
*Bu bölüm "Hiwell" hakkında reklam içerir.*
Zarar veren bir ilişkideki kadınların duygusal zorluklarını ve neden bu ilişkilere bağlı kalmayı tercih ettiklerini konuşuyoruz.
***
Hiwell platformunu denemek için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz.
https://hiwell.app/alternatifvizyon
Ayrıca, %10 indirim kodumuz "vizyon10"u kullanarak indirimden faydalanabilirsiniz.
***
Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Herkese merhaba arkadaşlar. Alternatif Vizyon''a hoş geldiniz.
Ben Ayça. Bugün sizlere ilginçliğin, duygusallığın ve bolca tezatlığın bulunduğu bir konudan bahsedeceğim.
Halk arasında da celladına aşık olmak diye bilinen Stockholm sendromundan bahsedeceğim bugün.
Peki nedir bu sendrom?
Adını neden İsveç'in başkentinden aldı ve bir insan nasıl olur da kendi celladına aşık olabilir?
Bu sendromu kısaca kurtarılma umudunu kaybetmiş kişilerin psikolojik ve duygusal şiddet uygulayan kişilere...
muhtaç olduklarını ve onlar olmadan yapamayacaklarını düşünerek o ilişkiden kurtulamamı olarak Bu sendrom içerisinde öğrenilmiş çaresizlik var, toksik pozitiflik
var. Yani insanın düşüncelerini bulandıracak ne ararsanız var arkadaşlar.
Size zarar veren bir ilişkide hala aşkın, sevginin olduğunu düşünerek hayatın sapaklarında kaybolmak anlayacağınız.
Konuya girmeden önce bu bölüm podcastini yapmaya nasıl karar verdim ondan bahsetmek istiyorum.
Diğer bölümlerimi dinleyen güzel insanlar biliyor ki ben çoğu bölümde kendi yaşadıklarımda bahsediyorum.
Yaşadığım olayların çevresinde tecrübelerimi de aktarıyorum size.
Şimdi olayı anlatacağım.
Gecenin dördü telefon zıngır zıngır çalıyor.
Binç altına işlemiş ya böyle gece yarısı telefon çalarsak kötü haberdir diye düşünürüz.
Acaba bu da çocukluk travmalarımızda olabilir mi ya diye düşünmüyor değilim.
Çok yakın bir kız arkadaşım arıyor.
Evi terk ettiğini tabiri caizse hönkülerek deriz ya hani o şekilde ağlayarak bana gelmek istediğini söylüyor.
Bana geldi tabii ki buyur ettim evime.
Ben kulaklarıma inanamadım.
Ne oldu ne bitti hepsini anlattı.
Tam 3 sene dile...
kolay. Sevgilisinin çok uzun süre psikolojik şiddetini itip kalkmasına maruz kalmış ama sesini hiç çıkartmadan normal yaşantısına devam etmiş.
Bizim hiçbir şeyden haberimiz yok.
Her zaman işte Taner şöyledir, Taner böyledir, canım Taner, aşkım Taner.
Böyle kamera şakası falan sandım ya bir an gerçekten.
Hani olur ya böyle arkadaşınız eşek şakası yapar böyle kandırma şakaları.
Hani TV programında falan diye düşündüm.
Deli gibi kıskanıyordu kızı.
Bizim kız onu çok sevdiği için, kıyamadığı için kıskanıyordu.
İskandığını falan söylüyordu. Adam evde kalkıp bir bardak suyunu almazdı.
İnanır mısınız? Kız çok çalıştığını söylüyordu.
Yorgun olduğunu söylüyordu.
Böyle üzerini sürekli örtüyordu.
Yani adamın kusurunu saklıyordu sürekli.
Faturalar bunda. Kredi ödemeleri bunda.
Her fırsatta kızı eleştirirdi.
Böyle manipülatif davranışlar.
Duygusal manipülasyon.
Bir de üzerine mağdur rolü yapmaya başlamış.
Ben çok yıprandım. İşte sana böyle davrandığım için kendimi hiç affetmeyeceğim.
Yersen. Bu mu gibi? Gibi sözlerle kızı kendi aşklarının büyüklüğüne, bağlılıklarının asla bozulmayacağına hatta eğer ayrılırlarsa onu ondan başkasının bu kadar çok sevmeyeceğine maalesef
inandırmış. Yani gazozuma ilaç attıktan sonra ben yapmadım dese gerçekten daha çok inandırıcı olurdu.
Ama bizim hatun tabii sonunda işte bundan ayrılıyor bir şekilde.
Yapamıyor. Mahvoldu çünkü.
Gelin görün ki bizim kız Leyla.
Beni seviyor işte. Ama o iyi bir insan.
