
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde zihnin çemberinden çıkmak, kim olduğunu hatırlamak ve “hiç kimse” olmanın özgürlüğünü keşfetmek için Osho’nun sıra dışı öğretilerine uzanıyoruz.
Osho, tam adıyla Bhagwan Shree Rajneesh… Hintli bir mistik, filozof, konuşmalarıyla milyonlara ulaşmış bir farkındalık rehberi.
Onun öğretilerine göre hayat ne bir hedefe varmak ne de bir mücadele: Hayat sadece var olmak, anda kalmak ve zihnin ötesini hatırlamaktır.
“Hiç kimse olmak, her şey olmaktır” diyen Osho’ya göre gerçek bilgelik, kişilik oyunlarını bırakmakla başlar.
Bu bölümde onun “hayatı çözme formülü” dediği anlayışı, şok edici sözlerini ve unutulmaz hikâyelerini anlatıyorum.
Kendi gerçeğini hatırlamak isteyenlere selam olsun .
---
Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün size herkesin hakkında konuştuğu ama bence gerçekten tanımadığı bir adamın hayata dair sözlerinden bahsedeceğim.
Bazıları ona aziz diyorlar, bazıları seks kursu diyorlar, bazıları sapkın diyor, kimileri çağımızın budası bile diyor, işte bazıları da lüks düşkünü bir tarikat lideri diyor.
Sensasyonel bir isim arkadaşlar anlayacağınız.
Ama şöyle bir gerçek var, yani ne olmuş olursa olsun.
Vakti zamanında tadikat lideri olarak görüldüğü için ve insanlara bir takım hastalıklar sağladığı için topladıkları alandan Amerika'dan bile kovulan bir ismin sözlerinden
bahsedeceğim. Neden bu manyak adamın sözlerini bize anlatacaksın derseniz eğer kitapları hala binlerce satılıyor.
Onun sözleri şu anda çoğu alanda kişisel gelişimde, psikolojide, kendimize gördüğümüz alanlarda, ruhsal durumlarımızda, kişiliğimizde.
Yani kendimize ait her yerde, pes ettiğimiz anlarda, her şekilde onun sözleri karşımıza çıkıyor arkadaşlar ve yönlendirmeleri.
Kim bu adam? Kim bu deli?
O şu. Aslında şöyle, Oşo ismini hiç sevmiyorum biliyor musunuz?
Bazı İngilizce isimleri, herhangi bir kelimeyi daha doğrusu bu şekilde telaffuz etmekten nefret ediyorum.
Kurallar dahilinde Oşo.
Bana şey gibi geliyor bunun ismi.
Çamaşır deterjanı markası gibi geliyor.
Ama Oso demek istiyorum.
Daha yumuşak, daha anlamlı bir şekilde geliyor bana ismi.
Ama maalesef doğrusu bu.
O yüzden osha demek zorundayım ben de.
Evet ne demiştim? Söylediği bazı sözler bugünün psikolojisine, kişisel gelişimine, içsel dönüşümüne hala yön veriyor.
Hatta Madonna'sından Lady Gaga'sına, Will Smith'ine kadar bazı yazarlar bile ona hayrandı.
Yazarlar çok iyi bildiğimiz isimler var.
Diefek Çapra var, Eckhart Tolle var.
Şimdinin gücü kitabının yazarı.
Hala en çok satanlarda ne zaman girsem kitapçılara mutlaka.
Görebiliyorum onu böyle hani görebileceğim yerlerde görebiliyorum.
Bazı kitaplara hani gidince dip köşe ararız her yere bakarız her yere bakarız ama bulamayız ya ama bu adamın kitabı her zaman elime her attığım yerde olabiliyor.
Hatta Başarının Yedi Yasası kitabını ben de okumuştum.
Bu kitap da çok güzel bunu da tavsiye ederim.
Bunların hepsi arkadaşlar Osho'ya hayranlar.
