
Stoa Felsefesi Ve Hayattan Zevk Alma Yolları
11 Ağustos 2025 · 34 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
William B. Irvine — modern zamanın Stoacı felsefeyi en iyi kavramış ve günlük hayata uyarlamış yazarlarından biri. Güzel Yaşam Kılavuzu: Antik Stoacı Sevinç Sanatı kitabındaki bilgiler ışığında bu bölümde Stoacılığı ve hayattan zevk almanın yollarını anlattım.
Artık ne yaparsam yapayım, hayattan keyif alamıyorum… Her şey aynı geliyor, neden böyle oluyor bilmiyorum, neler yapabilirim diyorsan, bu bölüm tam sana göre. Basit, uygulanabilir, samimi ve net yöntemlerle; zihnini hafifletmenin, anın tadını çıkarmanın ve günlük hayata derinlik katmanın yollarını anlatıyorum.
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün stoğu felsefesinden ve yaşamdan zevk almaktan bahsedeceğim.
Bence stoğ felsefesi insanın içsel gücünü keşfetmesi için geliştirilmiş en sade ve en etkili yaşam felsefesi.
Bu yüzden bugün bu konuyu anlatmak istedim.
Stoğcılık hayattan zevk almayı reddetmez, sadece onu şansa bırakmamayı öğretir der İtalyan asıllı Amerikalı felsefe profesörü Massimo Felicuni.
Modernist hocalığın yaşayan en önemli temsilcilerindendir kendisi.
Bilim ve felsefeyi birleştiren birisidir.
Onun çok sevdiğim bir hikayesi var hatta hemen onu paylaşayım sizinle.
Massimo 40'lı yaşlarında derin bir varoluşsal sorgulama sürecine giriyor.
Başarılı bir bilim insanı olmasına rağmen özel hayatında ve iç dünyasında sürekli bir boşluk hissi var.
Allah Allah diyor bir şeyler eksik.
Kendi kendine sürekli bilim bana yaşamın nasıl işlediğini öğretti.
Ama ben nasıl yaşamalıyım ki diye sormaya başlıyor.
Bu sorunun peşinden giderken stoğcalık keşfediyor.
Marcus Aurelius'un Meditasyonlar kitabını okuyor ve büyüleniyor.
Sonra Epictetus'un sözlerini okuyor ve kendine bir tür pratik yol haritası bulduğunu fark ediyor.
Massimo'ya göre stoğcalık keyif almayı değil, keyfi yönetmeyi öğretiyor.
Yani hayattan zevk alırsınız ama bunu tesadüfen değil, bilinçli yaparsınız.
Aşırıya kaçarak değil, dengeleyerek yaşarsınız.
Hazın sizi yönetmesine izin vermezsiniz.
Haz sizin araçlarınızdan biri olur.
Zevk alma araçlarından.
Mesela zevk olsun diye içki içmek stoğuculuk değil.
Ama bir kadeh şarabı dost sohbetinde şükranla yudumlamak evet bu stoğuculuk.
Şimdi elimde stoğ felsefesini ve öncülerini anlatan, yorumlayan harika bir kitabım var.
William Braxton Irvine'ın Güzel Yaşama Kılavuzu.
Antik stoğucu seviç sanatı kitabı olarak geçiyor.
Stowe felsefesinin ve öncülerini anlattığı, günümüzle pekiştirdiği harika bir kitap kendisi.
Zaten William dediğim gibi felsefe profüsörü.
Bu kitabın bilgileriyle ben de bu bölümü de anlatmaya çalışacağım.
Peki Stowe ne demek? Kelime anlamı nedir?
Önce buna bakalım. Stowe kelimesi ancak yine önceden sütunlu, üstü kapalı galeriye anlamına geliyor.
Bu yapılar genelde şiir merkezlerinde oluyor.
İnsanlar burada yürüyorlar, sohbet ediyorlar, tartışıyorlar.
Hem gölgelik hem de toplanma yeri olarak, gölge alanı ve toplanma alanı olarak görülüyor.
Efes'e falan gittiyseniz mutlaka görmüşsünüzdür böyle büyük sütunlu yerler.
İşte ismi aslında bu.
Yani kelime anlamı bu arkadaşlar.
Efes demişken eğer antik şehirleri gezmeyi seviyorsanız özellikle oraların havasını solumayı seviyorsanız benim gittiğim bir yer var arkadaşlar.
Bu yaz gittim. Millet, antik kenti, antik tiyatrosu özellikle çok harikaydı.
Yeni olarak da dizimde eğer o taraflara yerin yolunuz düşerse mutlaka bakın.
Şöyle bir anım var benim, onu paylaşmak istiyorum sizinle.
Antik tiyatro kısmını geziyorduk.
Sahneye girmeden önce, yani gösteriyi yapacak kişi okusun diye bir yazı yazılmıştı taşın üzerine.
Neredeyse silinmiş bir yazıydı.
Zor bela okuduk, internetin yardımıyla çevirdik.
Yazıda şunlar yazıyordu.
Her işe iyi şansla, iyi talihle başla anlamına gelen bir cümle.
Yani bizim Bismillah dememiz gibi bir şey.
Antik bir mesaj gibi hissettik.
Çünkü tesadüf esiri fark etmiştik.
Çok silinmişti. Normalde böyle şeyler bizi çok etkilemez.
Antik şehri çok gezmişizdir ama o gün o söz, o taşın üzerindeki yıpranmış hali binlerce yıl öncesinden bize ulaşmış gibi geldi.
