
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde, pazartesilerin üzerimizde bıraktığı ağırlıktan nasıl kurtulabileceğimizi, hayatımızda doğru dengeyi bulmanın sırlarını ve motivasyonunuzu artıracak etkili yöntemleri konuşuyoruz. “Goldilocks Kuralı” nasıl bir masaldan çıkıp başarıya ulaşmanın altın anahtarı haline geldi? Steve Martin’in kariyer yolculuğundan hangi ilham verici dersleri çıkarabiliriz anlatıyorum.
***Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Nizyon'a.
Haftada bir, iki haftada bir pazar testi motivasyonu bölümleri yapmaya karar verdim arkadaşlar.
Çünkü geçenlerde bir arkadaşımla sabah konuşuyordum.
Dedi ki bana Allah bu pazartesi bulanların belasını versin dedi.
Sonra bunun ne kadar sıklıkla söylendiğini fark ettim ve böyle düşünen, bu duyguyla, bu sendromla baş edemeyenler için bu bölümü yapmaya karar verdim.
Daha doğrusu bu bölümleri yapmaya karar verdim.
Pazartesi günü nedir arkadaşlar?
Nereden çıktı? Kimdir bunun mucidi?
Buradan bir başlayalım. Babil İmparatorluğu ismini koy arkadaşlar pazartesinin.
Yani bu zamanlarda şekillenmeye başlıyor bu zamanlar.
Babililer haftayı 7 gün olarak düzenliyorlar.
Çünkü gökyüzünde hareket eden 7 tane büyük cisim görüyorlar.
Güneş, ay ve beş tane gezegen.
Merkür, Venüs, Mars, Jupiter, Satürn.
Ve her güne de bir tane gök cisminin adını veriyorlar.
Pazartesine de ayın günü diyorlar.
İngilizce'de zaten Monday yani Monday olarak anlamına geliyor.
Bu şekilde kullanılmış. Bizde de işte Türkçe'de de pazartesi ismi tamamen ticaretle ilgili.
Ne kadar akıllı bir isim koymuşlar değil mi?
Osmanlı döneminde pazar kurulan günlerin bir sonrası yani pazar ertesi olarak söylenmeye başlanıyor.
Zaten Babililerden sonra da Yunanlılar işte Romalılar derken bu haftalık sistem tüm dünyaya yayılıyor.
Ve bugünkü takvimde yerini alıyor.
Peki pazartesileri neden bu kadar sevilmez?
Çünkü haftanın ilk iş günü ve çok yoğun çalışma saatlerimiz var.
Yani biz o yoğun çalışma saatlerinin girişini yapıyoruz pazartesiyle.
Ve haftalık ortalama çalışma süremiz yaklaşık olarak 44 saat arkadaşlar.
Yani Avrupa'nın çok çok üzerinde bir saat bu.
Bu kadar yoğun çalışma düzen içinde pazartesi sendromu kaçınılmaz bir hal alıyor tabii ki.
Hafta sonu tatilinden sonra tekrar işe adapte olmaya çalışıyoruz.
İşte yorgunluklarımızla, eşleksizliklerimizle, stresle baş etmeye çalışıyoruz değil mi?
Ne oluyor? İşte tatilim sona erdi.
Tekrar çalışacağım. Bütün gün yorulacağım.
Kafasına giriyoruz. Buna için sizler arkadaşlar bu podcast arasında iki tane tavsiyem var.
Birinci tavsiyem pazar akşamını mümkün olduğunca sakin geçirmeniz.
Emekli gibi geçmeniz gerektiğini söylüyor psikologlar.
Evde işte kaliteli sahipler.
Belki ufak bir yürüyüş.
Doğada ufak bir yürüyüş.
Ondan sonra yine ev. Ev de ev yani.
İkinci tavsiyem de motivasyon kaynaklarını kullanmanız.
Yani size motivasyon olacak şeyler dinleyeceksiniz.
İzleyeceksiniz. Filmler bulacaksınız.
Ya da böyle benim gibi işte podcastları dinleyeceksiniz.
Ve ben de bugünün pazartesi motivasyon sohbetini başlatıyorum arkadaşlar.
Bugünkü sohbetimiz Amerikalı oyuncu, komedyen...
yazar, yapımcı ve müzisyen olan Setevi Maltevi üzerinden yapacağım.
Ha bir de Banjo oyuncusuydu sanırım.
Ödülü de olması gerekiyor yanlış hatırlamıyorsam.