Bu söylediğim isimlerin hayatlarını az çok biliyorsunuzdur.
Hepsi Osho'dan Feyz almış.
Ve şöyle bir şey fark ettim ben.
En iyileri yani kendi alanlarında en iyi olan tabiri caizse zirveyi görmüş böyle deli çılgınlığı olan tipler.
Bir de edebiyattan bir isim var.
Ben çok seviyorum bunun eserlerini.
Tom Robbins. O da Amerikan edebiyatının bence en serseri bir ruhu.
Yaratıcı bir beyni. Çok yaratıcı bir beyni var.
Hatta Tom o şunun lüks için, lüks hayatı için sev diyor.
Bu adam diyor lüksü kullanarak Tüketim çılgınlığının T'yi alıyor.
Yani farklı bir bakış açısı.
Böyle yapmış da olabilir, böyle yapmamış da olabilir.
Zaten Tom burada bir hiciv göstermiş oluyor.
Hicivi biliyorsunuzdur. Alaycı tarzda eleştirme sınıtı.
Çok başka bir şey ya bu adam bence.
Yani Osho çok özgür.
Birisi kuralları yıka yıka kendi oyununu kurdu.
Ve bunu da başardı bence vakti zamanında.
Tom Robbins demişken Osho için Çok beğendiğim bir tanımı var.
Onu paylaşmak istiyorum sizinle.
Diyor ki Tom Robbins Osho için.
Zümrüt rüzgarı kepenklerimi çaldığımda tanırım.
Ve Osho tatlı, sert bir rüzgar gibidir.
Gezegenin çevreler hahamların ve papaların şapkalarını uçurur.
Bürokratların masalarındaki yalanları dağıtır.
Güçlülerin ahırlarındaki eşeklerini ezer.
Patolojik olarak namuslu olanların eteklerini kaldırır.
ve ruhsal olarak ölü olanları hayata döndürür.
Osho'nun amacı arkadaşlar öyle kuru kuru bir şeyler öğretmek değildi.
O yüzden benim çok dikkatimi çeken isimlerden biriydi.
Yaşadığı tüm çizgi dışındaki olaylara rağmen ben ona baktığım zaman, onu dinlediğim zaman, kitaplarını okuduğum zaman kuru kuru bir şeyler öğretmeni çok iyi anlamıştım ilk başlarda.
Çünkü zihnimizin inşa ettiği bazı yapılar var.
O bunları yıkmak istiyordu.
İnsanları özgürleştirmek istiyordu.
Ve bence o sonunda şöyle gösterdi.
Yani insanlara anlattıklarıyla, vadettikleriyle sizi nasıl kalıba sokuyorum bakın ne kadar kolay yaptım değil mi diye bunu göstermeye çalıştı.
Yani diğerlerini zaten biliyorsunuz kendisi herhangi bir şekilde dini adamlarının da karşısında dururdu.
Yani onlara herhangi bir şekilde inanmazdı.
Din adamlarının da zaten hep dalavereci, numaracı olduğunu düşünürdü.
Bunu göstermeye çalıştı aslında.
Yani ben istediğim zaman bakın sizi çok güzel bir şekilde bazı kılıplara soktum ve sizin tanrınız gibi bir şey oldum.
Hani bunu göstermeye çalışıyordum.
Ben en azından öyle düşünüyorum.
Ve Osho der ki arkadaşlar en büyük hapishanemiz kendimizi kim sandığımızdır.
Bakın bir daha söylüyorum.
En büyük hapishanemiz kendimizi kim sandığımızdır.
Bize yeni bir şey öğretmek istemiyordu o.
Bizi uyandırmak istiyordu.
Kılıklarımızı, rol yaptığımız kimlikleri delmek istiyordu.
Hani gözümüze perde çeken ilizyonları parçalamak istiyordu.
Diyor ya insan bazen kendini o kadar ciddiye alıyor ki bu bir yerden sonra sınırlandırıcı ve trajik bir delilik haline geliyor diyor.