Hala eşimle muhabbetini yaparız.
Hala yeni bir şeye başlarken aklımıza gelir.
Yani şansınızın hep olduğunu, iyi şansım olacağını düşünerek başlayın der.
Bence çok güzel bir mesajdı.
Bu arada millet Aydın'ın Didim ilçesi yakınlarına Batı Anadolu kıyısında kurulmuş.
İonya'nın en önemli liman kentlerinden biriydi arkadaşlar.
Antik çağda felsefenin beşiği olarak anılıyor.
Çünkü Batı felsefesinin ilk büyük filozofları buradan çıkmıştır.
O yüzden çok etkilendik biz de.
Mesela Tales biliyorsunuz Batı felsefesinin kurucusu.
Her şeyin özüsüdür diyen adam.
İşte Anaximandros evrimin ilk fikirlerini ortaya atan kişi o da oradadır.
Her şeyin kanı havadır görüşünü savunan Anaximenes.
Bunların hepsi orada yaşamıştır arkadaşlar.
Bu yüzden filozofların doğduğu kent olarak bilinir millet.
Yolunuz düşerse ya da böyle yerleri gezmek istiyorsanız mutlaka gidin.
Peki Stoğu felsefesi nasıl doğuyor arkadaşlar?
Stoğu felsefesini kuran kişi Zenon.
Zenon bir gemi kazasıyla başlıyor bu işe.
M.Ö. 4. yüzyılda bugünkü Kıbrıs'ta yaşayan bir tüccar.
Babası da kumaş ticareti yapıyor.
Zenon da işte genç yaşta ticarete atılan bir oğlan, bir çocuk.
Ne oluyor? Şimdi bir gün gemisiyle büyük bir ticaret yolculuğuna çıkıyor.
Ama yolculuk sırasında gemisi batıyor.
Bütün malları varıyor.
Ne varsa arkadaşlar hepsi denize gömülüyor.
Her şeyini kaybediyor. Parası, işi, tabii ki umutları hepsi gidiyor.
Gemiden o sağ kurtuluyor ve kendini Atina'da buluyor.
Yani bir tüccar olarak çıktığı yolda Felstefen'in başkentine adım atıyor.
Tamamen tesadüf bu arada.
Morali çok bozuk, yönsüz, yoksul bir halde Atina'da ne yapayım ne edeyim diye sağa sola bakınırken bir tane kitapçıya giriyor.
Tabii o dönemde kitapçı yok.
Papyrus rollerı satan dükkanlar var.
Kitap da yok. Yazılar papyrus rollerına el yazısıyla geçiliyor çünkü.
Eline bir tane yazı geçiyor ve o yazıda Socrates'in hayatı hakkında bir şeyler yazıyor.
Çok etkileniyor. Kitapçıya soruyor işte bu adam gibi biriyle ben tanışmak istiyorum.
Burada böyleleri var mı diye soruyor.
O da Kretes'e gösteriyor.
Kretes kendisi filozof, kinik okulunun temsilcisi, kinik felsefesinin temsilcisidir.
Sokakta yaşıyor, mallık kabul etmiyor, doğayla uyumlu yaşamayı savunuyor.
Onun peşinden gidiyor.
Sonra Xenos arkadaşlar Kretes'i izliyor, onun öğrencisi oluyor.
Ama zamanla şunu fark ediyor.
Kretes'in hayat tarzı ona fazla uç, fazla aşırı geliyor.
Kretes çünkü tüm zevkleri reddediyor ama stoğucular biliyorsunuz tüm zevkleri reddetmiyor.
Sadece bir denge gözetmek istiyorlar.
Zenon ise diyor ki ben hem sade yaşamak hem de zevk almak istiyorum.
Sonra Zenon gidiyor başka filozoflardan da ders alıyor ve sonunda kendi felsefesi olan stoğuculuğu kuruyor.
Derslerini Atina'da bir galeri altında vermeye başlıyor.
Bu stoğ dedim ya stoğ pu kile.
Orada arkadaşlar sütünün renkli revak demek.
Orada vermeye başlıyor derslerini.
Bu arada kinikler demişken bu felsefeyi bilenleriniz vardır.
Şimdi bu bölümde ona girmeyeceğim.
Ama bir sonraki bölümlerde mutlaka gireceğim.
Kiniklerin kurucusudur arkadaşlar.
Antistines. Onun bir anısı var.
Onu anlatacağım size. Bir gün evlenmekteyen birisi onu soruyor.
Diyor ki eş olarak nasıl bir kadın seçeyim?
O da diyor ki eş olarak nasıl bir kadın alırsan al.
Er ya da geç evleneceğine pişman olacaksın.
Kadın güzelse sana kalmaz, çirkinse zaten cezasını fazlasıyla ödersin.
Bu adam Sokrates'in öğrencisi.
Yani soran da kabak.
Başka ne diyebilirdi ki?
Kinikler arkadaşlar mal, mülk, para, gösteriş hiçbirini asla asla kabul etmezdi.
Yani bir nevi çileciydiler.
Diyojen de zaten onlardan birisi.
Şimdi Zenon'un bu felsefeyi kurduğu yıllar arkadaşlar dünyanın değiştiği yıllar.
Hatta Budizm'in de ortaya çıkmaya başladığı yıllardır.
Ama her iki taraf da habersizdir birbirinden.
