
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Premium dönemi konuşuyoruz .Bu öyle bir dönemimizki hayatımız tamamen değişiyor.Premium Era’ya adım atmanız için gereken her şeyi anlatıyorum
---
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün biraz davranış bilimi, biraz sosyal psikoloji üzerine sohbet edelim istiyorum.
Bugün neler anlatacağım size?
Hayatınızda istediğiniz konuma gelmek için düşünce kalıplarınızı, davranışlarınızı, sevdiklerinizi, sevdiğinizi sandıklarınızı nasıl değiştirebileceğinizi ve değiştirirseniz
eğer size neler katacağını hepsinin ardındaki psikoloji ve bilimi anlatacağım.
Bu bölümde kendimi kobay faresi olarak kullanıyorum arkadaşlar.
Çünkü premium dönemime gelene kadar çok şeylerden vazgeçtim.
Ve artık o dediğim dönemimde olduğumu düşünüyorum.
Yani anlayacağınız hayata dair bir şeyler öğrendim.
Fark ettiğim şeyleri yazdım, tek tek not aldım.
Madde madde paylaşacağım.
Öncelikle bir anımı anlatayım bu bölümlerden çıktı diye.
Şimdi geçenlerde anneme gittim.
Oturuyoruz, çay kahve içiyoruz, sohbet ediyoruz.
Aa dedi bir arkadaşım bana bir kitap verdi.
Kendisi okumuş, çok hoşuma gitmiş.
İşte güzel şeyler öğrenmiş.
Hayatıma bir şeyler katmış.
Benim de okumamı istedi. Kitabın içinde de bazı meditasyonlar var dedi.
Annemin meditasyonu başlangıç seviyesinde diyebiliriz.
Sanırım arkadaş da o yüzden verdi.
Tamam dedim kitabı verdi bana.
İnceliyorum, bakıyorum. Hey sen mucizesin diye bir kitap Recep Özer'in.
Dedim güzel ama hani kitap baktım okudum.
Yani okudum derken işte elimde aldım orada bakarken.
Ha dedim hani genelde benim bildiğim işte konuştuğum düşündüğüm şeyler.
Sonra annem dedi gibi tutanmadan.
Sen dedi kitabı oku bana anlatırsın.
Ya dedim anne yapma Allah aşkına.
Ne demek Ozan bana anlatırsın.
Sana dedim vermiş arkadaşım.
Ya olsun dedi al sen bir oku dedi.
Sonra dedi ben okuyacağım dedi bana biraz bahsedersin.
Ya düşünün annem bile kullanıyor beni.
Benim alıp kitabı okumak yerine benim onu anlatmamı istiyorum.
Tamam dedim. Kitabı aldım birkaç gün içerisinde okudum.
Okudukça arkadaşlar bildiğim şeyleri hatırladım.
Ve dedim ki ya bunları ben gerçekten arkasında sosyal psikoloji olarak, bilim olarak neler var diye araştırıp anlatacağım dedim.
Bunu dinleyenlerime anlatacağım dedim.
Ve o yüzden bu bölümü yapmak istedim.
Peki premium dönem diyorum.
Premium dönem ne demek? Premium kelimesi arkadaşlar kulağımıza çok havalı geliyor değil mi?
Aslında değerli olmak demek.
Ama basitçe anlatayım.
Artık bedava modda yaşamıyorum demek.
Zamanımı, enerjimi, dikkatimi, kalbimi herkese açmıyorum demek.
Bu da şu demek oluyor.
Artık herkesle görüşmüyorum.
Her sorumluluğu üzerime almıyorum.
Her yardım eder misin diyene tabii ki demiyorum.
Çünkü şöyle düşünün. Spotify bile reklamsız dinlemek istiyorsanız eğer diyor ki Premium One kardeşim diyor değil mi?
Biz neden kendi hayatımızda hala reklamlara maruz kalalım ki?
Kendimizin daha bilinçli, daha rafine, daha derin düşünen, kolay tatmini olmayan versiyonu işte bu dönem.
Artık otomatik pilottan çıkıyoruz.
Daha seçici hale geliyoruz demek.
Ne dinlediğinizi, ne düşündüğünüzü, kime enerji verdiğinizi fark ederek ilerlemek demek.
Bu dönemimizde her şey daha az ama daha öz oluyor arkadaşlar.
Kendinize kaliteli bir yaşam farkındalığı hediye ediyorsunuz.
Böyle düşünün. Bakın, kendinize kaliteli bir yaşam farkındalığı hediye etmek.
