
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Dünya neden bu kadar acı ve kötülükle dolu? Eğer Tanrı varsa, neden müdahale etmiyor? Bu bölümde, insanlığın en büyük sorularından birine farklı dinlerin ve filozofların penceresinden bakıyoruz. Belki de bu, bizlere bırakılmış bir özgürlük ya da çözemediğimiz bir bilmece…***Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Herkese selam, Alternatif Vizyon''a hoş geldiniz.
Ben Ayta. Bugünkü podcast bölümümüzde derin bir sorgulama yapacağız arkadaşlar.
Tanrı nerede ve eğer varsa neden kötülükler var?
Neden bu kötülüklere izin verdiğini konuşacağız?
Bugünlerde aklımızın almadığı seviyelerde kötülüklere şahit olduk.
Her sabah acaba bugün ne olacak, neye şaşıracağız diyoruz.
Öyle kötü insanlarla karşılaşıyoruz ki bir bu haberlerde gördüklerimizden o kadar çok etkileniyoruz ki artık kötü şeyler yaşarız diye iyi olan insanlardan bile kaçmaya başladık.
O yüzden bugün Tanrı nerede ve neden kötülüklere müdahale etmiyor bunu cevaplamaya çalışacağız.
Önemli kişilerin, bilim adamlarının, filozofların, yazarların, düşünürlerin, bu kişilerin görüşlerine yer vereceğim arada bir.
Tabii ki kendi düşüncelerimde aktaracağım size.
Güzel bir alıntıyla başlayalım.
Kaçık adam pazar yerindekilerin ruhlarındaki boşluğu açığa vuran bakışlarıyla Tanrı nerede diye sorar.
Ve ekler. Biz öldürdük onu.
Biz öldürdük. Sizlerle ben.
Hepimiz onun. İçeriye ait bir kitap okuyanlarınız mutlaka hatırlamıştır.
Bakalım bizler Tanrı'yı nasıl öldürmüşüz?
Tanrı deyince ne geliyor mesela gözünüzün önüne?
Yaşlı bir adam elinde böyle asa tarzı bir sopasıyla Gökyüzünde, tahtında oturuyor ve yukarıdan aşağıya birisi bize bakıyor, bizi izliyor.
Sanki her olaya dahil olabilir, gücü var ama bunu yapmıyor.
Ama neden? Şimdi Tanrı nerede ve neden kötülüklere dahil olmuyor?
Bu soruyu yalnızca inanç ve felsefe açısından değil, hayatımızın en derin duygusal katmanlarını da etkileyen bir mesele arkadaşlar.
Bu açıdan da bakacağız. Çünkü kötülük eskiden beri bizim için muamma oldu değil mi?
Gördüğümüz adaletsizlikler, kayıplar, Tanrı nerede ve kötülüklere neden müdahale etmiyor sorusunu sormamıza sebep oldu.
Ve net bir cevap yok değil mi?
İnsanlık hala bu konuda bir arayışta.
Yani ben bazen kendimi Saisapos gibi hissediyorum.
Hani onun bir kayası var ya, kayasını dağın tepesine çıkarmak için uğraşıyor uğraşıyor.
Tam tepeye geliyor, zirveye geliyor ama kaya tekrardan aşağı yuvarlanmaya başlıyor.
Yani onun metaforunu yaşıyoruz sanki her seferinde.
Yani bizim yaşamın bu ösel saçmalığına karşı verdiğimiz ısral bir mücadele gibi hissediyorum ben bazen.
Yani hayatımızdaki zorlukları, kötülükleri kabul ediyoruz ama diğer yandan da bunlara rağmen hayatın bir anlamı olduğunu düşünüp onu bulmaya çalışıyoruz.
Bulamayınca da tepeyi çıkartmaya çalıştığımız kayamız tekrar aşağıya yuvarlanıyor.
Baktakalıyoruz. Diyor ya şimdiki yeni kuşak Z kuşağı.
Tabii ki benim de bu yaşlarda bir çocuğum olduğu için baktakalıyorum diye düşünüyorum.
Evet şimdi Tanrı'nın insanların yaratmasını ilk sorgulayandan başlayalım.
Kim sorguladı sizce arkadaşlar?
Kim olabilir? Firavun olabilir, Spinoza olabilir, işte ne bileyim Epikurus olabilir.
Biraz daha ilk zamanlara gideyim.
Kim vardı? Böyle ateist diyebileceğimiz bir isim filozof.