Hatta Stoğcılar Budist anlamda bilinçli meditasyon yapmasalarda insanın kendi zihnini rastronel bir şekilde gözlemlemesi gerektiğini anlatıyorlardı.
güçlü bir duygunuz ya da düşünceniz yükseldiğinde bunu fark ederek o anda dürdüsel tepki vermek yerine bilinçli bir şekilde yanıt vermeyi söylüyordu Stoğcılar ve Budizm'de.
Araplar da dolaylı olarak Stoğcılığı duymuşlardı ama İslam'ın altın çağında yani milattan sonra duymuşlardı.
Hatta Yunan felsefesini Arapçaya çevirdiler.
İşte Platon, Aristoteles, Epiktetos gibi filozofların eserlerini Bağdat'taki Beytül Hikme'de Arapça'ya aktardılar ve bu sayede Stoğcu fikirleri de dolaylı olarak Müslüman düşünürler tarafından
da okudu. Özellikle Elkindi, Farabi, İbn-i Rüşd gibi isimler hem akıl hem de erdem temelli bir hayat anlayışı geliştirdiler.
Tabii ki Stoğcu'yu izlemediler ama onların fikirlerinden çok büyük bir şekilde beslenmişlerdi.
Ve günümüzden arkadaşlar Stoğculuk 17.
yüzyıldan itibaren Batı'da yeniden keşfedilmiştir.
Descartes bunu... aslında ilk kitaplarında dile getiren isim olmuştur.
Hiç sevmem onu biliyorsunuz.
Özellikle son 20 yılda işte stres, kaosla baş etmek isteyen modern insanlar yani bizler hepimizin açısından çok popüler oldu bu.
Bugün zaten görüyorsunuzdur mutlaka önünüze çıkıyordur.
İşte sosyal medyada yaşam koçları, CEO'lar, sporcular bile stoji sözler paylaşıyorlar.
Hatta o yaşam tarzını örnek alıyorlar ama o kadar kolay değil.
Her baba hiç yapamaz bunu.
Yani anlayacağınız ne onu...
Burada bu sade ama güçlü felsefe önce Romalılar tarafından benimsendi, sonra çevirileri aradılığıyla Arap dünyasına ve şimdiki bize ulaştı.
Çünkü insan değilse de arayış hep aynı kalıyor.
Dışarıda değil, içeride sağlam kalabilmek aslında hepimizin aradığı şey bu.
Tartışmasız stoğu felsefesinin en meşhur filozofu İmparator Marcus Aurelius der ki, hayatı stoğuculuğa göre yaşamakla yepyeni bir yaşama sahip olmak gerçekten de mümkündür.
Yani yaşam felsefesi olarak stavcılığı denemekte kaybedeceğiniz pek az şey varken kazanacağınız çok fazla şey vardır diyor.
Ve ayrıca o dönemlerde ebeveynler arkadaşlar çocuklarını felsefe okullarına sırf nasıl iyi yaşanacağını öğrensinler diye değil ikna yeteneklerini geliştirsinler diye gönderiyorlarmış.
Çünkü stavcılar öğrencilerine mantık öğretirken ikna yeteneklerini geliştirmelerine yardımcı oluyorlardı.
Mantık bilen...
İnsan ne oluyor? Tartışmalarda galip gelebiliyor.
Bu yüzden de çocuklarını bu okula göndermişler.
Şimdi size stoğucuların yaşamdan zevk almak için kullandıkları stoğucu psikolojik bir teknikten bahsedeceğim.
Olumsuz canlandırma.
Benim hiç bundan bahsetmediğim bir konu bu.
En kötü ne olabilir tekniği?
Seneca diyor ki, felaketi gelmeden önce gören onun etki gücünü zayıflatır.
Talihsizlikler en çok talihinin yaver gideceğine emin olanları bulur.
Biraz önce söylediğim tam tersi ama aslında öyle değil.
Bunu Epictetus da destekliyor.
Diyor ki unutmayın ki her şey yok olmaya mahkumdur.
Bunun farkına bir türlü varamayıp değer verdiklerinizin hep var olacağına inanırsak elimizden alındıklarında muhtemelen kahroluruz.
Yani stoğcular diyor ki elimdekiler giderse ne olur ne yaparım bunu soracaksınız diyor.
Aslında başa gelmese muhtemel felaketi çağırmak değildir bu.
Hani biz deriz ya kötüyü düşünme kötüyü çağırma diye.
Stoğcular diyor ki hayır bu felaketi çağırmaz ona karşı bağışıklık kazanırsınız.
Epiktetos sahip olduğun şeyleri kaybedecek misin gibi düşün o zaman gittiğinde sizi yıkamazlar diyor.
Bu şanssızlık çarmak değil.
Tam tersi şansı bile yönetecek güç de olmak demektir arkadaşlar.
Çünkü elinizdekileri çok sıkı tutarsanız onlar gittiğinde siz de düşersiniz.
Ama onları hafif tutarsanız düşseniz bile ayağa kalkabilirsiniz.
Hayat limana bağladığınız bir tekne gibi.
Sahip olduklarınız insanlar, eşyalar, fırsatlar o teknenin içindeler.
Bağlarsınız ki güvende dursunlar.
Ama zinciri boynunuza dolarsanız ve tekne bir gün dalgalı denizde süreklenirse siz de onunla gidersiniz ve boğulursunuz.
O yüzden bağlayın ama bırakabilmeyi de bilin.
