
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hızlı bir dünyada yaşıyoruz. Herkes yetişmeye, başarmaya, daha fazlasını kovalamaya çalışırken; aslında unuttuğumuz en basit şey: rahatlamak. Matt Haig’in kitabı, sadece bir “iyi hisset” rehberi değil; hayatın ağırlığını taşırken nasıl hafifleyebileceğimizi gösteren samimi bir yolculuk.
Bu bölümde, kitabın en çok beni etkileyen satırlarını, günlük hayatta işimize yarayacak ufak ama büyük dönüşümler yaratabilecek fikirleri anlatıyorum.
**
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün Madhag'in rahatlama kitabından bahsedeceğim arkadaşlar.
Matt dile getirmeyeni dile getirme konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahip bence.
Ve bunu, bu rahatlama kitabını da gerçekten ustalıkla ve çok büyük bir empatiyle sağlamış.
Kitabın başlangıcı, ortası, sonu yok.
Tam tersine Matt kitabı için kuralsız bir yere giden atlas olarak tanımlamış.
Anılar, düşünceler çok güzel ifade edilmiş.
Kendi anıları, kendi düşünceleri var.
Hani düşüncelerin bir koleksiyonu gibi düşünebilirsiniz.
Dertlerinizi çözmek için değil, dertlerinizde sizinle birlikte olmak için ne söyleyeceğini tam olarak bilen bir arkadaşınızla oturduğunuzu düşünün, onu hayal edin.
İşte bu kitabı okuduğunuzda, Metin bu rahatlama kitabını okuduğunuzda aynen böyle hissediyorsunuz.
Bu yüzden ben de bugün hadi biraz rahatlayalım diye bu kitabı sizinle paylaşmak istedim.
Kitap arkadaşlar her biri farklı bir teselli tadı tutunan tematik bölümlere ayrılmış.
Bu bölümleri anlatmaya çalışacağım.
Seçtiğim, beğendiğim, kendime ders çıkarttığım, kendimi gördüğüm, onunla konuşuyor gibi kısımlarını anlatmaya çalışacağım size.
Matt diyor ki, bu kitapta yazdıklarım benim can kurtaran botlarımdan bazılarıdır.
Suyun üstünde kalmamı sağlayan düşüncelerimdir.
Umarım sizleri de karaya çıkartabilir.
Kafamızı kurcalayan...
Sürekli okuyup öğrensek, duygusal boşluğumuzu kapatsak da hayatımıza tam olarak entegre edemediğimiz bazı sorunlarımız var değil mi?
Hepimizin var. İşte kendimizi sevmemiz gerektiğini biliyoruz ama her zaman sevemiyoruz.
Belki yarı zamanlı sevebiliyoruz.
Değerli olduğumuzu biliyoruz ama sadece başardığımızda değerli hissediyoruz.
Geçmişimizden kopmamız gerektiğini biliyoruz.
Kendimizi affediyoruz da ama bir türlü bağışlayamıyoruz ya da başkalarını.
Sürekli hayatın ne olduğu ile ilgileniyoruz.
Belki de ne olmadığıyla ilgilenmemiz gerekiyordur değil mi?
Belki de biraz bu tarafına kafa yormamız gerekiyordur.
Şimdi biliyorsunuz benim bazı bölümlerim var.
Baya bir duygusal geçiyor.
Hatta ağlayıp ağlayıp kısa kestiğim ya da devam edemediğim bazı bölümler var.
Bana mesaj da atıyorsunuz, anlıyorsunuz sesimin süremesinden.
Bu bölümü de o şekilde bir bölüm olarak düşünüyorum.
Bu bölüm size...
Hayata yeniden başlama şansı olsun.
Yaşamak için hala bir şansımız var arkadaşlar.
Hala bir şansımız var. Etimizle, kemiğimizle, nefes alabilen vücudumuzla hala bir şansımız var.
Bunu kendinize borçlusunuz.