Çünkü biz kim olduğumuzu eğer biliyorsak şu anda kendimizi sınırlamış oluyoruz.
Bir durum yaşadığımızda hayır bu ben değilim diyoruz.
Yine Feriha aklıma geldi bu ben değilim ki diye ya.
Niye? 2-3 bölümde bir bu kadın benim aklıma geliyor ya.
Buradaki ciddiye alma durumu da şu zaten.
Oşo öğretim biçiminde hep dans edermiş.
Dans ediyormuş arkadaşlar. Böyle insanlara konuşurken bir şeyler anlatırken birkaç hani böyle ciddi cümle söylediyse sonrasından hemen şakalar yapıp kahkahalar atmaya başlarmış.
Çünkü bazı şeyleri Ciddiyetle anlamayın diyor.
Yani ciddiyetle anlamaya çalışmayın diyor.
Sadece fark ederek yaşayın diyordu.
O zaman ilk aforizmamla başlıyorum.
Ha bu arada aforizma kelimesi kulağınızda çok böyle süslü ve entelektüel.
Zengin bir entelektüel gibi gelmiyor mu?
Bana öyle geliyor benim kulağıma ya.
Küçük bir dipnot olarak söyleyeyim arkadaşlar.
Aforizma çok az kelime ile derin ve evrensel bir düşünceyi anlatan kısa cümleler.
Yani akılda kalacak, işte sarsacak.
Tabii ki kökeni Yunanca'dan geliyor.
Aforismos kelimesinden gelir hatta.
Bunun anlamı da sınır çizmektir.
Bir düşünceyi netleştirip ayırmaktır.
Benim çok sevdiğim bir aforizma var.
Bunu söyleyeyim size.
Herkesin 3 hayatı vardır.
Gizli, açık ve farkında olmadığı.
Bence bu sözü bir kenara yazın.
Çok basit gibi geliyor kulağa ama gizli, açık ve farkında olmadığınız 3 tane hayatı yaşadığınızı idrak ettiğinizde hayatınızda neler değişeceğini tahmin bile edemezsiniz.
Belki bunun için farklı bir podcast yaparız ilerleyen günlerde.
İsterseniz mesaj atın arkadaşlar bana.
Ve o şunun ilk aforizması.
Hayatın kendi başına bir anlamı yoktur.
Hayat anlam yaratmak için bir fırsattır.
Ne güzel fırsattır değil mi bize verilen?
Bu sözde aklıma Neo'nun kahinle yaptığı sohbeti geliyor hep Matrix filmindeki.
Kahin Neo'ya soruyor ya şeker diyor.
Şeker ister misin? Neo da kararımın ne olacağını şimdiden biliyor musun diyor.
Evet diyor kahin.
Bilmeseydim iyi bir kahin olmazdım diyor.
O zaman diyor neden soruyorsun bana şekeri isteyip istemedim diyor Neo.
Sonuçta biliyorsun vereceğim cevabı.
Kahinde ne diyor?
Çünkü buraya karar vermek için gelmedin.
Kararını çoktan verdin.
Buraya neden bu kararı verdiğini anlamaya geldin.
Hepimiz yapmamız gerekeni yapmak için buradayız.
Mevlana'da ne diyordu?
Kalem kırıldı, söz bitti.
Yani kalem kırıldı.
Artık yazılmayacak.
Bu arada o şu arkadaşlar Mevlana'ya inanılmaz aşık bir adammış.
İnanılmaz seviyormuş.
Yani onun inanılmaz felsefi bir insan olduğunu düşünüyormuş.
Kitaplarında da zaten çoğu yerde Mevlana'nın sözlerinden, onun felsefesinden, bakış açısından bahseder.
Hani onun hatta hak ettiği yerde olmadığında bazı kitaplarında da yazıyor.
Ben size zaten bölüm sonunda birkaç tane kitap ismini söyleyeceğim.
Onları da alıp okumanızı tavsiye edeceğim zaten.