İşte ama o pişman gibi gibi hayıflanıp duruyor.
Kopamıyor bir türlü. Durumun farkındayım tabii ama artık yani bu iş ilerlemiş durumda.
Gerçekten... Profesyonel bir yardım alması gerekiyor.
Sizce böyle bir adama aşık olduğunu sanan birisini kolundan tutup terapiye götürmek mümkün olur mu?
İstemiyor terapiye gitmeyi.
Yok yani kabul ettiremiyoruz.
Evden çıkamam, işim var, işte randevu alıyorum.
O saatte işim var, oraya gelemem.
İşte odur budur, trafiktir, şöyledir, böyledir.
Sonra biraz bana zaman açılmaya başladı.
Aslında terapiye almak istedin ama kendisinin gideceği için hani terapide de adı falan belli olacak.
İşte yüz yüze yakından hani...
insanlarla böyle face to face yaşadıklarını anlatırken de çekineceğini falan anlattı bana.
Hani nasıl yapacağız, nasıl edeceğiz diye düşünürken sonuçta psikologları kolundan tutup evine getirme şansım yok.
Böyle durumlar yaşadığımız zaman özellikle de romantik ilişki vakalarında hayat ağır gelmeye başlar.
Her şey bahane edilir mutsuz olmak için.
Evden çıkmak istemezsiniz değil mi?
İşte benim hatun da tam da öyle bir durumda.
Bizim bir akrabanın deneyimlediği bir çözümü keşfettim öğrendim.
Akraba Sağlara herkes sürekli laf söyler ya en iyi akraba, uzak akraba olanları diye ama ben gerçekten artık öyle düşünmüyorum ve teşekkür ediyorum.
Çünkü onlar sayesinde tam 6 tane ülkede hizmet veren Hayveli öğrendim.
Beni en cezbeden kısmı ise terapistinizle ücretsiz 15 dakikalık ön görüşme yapabiliyorsunuz.
Online olduğu için istediğiniz her yerden bağlanma, terapiye katılma şansınız oluyor.
Mükemmel ya tam bizim istediğimiz gibi.
Ve bunun yanı sıra...
Kimliğinizi de gizlemek istiyorsanız eğer terapilere takma isimle katılabiliyorsunuz.
Bunların yanında beni aşkın hizmet veren uzman psikolog sayesinde ihtiyacınıza en uygun uzmandan terapi alabiliyorsunuz.
Tabi Hywell'in sunduğu imkanlardan dolayı arkadaşım terapi almamak için de hiçbir bahanesi kalmadı.
Dedim ki kızım al canım battaniyeni çek üzerine al eline de kahveni çayını artık neyini istiyorsan en sevdiğini rahat ettiğin ortamda terapi...
Hepini yap ve bize tekrar geri dön.
Gülüşmelerle ağlaşmalarla beraber arkadaşıma anlaştık.
Onu görme şansınız olsa o kadar çok isterdim ki.
Harika bir ilerleme kaydetti hayatında.
Ve artık ben ona bir slogan buldum.
Ona diyorum ki Hayvelden önce sen.
Hayvelden sonra sen. Sadece bu bahsettiğim konuyla ilgili değil arkadaşlar.
Herhangi bir konuda işte iş olabilir, aile olabilir, eğitim hayatınızda yaşadığınız sorun olabilir.
Hepsinde destek alabilirsiniz.
Her şeyi içinde yaşayıp kendi başına çözmeye çalışan karakterlerden bazen olmamak gerekiyor bence.
Çünkü bazen en basit sorunlar bile içinden çıkmaz bir hal alabiliyor.
Ayrıca terapi sadece psikolojik sorunlarla sınırlı olan bir destek sistemi değil bence.
Kişisel girişiminiz, etkin iletişim becerileri, stres yönetimi, hepimizin ihtiyacı var.
Duygusal refahı arttırmak, işte yaşam kalitesini iyileştirmek.
Hep konuşuyoruz değil mi? Bunlardan bahsediyoruz.
İşte bunlar için de profesyonel destek almakta fayda var.
Benim arkadaşımın yaşadığı bu durumda Stockholm sendromuna çok iyi bir örnek.
Ben bu sebeple yapmak istedim bu bölümü o arkadaşım için.
Peki bu sendrom nereden çıktı?
Adı neden bir şehrin adı?
İsveç'in başkenti Stockholm'da iki tane adam bir banka soygunu yapmak için girdikleri bankada dört tane banka çalışanını rehin alıyorlar.
1973'de gerçekleşen bu olay tam altı gün sürüyor.
Soyguncuların ellerinde silahlarla polislerden isteklerinin gerçekleşmesini yoksa rehinleri öldüreceklerini söylüyorlar.