En sevdiğim filmi Pembe Panter ve Gelinin Babası filmidir.
Klasiktir bu filmler.
Benim için izlemediyseniz mutlaka bakabilirsiniz.
Steve Martin üzerinden arkadaşlar size Goldilocks kuralını anlatacağım.
Şimdi Steve 1955 yılında Disneyland California'da açılıyor.
Ve henüz Steve o zaman 10 yaşında.
Buna rağmen Disneyland'e gidiyor ve iş istiyor.
O zamanki kanunlar ve denetimler daha gevşek olduğu için yaşına rağmen ona iş veriyorlar.
Ve 50 cent'e sadece 50 cent'e iş buluyor.
Disney Lent'in rehberine işte rehber gibi bir kitapçık var.
Onu hemen girişte insanlara satmaya çalışıyor.
Ve bir yıl boyunca sadece bu işi yapıyor.
Bir yıl boyunca kapıda girişte Disney Lent'e gelenleri işte karşıladıktan sonra bu rehberi satıyor.
Sonra onu Disney'in içindeki sihir dükkanına satış alıyorlar.
O da oradaki dükkandaki çalışanlardan bazı sihirbazlık numaraları öğreniyor.
Öğrendiklerini de gelen müşterileri sergiliyor.
İşte küçük küçük ilizyon gösterileri yapıyor.
Biraz zaman geçtikten sonra diyor ki benim asıl istediğim şey burada insanlara sihir yapmak değil.
Ben sahnede olmak, oradayken insanları güldürmek istiyorum diyor.
Bunu fark ettiğin şey o kadar kıymetli bir şey ki arkadaşlar değil mi?
Gerçekten ne istediğini bulabilmek ama farkındaysanız bu ne istediğini bulmadan önce böyle kendi seviyesinde ufak çaplı bir şeyler yaptı.
Yani kendi bazı gelişmelerini gerçekleştirmiş oldu.
Ve bu çok paha biçilemez bir şey.
Ve City isteğinin komedyen olmak olduğunu anlayınca Los Angeles'a gidiyor.
küçük küçük sahneler almaya başlıyor.
İnsanlar işte bir restoranda oturuyorlar, sohbet ediyorlar ya da yemek yiyorlar.
O da sahne aldığı işte 10-20 dakikalık sürelerde insanların onu pek de izlemediğini görüyor.
O sahnede işte böyle komik komik bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
Stand up gösterileri yapıyor.
Biraz daha bu işte kalıyor.
Ve 19 yaşına geldiğinde daha uzun gösteriler yapacağım artık.
Benim gösterilerim biraz kısa.
Üzerine bir şeyler katıp biraz daha uzatacağım gösterilerimi diyor.
Ve sonra... arasında da televizyon metin yazarı olarak işe giriyor.
Çünkü gösterilerini uzattığı için metin yazarı alanında kendini geliştirmiş oluyor.
Ve fark ediliyor arkadaşlar televizyon metin yazarlığı görevinde talk show'lara çıkmaya başlıyor.
70'lerin en iyi talk show'larına konuk oluyor.
İşte The Tonight Show, Saturday Night Live bunların hepsine çıkıyor.
Ve artık onu konuk olarak değil beğenildiği için gösterilen bir parçası olarak yani düzenli konuk olarak çağırmaya başlıyorlar bu show'lara.
Ve artık onu herkes tanımaya başlıyor.
Bir turne düzenlemeye karar veriyor.
İlk önce sadece 3 günde 60 şehirde, sonra 80 günde 72, sonra da 90 günde 85 tane şehir gezerek komedi gösterileri yapıyor.
Bakın fark ettiniz mi?
Hem günleri hem şehir sayıları yavaş yavaş artıyor.
Hiç kimse başarı merdivenlerini elleri cebinde tırmanmamıştır.
İstiridyelerin nasıl inci yaptıkları biliyor musunuz arkadaşlar?
Kabuğun içine giren yabancı cisimler istiridyenin salgıladığı sedef minyadıyla kaplanınca içinde farklı şekilde ve boyutlarda inciler oluşuyor.
Yani içinizde iyi bir inci bulmak istiyorsanız istiridyenizi akıntılı sularda aramalısınız ki o yabancı cisimler içeriye girsin.
ve sizin içinizdeki güçle beraber dışarıya çıkabilsin.
Yani dışarıdan bir uyaran olması gerekiyor.
Ama yavaş yavaş, bir anda değil.