Ne demek peki bu? İslam'a göre arkadaşlar levh-i mahfuz inancı bu.
Her şey önceden yazılmıştır.
Doğumumuz, ölümümüz, rızıklarımız hepsi yazılmıştır.
Aşklarımız. Yani hiçbir yaşadığımız şey tesadüfü değil.
Siz seçiminizi yapmadan önce bile yazılmıştı.
Ama yine de ne yapıyoruz biz?
Yaşamaya devam ediyoruz değil mi?
Bir köşede nasıl olsa yaşanacak şeyler var.
Nasıl olsa bir şekilde yaşayacağım deyip beklemiyoruz.
Çünkü mesele ne yaşadığımız değil, neden onu yaşadığımızı anlamamız.
Bu o kadar önemli ki neden onu yaşadığımızı anlamamız.
Hani derler ya sana Allah bu derdi verdiyse, sana Allah çok dert veriyorsa o zaman seni seviyordur.
Bakın bu aslında neden onu yaşadığımızı anlamamızın isteği.
İlahi güç size bunu yaşayacaksın, dersini alacaksın.
Bak ben seni çok seviyorum.
O yüzden başına bu dertleri veriyorum.
Hadi bakalım pes edecek misin?
Bakalım bu sınıfımdan geçecek misin diye bize öğretiliyor.
Sert geliyor değil mi?
Çünkü insan belli bir yerde gücünü yitirdiği zaman, düştüğü zaman, artık tökezlediği ve dizleri yara bere içinde, kan içinde kaldığı zaman diyor ki...
Ya neden ya? Neden Allah'ım?
Yetmedi mi ya? Yetmedi mi bu kadar sıkıntı?
İşin düzgün gitmiyor, aşkım düzgün gitmiyor, param yok, bir sürü borcum var ya da aldığım maaşı hak etmiyorum.
O kadar ettim ya neden?
Neden üst üste geliyor?
İşte bize bu kadar sert öğrettikleri için biz isyankar olmaya itiliyoruz.
Ama neden onu yaşadığımızı anladığımızda ne o gibi?
Biz cevabımızı bulacağız aslında.
Ben neden bunu yaşıyorum?
Neden ilahi güç, neden Allah'ım, neden Tanrım, neden evren, neyse artık.
Neden bunu yaşamamı istiyor?
Ne anlamamı istiyor burada?
Peki arkadaşlar sizce bu bizim için şu hayatta mutluluk vaat eder mi bize bunu anlamamız?
Hayır, mutluluk vaat etmez.
Peki neyi vaat eder?
Hoşa diyor ki, size diyor mutluluğun basit bir sırrını vereyim.
Ne yapıyor olursanız olun, geçmişin zihninizi etkilemesine izin vermeyin.
Geleceğin sizi rahatsız etmesine izin vermeyin.
Çünkü geçmiş artık yok ve gelecek henüz yok.
Yuvana girmemiş olan yılandan daha girmemişken, girip girince belli değilken korkar mısın?
Korkmazsın değil mi? Önlemler almaya çalışırsın.
Ama biz ne yapıyoruz?
Oşun dediği gibi henüz olmayan bir gelecek için sürekli sıkıntıda, sürekli isyanlarda yaşıyoruz.
Anılarda yaşamak.
Hayal gücünde yaşamak.
Var olmayanda yaşamaktır diyor.
Ve her var olmayanda yaşadığınızda var uluslararası olanı kaçırıyorsunuz.
Doğal olarak mutsuz olacaksınız diyor şu.
Çünkü tüm hayatınızı kaçırıyorsunuz.
Ve devam ediyor. Her insan bu dünyaya belirli bir kaderle gelir.
Yine döndük başa. Yerine getirmesi gereken bir şey vardır diyor.
İletilmesi gereken bir mesajın vardır.
Tamamlaman gereken bir iş vardır burada diyor.
Sen diyor burada tesadüfen bulunmuyorsun arkadaşım.