Başkasına değil. Bugüne ulaştığımız için, sizi durdurmak istemenize neden olan günlere rağmen devam etmeyi seçtiğiniz için kendinizle gurur duyun.
Tıpkı yazarımız Matt gibi arkadaşlar.
Matt 24 yaşındayken İpiza'da çalışırken panik atak geçiriyor ve sonrasında şiddetli bir depresyona giriyor.
O kadar zor günler geçiriyor ki kendini intihar etmek için uçurumun kenarında buluyor.
Ama ölüm korkusu bir nebzede olsa yaşam acısına baskın geliyor ve atlamıyor.
Bu arada Matt'in aile geçmişi bu tarz olaylara uzak değil.
Annesi doğum sonrasında depresyon geçirmiş.
Babasının annesinin de intihar ederek hayatına son vermiş olduğunu biliyoruz.
Nasıl iyileşiyor dersiniz Matt bu kadar büyük sıkıntılardan sonra?
Öncelikle depresyonu kabul ediyor.
Depresyonu düşman olarak değil, kendisine ait bir parça olarak görmeye başlıyor ki kontrolü ele alabilsin tekrardan.
Sonra okumaya ve yazmaya başlıyor.
Tamamen kendini bunlara veriyor.
İlk başta hatta bir blog yazıyor.
Bu blog yazısıyla başlıyor.
Sonrasında da kitaplarıyla devam ediyor.
İşte şimdi de kitapları milyonlar satıyor.
Az satan bir kitabı yok diyebiliyorum.
40'den fazla dile çevrilmiş şu anda kitapları.
Sanırım 45'i geçti diyebiliyorum en son baktığımda.
Ya bu kısmı bu kadar kısa tutmak istemiyorum.
Direkt kitaba geçmek istemiyorum yani.
Biraz daha bir şeyler söylemek istiyorum kitaba geçmeden.
Lütfen, lütfen, lütfen kendinize odaklanın.
Başkalarının ne yaptığı, ne düşündüğü, söyledikleri gerçekten inanın ki hiç önemli değil.
Önemli olan sizsiniz.
Çünkü sizi kurtaracak kimse yok.
Sizden başka kimse yok.
Matt'in yaptığı gibi 24 yaşında hayatının en karanlık döneminde bir uçurumun kenarında durduğunda kimse onu sihirli bir şekilde oradan çekip almadı.
Hep o beklediğimiz sihirli işaretler, sihirli hareketler, mucizeler var ya onu yaşamadı arkadaşlar.
Elbette ailesi, sevgilisi, tanıdıklarının desteği vardı ama asıl adımı Matt kendisi attı.
Ölmekle yaşamak arasında kararı o verdi.
Kendine dedi ki bir gün daha Met, bir gün daha.
Sonra bir gün daha, bir gün daha yaşa dedi.
Yaşamak için bir gün daha.
Ve dediğim gibi bugün milyonlara ulaşan bir kitlesi var.
Bu bölüm size umut olsun arkadaşlar.
Kendi hayatını yeniden sahiplenmesi onu kurtarmıştı değil mi?
Biz beceremiyoruz bazen, bunu sahiplenemiyoruz.
Aman of ya, olmuyor ya, bırak.
Halledemiyorum, olmuyor arkadaşım, yapamıyorum, boşver diyoruz, kurtaramıyoruz.
Kimse sizin yerinize yaşamı geri almayacak.
O yüzden kendi en iyi arkadaşınız, kendi kahramanınız olun.
Çünkü kimse gelip sizi kurtarmayacak.
Ve ileride bir gün bugününüzü hatırlayacaksınız.
İleride bir gün bugününüzü hatırlayacaksınız.
Şu an çok ağır gelen şeyleri, çıkmaz sandığınız yolları, o günlerde ne kadar güçlüymüşüm, farkında bile değilmişim diyeceksiniz.
O yüzden... Şimdi başkalarının gürültüsünü kısın ve ileride bugünlerinizin sizi gururlandıracak bir hikayeye dönüşmesine izin verin.
Şimdi artık kitaba geçebilirim.