Rehinelerden sadece bir tanesi erkek diğerleri kadın.
İşler uzuyor. İşler uzayınca soyguncular erkek rehineyi bacağından...
vurarak ne kadar ciddi olduklarını gösteriyorlar.
İlerleyen dakikalarda bunu anlatacağım size.
Sonra polis bir şekilde binaya giriyor ve soyguncuları yakalamaya başlıyor.
Buraya kadar her şey inanın ki çok normaldi.
Olaylar şimdi başlıyor.
Soyguncular rehinelere o kadar iyi davranmış ki rehinelerle arasında duygusal bir bağ oluşmuş.
Hatta rehineler polisin bankaya operasyon düzenlediklerinde onları korumaya çalışıyorlar.
Mahkemede de soygunu yapan kişiler aleyh İfade vermek istemiyorlar.
Çok enteresan değil mi?
Daha ötesi de artık yok artık diyeceğiniz türden bu rehine alınan kişileri aralarında para toplayarak soygunculara destek olmaya çalışıyorlar arkadaşlar.
İşler bununla da sınırlı kalmıyor.
Arttıran var mı arttıran?
Arttırıyorum şu anda. Banka çalışanı Anne Mark adında bir kızcağız.
Soygunculardan birisinin hapisten çıkmasını bekliyor ve ne oluyor biliyor musunuz?
Onunla... Evleniyor.
Evet evleniyor.
Merak ederseniz resimlerine bakabilirsiniz internetten.
Evlendiği kişinin de adı olsun.
Soyguncunun. Bankacı öyle mi olur ama en markçığım dedim içimden bir bankacı olarak kınadığım kız açıkçası.
Hiç mi eğitimlerde öğretmediler ya dedim.
Şimdi benim hatta bankacılığa ilk başladığım zamanlarda ilk eğitim aldığım zamanlarda şubede çalışıyordum o zaman.
Çok garip bir soru sormuştu eğitmen.
Dedi ki bana şubede güvenlik...
Biri gelip silahla senden paraları istese ne yaparsın dedi.
Ben dedim ki bütün paraları veririm.
Arkama bile bakmam.
Bütün sınıf güldü. Hani aa öyle yapılır mı falan diye der diye bekliyorum.
Bana dedi ki aferin sana kahramanlık yapmaya gerek yok demişti böyle.
Peki o 6 gün boyunca ne oldu da bu rehineler böylesi?
Kötü bir durum yaşamalarına rağmen onlara karşı iyi davrandılar.
Böyle bir bağ oluştu aralarında.
Ayağı vurulan rehineye sorduklarında verdiği cevap neydi biliyor musunuz?
Soygunca ona bunun sadece bir numara olduğunu, onu öldürmeyeceğini ama polisin gözlerini korkutmak için bacağından vurması gerektiğini söylediğini, söylerken de çok kibar olduğunu, üzgün
olduğunu belirtmiş bizim rehineye.
Ayağından vurulmuşsun arkadaş ya.
Nasıl yani kanlar her yerde.
Yani hiç mi canın acımadı?
Onun da mı hatırı yok? Doktor yok.
Yanında işte hastaneye izin vermiyorlar.
Rehinesin. Yani psikologların açıklamalarına bakalım.
Nasıl oluyor da onları öldürmek üzere olan bu hırsızlara karşı bu kadar iyi niyetle düşündüler?
Kurbanların hayatta kalma içgüdüsü var arkadaşlar.
Dış dünyadan soyutlanma, kaçamayacağını bilmesinden dolayı oluşan bir olgu.
Kabullenme ve onu rehine alan kişinin iyi yönlerini arayıp benimseme, kötü yönlerini görmezden gelerek inkar etme.
Ya da her kötü, her can acıtan davranışla karşılaştıklarında karşı tarafın geçerli bir sebebinin olduğunu düşünme durumlarından dolayı bu sendrom ortaya çıkıyormuş arkadaşlar.
Bilmem hatırlar mısınız haberlerde görmüştüm.
Hatta Müge Anlı'da çıkmıştı ilk olarak bu haber.
Bir kadın eşiyle beraber hacca gidiyor ve şeytan taşlama sırasında izamda kayboluyorlar.
O kalabalıkta düşüp bayılıyor kadın.
Eşini de kaybediyor ve bu hanımın Türkiye'de çocukları var.
Birkaç tane. Kadın gözlerini bir açıyor bilmediği bir evde.
Bir adam tarafından kaçırılmış.
Ve yıllarca orada zorla tutulmuş.
Çocukları olmuş. Pek fazla detaylara girmek istemiyorum.
Sonra işte bunun Türkiye'deki çocukları eşi Müge Anlı'ya başvuruyorlar.
Programda Müge Anlı bunu buluyor tabii ki.