Yani yaşam kalitenizi bilinçli olarak arttırma döneminiz.
Yani bazen öyle bir döneme girersiniz ki, öyle bir döneme gireriz ki.
Artık bir şeyler sizi eskisi kadar heyecanlandırmaz değil mi?
Kendinizi sanki aynı sahneyi yüzüncü kez izliyormuşsunuz gibi hissedersiniz ya.
Böyle hep yaşadığınız olaylarda.
İşte beyniniz sizi korumak için yıllardır aynı döngüleri tekrarlamıştır ya hani.
İşte şimdi o döngüleri kırmanın vakti geldi arkadaşlar.
Az ama dirin isteyecek canınız.
Az ama anlamlı isteyecek.
Az ama gerçek isteyecek bu bölümden sonra.
O zaman ilk maddeden başlayalım.
Gerçek dost iyi günde belli olur.
Hani derler ya dost kara günde belli olur diye.
Bence tam tersi.
Bakalım sizin mutluluğunuzu hazmetebiliyor mu dostunuz dediğiniz kişi?
Yoksa egosu tetiklendiği için kıskançlık ve yargı alanına mı giriyor?
Kendi ışığına güvenen başkasının parlamasından korkmazmış.
Bunlar kendine...
Güvenmeyen insanlar ve inanın arkadaşlar mutlaka hayatınızda şimdi yanınızda olmasa bile bir dönem böyle arkadaşlarınız olmuştur.
Peki biz nasıl anlayabiliriz bunları?
Çünkü anlaması çok zor.
Çünkü başınıza gelen güzel şeyler de seviniyor gibi yapıyorlar.
Mutlu gibi görünüyorlar.
Nasıl anlayacağız değil mi Ayça?
Bu bizim gerçek dostumuz mu değil mi?
Çünkü iyi günde anlamak gerçekten çok zordur.
Gerçek dost olup olmadıklarını.
Nasıl anlayacaksınız biliyor musunuz arkadaşlar?
Sizi yargılamamalarından anlayacaksınız.
Çünkü gerçek dost yargılamadan da sevincinize ortak olur.
O arka planda verdiğiniz savaşları bilir.
Savaşların karşılığını aldığınızda oha ya şansa bak demez.
Hak ettin be kızım, hak ettin abi.
Köpek gibi çalıştın, hak ettin der.
İşte gerçek dost budur.
Neden yargılamayanlar gerçek dosttur diyorum?
Çünkü... Sizi yargılayanlar sizin gibi olmak isteyip olamayanlardır.
İşiniz, kazandığınız para, bedeniniz, ilişkiniz eğer onların içindeki kodları tetikliyorsa, onlarda başarısızlık, istenmemek, beğenilmemek, yetersizlik
durumlarını tetikliyorsa işte o zaman sizi yargılarlar arkadaşlar.
Arkamızdan konuşurlar, sizi başka arkadaşlarınıza şikayet ederler.
Bakın. Başka arkadaşlarınız şikayet ederler.
Ortak arkadaşınız varsa bunları öğrenerek de anlayabilirsiniz gerçek dost olup olmadıklarını.
Başkaları yani bu dostum dediğiniz insanlar sizinle ilgili ne söylerse söylesin ya da ne yaparsa yapsın siz kendi içinize bakacaksınız.
Delftop anığında hemen girişinde şöyle bir söz yazar arkadaşlar.
Kendinizi bilin, kendinizi dönüştürün ve yolunuza devam edin.
Antik Yunan'ın en önemli kehanet merkezleri burası.
Bir tapınaktır. Hatta M.Ö.
4. yüzyıldan beri var olan bir tapınaktır.
Yazan şeye bakın ya.
Kendinizi bilin, kendinizi dönüştürün ve yolunuza devam edin diyor.
Yüzyıllar öncesinden yazmışlar.
Aslında kimse bunun farkında değil.
Yargısız yaşamak o kadar büyük hediyeleri var ki.
Hani diyorum ya yargılıyorlar sizi diye.
O yüzden söylüyorum bunu. Yani bunu hiç kimse fark etmiyor ve insanları özellikle de en yakınlarını yargılayarak kendilerini bir şekilde tatmin etmeye çalışıyorlar.
Ama bilseler ki yargısız yaşamanın çok büyük hediyeleri var.
Bunu sanırım yapmazlar.
Eğer tabii hamurlarında gerçekten kötülük yoksa.
En başta da kendini yargılamayı bırakmak arkadaşlar.