Anlamlı bir şekilde buradasın.
Bir amacın var. Bu evren, bu bütünlük senin aracılığınla bir şeyler yapmayı planlıyor.
Şöyle bir düşünün.
Doğayı düşünün.
Hayvanları düşünün değil mi?
Hepsini düşünün.
Sonra insanları düşünün ve insanların olmadığını düşünün.
Ne yapmaya çalışır evren sizce?
Hiçbir şey yapmaya çalışmaz.
İşte doğanın bazı tabiat kanunları vs.
var. Normal sırasıyla yaşarlar, devam ederler.
Ama insanların iş içine girdiği zaman, şu irade, işin içine girdiği zaman, şu beyin, beynimiz işin içine girdiğinde, şu kalbimiz işin içine girdiğinde gerçekten o şunun dediği gibi değil mi?
Bu evren, bu bütünlük bizim aracılığımızla sanırım bir şeyler yapmayı planlıyor.
Galiba bunu öldükten sonra öğreneceğiz.
Çünkü o da emin değil ne yaptığıyla alakalı.
Hatta daha güzel de arkadaşlar Elion Watts söylemiş.
Evren gözlerimiz aracılığıyla kendini algılıyor.
Evren kulaklarımız aracılığıyla sesleri dinliyor.
Bizler evrenin kendi ihtişamının farkına varmasını sağlayan tanıklarız.
Hayatın doğası gereği ona verdiğimizden başka anlamı olmadığında her şey sadece olduğu gibidir.
Siz bir şeye anlam yüklemediğiniz zaman nedir o?
Sadece o neyse odur.
Olduğu gibidir. Bir kitap okuyorsunuz.
Çok güzel anlamlar yüklediniz.
Kendimi gördüm, çocukluğumu gördüm.
İşte benim hayatımın kitabı oldu.
Ne oldu? O bir şey oldu değil mi?
Bir anlamı oldu. Ama siz ona bir anlam vermediğinizde ne olur?
Önceden okudunuz ya da şu anda okudunuz herhangi bir kitap.
Hiçbir anlamı yok. Sadece bir kitap.
Her düşünce. Her duygu, yaşadığımız olaylar, deneyimlerimiz, bu koşullarımız, bu işimiz, onları aşıladığımız kişilikleri dışında hiçbir şey kişisel değil arkadaşlar hayatımızda.
Hiçbir şey kendi başına iyi ya da kötü değil.
Bu sizin ona nasıl baktığımızla, hangi duyguyla yaklaştığımızla ilgili.
Diyelim ki biri size kötü bir söz söyledi.
O söz siz onu kişisel algılamadıkça sadece havada asılı kalan bir sestir.
Ama siz onu alıp bunu bana söyledi ya.
Ben böyle miyim diye sahiplendiğinizde artık o söz yaranız haline geliyor.
İşte burada anlamı siz yüklemiş oluyorsunuz o söze.
Söyleyen peki sözü söyleyen boşverin o gerizekalı zaten onu boşverin.
Şunu düşünün bir de biri size Fransızca küfür ediyor.
Fransızca biliyorsanız başka bir dil düşünün.
Ama siz Fransızca bilmiyorsunuz.
Ne yaparsınız arkadaşlar? Karşına geçmiş bir tane dalga bulun bir tanesi.
Bu bölüm biraz küfürlü olacak galiba.
Geçmiş bir tane aptal bir tip sana Fransızca küfürler ediyor.
Ne yaparsınız? Bilmiyorsunuz Fransızca.
Hiçbir şey. Hiçbir şey yapmazsınız.
Anlamazsınız ki. Sadece bakarsınız.
Belki bu salak ne diyor ya dersiniz.
Sonra dönüp gidersiniz değil mi?
İçiniz bile kıpırdamaz.
Aynı cümle Türkçe olsa ne fark eder?
Ağzını burnunu kırarsınız büyük ihtimalle.