Biraz içimi de boşalttım.
Belki size de moral olur. Eğer kötü günler geçinenler varsa aranızda hoşuna gidecektir diye düşünüyorum.
Şimdi rahatlama kitabı elimde.
Gerçekten elimde şu anda.
Bu bölüm böyle ilerleyeceğim.
Beğendiğim kısımları dediğim gibi paylaşacağım.
O zaman başlıyorum. Hiçbir şey fes etmeyen ufacık bir umuttan daha güçlü değildir.
Gerçekten benim de çok güçlü hissettiğim bir duygudur.
Ben de ne olursa olsun şartlar hep umutlu hissedebiliyorum.
Artık hissedebiliyorum. Eskiden çok korkardım umut edememekten, vazgeçmekten.
Ama şimdi öyle değil.
Yani o şekilde yaşamıyorum artık.
Beni üzen ve korkutan, endişelendiren bir şeydi umut edememek.
Ne yazık ki çoğu zaman yeterince çabalamadan umudumuzu bazı konularda iltirebiliyoruz.
Körü körüne teslim olabiliyoruz hayatımızdaki kötü sonuçlara.
Ayrıca sen nasıl yaptın umudu elde bırakmayı derseniz ağlamak istediğimde ağlıyorum arkadaşlar.
Kimse umurumda bile değil.
Bağırmak istediğimde gerçekten müsaitlik yaratıyorum.
Uygun bir yer yaratıyorum.
Avazım çıktığı kadar bağırıyorum.
Asla içimde tutmam.
Çığlık terapisi var ya gülmeyim şimdi ona da saygım var.
İnanıyorum bu tarz bir şeyde.
Doğru yapıldığı sürece tabii ki.
Dibine kadar olumsuzu düşünüp Diliyorsunuz stoğu felsefesi podcastında da söylemiştim.
Kısa bir süre dibine kadar olumsuzu düşünüp sonra salıyorum arkadaşlar.
Hepsini salıyorum ve rahatlıyorum.
Kaldığım yerden gerçekten devam edebiliyorum.
Düz bir çizgide devam edersen elbet bir çıkış yolu olur.
Değil mi? Bunu biliyoruz böyle olduğunu.
Ben de düz bir çizgide devam edebilmek için bu beni dengemden şaşıran fazlalıklar, ağlamak istekleri, bağırma istekleri bunları çıkartmam gerekiyor.
Bunları ben bastırarak ne yapamıyordum?
Konuşuyoruz hep. Yapamıyordum yani gönderemiyordum değil mi?
Duygular bastırılmazdı.
Ben ne yapacağım ağlamak istiyorsam?
Ağlamayacak mıyım yani?
Ya da güçsüz hissetmemek için ağlamayacak mıyım?
Tabii ki. Tabii ki hayır. Ağlayacağım.
O yüzden uygunluk yaratıyorum arkadaşlar.
Asla bastırmıyorum. Don Kitabevi kitabında okumuştum.
Ağlamak istediğinde ağlaman lazım.
Yüreğin ağlıyorsa sen de ağlamalısın.
Böyle böyle yavaşça ilerliyor insan diye yazıyordu.
Umudumuzu peki biz neden kaybediyoruz?
Çünkü şu anımızı ve geleceğimizi geçmişte yaşadığımız başarısızlıklarımıza bağlıyoruz.
İmkansızlıklara bağlıyoruz.
Yapamadıklarımıza, elimize yüzümüze bulaştırdıklarımıza bağlıyoruz.
İyi giden şeylerde bile ne zaman bozulacak acaba diye bozulmasını bekliyoruz.
ta bir ileriki seviyeler daha var.
Bunlar kendilerini biliyorlar.
Bozulmasını ümit ediyoruz.
Çünkü neden? Kendini o kurban psikolojisine sokup acıdan beslenecek.
Değil mi? Böylelerimiz var.
Şunu unutmayalım arkadaşlar.
Lütfen unutmayalım. Umudet var.
Çünkü biz hala buradayız.