İşte Lucretius vardı değil mi?
Tanrıyı yok saymış, doğa ve madde, evren gerçektir demiş sadece.
Yani gözümle görmediğim hiçbir şeye inanmam demek istemiş.
Hiçbiri değil arkadaşlar.
Hiçbiri değil. Eğer onlara inanıyorsunuz İslam da zaten böyle söylüyor.
Sol ve sağ omuzlarınıza bakmanız yeterli.
Melekler sorgulamıştır arkadaşlar İslam'a göre.
Hem de birebir Tanrı'ya sorarak sorguluyorlar.
Bakara suresi 38. ayette yazar.
Melekler Allah'a diyor ki Yeryüzünde kan dökecek, yağma yapacak, kötülük yapacak nasıl yaratırsın?
Yani kötülüğü bile isteye böyle bir kötülüğü yapacak olan insanları nasıl yaratırsın diyorlar Tanrı'ya.
Diğerlerine zarar verecek birisini bile bile nasıl yaratabilirsin?
Kötülüğü engellemek yerine neden onu yeryüzüne gönderiyorsun der melekler.
Tanrı da der ki sizin bilmediğiniz şeyleri ben bilirim.
Daha çok Tanrı'ya inanmayan insanların sorduğu bir soru değil mi?
Tanrı varsa neden kötülükte var diye.
İslam'a göre bu sorunu onun varlığına, gücüne, kudretine bizzat şahit olan melekler soruyor.
Çok enteresan. Kur'an'da Tanrı'nın verdiği cevap üstü kapalı.
Çünkü cevabı olmaktan ziyade onun bütünlüğüne bakarak anlamak mümkün arkadaşlar.
Madem Tanrı mutlaki o zaman neden kötülük var?
Neden müdahale olmuyor, müdahale etmiyor ya da neden bunlara izin veriyor?
Bu aslında tek soru gibi ama değil.
Yani Tanrı nedir?
Kötülük nedir? İzin vermek nedir?
İslami yorumcular üzerinden çoğunluğun birleştiği yorum şu şekilde.
Diyorlar ki nereden biliyorsunuz izin verdiğini veya Tanrı'nın müdahale olmadığını nereden biliyorsunuz?
Bir gün Hazreti Ali'ye bir Müslüman halktan birisi bir namaz çıkışında diyor ki biz Tanrı'yı neden göremiyoruz?
Yani bunu soruyor. Ben onu görmek istiyorum diyor.
Hazreti Ali de diyor ki ben görmediğim bir tanrıya inanmam.
Ben onu her gün görüyorum.
Yani İslam'a göre tanrı her yerde, her zamanda, her gecede, her gündüzde, yazımızda, kışımızda.
Peki kötülüklere neden müdahale olmuyor?
Tanrı insanların vicdanıyla müdahale ediyormuş arkadaşlar.
Mesela çok korkunç bir olaya şahit olduk ya da işte izledik görüyoruz zaten.
Her gün izliyoruz neredeyse maalesef.
Dedik ki böyle bir şey olamaz. Yani bu yapılamaz.
Bu kadar kötü olamazlar.
Nasıl kıyabiliyorlar dedik.
İşte diyor Tanrı ben o zaman insanların vicdanında olacağım.
Nasıl yani? İnsanların hepimizin kalbimizde bir vicdanı var.
Kimimizi uyutuyoruz, kimimizi donduruyoruz, kimimizi harekete getiriyoruz.
Yeryüzünde kötülüğe karşı iyiliği savunan, zulme karşı adaleti savunan ne kadar ses, söz, şarkı varsa bu.
Tanrı'nın müdahalesidir diyor İslam yorumcular.
Ve bunu zamana yayarak insanların aracılığıyla yaptığını söylüyorlar.
Yani o hepimizin aracılığıyla konuşuyor.
Neden hemen o anda müdahale etmemesi de Tanrı insanın özgürlüğünü kullanmasını, kötülük yapmasına tercih edebileceğini söylüyorlar.
Yani Tanrı insanlara özgür irade vermiş.
Melekler ona itiraz ediyor aslında.
Sen ona özgürlük veriyorsun ama bak kötülük yapabilir.
Tanrı da diyor ki evet özgürlüğünü yanlış yolda kullananlar olacaktır.
Ama doğru kullananlar da olacak ve yanlış kullananlarla onlar mücadele edileceklerini söylüyorlar.