Yargılamaların en büyüğüdür zaten bu kendini yargılamak.
Çünkü biz kendimizi yargılarsak Herkes ve bütün evren de bizi yargılar.
Eğer biz kendimizi kabul edersek, kendimizle hizalanırsak o zaman herkes ve tüm evren de bizi kabul eder.
Mesela şu anda kaç kiloda olursanız olun.
Eğer bundan memnunsanız işte o zaman herkes bu memnuniyetinizi size deneyimletir.
Siz kendinizden hoşnutsanız dünya size bunu deneyimletir.
Siz kendinizi sevmiyorsanız dünya size sevilmediğinizi...
Yani siz kendinizi kabul etmediğiniz sürece dünya da sizi kabul etmez.
Bir gün bir adam dervişe sorar.
Etrafımda hiç dostum kalmadı.
İyi günde de kötü günde de yalnızım der.
Derviş de der ki Allah sevdiği kulunun insanlarla olan irtibatını azaltır.
Eğer bunun sonucunda o kul...
kimse beni sevmiyor diye anlamaz da Allah beni arındırıyor diye düşünürse işte o zaman öylesine güzel uyanış, öylesine güzel keşiflere dalar ki oradan hiç gelmek bile
istemeyebilir. Ölmeden önce ölmenin sırrı budur der.
Gerçek dostlarınızı iyi günlerinizde yaşadıklarınıza bakarak anlayabilirsiniz arkadaşlar.
Bazı dostlarımıza bir not açayım burada şöyle bir daha doğrusu bir parantez açayım.
Bazı dostlarımıza maalesef yıllarca, hunharca o kadar çok yatırım yapıyoruz ki gitmelerine izin vermediğimiz zamanlar oluyor.
Aslında biz orada onu değil de ona harcadığımız emekleri bırakamıyoruz.
Yıllarımızı bırakamıyoruz.
Çünkü kimse vazgeçilmez değil.
Kimse peli kızı gibi saf çok iyi de değil.
Melek de değil. Kimse kimse değil.
O yüzden kendi kıymetinizi bilin.
benden kıymetli değil cümlesini hayatınıza soktuğunuz an sizin numaranız başlar.
Bırakın küssünler, arkanızdan konuşsunlar, dedikodunuzu yapsınlar.
Aman çok da şey de, çok da fifi derler ya eskiden çocukken öyle söylerdik.
Biraz üzülürsünüz, başlarda daha çok üzülürsünüz hatta ama geçer.
Çok da üzülmeyin.
Dünyadır geçer ya.
Üzer, süründürür, krizlere sokar, dayanamadığınızı hissettirir, yakar ama geçer.
İnce bir sızısı kalır belki.
O da insanlığınızı hatırlatır.
O yüzden çok önemli değil.
Bakın arkadaşlar dünyadaki en önemli şey ruh ve beden sağlığımız.
Ne statünüz, ne CV'niz, ne çevreniz, ne paranız.
Eviniz, arabanız hiçbirisi değil.
Bu yüzden dost sandıklarınızı eğer görürseniz dost olmadıklarını bırakın gitsinler.
Harvard Üniversitesi'nin o meşhur araştırmasını biliyorsunuz değil mi?
1938 yılda başlayıp 85 yıl süren araştırma.
O araştırmada dediler ki bir insanın yaşam süresini ve mutluluğunu belirleyen en güçlü faktör para, statü ya da genetik değil, duygusal ilişkilerin kalitesidir
dediler. Bu yüzden kalitesiz insanlar premium dönemimizde hayatımızdan çıkıp gitsinler.
Güle güle. Bu arada şöyle düşünebilirsiniz.
Ya Ayça o zaman herkesi, tüm arkadaşlarımı yollamam lazım.
Nasıl olacak bu? Çevremde kimse kalmayacak.
Sizin frekansınız değişecek arkadaşlar onlar gittiği zaman.
Siz değişeceksiniz.
O yüzden bunları gönderdiğinizde sizinle uyumlu olan insanlar gelecek onların yerine.
Zaten evren bazen hayatınızda bu yüzden boşluklar yaratır ki siz yenilerini alabilin diye.
Yani frekansınız değiştikçe ve yükseldikçe etrafınızda sizi uyabilecek.
Çevrenizde sizinle dans edebilecek kişiler kalacak.
Diğerleri zaten kendiliğinden gidecek.
Sizin frekansınızda uyumlu yeni kişiler gelecek.