Değil mi? Ya da çok güzel açarsınız ağzınızı yumarsınız gözünüzü.
Beni dinleyenler öyle yapar diye düşünüyorum.
Şöyle güzel iki üç kelimeyle oturtur.
En olduğu söz aynı söz.
Siz ona o anlamı yüklemedikçe hiçbir şey ifade etmez.
Kuralları biz koyuyoruz aslında.
Bu yüzden hayatınıza anlam verin.
Kendi amacınızı, kendi yönünüzü yaratın.
Ve gerektiğinde de değişimlere izin verin.
Bir söz var Mark Twain'e atfedilen büyük yazar biliyorsunuzdur.
Ama kaynağı net değil.
Yani aslında Mark söyledi deniyor ama öyle bir kaynak yok.
Ama benim çok sevdiğim bir söz onu bir paylaşayım.
Hayat kısa, kuralları çiğneyin.
Çabuk affedin, yavaşça öpün, içten sevin, kontrolsüzce gülün ve sizi gülümseten hiçbir şeyden asla pişman olmayın.
En sevdiğim. Sizi gülümseten hiçbir şeyden asla pişman olmayın.
Nasıl bitmiş olursa olsun asla pişman olmayın.
Ama bakın şöyle diyenler kesin var şimdi içinden.
Şey diyorsunuzdur belki.
Ya evet o beni vaktinde güldürmüştü ama içinizde de pişmanlık var.
Nasıl pişman olmayacağım ki?
Bir sorun gibi görebilirsiniz.
Ama Matt şu kitabı var ya rahatlama kitabı hiçbir şey anlatmıyor ama çok şey anlattı kitap.
Orada şöyle bir sözü vardı.
Deneyimlerden kalma yara izlerini üzerinde taşıman da sorun yok.
Yani sizi güldüren insanları düşündüğünüzde pişman olmakta sorun yok arkadaşlar.
Onlar da sizin için bir deneyimdi.
Ve onlardan kalma yara izleri her zaman baktığınızda sizin yüzünüzü güldürsün.
Hayatı yaşamanın sadece iki yolu var o şeye göre.
Bu yollardan biri dışarı çıkıp kim olduğunuzu kanıtlamak.
Diğer yol ise içeri girip hiç kimse olmadığınızı fark etmektir.
Peki birinci yola bakalım ne diyor?
Dışarı çıkıp kim olduğunuzu kanıtlamak bu ne anlama geliyor?
Genel olarak insanların ve toplumun bizden beklediği şey bu.
Okula gitmek, üniversiteye gitmek, iyi notlar almak, iyi bir işte çalışmak, sabit maaşlı sigortalığı özelde olursa çok güzel olur.
Geçen ben de hastalandım.
Böyle bir şey olamaz.
Geçen hafta zaten bu yüzden bölüm yapamadım.
Çok fazla yazan oldu.
Teşekkür ederim. Hepinizi öpüyorum ama maalesef hastalıklar olabiliyor.
Arkadaşlar böyle bir şey olamaz ya.
Araya bir kaynatayım mı ben bunu?
Ya benim gerçekten tamamlayıcı özellik ortam var.
Şaka gibi ya. Böyle paralar yani ben inanamıyorum.
Zaten adım başı ben şey diye düşünmüştüm hastalandığımda.
çok fazla detaylı testlerin yapılması gerekiyordu.
Dedim ki ayvayı yedik ya galiba.
Hani biz yapışacağız yani hastaneye giderken.
Şey yapıyorum, bakıyorum uygulamadan.
İşte özel sigortam hangilerini de tamamlayınca en azından oradan bir kurtarayım diye.
Çok saçma rakamlar olduğunu biliyorum çünkü.
Adım başı her hastanede geçiyor özel sigortam.
Yani tedirginliğim üzerimden geçti.
Çünkü zaten 10 dakikada bir özel hastane var.
Çok enteresan. Neyse devam ediyorum.