Çünkü deniz her zaman sakin kalmıyor ve o fırtanalı gün geldiğinde siz hala kürek çekip başka bir limana ulaşabilecek gücü içinize tutabilin.
Hayatta sevdiklerinize ve sahip olduklarınıza değer verin ama onlara bağımlı olmayın.
Böylece kayıplar sizi yıkamaz diyor storcular.
Senek arkadaşlar o dönemde oğlunu 3 yıl önce toprağa vermiş ve acısını, kederini ilk günkü gibi yaşamaya devam eden ve kendi yaşamını bırakmış.
Marcia adında bir kadına şöyle demiştir.
Talih demiştir.
Talih istediği an bize sormadan ve önceden de uyarmadan tahsil edebileceği borçlar karşılığında var olurlar.
Seneka bundan dolayı sevgili bildiğimiz herkesi sevmeli ama bunu değil sonsuza dek yarına kadar bile onları elde tutabileceğimizin garantisi olmadığını bilerek
yapmalıyız der. Bunun psikolojide adı olumsuz görselleştirme.
Stanford'dan psikolog Philip Zimbardo bu yöntemi şöyle açıklıyor.
Zihninizde en kötü senaryoyu kısa sürede canlandırmak ona karşı bağışıklık kazandırıyor.
Böylece gerçek olduğunda panik değil, soğukkanlılığınız geliyor.
Bakın, kısa süre canlandırmak.
Psikopat gibi akşamları yatmadan benim klasik tavana bakıp da Şovu dursa ne olur?
Hani çocukken yapıyorduk ya.
Bunu var ya ilk baştaki bölümlerde galiba bahsetmiştim.
Annemin babamın öldüğünü düşünerek ağlıyorum.
Yapmayan yoktur. Şimdi kimse yalan söylemesin.
Ya da böyle işte işten kovulacağımızı düşünüyorsunuz falan.
Aslında bunları kısa süreli yapmak sizi ona hazırlıyor.
Ben beni hazırladığına eminim.
Acı ki ben de o konuda biraz soğuk kalmayayım artık çünkü.
Yani mesele şu. Şanslı kız gibi iyi düşün, umutla yaşa.
Ama bir köşede de kay...
edersem ne yaparım planını hazır tut.
Böylece hem güneşte havada dans edersiniz hem de yağmur yağdığında şimseyiniz cebinizde olur.
Hatta geçenlerde sanırım sosyal medyada da paylaşmıştım Freud'un kızına yazdığı bir mektup vardı.
Sevgili Anna, en sevdiğin insanlardan kötülük görüp üzülmen güçsüz biri olduğunun anlamına gelmez.
Fizik kurallarına göre sırtını dayadığın bir nesne birdenbire giderse sen de o yöne doğru devrilirsin.
Yani bunun Güçsüzlükle alakası yok.
Üzüldükleriniz, gidenlerin arkasından ağladıklarınız, kaybettikleriniz sizi güçsüz yapmaz arkadaşlar.
Size şöyle bir şey söyleyeceğim.
Birçoğumuz bir rüyaya yani bir zamanlar hayalini kurduğumuz şeyi yaşıyoruz.
Hastalanmışsınızdır, iyileşmişsinizdir.
İstediğiniz işi düşünüyorsunuzdur.
Şu an o işte çalışıyorsunuzdur.
İstediğiniz ev vardır, almışsınızdır.
Kiralamak istediğiniz vardır, almışsınızdır.
Hep istediğiniz bir elbise vardır.
Borcunuz olduğu için alamamışsınızdır.
Ama almışsınızdır bir ay sonra.
Bunların hepsi bir hayal.
Küçük de olsa bir hayal.
Mutlaka bunlardan birini yaşamışsınızdır.
İşte zamanında evli olmayı düşündüğünüz kişiyle evlisinizdir.
Hayalini kurduğunuz çocuğa ulaşmışsınızdır.
O istediğiniz mesleği yapıyorsunuzdur, arabanız vardır.
Ama hazlı intibak yüzünden hayallerimizdeki yaşama erişir erişmez onun değerini bilmemeye başlıyoruz.
Hayatı, hayatımızın keyfini sürmekle geçireceğimiz yerde yeni, daha büyük düşler kurup onların peşinden koşmakla harcıyoruz.
Dolayısıyla hayattan bir türlü memnun kalamayız.
Olumsuz canlandırma tekneyi bu kadere mahkum olmamamıza yardım edebilir.
Şimdi ben böyle anlatırken ara ara Budistlerden de bahsedeceğim çünkü Stoll'la benzer tarafları var.
Mesela Budistler gibi Stoll'lar da hayatın gelip geçiciliği üzerine düşünmemizi istiyorlar.
Seneca, insana dair her şey kısa ömürlü ve yok olmaya mahkumdur der.
Değer verdiğimiz her şeyi ve sevdiğimiz herkesi günün birinde yitireceğimiz aklımızdan hiç çıkarmamalıyız diyor soycular.
Yani işin özü şu hayatta her şeyin geçici olduğunu iyiydi neyi düşündüğünüzde yaptığımız şeyi her seferinde son kez yapmış olabileceğiniz ihtimalini düşündüğünüzde
arkadaşlar hayattan zevk alabiliyorsunuz.
Bir diğer yaşamdan zevk almanın yolu da aşağılamalara göğüs germek.
Stocular başkalarının bize söylediği hakaretlerin dinginliğimizi bozduğunu söylüyorlar.
Bu yüzden de stocular...
