
Tabloları Konuşturan Hırsız Bölüm 7 - Edgar Degas - Bale sınıfı
17 Ağustos 2022 · 22 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Transkript
Ve dans
ederken görülenler deli sanıldı müziği duymayanlar tarafından.
Bazen yaşamın alışıla geldiği kıkışında gerçeklik tamamen kaybolur ve kendimizi hayatın önemli meselelerin ortasında müziği duymadığımız bir baloda
gibi hissederiz. Böyle bir yerde gördüğümüz dans delice gelecektir.
Buraya Bakarlar Podcast'inin 7.
bölümüne hoş geldiniz.
Bu bölümde Hareketin Efendisi Edgar Döga'yı ve bale sınıfı resmini konuk edeceğiz.
Önce resimlerinin yarısından fazlasında baleyi ve dansı işleyen Döga'ya balerinleriyle kısa bir selam vereceğiz.
Sonra yolunu daima umut meşalesiyle aydınlatan adamdan, görmeyen, duymayan, nereye gittiğini bilmeden, Kaldırımlarda dolaşan bir adama dönüşünü, yaşam öyküsünü anlatacağız.
Ve son kısımda kusurlu yanlarıyla yüzleşen hırsızımızın çaldığı bale sınıfı tablosunu dinleyeceğiz.
Her zaman olay çıkarmak zorunda mısın?
Abla ne ayrıca?
Toy velet, ahlak, adap.
Bunlar bir şey ifade etmiyor sana tabii.
Kızma kraliçem.
Ay neyse.
Yine yemek yapamadım.
Dönüşte bir şeyler yiyelim dışarıda.
Ah bay döga gibi soylu bir beyle evlensem.
Her gün en lezzetli yemekleri yapardım.
Şuradan da kurtulurdum.
Hem meyletirim kraliçem.
Baydega! Hey!
Daha sürer mi?
Acıktım. Aman parlamasın da.
Küçük balerinin toz pembe hayatının tek amacı karnını doyurmak.
Zaten eksik, yarım, çürük.
İstediğim gibi değil.
Atın gitsin.
Sanat matematikten de karışıktır.
Zordur. Hatta...
Hatta ilham perileri gelme...
Ne atması? Nasıl çizdiniz beni?
Görmeden olmaz. Geliyorum, koştum.
Sen mi anlayacaksın resimden?
Konu hiç sen olmadın ki.
Ne sen, ne arkadaşım beni hiçbirinizi ilgilendirmiyorsunuz.
Çizgiler, çizgileriniz, renkleriniz umurumda değil.
Ay, belli belli.
Tületeyim bu renk değil ki.
Kurdeleler de toz pembe.
Bu olamaz.
Zizi, Bay Dogan'ın işine ne hakla eleştiriyorsun?
Efendim, kusura bakmayın.
O biraz... Ne?
Ne var küçük kız?
Söyle hemen neye şaşırdın?
Burnu mu çizmişsiniz?
Halbuki benim burnum sivrik, halkık ve eğimli.
Bakın bakın. Hadi canım.
Olamaz. Eee?
Nasıl demiştin burnun?
Yoksa... Yoksa yanlış mı çizdim?
Görmediğim bir şey mi var?
Siz, yaşlı hanım siz söyleyin.
Doğru mu bu küçüğün söyledikleri?
Efendim evet. Evet.
Zizi'nin burnu sivri, kalkık ve eğimli.
Ama bu resimdeki kızınki dümdüz.
Maske gibi dümdüz.
Olamaz. Bu doğru olamaz.
Gördüm. Görmüştüm.
Demek ki artık göremiyorum.
Hayır. Hayır.
Göremiyorum. Körlüğe 60 yıl kala.
Hareketin Efendisi 1834'te Paris'te doğar.
Babası İtalyan.
Sanat düşkünü, zengin bir bankacıdır.
Napoli'den Paris'e yeni taşınmıştır.
Annesi de Amerika'daki Fransız yerleşimcilerin soyundan gelen varlıklı pamuk tüccarlarından birinin kızıdır.
Kısacası varlıklı bir Fransız-İtalyan ailesidir.
Edgar, beş kardeşin en büyüğü olacaktır.
Dögan'ın ailesi varlıklıdır ama Parislilere göre soylu bir aileden gelmemişlerdir.
Bu yüzden babası soyadlarına aristokrat tınıyla görkemli yankılansın diye D ve G'yı ayırır.
İlerleyen yıllarda hareketin efendisi iki sözcüğü birleştirecek ve basitleştirecektir.
Körlüğe kırk yıl kala.
Liseden edebiyat alanından mezun olur ama evde küçük bir stüdyo bile sanat düşkünü babası tarafından çoktan hazırlanmıştır.