İşte bir evin mutlaka olacak.
Hiçbir şeyin olmazsa bir tane araba.
İşte kenarda iki kuruş para da olsun.
Mutlaka belli bir zaman geldiğinde evlenmen gerekiyor.
Evlendim belli bir süre geçti.
Aa çocuk yok mu? Bir tane çocuğun olsun ya.
En azından bir tane olsun. Yani diyorlar ki sana bunların hepsine bir bakın.
Sen diyor bunların hepsini yaptıysan yaşayabileceğin en iyi hayatı yaşamışsındır diyor.
Yani toplumun senden beklediği, insanların senden beklediği şeyler.
Bir tane bilgisayar oyunu düşün tamam mı?
Oyuna ilk başladığınızda nasıl başlıyorsunuz?
Sadece isminizle başlıyorsunuz değil mi?
Sonra yavaş yavaş bize ünvanlar ekleniyor.
İsimlerimizin önüne geçiyor ya bir de.
Mesela bana geçen biri yazmış.
Podcaster hanım. Podcaster Ayça.
Ya mesela yönetmen olsam.
Yönetmen Ayça. Doktor Ayça.
Doktor Sena. Diyetisyen Elif.
Bu yaşam tarzını kötülemiyorum arkadaşlar.
Ben de zaten kurumsalda çalışıyorum ve hayatımı devam ettirebilmek için, statümü korumak ve yükseltmek için zaten şu anda bunu yapmak zorundayım.
Ve biz bunlarla beraber aynı zamanda yaratıcı halimizi, yaratıcı kendimizi bulmak için de çok çalışıyoruz.
Çok fazla çalışıyoruz. Yani kısacası arkadaşlar birisi olmak için çok çalışıyoruz.
İşte o toplum bize dayattı.
Ben mesela ne olmaya çalışıyorum?
İyi bir anne olmaya çalışıyorum değil mi?
Ya her şeyi boşverin. Kendime faydasını bile düşünüyorum.
Bunu çoğu anne itiraf edemez.
Ama ben ay ne kadar güzel yetiştirmişsin.
Ya senin çocuğun çok delikanlı.
Geçen markete gittik.
Markette... konuşmadığım bir hanım.
Tabii ki görüyorum. Sima olarak da tanıyorum.
Birdenbire şey dedi. Ben sizin oğlunuzu çok beğeniyorum dedi.
Çok beyefendi görünüyor dedi.
Diyecektim ki yanımda olmasaydı yani çocuğum yanımda olmasaydı şey diyecektim.
Sen bir de bana sor ya.
Sen bir de bana sor.
İçi seni dışı beni yakar diye bir söz vardı ya.
Onu söyleyecektim. Tabii ki demedim.
Söylesem çünkü çocuk diyecek ki anne sen ne diyorsun falan diye.
Ha teşekkür ederiz falan dedi.
Bizimki de kızardı bozardı.
Ya bu benim koltuklarımı kabarttı biliyor musunuz?
Yani toplumun istediği şey iyi anne olmak, fedakar anne olmak.
Ben onu olmuşum ve bir de bana onu övgüyle bahsettiler.
Benim öyle bir hoşuma gitti ki.
Bakın ben birisi olmuşum dedim.
Ha ben birisi olmuşum. Ama ne olacak şimdi?
Öğretmen çocukla alakalı bir sıkıntı yaptığı zaman, beni aradığında, şikayet ettiğinde ben bitiyim.
Ben biteyim. Ben ağladığımı biliyorum arkadaşlar.
Ben bilgisayarı kapatıp ağladığımı biliyorum yani.
Sigara kullanmıyorum ama üst üste gerçekten böyle Amerikanofon içtiğimi biliyorum.
Yani hani anladınız ne demek istediğimi.
Çünkü niye? Biraz sonra detaylı bahsedeceğim.
Ben olduğum ve toplumun aa evet bu iyi bir anne olmuş.