Çünkü dışarıdan gelecek o rahatsız edici uyaranlara ihtiyacımız var.
Eğer içinizde rahatınızı bozan bu pazartesi sendromu gibi işe gitmek istememe, zorlanma, kendini güçsüz hissetme gibi şeyler yaşıyorsanız bu sizin değişmek istediğinizin bir göstergesidir
aslında. Bırakın ya salınsın sedef mineralleriniz.
İnciniz çıksın ortaya arkadaşlar.
Güzel şeylerin olması için kötü görünen ama ileride iyi gelecek şeyler olmalıdır.
Çoğumuz gibi ben de teşhis konulmamış bir nörodiverjan olarak büyüdüm arkadaşlar.
Yani nörodiverjan olarak bunu söylüyorum çünkü başka bir ismi yok.
Böyle olmak bir rahatsızlık ya da bir eksiklik değil.
Sadece beynimiz dünyayı algılama, düşünme ve işlem yapma biçimi farklı çalışıyor.
Yani standart kabul edilen normların dışında farklı bir işleyişe sahip oluyoruz.
Mesela ayın günü dedikleri romantik bir isme sahip olan bir günü.
Neden sendrom adı altında kirletmek isteyelim ki değil mi?
Bu podcast'ı eğer açtıysanız benim gibi nöro diverjan olabilirsiniz diye düşünüyorum.
Çünkü pazartesiyi herkesin kabul ettiği şekilde normal bir iş günü diye göremiyoruz.
Bizi sınırlayan, bizi düşüren bir gün gibi geliyor o yüzden.
Ben de pazartesi sendromları yaşıyorum.
Bu yüzden rahatlıkla söyleyebiliyorum bunu.
Steve Martin'de böyle farklılıklarıyla Bu tarz yönlerine görüp değerlendirmeye çalışan bir isimdi.
Ve City ve arkadaşlar oradan devam edeyim.
Son olarak New York'ta 3 günlük bir gösteri planlıyor.
Ve tam bu 3 günlük gösterisine 45 bin kişi katılıyor.
Düşünebiliyor musunuz? 3 gün ve 45 bin kişi.
Ve bu sadece bir stand-up gösterisi.
Yani o zamanlar bu kadar yaygın değil.
Karşılaştırmalı düşünelim. Cem Yılmaz'ın en son sanırım zorlu da yapmıştı gösterisini.
Oranın kapasitesi bildiğim kadarıyla böyle 2000 kişilerde, 2200 kişilerde.
Arkadaşım da orada birkaç tane almıştı.
Oradan kapasitesini biliyorum.
Yani Cem Yılmaz bu kapasitede bir yerde 3 gün yapsa işte gösteriyi 7000 kişi bile yapmıyor yani değil mi?
Yani Steve onun 7 katı kadar daha fazla.
Ben Steve Martin'de tabii ki Cem Yılmaz'ı karşılaştırmıyorum ama yani ne kadar büyüklüğünü görmeniz için söylüyorum.
Bu arada Steve Martin arkadaşlar Apple TV'de çok güzel bir belgeseli var.
Onu da izleyebilirsiniz. Zaten Steve çok güler yüzlü bir adam ya.
Pozitif bir mizacı var. Ben çok seviyorum.
O yüzden izlemiştim zaten belgeseli podcast yapmadan önce.
Şimdi kendisine bir gün Steve'e soruyorlar.
Diyorlar ki gençlik yıllarında tek başına yaptığınız gösterilerde beğenilmemekten, sevilmemekten, sahnede tek başınıza ne yaparım diye hiç korkmadınız mı diye soruyorlar.
Sonuçta sahnede tek değil mi?
Tek başına bir performans gösteriyor.
Bir yanlış yapsa, bir şey yapsa böyle şak diyor.
Ortada hemen fark edilecek, görülecek, garip bir sessizlik olacak vs.
Adam diyor ki ben diyor 18 yıl boyunca bu korkuyla yüzleştim.
Tabii ki korktum diyor. Ve benim hayatımın 10 yılı öğrenmeyle, 4 yılı rafine etmeyle, 4 yılda süper başarılarla geçti diyor.
Sonrasında zaten 35 yaşına gelince komedi kariyerini bırakıp filmlerle oynamaya başlıyor ki zaten bizler de onu oyuncu olarak tanımıştık.