Ve hayatınızda yeni açılımları yaşayabileceksiniz.
Değiştirebileceğimiz öncelikli şey kendimiziz.
Ve biz değişirsek dünyamız değişir.
Ve ikinci maddeye geçiyorum.
Artık sık sık kendime alarm gibi hatırlattığım bir şey bu.
Her zaman her şey bizden bizedir.
Şimdi bankacılık kimliğimle size bir hesap yapacağım.
Şimdi düşünelim ki bir ilişkiniz var.
Herhangi bir ilişki olsun.
Romantik ilişki olur, arkadaşlık ilişki olur.
Ve bu ilişki iki kişisiniz tamam mı?
Ortaya koyduğunuz enerjiler var ve bu enerjilerin toplamı, ikinizin de ortaya koyduğu enerjilerin toplamı 100.
Bir taraf 90'lık bir enerji koyarsa diğer taraf 10'luk bir enerji koydu değil mi?
100 olduğu için. Eğer bir taraf 70'lik bir enerji koyarsa diğer tarafta 30'luk enerji koyacak.
Eğer bir taraf 50'lik bir enerji koyarsa diğer tarafta yine 50'lik bir enerji koyacak.
100'e tamamlamak için. İşte bu enerji dengesi arkadaşlar kendiliğinden oluyor.
Çoğunlukla bizler bunun farkında değiliz.
Burada kendi enerjinizin %90'ı, %30'u, %50'si ilişkiye koymaktan bahsetmiyorum.
Siz yine enerjinizin tamamıyla o ilişkide var olacaksınız.
Çünkü bir ilişkide iki kişinin birbirine bağlı enerjisinin toplamda %100 olduğunu düşündük.
Yani bir taraf o ilişki için diğerine göre daha bağımlı.
İlişkideki toplam %100 olan enerjinin %80'ini üretiyorsa, diğeri otomatik olarak %20 enerjiyle o ilişkide olacak.
Anladınız değil mi? O 80 veriyorsa siz mecbur 20 vereceksiniz yüze tamamlamak için.
Ne olması gerekiyor?
Dengede olması gerekiyor.
Yani denge ne?
50'ye 50.
O 50 veriyorsa siz mecbur 50 vereceksiniz.
Yani biraz da karşı tarafa göre burada ilişkide şekillenmek var.
O 80 veriyorsa nasıl olsa o evinden geleni yapıyor ilişkide.
Ben 20 versem yüze tamamlarım kafası.
Yani kendimizden...
bir şeyler olması gerektiğini unutuyoruz biz.
İşte bunlar arkadaşlar toleranslar.
Ben bunu kendime hatırlatıyorum dedim ya.
Niye hatırlatıyorum bunu biliyor musunuz?
Çünkü benim hayattan aldığım en büyük derslerden biri benim bu yüzdelik dilime baktığımız zaman genelde %80, %90, %70 veren taraf olman.
Ve ben kendimi kendimden geldiğini unutmuş durumda kaldım.
Yani ilişkim bitmesin diye Aman işte tadınız kaçmasın Ali Rıza Bey diye o ilişkiye bağlanıp satlanıp kaldım arkadaşlar.
Kötü eş olmamak istedim.
Kötü anne olmamak istedim.
Kötü arkadaş olmamak, kötü dost olmamak istedim.
Ve bunun için kendimden fazla verdim ve o ilişkiye daha çok bağlı hale geldim.
Yani dediğim gibi çok fazla tolerans vermiş oldum.
Ne demek bu tolerans? Yani tolerasyon demek oluyor.
Normalde yapmamız gerekmeyen, üzerimize düşmeyen şeyleri yapmak demek.
Anlığı verme dengesini ihmal etmek demek.
Daha verici bir alan demek arkadaşlar.
Mesela hani der ya anneler genelde söyler.
Senin için saçımı süpürge ettim.
Yani bu noktaya kendinizi getirmeyeceksiniz.
Eğer bu noktaya kendinizi getirirseniz ve ağzınızdan böyle bir laf çıkarsa anneniz size bunu söyledi.
İçinizden ne dersiniz arkadaşlar?
Yapmasaydın. Zorlama yaptırdım kardeşim yapmasaydım dersiniz.
Siz de dersiniz.
Siz de derseniz çok veren taraf olduğunuzda da karşı taraf da size söyler.
Yani çünkü siz enerjinizin sömürülmesine izin verdiniz.
Bilici olmayı seçtiniz ve bunları bu yüzden yaşadınız.