Başkalarından gelen hakaretlere üzülmememiz için başvurabileceğimiz teknikler geliştirmişler.
Bizler konu hakaret olunca çok hassaslaşıyoruz değil mi?
Kimse bana laf söyleyemez.
O kim ki bana bunları söylüyor diye böyle düşünüyoruz doğal olarak.
Missonista diyor ya Epictetus'un hocasıdır.
Bazen bir bakış bile hakaret olarak yorumlanabilir.
Ortaokullarda, liselerde bunlar çok yapılırdı.
Sen bana baktın çıkışta gel.
Sen neye baktın ne demek istedin değil mi?
Yani ona öyle bakması kendisine bak seni döverim seni şöyle yaparım gibi hakaret olarak algılanıyordu.
Düşünün yani bunu küçük çocuklar bile böyle algılıyorlar.
Günlük hayatımızdan bakalım işte bir otorite figürü olsun.
Diyelim ki patronunuz ya da öğretmeniniz sizi herkesin ortasında azarlasa muhtemelen ne olur içinizde?
Öfke ve aşağılanmışlık duygusu kabarır değil mi?
Bu olur. Hatta hakaretlerin yıllar yıllar sonra bile size huzursuz hissettirmesi çok büyük ihtimal.
Hiçbir şey yokken aklınıza gelir.
Sizi bir şeye tetikler, bir olay olur.
O an dersin bak aklıma şu geldi ya, şu müdür de bana şöyle demişti.
Herkes içinde bağırmıştı o günü hiç unutmam.
Neler söylemişti bana diye.
Sonra o geldiği zaman sanki o anı yine yaşıyormuşuz gibi sinirden kaskatı halde buluruz kendimizi.
Çok sinirleniriz. Yani dinginliğinizin yitirilmesinde hakaretlerin ne kadar etkili olduğunu ayırdığına varabilmek için tek yapmanız gereken günlük hayatta bizi nelerin sinirlendirdiğini
düşünmek ve bir liste yapmak diyor stodcular arkadaşlar.
Listenizin ilk sıralarına bakın.
Zaten büyük ihtimalle en yakınlarınız olacak.
Anne, baba, çocuk, eş, dostlar, arkadaşlar.
Bunlar olacak. Ve sizi en çok neyi sinirlendiriyorsa bu listeyi yaptığınız zaman o insanlardan uzak duracaksınız.
O insanlarla muhatap olmayacaksınız.
Konuşmayacaksınız. Eğer diyorsanız ki Ayça bu benim eşim ama bu beni sinirlendiriyormuş.
Benim en çok dinginliğimi bu bozuyormuş.
Beni en çok bu aşağılıyormuş.
O zaman ben de size şöyle soracağım.
Eşinizin olduğuna emin misiniz gerçekten?
Hayat arkadaşınızın.
Onun olduğuna emin misiniz?
Eğer listenin en başında yer alıyorsa, sizi aşağılayanlar listesinde, sizin dingininiz ve huzurunuzu bozanlar listesinde o kişinin ismi yer alıyorsa, o zaten sizin eşiniz değildir.
Ondan ayrılmaktan ya da bu konuyu anlattıktan sonra çözmenizden başka hiçbir çözüm olamaz.
Şimdi peki bu aşağılamalar karşısında ne yapacağız?
Öncelikle söylediği şeyin gerçek olup olmadığına bakmanız lazım diyor.
Eğer gerçekse zaten ortada bir gerçek olduğu için sinirlenmenize gerek yok.
Şimdi size mesela diyelim ki sen de Kelsin dedi.
Kelsiniz diyelim. Eee neden sinirleniyorsunuz diyor Saneka.
Zaten diyor Kelsin doğru bir şey bu.
Evet Kelim. Kelim abi var mı?
Sen de zaten kilolusun.
Kiloluyum abi var mı? Şişkoyum evet.
Eğer şişkoysa. Burada takılmamanız gerektiğini söylüyor.
Burada sinirlenmemeniz gerektiğini.
Çünkü aslında bunun bir aşağılanma değil, ortada olan bir gerçek olduğunu söylüyor.
Ama siz ortada olan bir gerçeği de aşağılama olarak hissediyorsanız zaten yapmanız gereken şey o kişiyle görüşmemek olacaktır diyor Seneka.
Ya da diyor sizi hakaret eden kişinin söylediği şey gerçek değil.
O zaman diyor o hakaret sahibinin ne kadar bildiğine bir irdele bakalım.
Epictetus öneriyor arkadaşlar bunu.
Bu diyor çok güzel diyor hayattan zevk almanın yoludur.
Yani içinizdeki sızıyı dindirmenin stratejisidir diyor.
Yani size işte diyelim ki sen de bu işi yanlış yapıyorsun diyen bir tip var iş yerinizde.
Dönüp bir bakın bakalım o neler yapmış.
Dönüp bir bakın bakalım yanlış yaptığı şeyler hakkında kendi üstünden o da azar yiyor mu?
Yani bu... Akıllı birisi mi?
Değer mi? Kayda değer birisi mi?
Onun söyledikleri sizin gerçekten akıllı ya da akılsız olmanıza öngörüyor mu?
Buna bakmanız lazım. Eğer diyor sizi bunu söyleyen kişi gerçekten dürüst, gerçekten akıllı ve yol gösterici birisi ise o zaman söylediğin doğru olma ihtimali yüksektir.
Kendinizi o doğrultuda düzelterek, aa evet bu benim eksikliğim var.