Bu değişmedi. Hiç değişmedi.
Biz yaşıyoruz hala. Umutsuzluk nereden geliyor ya?
Çoğu zaman acıdan geliyor dediğim gibi.
Beynimiz acıyla Hazzı yan yana kaydediyor.
Güzel anı büyütüyor.
Eski yarayı çağırıyor.
Küçük bir sızı dünün büyük ağrılarıyla birleşiyor.
Hiç geçmeyecek sanıyoruz.
Umut böylece ne oluyor biliyor musunuz?
Görünmez oluyor. Umutsuz olduğumuzu anlayamıyoruz biz.
Ama nasıl bedenimizde karbon, oksijen çok, altın, bakır azsa hayatımız da işte böyle.
Zor gün çok ama aralarda ne var?
Sevinç, merhamet, umut var.
üstünü örten bizim sözlerimiz.
Kendimize neyi tekrar edersek ona inanırız.
O yüzden cümleyi değiştirelim.
Bunu atlatırım. Bir gün daha yaşayalım.
Umudum hala var. 2000 yıl önce Marcus Aurelius sıkıntılı zamanlarında ne yapardı?
Başını kaldırır, yıldızlara bakardı.
Gökyüzü dertlerimizin ölçeğini küçültür.
Bizi daha büyük bir düzene yerleştirir.
Siz de bakın, nefes alın, göğe daha çok bakın, sık bakın.
Bir gün daha bakın, bir gün daha yapın.
Çünkü kimse dediğim gibi gelip bizi kurtarmıyor.
Ama biz kendimizi bugünden başlayarak, umut ederek kurtarabiliriz.
Umutsuzluğun... En büyük düşmanın da fark ettirmeden bize düşman olması da arkadaşlar.
Yani biz kendimizin nasıl umutsuzluğa düştüğünü anlamadığımız bir kısımda ne biliyor musunuz?
Kendimize sürekli söylediğimiz olumsuz cümleler.
Çünkü biz bunlara zamanla inanıyoruz.
Bunlar bizim zamanla gerçeğimiz oluyor.
Matt diyor ki gün içerisinde ya da hayatımız boyunca kendimize sürekli söylediğimiz olumsuz cümlelerimiz var.
Bunların yerine diyor umudunuzu kaybetmemek için tek bir cümle kurun.
Ben şimdi size kendimize sürekli söylediğim o cümleleri hatırlatacağım.
Olumsuz olanları.
Yeterince popüler değilim.
Yeterince iyi değilim.
Yeterince güçlü değilim.
Yeterince sevimli değilim, çekici değilim, seksi değilim, havalı değilim, zeki değilim, komik değilim, yeterince eğitimli değilim, yeterince okumuş değilim, yeterince zengin değilim, yeterince genç değilim, kaliteli
değilim, yeterince seyahat etmiş değilim, yeterince yetenekli değilim, yeterince pürüzsüz tenli değilim, yeterince kaslı değilim, ünlü değilim, ilginç değilim, yeterince değerli değilim.
Ama bunların karşısına tek bir cümle söyleyin diyor Matt.
Ben yeterliyim. Bu söylediğim yeterli değilim, yeterince yeterli değilim cümlelerinden herhangi biri aklınıza geldiğinde hemen arkadaşlar ben yeterliyim deyin gitsin.
Niye bunca olumsuzluk, bunca acı, bunca umutsuzluk dersiniz?
Tek bir cümleyle cevap vereceğim.
Dünyanın adaleti böyle işliyor.
Kuyuya düşmeden Mısır'a sultan olunmaz.
O kuyuya düşürecek.
Umutsuzluk olmazsa umut etmek hiçbir şey değildir.
Merham koyup onar mı?
Sinemde kanlı dağı, söndürme öz elinle yandırdığın çelağı.
Farabi'nin sözüdür arkadaşlar.
Çok bayılırım bu söze.
Yani düşe kalka, ağlaya sızlaya, başınıza gelen kötü şeylerin kahrını, zehrini çeke çeke gün gelir o zehir mutlaka bal olur.