Hepimiz motive olmak için mücadele ediyoruz ama sizce neden Steve Martin gibi insanlar hayalin üzerine gitmekten vazgeçmeyerek yaptığı şeylere, alışkanlıklara bağlı kalıyor?
Çünkü motivasyon sandığımız gibi başlangıç noktası değil bir süreçtir.
Bir yere ulaşmak yerine Her gün yaptığınız küçük şeylerle tatmini duymak.
Bilim insanları da açıklıyor bu durumu arkadaşlar.
Motivasyon hareket ettikçe büyür.
Yani bazen çalmak istediğiniz müzik aletini eline almanız yataktan kalkmanız da bir motivasyon göstergesidir.
Hatta bazen o tencereyi ocağa koymak bile.
Başlangıçlar zor gelebiliyor.
Ama küçük adımlarımız beynimizde bir zindirleme reaksiyon başlatıyor.
Çünkü biz oradan bir devamı salgılıyoruz ve kendimiz biraz daha iyi hissediyoruz.
Ve bu küçük enerji bizi bir sonraki adıma götürüyor.
Steele diyor ki yapmak istediğiniz şeyi sürekli olarak yapın.
Sürekli yapın. Bir süre sonra bu yaptığınız şey siz olursunuz.
Peki motivasyonumuzu korumanın yolu nedir?
Goldilocks kuralı arkadaşlar.
Goldilocks kuralı diyor ki sadece üstesinden gelinebilir zorlukta olan görevler üzerinde çalışın.
İşte motivasyonumuzu düşüren ve kısa süreli olmasını sağlayan bunu yapmamamız.
Evet beynimiz ben en büyüğünü yapacağım diye meydan okumayı seviyor ama bu sadece optimal zorluk seviyesinde geçerli oluyor.
Yani mevcut yeteneklerinizin tam sınırda olan görevler üzerinde çalışırken en yüksek motivasyona sahip oluyorsunuz.
Çok basit ya da kolay olmayacak, çok zor da olmayacak, tam dozunda olacak yapacağınız adım.
Goldilocks kuralı ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Goldilocks ve 3 ayı masalı var.
Yani altın saçlı kız ve 3 ayı masalı.
Bir tane altın saçlı bir kız var.
Ormanda gezinirken bir tane kulübe buluyor.
Kulübenin içine giriyor.
Bu kulübede 3 tane ayı ait.
Baba ayı, anne ayı ve yavru ayı.
Bir tane yulaf lapasına bakıyor.
Baba ayının yulaf lafasını yiyor.
Çok sıcak diyor. Anne ayının lafasını yiyor.
Çok soğuk diyor. Yavru ayının lafasını yiyor.
Ha diyor bu tam kararında diyor.
Bu yüzden o yulaf lafasını yiyebiliyor.
Sonra sandalyelere bakıyor.
İşte baba ayının sandalyesi çok sert.
Anne ayının sandalyesi çok yumuşak.
Yavru ayının sandalyesi de tam kararında.
Üzerine oturuyor. Sonra yatağa geçiyor.
Baba ayının yatağına bakıyor çok sert.
Annenin ayının yatağına bakıyor çok yumuşak.
Yavru ayının yatağına bakıyor tam kararında ve burada uyuyakalıyor.
Yani bu kız bize bunu gösteriyor.
Tam kararında olması gerekiyor.
Yani burada bizim hayatımızdaki motivasyonu, dengeyi bulabilmemiz için kararında olana bulma ihtiyacımızla alakalı bir durumdur bu.
Yani bir hedef belirlerken mesela kendinize şu soruları sormalısınız.
Bu hedef beni sıkacak kadar kolay mı?
Beni yılgınlığa sürüyecek kadar zor mu?
Bu hedef, bu iş, beni bu adım öteye taşıyacak mı?
Ve öteye taşıyacak kadar ilgimi çekiyor mu?
İşte Steve Martin'in kendine sorduğu sorular bunlar ve farkındaysanız Steve birden 50'ye atlamadı.
Steve hep 1 dakikalık, 2 dakikalık, 10 dakikalık gösterilerini ne yaptı?
5 dakika daha uzattı.
10 dakika daha uzattı.
Yani ufak ufak adımlarla devam etti.
Tam kararında olanı bulmak.
için yavaş yavaş ilerledi.
O zaten bütün yolculuğu boyunca da sürecinden zevk aldı.
İnsanlar genelde iki uçta hata yapıyor.
Ya kolaylık bölgesine kalıp kendilerini zorlamıyorlar ya da ulaşamayacakları kadar büyük hedefler seçip pes ediyorlar.