Kendi eksikliğinizi görerek, düzelterek, tamamlayarak yine aynı şekilde içinizdeki dinginliği koruyup yaşamanızdan zevk almaya devam edebilirsiniz diyor.
Bence bu. çok küçük günlük olarak her gün yaşadığımız ama farkında olmadan biz böyle garip garip birdenbire hiçbir şey yokken çöküşlerimize sebep olan durumlardan bir tanesi arkadaşlar.
Çünkü biz gün içerisinde bence onlarca kişinin aşağılanmasına katlanıyoruz.
Görmezden geliyoruz. Kulak arkası yapıyoruz.
Ve sonra hiçbir şey yokken bir yemekte aklımıza geliyor.
Sinirimizi bozuyoruz ve hayattan o anda zevk alamıyoruz.
Yani mesela iş yerinizde bir şey oldu diyelim.
Bu şekilde bir aşağılanmaya karşılaştınız.
Sonra akşam dışarıdaki arkadaşlarınız da kızlarla işte neyse karışık artık.
Hep kızlarla benim ağzım hep kızlara gidiyor.
Neyse yemek yiyorsunuz.
Tam böyle şarabınızdan bir yudumu alıyorsunuz.
Oh bütün günün sitesini atacakken birden aklınıza o aptalın söyledikleri geliyor.
Ne oldu? İçtiğin şarabın zevkini alamadın.
Arkadaşların muhabbetine limon sıktın.
İşte bu farkında olmadığımız ama gerçekten bir an önce kendimizi psikolojik olarak çözmeye çalışmamız gereken bir durum.
Bunu stoğcular bu şekilde söylüyorlar.
Ve şunu da ekleyeyim, stoğucular eğer içinizdeki dinginliğinizi yitirirseniz sürekli anlamsız öfke patlamaları yaşayacağınızı, insanlara güvenme yetinizi de kaybedeceğinizi söylüyorlar.
Dolaylı olarak da iletişim becerilerinizi bitiriyorsunuz.
O yüzden eğer böyle durumlarınız varsa, çevrenizde böyle tipler varsa bunu bir an önce çözün.
Bakın Seneka arkadaşlar tarihin en zalim imparatorlarından birinin öğretmeniydi Neron'un.
Hatta kaynaklara göre iki eşini bile isteye sebepsiz yere Neron öldürmüştür.
Neron arkadaşlar imparatorluğunda Seneca'nın redberliğindeydi.
Ve bu yaptığı kötü şeyleri, zalimlikleri, haksızlıkları hepsini Seneca görüyordu.
Düzeltmek için arka tarafta elinden geleni yapıyordu.
Neron tabii ki bunu fark etti.
Ve Seneca'nın ölümünü imzaladı.
İnfaz edin bu adamı dedi.
Ve Seneca infaz edildi arkadaşlar.
İnfazın yanında arkadaşları var.
Bir sürü eşi falan var.
Hepsi ağlıyorlar falan. Seneca o son anlarında da rivayete göre azarlamıştır.
Böyle mi Stov felsefesini yayıyorsunuz?
Böyle mi stojusunuz siz falan diye kızmıştır hatta.
Sonra onun ölümünü anlatacağım.
Kollarından atar damarlarını kesiyorlar.
Fakat yaşlılıktan ve göçsüzlükten kanaması yavaş oluyor, ölmüyor.
Bunun üzerine bacaklarındaki ve dizlerindeki atrelleri de kesiyorlar.
Ama Seneca yine ölmüyor.
Ve diyor ki bir tane arkadaşı da bir anda onu çağırıyor böyle uzaktan kafa hareketi falan yapıyor.
Geliyor arkadaşı diyor ki bana bir tane zehir bul.
Rica ediyorum ölemiyorum.
Gerçekten aynı bu şekilde çok dingin bir durumda.
Zehiri getiriyorlar ama içtiği zehir de onu öldürmüyor.
Akıbinde diyorlar ki hadi bunu hamama götürelim.
Hamamda buharda boğularak can veriyor.
Ve bu adamın arkadaşlar abisi Galya'ya yazdığı bir mektubu vardır.
Ve bu mektup günümüzde bir kitaba çevrilmiştir.
Kitabın adı ne biliyor musunuz?
Mutlu Yaşam Üzerine.
Seneca, dinginliğe en iyi hangi yolla ulaşabileceğini anlatıyor arkadaşlar bu kitapta.
Bu da tavsiyem olsun. Yani temelde muhakeme yetisini kullanıp bizleri telaşa ve korkuya düşüren her şeyi...
Def etmeniz yeterli. Eğer becerebilirseniz aralıksız bir dinginlik ve sürekli bir özgürlük kazanırsınız bütün insanlardan ve onların pis düşüncelerinden kurtulursunuz demek istiyor.
Sarsılmayan ve değişmeyen engin bir neşe elde edebileceğinizi söylüyor.
Kendi imkanlarından haz aldığınız ve içinizdeki sevinçten fazlasıyla gözünüzün...
olmadığı bir hayat yaşayabilirsiniz.
Bu şekilde de yaşamınızdan zevk alabilirsiniz diyor Seneca.
Bu söylediğim zalim imparator Neron öldükten sonra arkadaşlar köle olan Epictetus.
O da özgürlüğüne o şekilde kavuşuyor.
Epiktetos hem Nero'nun hem de ondan sonra imparator olan Domita'nın sekreterliğini yapmıştır.