Her şey, her zaman olduğu gibi her şey sizin seçiminiz.
Farah abinin çok güzel bir sözü vardır.
Fazla fedakarlık kendi kul hakkına girmektir der.
Her ilişkide arkadaşlar ne tarz bir ilişki olursa olsun kendinizden çok fazla verdiğinizde bir şeyleri feda ettiğinizde kendi hakkınıza girmiş oluyorsunuz.
Kendi enerjinizi kendinize, iç dünyanıza, bakımınıza, zevklerinize akıtacağınıza karşınızdakine akıtmış oluyorsunuz.
Fedakarlık yapmış oluyorsunuz.
Çünkü diyorsunuz ki belki bir şeylerimi feda edersem karşılığında beni severler.
Bana değer verirler, beni önemli kılarlar, beni yalnız bırakmazlar.
Yani bir kar gütme olayına giriyorsunuz arkadaşlar.
Lütfen böyle durumlar hakkında bir düşünün.
Eğer şu anda ilişkilerinizde bu tarz durumlar işliyorsanız bunları dönüştürmeye çalışın.
Ve üçüncü madde artık hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyorum.
Madde dediğimiz şey aslında çitreşimi duyularımızın algılabileceği kadar düşük olan enerjidir.
Madde diye bir şey yoktur diyor Einstein.
Einstein'ın ünlü izafiyet teorisini biliyorsunuz.
Ona göre madde özünde ne?
Bir enerji biçimi.
Yani biz her şeyin birbirine bağlı olduğu dev bir enerji okyanusundayız.
Bilim bize atomun %99'unun boşluk olduğunu söylüyor arkadaşlar.
%99'u boşluk diyor.
E o zaman katı olarak gördüğümüz maddeler, bu bedenimiz ne arkadaşlar?
Hepsinin %99'u boşluk.
Biz aslında gözümüzle görmüyoruz, kulağımızla işitmiyoruz, burnumuzla koklamıyoruz, tenimizle dokunmuyoruz, dilimizle tat almıyoruz arkadaşlar.
Görme, duyma, koklama, dokunma, tat alma.
Duyu organlarımızla değil.
beynimizin içinde gerçekleşiyorlar.
Şimdi bir tane demir düşünün.
Tamam mı? Aklınızdan şu anda geçirin.
Dümdüz bir boru demir.
Dilinizi oraya yasladığınızı, değdirdiğinizi böyle düşünün.
Hemen beyninize onun tadı gelecek değil mi?
Dilinizi oraya yansıttığınızda böyle soğuk, biraz paslanmış bir tat alacağınızı hissettiniz değil mi?
Evet hissettiniz. E şimdiye kadar dilinizi hiç öyle bir şeye Değdirdiniz mi?
Manyak değilseniz değdirmemişsinizdir diye düşünüyorum belki çocukken.
Nereden biliyorsunuz?
Herhangi bir şey düşünün şu an çevrenizde olan.
Dilinizi değdirdiğinizi düşünün.
Hemen beyniniz size diyecek ki işte şöyle bir tat alacaksın.
Bunu nereden biliyorsunuz?
Çünkü biz beynimizi bu yaşımıza kadar belli bir şekilde kodladık ve beynimiz diyor ki şu anda şöyle bir tat alman lazım.
Bize emir veriyor. Yani benim ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi, nasıl bir duygu içerisine gireceğimi bana önceden söylüyor.
İşte o yüzden de zaten bu izafiyat teorisi bu şekilde.
%99'u boşluk diyor, kalanı diyor enerji ve sen kendi beyninde bunu...
Bu şekilde olmasına dair bir durum yaratıyorsun diyor.
İşte bu ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Bu üçüncü boyuttaki realite ve sanal gerçeklik.
Beynimizin içinde bu bir şekilde oluşturuyor.
İşte bunlar beynimizin içinde bir şekilde oluşuyorlar.
İşte bu yüzden bu yaşam, bu dünya hayatı artık benim için bir ilizyon.
Yani Einstein'a göre madde enerjinin yoğunlaşmış hali.
Yani nesnel ve maddesel görünen dünya aslında enerjiden ibaret.
Katı görünen madde alemi aslında bir enerji çeşidi.
Şimdi neden bu kadar bilimi anlattım?
Çünkü arkadaşlar ben bazen düşündüğümde hayatın katılaştığını hissettim.
İnsanlar, ilişkiler, işler, beklentiler hepsi.
Her şey bana böyle bir beton gibi sabit gelmeye başladı.