Umudu hissedebilmek için her şeyin yolunda olması gerekmiyor.
Her şeyin değişeceğini hatırlamanız yeterli.
Her şey değişecek. İnanın bugünkü gibi olmayacak hiçbir şey.
Yarın hiçbir şey bugünkü gibi olmayacak.
Umut herkes için var.
Umut edebilmek için mevcut durumunuzun gerçekliğini inkar etmeniz gerekmiyor.
Geleceğiniz belirsiz olduğunu, hayatınızı...
Karanlık kadar ışık da olduğunu bilmeniz yeterli arkadaşlar.
Albert Camus diyor ki, hayattan umudu kesmeden hayatı sevemeyiz.
Hazzın ve umutsuzluğun aynı bütüne dahil olduğunu, her şey birbiriyle bağlantılı olduğunu, Zıtların birbiri içinde var olduğunu, her şeyin birleşerek nasıl bir bütün oluşturduğunu
görmeye başladığınızda en kötü zamanlarınızda bile kendinizi daha güçlü hissedebilirsiniz.
Var olmak, tamamen umutla var olmak kendini bırakabilmektir.
Kendimizi affetmedikçe, umutlarımız hep gittikçe dünya daha güzel bir yere dönüşmeyecek.
Bizler sürekli anahtar çeviririz.
Bu hayatta sürekli anahtar çeviriyoruz ve değişim o şekilde gerçekleşiyor.
Ne oluyor anahtarı çevirdiğimizde?
İlla bir şeyin kapısı açılıyor değil mi?
İşte biz bunu hayatımızın her döneminde yaşıyoruz.
Ve zaman da sürekli anahtarlarını çeviriyor.
Çünkü zaman değişim demektir.
Değişim yaşamın doğasıdır.
Umut edebilmenizin sebebi değişimdir arkadaşlar.
Yarın bir şeylerin değişeceğini bilerek siz umudunuzu var edebilirsiniz.
Beynimiz deneyimlerimize dayanarak nöroplastisite yoluyla yapısını da değiştiriyor.
Hiçbirimiz 10 yıl önceki insanlar değiliz.
Kötü şeyler hissettiğimiz ya da deneyimlediğimizde hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini hatırlamak gerçekten işimize yarar.
Bakış açımızı değiştirir.
Kendimizin farklı versiyonlarına dönüşürüz.
Matt diyor ki bana sorulan en zor soru şuydu.
Hiç kimsem yokken başkaları için nasıl hayatta kalabilirim demişler ona.
Ve devamında diyor ki karşınıza çıkacak insanlar için de hayatta kalabilirsiniz.
Tabii o da var ama aynı zamanda dönüşeceğiniz insanlar için de hayatta kalmalısınız.
Bu dizimde iyilik ve sevgiden doğan şefkat anlamlarına gelen metta ya da maitri kavramları vardır.
Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmektir.
Kendimizi değiştirmeye değil her şey değişim olarak kabullenmeye niyet etmektir.
Yani kontrolü ne olursa olsun bütünüyle bırakmak lazım.
Met diyor ki her ne olursa olsun hiçbir şeyin başlangıç ya da son olmadığını idrak etmek zorundayız.
Eğer bu farkındalığa ulaşırsanız bütün hislerinizin normal ve insani olduğunu, insanların tarihin başlangıcından beri aynı şeyleri hissetmiş olduğunu görebilirsiniz.
Düşünceler, duygular, ruhalleri, anılar hepsi gelip geçer.
Ama şimdiki an hep vardır.
Bu meta meditasyonunda bizi kızdırıp sinirlendiren, sevilmesi en zor olan insanlara karşı bile şefkat duymamız lazım diyor.
Ve bu meta meditasyonunu önermiş.
Ben hiç yapmadım. Normal bildiğimiz meditasyonu yaptım.
Bu aralar biraz ara verdim arkadaşlar.
Şöyle bir önerim olacak size. Bu arada onu da hemen paylaşayım aklımdayken.