İşte Goldilocks kuralı da bu iki uç arasındaki ince çizgide durmayı öneriyor arkadaşlar.
Yani sizi motive etmeye yetecek kadar zafer bulun.
Çok çalışmanıza sebep olacak kadar da yanlışlar yapın.
Böyle bir olasılık oluşturun kendinize.
İşte o zaman motive şekilde kalıyorsunuz.
Mesela örnek vereyim. Bir voleybol maçına çıkacaksınız.
Tamam mı? Böyle düşünün. İlk önce 5-6 yaş grubuyla yapıyorsunuz maçı.
Çok kolay. Yeniyorsunuz.
Ve ne oluyor? Asla zevk almıyorsunuz.
Kazandığınıza da sevemiyorsunuz.
Zaten bunlar diyorsunuz ki 5-6 yaşında çocuk.
Nasıl bir zevk alabilirim? Nasıl bir...
Zafer sarhoşu olabilirim diyorsunuz.
Ama sonra işte Eda Erdem'le Vargas'la oynuyorsunuz.
Ne oluyor? Bu da çok zor geliyor değil mi?
E hemen de motivasyonunuzu düşüyor.
Kaybediyorsunuz. Ben yapamıyorum.
Beceremiyorum ya. Bende bir sıkıntı var.
Ben yeteneksizim diyorsunuz.
Ama denginiz olanlarla maç yaptığınızı düşünün voleybol maçı.
Bir kazanıyorsunuz. Bir kaybediyorsunuz.
Bir düşüyorsunuz. Bir kalkıyorsunuz.
Ne oluyor? Heyecanınız hep yüksek oluyor.
İşte motivasyon için bunlar gerekli.
Heyecanınız hep yüksek kalacak.
Kazanacaksınız da kaybedeceksiniz de ki ilerleyebilin ve kendinizde de seviye atlayabilin.
İşte bu yönetilebilir zorlukta olan hayata meydan okumanızdır.
Goldilocks kuralı Budur arkadaşlar.
Hedeflerinize kavuşmak için en önemli şeylerden biri motivasyon bulmacasını anlamaktır çünkü.
Yaptığınız iş ne çok zor ne de kolay olacak.
Size uyan optimal zorlukta olmalı ki böyle işlerde çalışırsanız mutluluğun kaynağını da bulacağınızı söylüyor zaten psikologlar.
Zaten zorluk seviyesi üstesinden geleceğiniz seviyede olduğunda ilerleme kaydediyorsunuz ve sizi asıl motive edecek şey de budur.
Durumu yaşıyorsanız ilerleme kaydetmediğinizi düşünüyor olabilirsiniz.
İşinizi zaten sevmiyorsanız acilen size yeni bir çevre, yeni bir iş gerekiyor.
Nasıl bulacağım demeyin.
Nasıl yapacağım demeyin arkadaşlar.
Yani hani bir laf vardır. Biraz kaba olacak ama.
Hani işini çok sevmeyenler için söyleyeceğim.
Köprü geçene kadar ayıya dayı denir hani.
Bunu hayatınıza uygulayın.
Yani hiç şey yapmayın. Ağlamayana meme yok.
Eğer iş istiyorsanız siz o LinkedIn'den işte ne bileyim...
İnstagram'dan oradan buradan artık sadece takipleştiğiniz bir tanıdığınız varsa düzgün bir yerde çalışan.
Atın mesajı ya gönderin CV'nizi gitsin.
Nereden ne iş geleceğini, nereden ne çıkacağını işte pazarlama yapıyorsanız nereden hangi işi bağlayacağınızı bilemezsiniz arkadaşlar.
Bırakın karartın yüzünüzü.
Yapın isteyin ya. İstediğiniz olana kadar yapın.
Boşverin. Çok mu güzel olacak böyle her pazartesi istemediğiniz işlere gitmek.
Sevmediğiniz insanlarla aynı ortamda bulunmak.
Onların ağız kokusunu çekmek.
Kusura bakmayın ama eğer bir şey istiyorsanız ya da böyle her pazartesi günü motivasyonsuz, sendromsuz, böyle saçma sapan günler geçirmek istemiyorsanız biraz elinizi taşın altına koymanız gerekiyor.
Çok sert girdim yalnız size.
Bunların motivasyonu olamaz diye düşünüyorum.