Lise mezuniyetinden Ve kısa süren hukuk fakültesi macerasından sonra gerçek tutkusunun yani resmin peşinden gider ve güzel sanatlar üniversitesini kazanır.
Çalışmak ve resim yapmak için İtalya'ya gider.
Halısının ailesi olan Bellelli ailesinin yanında kalır.
Orada Da Vinci, Titian, Raphael ve Michelangelo gibi Rönesans döneminin...
büyük ustaların başyapıtlarını inceleyip kopyalar.
Hatta burada yaptığı Bellelli ailesi tablosu İtalya'da geçirdiği dönemin bir ürünüdür.
Hayatının bu döneminde daha sonra üslubu üzerinde büyük etkisi olacak becerilerini geliştirir ve parlatır.
Takip eden yıllarda Paris, Lourdes klasik ressamları kopyalamak için özel izin alır.
Özellikle Delacroix'dan etkilenir ama başka bir ressam daha vardır.
Yaşadığı süre boyunca En büyük hayranı olacak, neredeyse her eserini satın alıp ölümünden hemen önce dünyayı şaşkına çevirecektir.
Bu ressam, Lourdes'da tanıştığı Jean-Auguste Ingres'dir.
Hatta Ingres, Degas'a şöyle demiştir.
Çizgiler çiz. Bir sürü çizgi.
İster hafızadan, ister hayattan.
Bu basit kelimeler Degas'la birlikte yaşar.
Bir süre daha Ingres'in temiz...
ve akademik tarzını yansıtan resimler çizmeye devam eder.
İlerleyen yıllarda idolünün daha katı çizgileri yerine özgürlüğü ve rahat çizgileri tercih etse de hayranlığı hiç geçmez.
Degas, büyük Fransız ve İtalyan ustaların sanatlarından etkilenir ve ustaların yeteneklerini öğrenebilmek için kendini bu eserleri kopyalamaya adar.
1857'de Roma'ya gelişinde etrafında gördüğü sanat eserlerini saplantılı bir şekilde çizerek 28 taslak defterini doldurur ve 1860 yılına kadar 700
renesans ve klasik dönem eseri kopyalar.
Körlüğe 30 yıl kala.
Ve Degas Paris'te tüm
kurallara aykırı resim yapan, toplumda heyecan yaratan Manet ile tanışır.
Üslup ve sosyal olarak da yakın olan iki ressam kısa sürede hem yakın arkadaş olur hem de dostça bir rekabet içine girer.
Degas gözünü kafelere tiyatrolara ve dans gibi çağdaş konulara çevirir.
Resmi elit çevreleri girmek için kullanan çağdaş ressamların aksine Degas şahsi hayatının özel konuları olduğunu inanır, tüm dikkatini sanatına verir.
Hatta romantik fırsatlarla bile ilgilenmezdi.
Bu mottosuna sımsıkı tutunacak ve hayatı boyunca bekar kalacaktı.
Sevgilisinin yani Paris'inin tadını çıkaracaktı.
Birlikte resim yapıp sanatı topluma etkilemek için nasıl kullanacaklarını tartıştıkları izlenimci çeteyle bir araya gelirler.
Bu izlenimci çetede kimler yok ki?
Sezan, Mane, Renard, Sisti, Mone.
Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.
Salon sergisine resimleri kabul edilir edilmesine ama pek rağbet görmez.
Mane'nin olimpiya eseri çoktan ilgi odağı olmuştur.
Salon sergisine resim yollamaya devam eder.
Ama Manet'in Döga üzerindeki etkisi başlamıştır artık.
Ve Döga geleneksel sahneleri bırakıp çağdaş ve gerçek hayattan sahneleri resmetmeye başlar.
Artık şehrin modern hayatın resmimi olmuştur.
Gerçek hayatta ne varsa onun resmindedir.
At yarışları, jockeyler, kafelerdeki şarkıcılar ve balerinler.
Döga der ki Resimlerimdeki kadınları sanki anahtar deliğinden röntgenlersiniz.
Çünkü başka ressamlar kadınları izleyiciler için çizerken ben onları en doğal halleriyle çizerim.
Bu yüzden de basit ve dürüst görünürler.
Aynı, aynı röntgenledikleriniz gibi.
Yorgunluk ve çirkinlik içinde gördüklerimizi çizgi ve ışığın büyüsüyle huzur alemi haline getirmeyi öğrenmiştir.
Tam da bu dönemde Fransa-Prusya savaşı patlak verir.
Prusya'ya o dönemki Almanya diyebiliriz.
Diğer ressamların aksine o ve Mane'ye kaçmaz.
Hatta ön saflarda savaşırlar.