Kötülük yapacaklar diye özgürlüklerine engel olursam o zaman özgürlüğün ne olduğunu anlamayacaklardır diyor.
Tabii ki ne yapıyor?
Ölümü de yaratıyor.
Çünkü bunların hepsinin bir sonu olduğunu söylüyor.
Demek ki iyi insanların kötülüklerle savaşması lazım değil mi?
Bir şeyleri gördükten sonra susmaması lazım ya da aman sosyal medyadan bir tane gönderi paylaşsam, bir hikaye paylaşsam ne etkisi olur bile demeden yani küçük büyük demeden o tepkiyi verip vicdanımızın sesini
dinlememiz gerekiyor. Ama şöyle bir durum daha doğuyor.
Madem Tanrı yolladı kötülükleri biz neden uğraşacağız?
Tam da burada devreye teoloji giriyor arkadaşlar.
Teoloji nedir? İşte tanrı, din, inançlarla ilgili soruları inceleyen bir bilim dalı.
Yani antik Yunan'dan beri var.
Hatta Aristoteles ilk kez kullanmış bunu diyebiliriz.
Tanrı'ya inanıyorsunuz diyelim.
Size bunu sordu. Ya işte kötülük var o zaman biz niye uğraşıyoruz o niye uğraşmıyor diye.
Şöyle diyor İslamcılarda.
Madem Tanrı'ya inanmıyorsun o zaman nasıl olduğunu ya da nasıl olacağını söyleyemezsiniz diyor.
Teolojide kötülüğe karşı şöyle bir akış açısı var arkadaşlar.
Kötülük daha büyük bir amacın parçası olarak görülüyor.
Yani yaşadığımız kötü şeylerin, kötü olayların büyük bir planın parçası olduğunu ve bu planın sonucunda da daha büyük bir iyiliğe katkıda bulunabileceğinizi savunuyorlar.
Yani Tanrı aslında yaşadığımız her olayı biliyor ve her olayın sonucunu da görebiliyor.
Hayatımızda kötü şeyler başımıza geliyor, onu geriye dönüp baktığımızda bu olayların bizi nasıl değiştirdiğini, nelere sürüklendiğimizi fark ediyoruz ya, işte bu bakış açısına göre bu kötülükler daha büyük
bir resmin parçası olabiliyor.
Yani Tanrı aslında...
Olayları bizimle daha büyük bir iyiliğe doğru şekillendirmek için kullanıyor olabilir.
Mesela ülkemizde son günlerde birçok krizler yaşıyoruz değil mi?
Maddi manevi. İşte ölümlere, zulümlere tanık oluyoruz.
Bunlar yaşandığında ne oluyor arkadaşlar?
Bir şey fark ettiniz mi?
Bir araya geliyoruz biz.
Yardımlaşma ruhumuz artıyor değil mi?
Tekrar birlik olabiliyoruz.
Kötü olaylar aslında bizi tekrardan biz yapmaya çalışıyor olabilir mi?
Ne dersiniz? Özellikle bu son yıllarda çok ayırmadılar mı bizi?
O partiyi, şu partiyi, o mezhep, bu mezhep.
İşte köklerimize verdiler zehiri.
İşte o dedik şöyle, bu böyle düşünüyor.
Yani sırf düşüncelerinden dolayı ayrıldık.
Belki kendimizden ayırdık.
Belki biz kendimizi onlardan ayırdık.
Yani vicdanınızı çok tutturabileceklerini sanmıyorum ben bu durumda.
Çünkü artık gerçekten bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünüyorum ben de.
Bizler küçük bir noktada duruyoruz ve sadece kendi bakış açımızdan görüyoruz bazı şeyleri.
Ama Tanrı bence o noktada değil.
O tüm yap bozun, tüm resmi görüyor.
Neden bu kadar kötülük var sorusunun cevabı belki de bizim algımızın ötesindedir.
Gerçek, mantıklı ya da inandırıcı olmak zorunda değil.
Belki de cevapların hepsi Tanrı'nın planında saklıdır.
Bizler hala karanlıkta yürüyen, yolunu bulmaya çalışan çocuklar gibiyiz.
ulaşmanın yolunu istiyorsak bu sevgi ve şefkattir.
Eğer Tanrı'ya inanıyorsanız yaratılan her şeye aynı sevgiyle bakmalısınız.
Tanrı'yı görmek istiyorsanız onu başkalarına gösterin.
Gandhi'nin güzel bir önerisi.