Meditasyonda eğer bazı sorunlarınızın farkına vardıysanız özellikle geçmişten ve annenizle olan sorunlarınızı fark ettiyseniz ortaya çıkan sorunla Ne yapmanızı hocanızın
söylemesi gerekiyor. Yani meditasyon hocanızın bunu söylemesi gerekiyor.
Eğer söylemezse o sorununuz havada kalır.
Ve bu öğrenmiş olduğunuz farkındalık ne yapacağınızı bilmezseniz kendi cehenneminize düşersiniz.
O yüzden eğer meditasyon yapıyorsanız, tek başınıza da yapıyorsanız ve bir şeylerin farkına var değilseniz bir sıkıntının mutlaka bence profesyonel birisiyle görüşmenizde fayda var.
Bu meditasyonda şöyledir.
Şöyle başlanır arkadaşlar.
Güven içinde ve mutlu yaşıyorum ve şöyle devam eder.
Güven içinde ve mutlu yaşasın.
Güven içinde ve mutlu yaşasınlar.
Bütün canlılar güven içinde.
Ve mutlu yaşasın.
Yani daha çok geçmişi ve insanları affetmekle ve şu anki durumlarına güzel dilekleri göndermekle alakalı bir meditasyon.
Dolayısıyla size şifa verdiğinin düşünülüyor.
Yani sizi iyileştirdiği düşünülüyor.
Burada amaç işte sevginizle her şeyi kapsamak.
Yaşamın bütünlüğüyle bağlantı kurmak.
Dünyadaki bütün acıları hissederken yaşamın ve bütün doğanın sevincini de deneyimlemek.
Şefkat yoluyla...
Her şeyin bir parçasıyız biz.
Mecazi anlamda neyiz?
Mac diyor ki ateş, toprak, hava ve suyuz.
Zaten olduğumuz şeye dönüşeceğiz.
Hayatın kendisine dönüşeceğiz sonunda diyor.
Yıllar önce bindiğim bir takside ilahi çalıyordu.
Takside kendimi ağlarken buldum.
Hiçbir sorunum, hiçbir sıkıntım da yok.
Yani ağlanacak hiçbir şeyim yok.
Ama ağladım. Çünkü normal bir ilahi biliyorum yani, duyuyorum.
Sözsüz oluyor. Bazen sözlü oluyor.
Hiçbir şey de anlamıyorum Arapça duyduklarımdan.
Melodisi gayet güzel, normal bir ilahiydi bu duyduklarımda.
Biliyorum yani. Sonra dedim ki ben niye ağladım ki?
Niye ağladım diye böyle düşündüm.
Çözmeye çalıştım yani sebebini.
Sonradan çözdüm. Çünkü evet dedim ben kendi kendimle yüzleşiyorum.
Tek başıma verdiğim savaşlar, yanımda dostum gibi görülen insanlar hepsi sahte.
O anda böyle insanların hayatımda olduğunu anladım arkadaşlar o anda.
Bana öyle bir çağrışım yapmıştı o.
Çünkü ağladığım zaman kendime solduğum sorular, yakın zamanda yaşadığım şeyler dolayısıyla bunu çözmüştüm, bunu görmüştüm.
Bunlardan kurtulmam gerektiğini anlamıştım hatta.
Varoluşçu felsefeci Rolomey zıt duyguları sıkça birbirine karıştırdığımızı söylüyor.
Ben de böyle yapmıştım. Yani sevginin zıttı nefret değil kayıtsızlıktır diyordu.
Ben de kayıtsız kaldım.
Hani varsa bu tarz insanlar hayatınızda ve hiçbir şey yokken ne bileyim bir roman havası çalıyorken tam tersini söyleyeyim ağlıyorsanız eğer garip garip böyle duygu durumlarına giriyorsanız bu tarz şeyler olabilir.
Çok fazla sevgi vermiş olabilirsiniz.
Ben de geçen meditasyon yaparken sonrasında bir şey sordum hocamıza.
Bana şöyle bir şey söyledi.