Savaşır savaşmasına ama ilk kez orada Döga hayatının ilerleyen dönemlerinde körlüğe yol açacak ciddi bir göz rahatsızlığı olduğunu keşfeder.
Savaşın kağıtlık ortamından kaçınmak için Döga Paris'ten ayrılır ve pamuk fabrikası işleten Amerika'daki amcasının yanına New Orleans'a gider.
Uzaktayken New Orleans'da günlük hayattan anları yeniden yaratmaya odaklanan bir çok inanılmaz eser çizer.
Şubat 1873'de Paris'e döner.
Körlüğe 20 yıl kala Diğer izlenimcilerin aksine çizgiyi daima renge tercih ediyor hatta
Engra'yı kendine örnek alıyordu.
Etiketlerden nefret eder, izlenimci olduğunu bile kabul etmezdi.
Sanatın estetiğinden çok gerçekliğiyle uğraştı.
Bu sebeple Monet, Sissi ve Renard'la çoğu zaman tartışmalara bile girmişti.
İnatçı Degas kimsenin fikrini değiştirmesine izin vermeyecekti.
Hiçbir sanat eseri benimkinden daha spontane değildir.
Benim yaptığım şey yansımanın bir sonucu.
ve büyük ustalarının incelemesidir.
Ben ilhamdan, doğallıktan, yaratılıştan anlamam.
1874'te babası öldüğünde büyük bir mirasa konduğunu sanarken kardeşinin borçları yüzünden tüm varlığını kaybeder.
Hatta ilk kez ekmek parası derdine düşer desek yalan olmaz.
İzlenimci çeteyle Paris sosyetesinin alaycı bakışları altında açtıkları ilk sergide diğerlerinden biraz daha iyi satar.
Hatta Bali sınıfı resmi de bu ilk sergide görücüye çıkar.
1881'de 6.
izlenimci sergide ise halka gösterilecek ilk ve tek heykeli olan 14 yaşındaki küçük dansçı adlı kışkırtıcı heykelin gösterimini yapar.
Tam anlamıyla herkes şok olur.
Körlüğe 10 yıl kala Döga der ki
bir sanatçının kaderi yalnız bir hayat yaşamaktır.
Bu motto'ya inandığı için Döge son yıllarını da yalnız geçirecek, Yahudi karşıtlığı yalnızlığını daha da katlanılmaz hale getirecekti.
Deneyler yapacak ve 1880'lerin sonlarında resimlerine referans olacak portreleri de dahil olmak üzere fotoğrafçılığa dalacaktı.
Sanatsal ifadesi de pastel ve heykel yapımını içerecek şekilde gelişecekti.
Gözlerinin zayıflaması konularını da daraltmıştı.
Artık modern şehrin ressamı değildi.
Çizgiye yeteri kadar önem veremiyor sadece renklerle uğraşıyordu.
Ve 1900'e gelindiğinde o illet kapısını dış dünyaya kapatıp üzerine kocaman bir kilit atacaktı.
Tutulacaktı. Kör olmuştu.
Son mektuplarında şöyle der.
Bütün tasarladıklarımı özel bir dolaba saklamıştım.
Şimdi ise bu dolabın anahtarını kaybetmiş bulunuyorum.
Tamamen uyuştum ve iş göremiyorum.
Arkadaşları son günleri için şöyle der.
Görmeyen ve duymayan bir adam kayıtsız nereye gittiğini bilmeden Paris'in kaldırımlarında dolaşıyor.
Dostları tarafından terk edilmiş, unutulmuş bir insan olarak 26 Eylül 1917'de öldüğünde Avrupa'daki müzelerde çoktan yerini almıştı bile.
Her türlü olumsuzluğa rağmen sanatı ölmeden önce anlaşılabilmiş, Mutlu insanlardandı.
Gerçekle sanat arasındaki ilişkiyi arayan ısrarcı bir araştırmacıydı.
Gerçeğin felsefesini kurmaya çalışmıştı.
Dögan'ın büyük figürleri çerçeveye sığmaz.
Resmin dışına taşar ve birbirine benzer.
Disiplin ve kurallar resimlere sadece eşlik edebilir.
Şöyle düşünün bir makineye soğan gösterirsiniz ve onun dış hatlarını kusursuzca çizer.
Ama işlevini bilip gösteren sanatçıdır.
Derinliği hareket halindeki şekillerle yani balerinlerle yapınca en kuvvetli etkiyi yaratır.
Kusurlarımızdan, alışkanlıklarımızdan farklı boyutu yakalar.
İşte ressamın en önemli eserlerinden bale sınıfında da bunu görürüz.
Hırsızımız bakalım çaldığı tabloyla kusurlarından nasıl kurtuluyor?
Şimdi resimdeyiz.
Estetik de canlıydı, karışıktı.