Podcast'ı bitireceğim. Geri kalanı bir sonraki bölümde anlatırım.
Hani biraz önce ilerneme gördüğünüzde diyorum ya.
O ilernemi gördüğünüzde performansınız hakkında olumlu bir geri bildirim yapıyorsunuz kendinize.
Bu o kadar motive edici ki ya diyorsunuz ben bunu yaptım.
Hani bir önemli bir iş geldiğini düşünün önünüze.
Bunu yaptığınızda diyorsunuz ki ya ben bunu yapabildim, becerebildim diyorsunuz.
Mesela bugün pazartesi...
Size bir örnek vereyim. Ben home office olduğum günlerde bunu yapıyorum.
İşte zor işlerimi öğleden sonraya bırakıyorum arkadaşlar.
Ki o zor işleri sabahtan yaparken çıldırmayayım, delirmeyeyim diye.
Ya da mesela normalde bilgisayarım 9'da 8.30'da açıyorsam daha erken kalkıyorum.
6'da kalkıyorum. İşte 5.30'da kalkıyorum.
1-2 saat içerisinde o işleri bitiriyorum.
Ondan sonra da kalanlar zaten basit işler.
Yani bunu bir şekilde dengelemeye çalışıyorum ki motivasyonum düşmesin.
Bütün günümü... Yani ben işte genelde şöyle yapıyorum.
Henüz dünya hala uyuyorken kalkıp o zor olan işlerimi bitiriyorum.
Ama sabah insanı değilseniz eğer basit işlerinizi sabahtan zor işlerinizi de öğleden sonraya bırakabilirsiniz.
Hayatınızın her döneminde en iyi dostunuzda en güçlü motivasyon kaynağınızda yine sizsiniz.
Her tökezli işiniz, her vazgeçmek üzereyken attığımız o küçük adımlar sizi bugün olduğunuz kişiye dönüştürdü.
Kendine inanmak bir lüks değil, bir gerekliliktir.
İster iş kadını, ister ev hanımı, ister üniversite öğrencisi, ister memur olun.
Motivasyonunuz için heyecanınızı yüksek tutacak.
Yapabileceğinize inanılacak görevlerle, işlerle zamanınızı değerlendirin.
Ve hırsınızı hiç kaybetmeyin.
1950'lerde arkadaşlar Ron Hubbard'ın gözlemlediği üzere insanoğlu sadece hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfedermiş.
Yani ne kadar akıllı, ne kadar uzman, ne kadar inatçıysanız...
iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alıyormuşsunuz.
Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk, heyecan duyuyorsunuz ve enerji dolu, canlı ayakta kalabiliyorsunuz.
İşte alın size motivasyon.
Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir.
Bunu biliyorsunuzdur. Ama eskilerde Japonya sahillerinde bol balık bulmak maalesef mümkün değilmiş.
Balıkçılar da Japon nüfusunu doyurmak için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılmak zorunda kalmışlar.
Balık için uzaklara gittikçe geri dönmesi de tabii ki daha çok vakit almış.
Dönüş bir iki günden daha uzarsa tutulan balıkların da tazeliği kaybolmuş.
Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişler.
Bu problemi çözmemiz gerekiyor demişler ve balıkçılar da teknelerine soğuk hava depoları kurmuşlar.
Ne olmuş? İstedikleri kadar uzağa gidip tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabilmişler.
Ama Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hemen anlamışlar.
Donmuş olan balıklara para vermek ve onları yemek istememişler.
Balıkçılar da bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırmışlar.
Balıklar içeride biraz fazla sıkışmışlar ama yine de canlı kalmışlar.
Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlamışlar ve onları da yemek istememişler.
Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balıkların canlı ve diri hareketli taze balığa göre daha az lezzetli olduğunu hemen anlamışlar.
Peki balıkçılar sizce nasıl olmuş da...
Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebilmişler.
Size 3 saniye düşünün bakalım.
Japonlar arkadaşlar balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tutmuşlar.
Ama nasıl içine küçük bir de köpek balığı atmışlar.
Evet bir miktar balık köpek balığı tarafından yutulmuş.
Ama geride kalanlar son derece hareketli, heyecanlı ve taze kalabilmişler.
Yani arkadaşlar göreceğiniz üzere problemlerden uzaklaşmaktansa problemlerin içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmek gerçekten gereklidir.
Beyninize bir köpek balığı atın ve nerelere ulaşabileceğinizi o zaman görün.
Bu bölümde sonuna geldik.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