Çok fazla vermişsin dedi.
Para olarak değil, manevi olarak da.
O kadar çok vermişsin ki istediğin şeyleri almak için yerin kalmamış dedi.
Yani ben fazlasından verdiğim için ve dengeyi aştığım için arkadaşlar istediğim şeyleri alma yerim kalmamış.
Alma verme dengesi ikisini de içine etmişim anlayacağınız.
Onu düzenlemeye çalışıyorum şu anda.
O yüzden sevginin zıttı nefret değil kayıtsızlıktır diyorum.
Bu yüzden... Kayıtsız kalmak gerekiyor.
Her şeyi siz çözemezsiniz.
Her şeye siz koşamazsınız.
Eğer böyle yapıyorsanız aklınıza bulunsun, kulağınıza küpe olsun.
İnsanın kendi kaderiyle yüzleşirken kendi özgürlüğünün bilincine varması oluyor bu.
Benim de yaşadığım tam olarak buydu.
Kaderimdeki insanları kaderimle yüzleşirken onlara kayıtsız kalarak hayatımdan kolaylıkla çıkardım.
Ve Matt diyor ki, zihninizden çıkan yol yaşamdan geçer.
Çok güzel ya. Zihninizden çıkan yol yaşamdan geçer.
Bizler ne yaparız? Önce yaşayacaklarımızı, yapacaklarımızı zihnimizde tasarlarız değil mi?
Yani gerçekliğimiz zihnimizde başlıyor.
Mesela yarın işe gideceksiniz.
Önce sabah kalkacağım, şunu yapacağım, alarmı kurayım, kıyafetlerimi hazırlayayım, kahvaltımı yapacağım, kahvemi içeceğim diye böyle planlar yapıyoruz.
Şu anda ben mesela su adamı hissediyorum.
Biraz sonra önümdeki suyu alıp içeceğim.
Ne oldu? İlk önce zihnimde bunu kurdum.
Böyle yaşıyoruz biz. O zaman diğer isteklerimizi neden böyle zihnimizde kurgulayıp basitçe yapamıyoruz?
Kendimize soralım bu soruyu arkadaşlar.
Kendimize zaman zaman o kadar da zor olmadığını hatırlatalım.
Kafanızda kuracaksınız, zihninizde bir yol haritası belirleyeceksiniz ve sadece yapacaksınız.
İster disiplin deyin, ister rutin, ister düzen ne derseniz deyin.
Bazen isteklerimizin olmamasının sebebi bu kadar basittir.
Zihnimizden geçen o planı yapmamız gerekene sadık kalmayarak yapmıyoruz.
Sonra olmuyor o istediklerimiz.
Yine bir kitaba başladım arkadaşlar.
Kitap için değil, yazar için aldım.
Sosyal medyada da paylaşmıştım.
Yazanın araştırmalarını ve yazılarını okuyordum ama kitabını hiç okumamıştım.
Kendini Aşk kitabı.
Scott Barry Kaufman'ın kitabı arkadaşlar.
Hikayesi beni çok etkilemiştir.
O yüzden yazar için aldım diyorum.
Kitabı bakın, daha yeni başladım ben de.
Güzel, güzel bir kitap.
Scott'ın hikayesini anlatayım.
Çocukken çok ciddi bir işitme sorunu yaşıyor ve bu işitme sorunlarından dolayı diyor ki doktorların hepsi öğrenme güçlüğü çekeceksin.
Çocuğa gerizekalı olacaksın gibi bir şey söylüyorlar.
Yani başarısız olacaksın kardeşim sen hayatında.
Yani nasıl yaparsın bilemiyoruz ama hayatını bir şekilde devam ettirmen gerekiyor.
Haberin olsun diyorlar. Ama Scott zihninin sınırlı değil farklı çalıştığını fark ediyor.
Lisedeyken beyin esnekliğini kullanıyor.
dinleme ve öğrenme tekniklerini yeniden geliştiriyor.
Yani ne yapıyor biliyor musunuz?