Tanrı'nın nerede olduğunu ve neden görünmediğini, kötülüklere neden izin verdiğini tarih boyunca çok fazla filozof sorgulamış.
İşte bilim insanı tarafından da bu el alınıyor.
En sevdiğim bakış açısından bahsetmek istiyorum.
Altyazı M.K.
Paskal'dan bahsedeceğim.
Paskal'ı biliyorsunuz.
Ben bunu yazarken sesli bir şekilde okuyorum bazen yazdıklarımı.
Oğlum yanımdaydı. Hasta Beşiktaş'ta.
Arkana direkt futbolcu geldi.
Ama o... O değil. Dedim hayır o bu değil.
Ha dedi ha tamam matematikçi dedi.
Neyse en azından onu bildiğinde görmüş olduk.
Bu bizim bildiğimiz matematikçi fizikçi.
Aynı zamanda da kafasını tanrı konularına çok fazla takmış birisi.
Bir gün otururken kendi kendine diyor ki ya tanrı varsa.
Yani içimde zaten inanmıyormuş o ana kadar.
Sonra aklına parlak bir fikir geliyor.
Diyor ki tanrıya inanırsam ve gerçekten varsa sonsuz ödülü kaparım.
Yoksa ne kaybederim ki?
Hiçbir şey. Yani pas kal...
Demiş ki Tanrı'ya inanmak matematiksel olarak karlı bir iş.
Sonuçta kazanabileceğin bir sürü şey var.
Ama kaybedebileceğin hiçbir şey yok.
İşte mantık adamı.
Pascal Tanrı inancını böyle bir bahis olarak savunmuş.
Benim çok sevdiğim bir örnek daha var.
Tanrı'nın varlığına ilişkin bir bilim adamından değil ama bir film sahnesinde yer alıyor.
Young Sheldon dizisini izleyenler vardır mutlaka.
İzlemeyenler için de. mini bir bilgi vereyim.
Sheldon Cooper 12'li yaşlarında üstün zekasıyla çocukluğunda yaşadıklarını anlatıyor bu dizide.
İşte meraklı ama aynı zamanda sosyal uyum sorunları yaşayan bir çocuk.
çok komik uyumsuzlukları var.
Ailesi ve okul yaşamı eğlenceli böyle yer yer duygusal az da olsa işte duygusal bir bakış açısıyla da olayları anlatabiliyor.
Şimdi bir tanesi annesinde annesi çok zorlu bir gün geçirmiş ve Tanrı'nın varlığını sorguluyor.
İşte bahçede, evlerinin bahçesinde böyle taras gibi yerlerinde oturuyorlar gökyüzüne bakarak işte sohbet ediyorlar.
Annesinin bu durumundan dolayı ona diyor ki yer çekimi tam olması gereken kadar güçlü.
Eğer diyor Elektromanyetik kuvvetle güçlü nükleer kuvvet arasındaki oran birazcık küçücük farklı olsaydı yaşam olamazdı.
Yani evrenin ne kadar hassas bir dengede olduğunu, bunların tesadüfe olmayacağı için bir yaratıcı tarafından yaratıldığını anlatıyor.
Bilim ve inanç arasındaki saçma bir çatışma olduğunu hissettim ben.
Bilmediğimiz bir şeye inanmamayı seçebiliyoruz çünkü.
Kendimizden büyük olan bir şeyin parçasıysa hepimiz.
Bu diziyi izlemen varsa mutlaka bu.
bölümün önlerisi olsun arkadaşlar.
Tanrı'nın kurduğu bir sistem var ve bunu kurduktan sonra kendi haline bırakmış gibi.
Bir saati kurduğunuzu ve o saatin sonsuza kadar işlediğini düşünün.
Evren de bu işleyişe devam ediyor gibi.
Kerunansorg'un bir kitabı var arkadaşlar.
Tanrı'nın tarihi kitabı.
Bu kitabı okumuştum, böyle yavaş yavaş okudum.
Kitapta mesela Tanrı'nın nerede olduğunu tam anlamıyla keşfetmek için bizim Tanrı'yı nasıl deneyimlediğimize bağlı olduğunu söylüyordu.
Tanrı sadece yukarıdaki bir varlık değil.
Bizim iç dünyamızda, deneyimlerimizde ve bilinçaltımızda.
Karen diyor ki, Tanrı'nın nerede olduğunun cevabı kendi deneyimlerimizde saklı.
Tanrı tarih boyunca pek çok yerde arandı ama belki de asıl önemli olan onu nerede bulduğumuzdur.