Yani Epiktetos ne biliyor musunuz?
Köle olsa da beyaz yakalı bir köledir arkadaşlar Epiktetos.
Saray ortamında kamusal işlere baktığı için beyaz yakalı köle diyorlar ona.
Epiktetos da aynı şekilde dinginliğini kusursuz bir şekilde koruyan bir stoic'ıydı.
Onun da öfke kontrolü ve dinginlikle ilgili şöyle bir anısı var.
Bu arada Epictetus'un gerçek adı bilinmiyor.
Epictetus kelimesi Yunanca edinilmiş anlamına geliyor.
Roma'da bir köle olarak dünyaya geliyor Epictetus.
Efendisi acımasızlığıyla nam salmış Epaphrodotius.
Günün birinde onun bacağını zorla bükmeye başlıyor.
Epictetus da sakince uyarıyor.
Bak diyor dikkat et kırılacak.
Ama efendisi dinlemiyor.
Bacağını kırıyor.
Bacağını kırıldığında Efiktetos sadece başını kaldırıyor ve diyor ki seni uyarmıştım.
Bacağım kırılacak. Ne bağırdı ne öfkelendi arkadaşlar.
Hiçbirini yapmadı.
Çünkü o bir stoğacı. Ve stoğacılar kontrol edemediklerine değil tepkilerine odaklanır.
O günden sonra bir bacağı sürekli aksıyor.
Ama iradesi asla aksamamıştır.
Topallık yaşıyor yani bütün hayatı boyunca ve bunun üzerine hiç durmamıştır arkadaşlar.
Çok az yerde bahseder bundan.
Bu arada özgürlüğünü 30'undan sonra kazanmıştır.
Roma'da yıllarca felsefe dersi vermiştir.
Sonra filozoflar sübgüne gönderilince Yunanistan'a geçmiştir.
Nikopolis'te bir okulu vardır.
Okulu kurmuştur ve kalan hayatını da düşünmeye ve öğrenmeye adamıştır.
Düşünün bu kadar fiziksel olarak.
Hani biz diyoruz ya sana salak dedi, aptal dedi, işe yaramaz dedi.
Yani bu Epictetus'un yaşadığı en büyük aşağılanma.
Seneca'nın da ölürken yaşadığı büyük bir aşağılanma.
Ama ikisini de görüyorsunuz.
Dinleniklerinden hiçbir şey kaybetmemişler.
Ki Epictetus'un böyle fiziki olarak bir acı olması, ona bu şekilde bağırmaması, sana kırılacağını söylemiştim deyip sadece böyle bir cümle vermesi çok enteresan.
Gerçekten bu adamlar bu işi çözmüşler.
Yaşamdan zevk alımın bir diğer yolunu da bize Marcus Arionis söylüyor.
Diyor ki Marcus, her güne kendinize şunu söyleyerek başlayın.
Bugün sataşmayla, nankörlükle, küstahlıkla, ihanetle, kötü niyetle ve bencillikle karşılaşacağım.
Ve bunların hepsi de kabahati işlerinin iyi ile kötü birbirinden ayırmaktan, aciz olmasından kaynaklanacak.
Yani size kötü davranının kendi içindeki karanlık tarafı o arkadaşlar.
Sizi bağlayan hiçbir durum yok.
Dolayısıyla Marx diyor ki siz günlük ödevlerinizi yerine getirin ki karşılığında güzel yaşam ödülünüzü alın.
Başkalarının hayranlığı.
Veya sempatisi peşinde olmayın.
İşte o zaman dünyadaki gerçek zevki tadarsınız diyor Marcus.
Peki Marcus'un ödevler dediği şey nedir?
Nedir bu ödevler? Ne yapacağım da ben böyle olacak?
Marcus bunu Düşünceler kitabında açıklıyor.
Diyor ki, tanrılar bizi nedensiz yaratmamıştır.
Bizi bir ödev için yaratmışlardır.
Nasıl ki incir ağacı, bir incir ağacının, köpek bir köpeğin.
Arı da bir arının vazifesini yerine getirmekle mesul ise insan da bir insanın vazifesini yani tanrıların bizi yaratma sebeplerini yerine getirmekle sorumludur.
Nedir peki insanın vazifesi?
Storculara göre başlıca görevimiz arkadaşlar mantıklı olmak.
Diğer görevlerimizi keşfetmek için yapmamız gerekense Akıl yürütme yeteneğimizi kullanmak.
Bulacağımız şey diğer insanlarla birlikte yaşayacak ve onlarla karşılıklı fayda sağlayacak şekilde etkileşime girin.
Bu tarza yaratılmışızdır diyor.
Keşfedeceğimiz şey insan doğasının da aynı arınınki gibi olduğu.
Arı tek başına yaşamaktan aciz, yalnız kalırsa telef olur gider.
Aynı şekilde bizim varacağımız sonuç da Marcus'un da dediği gibi yaratılışımızın ardında yatan sebep toplumsal bir hayat.
Bu yüzden insanlık vasifesini düzgün yerine getiren kişi zaten hem mantıklı hem de sosyal olacaktır.
Ne diyor biliyor musunuz yani Marcus burada?
İyi olun diyor arkadaşlar, iyi olun diyor.
Hayvanları öldürmeyin, kadınlara kıymayın.
En basitinden yere değil yediklerinizi adam gibi düzgün bir şekilde çöpe atın diyor.