Kadını ve kadın telefonla yayına bağlanarak ne diyor biliyor musunuz?
Beni unutun.
Ya seni kaçırmış izine olmadan bu insanlar yıllarca sana sahip olmuş.
Hani nasıl bir sebep ki gerçek eşine ve çocuklarına bunu yaşatmana değecek?
Bilemiyorum. Çok fazla detaylarını da bilmediğim için açıkçası kafa yormamaya düşündüm.
Ama inanamamıştım ben bu olaya ya.
İnsan nasıl olur da zorla tutulduğu bir yerde zamanla yaşamaya razı gelir ve kurtulma fırsatı varken halbuki demek ki hayatta kalma arzusu bir nevi nefret duygusuna üstün gelmiş değil mi?
Kendi dünyasıyla bağlantısına kopan bir kurban var.
Benim hayatım onun elinde diyor.
Bir bağlılık geliştiriyor.
Arkadaşımın olayında dediğim gibi karşı taraf onsuz bir hayatta.
Kendi dünyasıyla bağlantısı kopan bir kurban var.
Benim hayatım onun elinde diyor.
Bir bağlılık geliştiriyor.
Neden hayatım onun elinde?
Arkadaşımın olayında dediğim gibi karşı taraf onsuz hayatta.
Hatta mutsuz desteksiz olacağına inandırmış oluyor çünkü.
Korkuyor onu bırakmaktan düzenin bozulmasın diyor.
Maddi imkanı yok belki de ona mecbur hissediyor.
Sonra da o kişinin yaptığı aslında küçük ilikler gözünde büyümeye başlıyor.
Biraz daha ilerisi ona acımaya başlıyor arkadaşlar.
Bugün onu ağlatan üzen kişi için yarın yorgunluktan koltukta uyuyakalınca ona üzülerek bakıp bir de üstüne battaniyeyi örtüyor.
Yaptığı yanına kar kalıyor tabii.
Yapılan son araştırmalarda, travmatik durumları birlikte yaşayan kişilerin birbirleriyle güçlü bağlar kurma olasılıklarının yüksek olduğunu göstermiş.
Yani siz, size eziyet eden.
bir gün mutlu, 10 gün mutsuz davanan, size zarar veren bir ilişki içerisindeyseniz partnerinizle geçmişte yaşadığınız travmatik olaylardan dolayı olma ihtimalinde olduğunu söyleyebiliriz.
Mesela birkaç örnek vereyim.
Aile içi şiddete maruz kalanlar, sözlü fiziksel zarar görenler, dışarıdan yardım kabul etmeyenler Stockholm sendromunu yaşıyor olabiliyor arkadaşlar.
Çünkü böyle insanlar içinde bulundukları zor duruma rağmen dövüyor, sövüyor ama o beni çok seviyor gibi cümlelerde Savunmuş oluyorlar eşlerini maalesef.
Giovanni'nin Huzursuzluk romanını bilir misiniz?
Oradaki Bilge, Harise nedir bilir misin diyor.
Oğluna soruyor. O bildiğimiz hırs, haris, ihtiras, muhtelis kelimeleri burada türemiş arkadaşlar.
Harise, develere çöl gemileri derler bilirsin.
Bu mübarek hayvan 3 hafta yemeden, içmeden, aç, susuz çölde yürür de yürür.
O kadar dayanıklıdır yani.
Ama bunların çölde sevdikleri bir diken vardır.
Gördükleri yerde o da.
Dikeni koparır, çinlemeye başlarlar.
Keskin diken devenin ağzında yaralar açar.
O yaralardan kanlar akmaya başlar.
Tuzlu kan dikenle karışınca bu ağzına gelen tat devenin daha çok hoşuna gider.
Yedikçe kanar, kanadıkça yer.
Kendi kanına bir türlü doyamaz.
Ve yemeği bırakmazsa ya da engel olunmazsa deve...
Kan kaybından ölür.
İşte bunun adı haresedir.
Harese bir şeyin düzensiz, karmışık olması demek arkadaşlar.
Kelime anlamı budur. İnsanın en büyük zararı kendisinedir.
Her zaman bunu da insan genelde kendi seçimleriyle yapar.
Olduğu halden memnunmuş gibi yapıp hiçbir şey yapmamak da bir seçimdir.
Cesur da yaşadıklarını hak etmediğini söyleyip ayağa kalkmak da bir seçimdir.
Mevlana'nın dediği gibi birbirimizi sevmenin en güzel yanı içimizdeki güzellikleri birbirimize hatırlatmamızdır.
Gözyaşının olduğu, şiddetin olduğu, kalp kırıklıklarının olduğu bir yer sadece çatısı olan bir evdir, yuva değildir.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