Herkes içinde bulamıyor yalnız Tanrı'yı.
Mesela Einstein bir gün arkadaşından bir telgraf geliyor Einstein'a.
Kendisi bilim adamlığının yanı zamanda aynı zamanda Yahudilerde böyle bir Rabbi diye bir anlayış var.
Yani bizim hocalarımız gibi diyeyim belli bir bölüye ait.
Onların işte başında hoca gibi vaazar vesaire veriyor.
Hahan tarzı bir şey ama bir tık daha düşüyor sanırım.
Direkt soruyor Einstein'a.
O kişi ona bir telgraf çekiyor.
Diyor ki Einstein'a tanrıya inanıyor musun?
Ve hemen ona böyle hızlı bir şekilde cevap vermesini istiyor.
Einstein de diyor ki ben Spinoza'nın tanrısına inanırım.
Kendi evrendeki düzen içinde ortaya koyan bir tanrıya.
İnsanların kaderleriyle ilgilenen bir tanrıya değil.
Çünkü Einstein, tanrının insanlar tarafından yorulanan bir varlık olmadığını, evrensel bir güç olduğunu düşünüyordu.
Hatta Einstein'ın tanrı zarartmaz diye meşhur bir sözü de vardır.
Evrendeki olaylar bir düzen içinde gerçekleşiyor, tesadüfi olamaz demek istemiş.
Bilimin de ötesinde bir gerçeklik olduğuna inanıyordu.
Bence Einstein da tanrının varlığını bulamadığı için, bunu Daha doğrusu kanıtlayamadığı için böyle bir biraz edebi cümlelerle bunun üzerine kapatmış gibi geldim.
Şimdi tanrı ve kötülüğün varlığı konusunda arkadaşlar çok fazla derin düşünceler var.
Çok fazla kafa karışıklığı var.
Yani bu konuda bu yüzden yıllar boyunca biraz önce de söylediğim gibi çok farklı düşünürler, filozoflar, farklı yaklaşımlarda bulunmuşlar.
Yani kendilerini bir türlü inanma ya da reddetme noktasına koyamayan, beni dinleyen kişilere birkaç tavsiyede bulunacağım.
Yani tanrının varlığını...
anlamaya çalışırken diğer yandan da hayatlarınıza huzur getirmeye yönelik bazı tavsiyeler.
Dikkat çeken bazı isimler var.
Bunlardan bahsedeyim size.
Mesela Soren Kierkegaard diyor ki iman atlayışı yapın diyor.
Tanrı'ya inanmak aslında bir akıl süzgecinden çok içsel bir sıçrayış olduğunu söylüyor.
Ona göre insanın mantığıyla anlamakta zorlandığı konularda iman için bir atlayış yapın.
Yani bazen sorulara cevap aramaktan çok Sorularla yaşayabilme cesaretine sahip olmanız gerekir.
Tanrıyı her şeyle anlamaya çalışmanız, onu sınırlandırmaya çalışmanız gibidir diyor.
O yüzden mantıksız bile gelse o iman atlayışını yapın.
Yani cevabınızı bulamadığınızda ve sıkıştığınızda diyor o soruları es geçin.
Bir de arkadaşlar kabul etme ve bağlılık durumu var.
Simon Wells söylüyor bunda.
Kötülüğün ve acının hayatımızın bir parçası olduğunu ama bunu kabul etmekle birlikte Tanrı'ya duyduğumuz bağlılığı sürdürmenin bizi huzura erdirebileceğini iletiyorlar.
Yani ona göre kötülük evrenin kendi içinde dengelenmeyen bir tarafı olsa da bizler için bir öğreti.
Yani bizim bu acıları ve kötülükleri bir büyüme alanı olarak kabul etmemiz gerektiğini, hayatımızın anlamını sadece iyi olanın değil, kötü olanın da varlığından bulabileceğimizi söylüyor.
Bir de Clive Lewis var.
Kötülüğün varlığı ve insanın sınavı diyor bu.
Yani kötülük olmasaydı iyinin ne olduğunu bilebilir miydik diye soruyor.
Tanrı insanlara seçim yapma özgürlüğünü vererek bizim gelişmemizi amaçlıyor.
Yani kötülüğün varlığı bizim sınavımız ve irademizin testi.
İnsanın bu dünyada kötülük ve iyilik arasında yaptığı seçimlerin ruhsal yolculuğumuzda büyük bir anlam taşıdığını Ve bu yolda ilerlerken huzuru bulmamızın bizi kendi
seçimimizin olduğunu söylüyor.