Ben gerizekalıyım, Allah kahretsin hayatım bitti diye kenara çekilmiyor, ağlamıyor.
Kendi öğrenme şekline göre, beynine göre öğrenme stilleri geliştiriyor.
Ve bilgiyi işlemek için yaratıcı yollar bulmaya çalışıyor.
Scott diyor ki, zihnimdeki engel aslında keşfetmediğim yolları görmemi sağladı.
Bu kararlılığı... Onu arkadaşlar Yale, Cambridge gibi üniversitelerde profesör olmaya götürmüştür.
Başarının sırrı eksik gördüğü yönünü kapatmaya değil o farklılığı bir avantaja çevirmeye çalışmasıydı.
Bunu aynı şekilde Beethoven da yapıyor.
32 yaşındayken işitme kaybı çok hızlı bir şekilde ilerliyor.
Çok üzgün ve mutsuz.
İnsanlar da onun bu halinden insan sevmez, inatçı, kötü kalpli olarak tanımlamışlar.
Öyle göründüğü için o şekilde adamın adını çıkarmışlar.
O da çok üzülmüş bu duruma.
Hatta bir gün kardeşine yazdığı mektupta bahsetmiş.
Kendimi umutsuz vaka gibi hissediyorum diye.
Umutsuzluğun en hacı halini yaşıyormuş Beethoven.
Ama gelin görün ki en ünlü eserlerini...
tamamen sığır olduktan sonra yapmıştır.
Ve bu adam yani dünyadaki en tanımış eserlerden bazılarını bestelemiş olan adamın kendi bestelerinin çoğunu hiç dinleyememiş olduğunu bilmek ne kadar üzücü değil mi?
Ama onun bir tutkusuydu arkadaşlar bu.
Sığır ve dünyanın en iyi bestelerini yapıyor.
Sanat tarihi Emily Dickinson'dan Georgia Oakville'e kadar amaç hissini ve avuntuyu yarattıkları sanatta bulan duyarlı insanlarla dolu.
Ve bu insanların tutkusu olduğu için asla engelleri görmemişler.
Asla kabul etmemişler.
Yani biz engel çıktığı zaman ne yapıyoruz?
Hemen kaygıya düşüyoruz değil mi?
Kaygılanıyoruz. Olmayacak şöyle böyle diye üzülüyoruz.
Kendimizi bırakıyoruz. Matt diyor ki kaygının düşmanları merak ve tutkudur.
Derin bir kaygıya kapıldığımda bile kendim dışında herhangi bir şeye karşı yeterince güçlü bir merak duygusu yapabiliyorsam, yaratabiliyorsam...
Kendimi kurtarabilirim.
Bakın bu merak konusuna ben de çok katılıyorum.
Kesinlikle kaygının düşmanı merak ve tutku.
Hatta İlber Hoca da gençlere sürekli bunu öneriyor.
Videolarını izliyorsunuzdur, konuşmalarını duyuyorsunuzdur, görüyorsunuzdur.
Hep diyor ki merak edin.
Türk genci diyor meraklı olmalı diyor.
Çünkü merak ettiğiniz zaman gerçekten tutkunuzu bulabilirsiniz ve bir şeye eğer tutkuluysanız aynı Beethoven gibi, Scott gibi önünüze resmi olarak, fiziksel olarak engeller
çıksa bile onu başarabiliyorsunuz.
İstediğinize ulaşabiliyorsunuz.
En az korkunuz kadar büyük bir tutku bulun.
Zihninizden çıkan yol...
yaşamdan geçer. Bu bölüm bu kadar arkadaşlar.
Hep beraber şöyle bir içimizi dökelim, şöyle bir rahatlayalım istedim.
Umarım beğenmişsinizdir.
Mesajlarınızı okuyorum.
Cevap veremediklerim var, yetişemediklerim var.
Onlara da döneceğim mutlaka.
Beni hangi platformdan dinliyorsanız lütfen takip almayı unutmayın.
Sosyal medyada da bekliyorum sizi.
Görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