Değişmez ve ağır gelmeye başladı.
Ama Einstein ne dedi? Madde diye bir şey yok.
Her şey enerji. Sadece farklı hizalarda titreşen formlar.
Yani benim katı sandığım şeyler aslında yavaşlamış titreşimlerden ibaret.
Bunu fark ettiğimde bir şey değişti.
Kırılmaz sandığım kalıplar bir anda esnedi arkadaşlar.
Değişmez sandığım insanlar aslında bir titreşim farkıyla bambaşka hale geldiler gözümde.
Ve sıkıştığını sandığımız her durumda Sadece titreşiminizi yani düşüncenizi, niyetinizi, bakışınızı değiştirebilirsiniz.
Yani sizin o sıkıştığınız yer var ya aslında neredeyse tamamı boşluktan ibaret.
Korkularınız da öyle.
İnsanların size bakışındaki hissettiğiniz ağırlıklar da öyle.
Sizin ben böyleyim diye inandığınız kimliğiniz bile...
Aslında bir enerji örgüsü.
Ve enerjinin doğası gereği hiçbir şey sabit değil.
Duyularımız bile bir boşluktan oluşan titreşimleri yorumluyor arkadaşlar.
İşte koku dediğimiz şey burnumuza gelen bir frekans.
Renk dediğimiz gözümüzün ışık dalgalarını okuma biçimi.
O zaman duygular da öyle değil mi?
Birisi size kötü davrandığında hissettiğiniz öfke.
Sadece bir titreşim.
Birine aşık olduğunuzda hissettiğiniz sıcaklık.
Bu da sadece bir titreşim.
Kısacası sizin tüm dünyanız, beyninizin enerjiyi nasıl yorumladığına bağlı.
Bu farkınalık arkadaşlar.
Benim premium dönem dediğim şeyim tam kalbinde duruyor.
Çünkü ben fark ediyorum ki dönüşüm yeni bir ben yaratmak değil.
Aynı enerjiyi farklı bir frekansla titreştirmektir.
Kendinizi suçladığınız yerleri yumuşattığınızda aslında o enerjiyi dönüştürmüş oluyorsunuz.
Birine öfkelenmek mesela onun yerine.
Şefkat duymayı seçerseniz dalganın yönünü değiştirirsiniz.
Ve tüm bunlar hepsi birer enerji harikası.
Mesela ben arkadaşlar eskilerden, çok eskilerden ama birisi bana kötü davrandığında saatlerce böyle içimde taşırdım onu.
Şimdi ben o hissi alıyorum, eviriyorum, çeviriyorum.
Onun bir yerine beat diyeyim ben şimdi burada.
Yani o hissi alıyorum arkadaşlar ve gerçekten diyorum ki ya bu sadece düşük bir titreşim.
Ayça diyorum. Akmasına izin ver.
Ben duygularımı bastırmam.
Asla zorla bastırmadım.
Kaçmam da sadece o enerjinin formunu değiştiriyorum arkadaşlar.
Ne yapıyorum? Biraz müzik dinlerim.
Biraz nefes çalışırım.
Olduğum yerde 5-10 saniye taktikler var zaten.
Bakabilirsiniz. Her yerde var artık bunlar.
Biraz sessiz duruyorum.
Ama en çok sevdiğim Doğan Cücelioğlu hocamız da hep söyler bunu.
Duygularımı mutlaka bir kaleme döküyorum.
Bu bana o kadar çok bende işe yoruyor ki kaleme dökmek.
Çünkü bunları yazdığım zaman hepsi öfke olmaktan çıkıyor ve tamamen bir farkındalığa dönüşüyorlar.
Ve dördüncü madde artık nazardan nasıl korunacağımı anladığım dönemimdeyim.
Favori maddem. Benim inanışıma göre arkadaşlar evin, barkın, mutlu yuvan, işin gücün hepsi süper olsun.
Tam takır olsun. Ama nazar değiyorsa ve sen nazar değdiğine inanıyorsan ve bundan korunmayı bilmiyorsan Hepsini kaybedebilirsin.
Nazar ne biliyor musunuz?
Sahip olduğunuz tüm güzel şeyleri sıfırla çarpmak.
Yutan eleman sıfır.
Hepsini yok eder nazar.
Ne demiştim başta? Bakış açılarımız, enerjimiz, frekansımız, inandıklarımız gerçekliğimizi yaratır.
Nazar siz izin verirseniz vardır.
Siz izin vermezseniz yoktur.