Ve ekak tol var arkadaşlar.
Anda var olma diyor.
Anda var olarak dinginlik sahibi olabileceğimizi söylüyor.
Yani Tanrı'nın fiziksel dünyamızda görülmeyen ama anda hissettiğimiz bir şey olduğunu ifade ediyor.
Yani diyor ki Tanrı bir histir.
Ben de buna kesinlikle katılıyorum.
Tanrı şu anda var olma ve farkındalıkla yaşama pratiğimizde kendini gösteriyor.
Kötülük geçmişimizin yaraları veya geleceğimizin korkularında saklı.
Ama Tol diyor ki bu karmaşık kavramlara takılıp kalmayın.
Bunlar yerine anın dinginliğinde...
Tanrıyı hissetmeye çalışın diyor.
Önerileri bunlar. Peki size o kritik soruyu soruyorum arkadaşlar.
Sizin tanrınız nerede?
Hiç düşündünüz mü?
Tabii ki düşündünüz değil mi?
Hatta öyle yakıcı şeyler yaşadınız ki düşünmek değil sorguladınız onun varlığını.
İtiraf edin. Hiçbirimiz acıya yabancı değiliz çünkü.
Benim tanrım ne yapacağımı bilmediğim ama hayatımı o inancımı bulabileceğim şekle dönüştürmeye çalıştığım zamanlarda var oluyor arkadaşlar.
Ben en çok onu o anlarda hissediyorum.
Son günlerimde artık biraz daha belli olan bir inanca sahip oldum.
Ve inandığım tanrıyı ikiye ayırdım ben.
Hayal ettiğim dünyama ait olan tanrı...
ve hayal edemediğim dünyaya ait olan bir tanrı.
Çünkü ben tanrının çok farklı ilahi bir zamanda, ilahi bir boyutta olduğunu düşünüyorum.
Bunun da mevcut şu anki halimle, şu anki bana yaratılışta verilen özelliklere ait olarak o hayal edemediğim dünyada var olduğunu düşünüyorum.
İkincisini düşünmeyi bıraktım artık.
Yani en azından şimdilik bıraktım.
Nietzsche gibi olmayayım kendimi sorguluyor sorguluyor sonunda diye.
Burada Nietzsche'ye çok üzülüyorum bu arada.
Yani hani bu hüzünlü bir hikayedir.
Böyle gülerek söyleme bakmayın lütfen yanlış anlaşılmasın.
Şimdi ben öteden beri bir sorun yaşadığımda cevabını Tanrı'dan almadan sormayı ona bırakmadım.
Bakın bu şöyle bir şey. Hani diyoruz ya evrene hep sorular soralım.
Nasıl? Nasıl? diye.
İşte ben hani onu evren olarak evet doğru tamam o cepte ama ben onu hep böyle Tanrı'ya sormaya çalışıyorum ve bana onun cevabını vermeden sormayı bırakmıyorum.
Ne pahasına olursa olsun gelecek cevabı bekliyorum.
Gelen cevap da hep oldu ve cevap beraberinde bana bir dert getiriyorsa onu dert etmeyecek kadar çok inandım.
Soruma cevap aldığım için acıyla karışık tatlılık da yaşıyorum zaten çoğu zaman da.
Sonrasında da ben onunla konuşuyorum.
Hımm diyorum evet ya evet.
Teşekkür ederim Tanrım.
Yardımın için teşekkür ederim.
Birçoğumuz karanlık anlarımızda Tanrı'yı sorgularken aslında kendimizle yüzleşiyoruz.
Bu sadece bir inanç meselesi değil.
Aynı zamanda kim olduğumuzu ve neden burada olduğumuzu sorguladığımız bir yolculuk.
Belki de Tanrı bizim içimizde, karanlığımızda saklıdır ve belki de ona ulaşmak için önce kendimize ulaşmalıyız.
Bu bölümün de sonuna geldik arkadaşlar.
Bir dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bu arada bu konuda ciddi şekilde yorumlarınızı merak ediyorum.
Eğer eklemek istedikleriniz ya da keşke şunu da söyleseydin Ayça çok da güzel olurdu diyeceğiniz bilgileriniz, düşünceleriniz varsa bunun Instagram'da gönderesinin altına yorum yaparsınız.
Beni çok mutlu edersiniz.
Haftaya görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