Hatta müzik karma karışıktı.
Annem halen anlatır.
Ona sormuşum gördüklerimi.
O da Ballı Turtan.
O gördüğün dansın adı bale demişti.
Dört yaşı değilmiş.
Çocuktum. Çok net hatırlamıyorum ama bir süre bale kursuna gitmiştim.
Kursun girişindeki o kocaman resmi hiç unutmadım.
Dögan'ın bale sınıfı resmi.
Bari provası yapan kızlar vardı.
Kiminin zarif omuzları, kiminin saçında parlak kırmızı bir süs, kiminin yüzünden can sıkıntısı, kimin de mutluluk okunuyordu.
Nişanlımın hayatındaki kadınlara benzettim.
Eski hayatındaki eski kadınlar diyelim.
Bu dünya bir dans sahnesiyse o bu karmaşayı bir baleye çevirmişti sanki.
İşte bu yüzden kurtardım onu esirliğinden.
Çaldım. Bir filmde denk geldiğim müziği dinlemeye başladım.
Bale kursundaki müziklere benzetmiştim.
Ama birkaç saniye sonra beğenmedim, kapattım.
Sonra tekrar açtım ama anlamıyordum müziği.
Ya aslında duyamıyordum bile.
Ama ilk kez zorladım kendimi.
Parçalara ayırdım müziği.
Yeterince dinlediğimde çok tuhaftır ki bayıldım müziğe.
Niye başta sevmedim?
Öngörülebilir değildi, dengesizdi.
Bazı kısımları tanıdık, bazısı değil.
Bunu karşılıklı konuşmaya benzettim.
Kimi zaman öngörülebilir, tanıdık.
Kimi zaman karmakarışık, anlaşılmaz.
Hepsinin anlaşılır olmasını istiyoruz.
Her denileni anlamak, kavramak istiyoruz.
Ama bu aslında zamana, aklımıza ve kişiliğimize bağlı.
Aslında konuşmak da böyle değil mi?
Müzisyenler, besteciler de eserlerinde bunu yapmıyor mu?
Ama işte mükemmellik değil yarattıkları.
Biz mükemmel sanıyoruz ve karşılaştırıyoruz.
Bu ondan daha iyi dediğimizde aslında apaçık yargılıyoruz.
Terk edildiğimde ben de yargılamıştım kendimi.
İşte ondan daha güzelim, daha çirkinim, sevimsizim, tatlıyım.
Apaçık bir yargıymış.
Sen gibi sev.
Sev sev de niye daha iyi halin için uğraşmıyorsun?
Olduğun halinle mutlu değilsen nasıl aynı kalmaya devam edebilirsin?
Yargılamak yerine kendine yön verecek şekilde nitelendir olayları.
İyi veya kötü, yüce veya aşağılık işte bu nitelikler sana yön bulman da yardımcı olur.
Daha iyi ilerlemeye mecburuz.
İlerlerken daha iyi diye nitelendirdiğin bir şey varsa ona benzemeyen her şeyden uzaklaşır ayrı tutarsın kendini.
Çünkü artık daha iyi olmayana ihtiyacın yoktur.
Eğer kimseyi incitmemek için kendinle yüzleşmezsen affedilmeyi de bekleme.
Döga der ki kendi kendimize duyduğumuz sevgi gözümüzü kör eder ve bizi ancak zaman bu rüyadan uyandırır.
Evet belki Döga kör olmuştu ve yüzünü görmek için aynaları çok fazla kullanamıyordu.
Ancak içe dönüp baktığı aynada yani içsel bakışında bu anlayış geçerli değildi.
Sık sık şu sözünü tekrarlardı.
Tanrı'ya şükürler olsun ki hayat yolumu unut meşalesi daima aydınlatmıştır.
Keşke yüzümüzü gördüğümüz aynalar içimize bakarken kendi anlayışımız için de olsa içe dönük bakış açımız kendi kendimizin aynasıdır.
Ama kandırmak da kolaydır.
Kendimizin yargıcı olduğumuzdan hemen anlaşmadaki şartların boşluklarını bulur hislerimizden rüşvet alırız.
Biz de bu dünyaya karanlık içinde kör olarak geldik.
Yaşadığımızın hatta yaşamanın ne olduğunu farkına varamadan hayata başladık.
Ruh gözümüz açıldığında tuzağa düşmüş, aldatılmış bulduk kendimizi.
Çamura saplanmıştık.
Çamurda ilerleyip kaçmaktan başka ne gelirdi elimizden?
Belki döga, Biz gözlerimizi açalım diye kör oldu.
Onun gözlerinde ay tutuldu, birçok kişiye ışık verdi.
Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz.
Sevdiklerinizle paylaşmayı unutmayın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