Bir daha söyleyeceğim tamam mı?
Bana çok nazar değiyor diyenler bunu lütfen bir kenara yazın.
Nazar siz izin verirseniz vardır.
Siz izin vermezseniz yoktur.
Çünkü nazara güç verdiğinizde aman dikkat çekmeyeyim nazar değmesin dediğinizde bunu realiteniz haline getirmiş oluyorsunuz ve nazar değiyor.
Ama arkadaşlar nazar hakkında bir bakış açısına sahip olmayıp kendi gücünüzü elinize alırsanız Frekansınızı yüksek tutarsanız, kendiniz olursanız dıştan gelen bir enerjinin
sizi etkileme şansı kalmaz.
Bazı insanların evet kabul ediyorum doğuştan yıldızı düşük olabiliyor.
Negatif enerjilerden ve gözlerden çok fazla etkilenebiliyorlar.
Ama çözüm yine sizde.
Enerjinizi yüksek tutmakta.
Ancak bu şekilde nazardan korunabilirsiniz.
Ben nazar yok demiyorum ama siz izin verirseniz enerjinizi düşük tutarsanız etkilenirsiniz.
En enerjinizi yüksek tutup izin vermezseniz o zaman etkilenmezseniz.
Bu kadar. Bununla ilgili nazarla ilgili çok güzel bir podcast yapmıştım.
Birçok tavsiyeler var arkadaşlar.
Mutlaka bu bölümü nazara inanıyorsanız dinleyin.
Ve beşinci madde her şerde vardır bir hayır.
Artık bu söze inanıyorum.
Görelim Mevlana eyler.
Ne eylerse güzel eyler.
Çok eski zamanlarda ülkelerin birinde bir padişah yaşarmış.
Bu padişah kendi tebaasını toplayıp ava çıkmayı çok severmiş.
Bu padişahın da aklı silin bir tane veziri varmış.
Her şeyi ona danışır ve fikir alırmış.
Ama bu vezir her seferinde padişaha dermiş ki Her şeyin hayırlısı padişahım, her şeyde bir hayır vardır.
Padişahın başına bir şey gelse vezir hemen padişahım üzülmeyin her şeyde bir hayır vardır dermiş.
Padişah da vezire bu yüzden çok kızmaya başlamış.
Günlerden bir gün padişahın canı yine ava çıkmak istemiş.
Bugün ava ne tarafa gidelim vezir demiş vezirine.
Vezir de bir tane yer tarif etmiş ve hep beraber yola koyulup ava gitmişler.
Ama av sırasında padişah elinden yaralanmış.
Kanaması çok olmuş hemen elini sarmışlar.
Padişah kızmış tabi vezire söylemiş.
Vezir demiş nedir bu durum?
Vezir de yine demiş ki padişahım üzülmeyin her şerde vardır bir hayır.
Padişah tabii bu kez çıldırmış.
Ben demiş yaralanıyorum, ölümlerden dönüyorum.
Sen hala hayırdan bahsediyorsun.
Bu nasıl iştir? Adam be adam demiş.
Ve döndüğü zaman veziri o kızgınlıkla zindana attırmış arkadaşlar.
Vezir de zindanına giderken demiş ki her işte bir hayır vardır.
Yine aynısını söylemiş. Maşallah peygamber sabırlı bir adam.
Günler günler geçmiş sonra padişah demiş ki hadi yine ava gidelim.
Yine başka kişilerle veziri zillandayken bunlar yine ava gitmişler.
Ama bu kez gittikleri yer ormanın epey bir derinlerindeymiş ve çok talihsiz bir olay yaşamışlar.
Yerli bir hakla karşılaşmışlar.
Ve bu yerli halk da her gün kendi inançlarına göre birini kurban ediyormuş arkadaşlar.
Bir kişi, iki kişi derken sıra bizim padişaha gelmiş.
Ama ne olmuş? Yerliler padişaha hiç dokunmamışlar.
Onu hemen serbest bırakmışlar.
Çünkü yerlilerin inancına göre sakat veya bir yere yaralı adamdan kurban olmazmış.
Yerlilerin bu inançları gereği padişah ölümden kurtulmuş.
Ülkesine dönen padişah hemen zindana inmiş.
Ey vezirim hadi benim elimin yaralanmasını anladık.
Böylece o yerlerin elinden kurtuldum.
Peki senin zindana girmendeki hayır neydi demiş.
Vezir de demiş ki ben de zindana girmeyip sizinle gelseydim yerler şimdi diğerleri gibi beni de kurban edeceklerdi.