Adam gibi kelimesine burada lütfen takılmayın arkadaşlar.
Artık bu bir deyim. Yani erkeklik olarak orada bir feministlik olayına giremeyeceğim.
Kusura bakmayın. İyi insan olun diyor.
Siz iyi insan olduğunuz zaman, kötü niyetli olmadığınız zaman zaten diyor tanrılar size karşılığını verecektir diyor.
Benim en sevdiğim yaşamdan zevk almanın yolu bu.
Beni şimdi sosyal medya takip edenler biliyor.
Evden çıkıyorum ve hayvanları besliyorum.
Kediler miyam yam yam yam diye zaten hepsi hemen etrafıma geliyorlar.
Çok mu zor ya? Yani besleme kardeşim.
Besleme eğer beslemek isteyen insanda.
Besleme. Gelen kediye bari tekme atma.
Kovma. Ya da yalandan mama verecekmiş gibi davranma.
Yani bari bunu yap. Bunu yapsan bile bence Marcus'un bahsettiği toplumsal görevinin bir kısmını yerine getirmiş olursunuz.
Bunlar basit. Yapılması kolay görünen şeyler.
Hayır değil aslında.
Maalesef değil. Eğer öyle olsaydı...
Türkiye'de son 10 yılımızda, son 20 yılımızda kadınlarımız bu kadar öldürülmezdi.
Hayvanlar bu kadar telef olmazdı.
Bu kadar ekonomik sıkıntılar yaşamazdık, değil mi?
Ben çocukken bir kediyi sevmek istemiştim.
Böyle pisi pisi dedim, gelmedi kedi.
Ben de elimde sanki mama varmış gibi böyle pisi pisi yaptım.
Hadi gel de sana yemek vereyim gibi.
Sonra kedi hemen yanıma geldi.
Karnı aç demek ki. Sevdim, okşadım, oh güzelce kokladım, gönderdim.
Sonra bir tane yaşlı teyze gördü beni yanına çağırdı.
Kızım dedi bak dedi. Böyle dedi elinde yemek varmış gibi hani kediyi sevmek için çağırdın ama dedi.
Günah dedi. O karnını doyurmak için yanına gelmişti ama sen onu sırf kendi keyfin, zevkin için öptün gönderdin o yine aç kaldı dedi.
Bu gerçekten bence o gün teyzenin yaptığı çok büyük bir toplumsal ödevdi.
O bence o günkü ödevini yerine getirdi.
Bana büyük bir hayat dersi verdi.
Çünkü en büyük aldığım hayat derslerindendir.
Birini kandırmamak, ona umut verip de yapmamak.
Bu bence toplumsal ödevlerimizden de en büyüklerinden biridir.
Kedi deyince aklıma geldi. Bunu da söylemek istedim.
İyilik yapın. enayi derdesine varmadığı sürece hayatınızdan çok büyük şekilde zevk alacaksınız.
Yani kafanızı o yastığa çok rahat yaslayacaksınız.
O şekilde rahat yaşayacaksınız.
İyiliklerinizi yaparken de başka kötülerin olduğunu her zaman her an karşınıza çıkabileceğinizi unutmayın.
Polyanma gibi havalarda uçarak yaşamayın.
Bunu söylüyorum çünkü biz şu kafaya giriyoruz artık.
Ya ben enayi miyim?
Ya kimse yapmıyor. Ben neden böyle davranıyorum?
Tabii ya enayiyim. Herkes her zaman hep bana gelsin.
Tabii ya enayiyim. Ben her zaman herkese uyuyayım.
Tabii ya o işi de ben yapayım.
Bunu da ben yapayım. Bunun kafasına girmeyiniz.
Siz başkaları değilsiniz.
Siz sizsiniz. Başkaları üzerinde herhangi bir kontrolünüz yok.
Başkalarının hayata, siyasete...
ya da size dair ne düşündüklerini, kendi hayatlarına dair ne yaptıklarını her açıdan kontrol edebilmeniz mümkün değil.
Şimdiye dek neden oldukları zararı kontrol edebilmeniz mümkün değil.
Size de zarar vermiş olsalar bile bunu kontrol edemezsiniz.
Evet tabii ki çoğu zaman birbirimizden bir şeyler öğreniyoruz.
Bakın Ayisat Akambi'nin bir lafı vardır.
İyileşmenizin başkalarının kendi hatalarını kabul etmelerine bağlı olduğuna inanıyorsanız daha çok beklersiniz.
İçinizdeki nefreti taşımaya devam ederek ancak kendinizi cezalandırırsınız.
Başkaları başkalarıdır.
Siz sizsiniz.
Bu da Metin Rahatlama kitabından bir bölümdü arkadaşlar.
Met'e çok katılıyorum ben de.
Yani başkalarının yaptıkları kötülüklere takılmayın.
Siz günlük olarak yapmanız gereken ödevleri, iyi insan rolünüzü unutmayın.
Ve bu bölümün de sonuna geldik.
Şimdi bugün William Irvine'ın kitabından bahsettim.
Kitap bir podcast bölümüne sığmayacak.
Fazla sayfaya sahip bir kitap.
Bu podcast bölümünün tabii ki devamı gelecek arkadaşlar.
Beni hangi platformda dinliyorsanız lütfen takibi alın.
Yorumlarınızı ve mesajlarınızı hepsini okuyorum.
Çok güzel konuşmaya devam ediyoruz.
Hepsini yine bekliyorum.
Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere.
Bay bay. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
