o kadar iyiydi.
Bana Egon'u bul.
Resmin kötü çocuğu Egon Şile'yi.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