Bu yüzden arkadaşlar Ne yaşarsam yaşayayım, başıma ne gelirse gelsin.
Gerçekten diyorum ki mutlaka bunda görmem gereken bir mucize, bir hayır var diyorum.
Size de tavsiye ederim.
Ve son maddem.
Artık hiç kimse ben izin vermediğim sürece beni üzemez.
Bakın arkadaşlar, hiç kimse sizi de olmayan bir şeyi aktif edemez.
Yani biri size bir şey söylüyor ve siz bozuluyor olsanız bilin ki bu konu...
Karşı taraflı değil, sizinle alakalı.
Mesela örnekle söyleyeyim, kitapta da bu şekilde yazmış.
Beyaz tanesiniz, içsel olarak beyaz tane olduğuna gerçekten inanıyorsunuz.
Ve bu durumdan da memnunuz.
Birisi karşınıza geliyor ve diyor ki, ya sen çok karasın, kapkarasın, tenin simsiyah.
Ne hissedersiniz? İstediği kadar böyle laflar söylesin.
Hiçbir şey hissetmezsiniz.
İçsel bir tepki vermezsiniz, bozulmazsınız.
Sadece o kişinin konuşmalarına şaşırırsınız.
Öyle kalırsınız. Bu deli ne diyor dersiniz.
Hatta bence uğrulu bile olmazsınız.
Tepkisiz kalırsınız. Arkadaşlar sohbeti kesersiniz.
İçsel olarak inandığınız bir şeyler size söylendiği zaman içiniz kaynamaz ve tepkide bulunmazsınız.
Ama diyelim ki kilolu olduğunuza inanıyorsunuz ve kilomuzdan hoşnut değilsiniz.
Size birisi gelip çok kilo almışsın dediğinde birden hisleriniz değişir.
Tetiklenirsiniz. İçiniz kaynar.
Çünkü içinizde... Küçücük bir parçanız bile inandığı şeyleri karşı taraf size söylerse siz tetiklenirsiniz arkadaşlar.
O zaman ne yapacaksınız?
Artık yaşadığınız olaylara bu gözle bakmamaya başlayacaksınız.
İçsel bir tetiklenme yaşıyorsanız inandığınız veya net olmadığınız şeyler var demektir ve bunlar aktif hale geliyor demektir.
Olay gerçekten karşı tarafla alakalı değil.
Sadece ve sadece sizinle alakalı ve bu durumda siz Kendinizi değiştirmekten sorumlusunuz.
Bundan sonra arkadaşlar günlük hayatınızda artık kendinizi daha yakından gözlemleyin olur mu?
Birisi size bir şey söylediğinde veya biriyle bir şeyler yaşadığınızda eğer içsel tetiklenmeler yaşıyorsanız veya tepkiye geçiyorsanız, içiniz kaynıyorsa artık biliyorsunuz ki orada içeride sizin inandığınız
belki de egonuzun inandığı bir şeyler tetikleniyor.
Belki de içinizdeki çocuk kendisini yalnız, mutsuz, sevgisiz hissediyordur.
Ve onun sesini duymanızı istiyordur.
Bunları dönüştüreceksiniz arkadaşlar.
Başka yolunuz yok.
Bu bize kendimizi iyi hissettirmeyen, bizi değersiz, eksik, başarısızmış gibi hissettiren olayları, durumları dönüştüreceksiniz.
Bu durumlar var ya biz onları dönüştürelim diye varlar.
Bunlar bilincimizin genişleme araçları.
Böyle böyle tekamül ederiz.
Tasavvufta her kabzın sonu bastır diye bir anlayış vardır arkadaşlar.
Yani her sıkışma ve daralma halinin sonucu rahatlamadır der.
Ve eğer siz bunları fark edip dönüştürmezseniz rahatlayamazsınız.
Dolayısıyla da mutlu bir hayat yaşayamazsınız.
Bu bölüm Mevla'nın sözlerinden çok bahsettim.
Yine onun çok bayıldığım bir sözüyle kapatayım.
Kendini dert sanıyorsun ya ama derman sensin.
Kendini kapıdaki kilit sanıyorsun ya ama onu açan...
Anahtar yine sensin.
Bu bölümün sonuna geldik arkadaşlar.
Beni sosyal medyadan takip edin.
Sosyal medyadan mesajlarınızı gönderin.
Elimden geldiğince hepinize cevap vermeye çalışıyorum.
Beni dilediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere.
nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