Bu kadın demek ki başarılı cümlesinin dışına çıktım.
Çizginin dışına çıktım ve ne oldu?
Üzüldüm. Ben kimim?
Ben anne miyim? Ben anne olmak için mi geldim?
Neden sadece Ayça değilim?
Neden sadece ben olamıyorum?
Neden sadece ben olmadığım zamanlarda acı çekiyorum?
Değil mi? Hepimizin aklında bu sorular vardır zaten.
Çünkü birisi olduğumuzda savunulacak bir imajımız oluyor.
Ve o imajı biz yaratıyoruz arkadaşlar.
Ne kadar güzel, ne kadar çekici, ne kadar harika, çok sevilen birisi olursak olalım.
Her zaman o imajın içine, duvarlarının içine hapsolacağız.
İmaj kutunuzun dışına çıktığımızda arkadaşlarınızı, sizi sevenleri hepsini hatta biraz daha ileriye gidelim aidiyat duygunuzu kaybedersiniz.
Çünkü birisi olduğumuzda oluşan o imajı korumak zorundayız.
Ne kadar sevilen, ne kadar başarılı olan neyse artık nasıl bir insan olursanız olun imajınızın dışına çıkarsanız farklı düşünür, farklı darlanırsanız Arkadaşlarınız, toplum, sevdikleriniz
sizi cezalandırırlar.
Bu yüzden kutunun dışına çıktığınızda, alışılmış sizin dışına çıktığınızda sizi o halinizle seven insanlar yargılarlar.
Ya sen böyle bir insan değildin ne oldun ya?
Sen çok sakindi bugünlerde sinirlisin ne oldu ya diye yargılarlar.
Hatta infilasırsanız takipçileriniz bile azalır.
Mutlaka yaşamışsınızdır.
Her zaman ait hissettiğiniz çevrenizden dışlanırsınız.
Çünkü siz artık birisi değilsiniz.
Kendiniz olmuşsunuzdur.
Ve bu gerçekten büyük cesaret ister.
Kendiniz olmak gerçekten büyük cesaret ister.
Bunun arkasında yatan sebep ne biliyor musunuz?
Oşa diyor ki ego.
Sen diyor onları yaparken ben biraz önce söyleyeyim ya koltuk altlarım kabardı falan filan diyor.
Çünkü benim egomun da hoşuna gidiyor.
Oşa diyor ki siz doğduğunuzda hiçbir kimliğiniz yoktu.
Ama zamanında size kim olduğunuzu öğrettiler.
Adınızı, milletinizi, dininizi ve siz onlara inandınız diyor.
Kesinlikle buna katılıyorum.
Ben bir haber izlemiştim.
Esra Erol'a bir tane adam geliyor tamam mı Amerika'dan.
Haberlere çıktı bu düşünün yani Esra Erol'a gelen bir adam haberlere çıkıyor.
Adamı gördüğünüz anda adamın zaten bir Türk olduğunu Hatta hani böyle genel algı olarak söyleyeceğim.
Bir hani Adanalı dediğim zaman aa evet ya bu adam Adanalı diyebileceğiniz tipte bir adam geliyor.
Amerikalı falan. Annesi babası Amerikalı.
Adam diyor ki ben gerçek ailemi bulmaya geldim.
Araştırıyorlar vesaire.
Bu Adana'da Amerikanın bir üssü vardı vaktinde.
Belki biliyorsunuzdur. İşte bunun şu anki annesi babası buna evlatlı kalmışlar.
İşte Amerikanın üssü Adana'dayken onlar da orada görevliler, askerler.
Bunların çocukları olmuyor.
Sonra bir tane Adana'da hemşireyle tanışıyorlar.
Hemşire bunlara diyor ki bana güzel bir para verirseniz diyor.
Burada diyor çok oluyor diyor. Çok fazla çocuğu olan, çocuğunu satan, çocuğunu veren çok oluyor.
Yardımcı olurum diyor. Bu Amerikalı aile de tamam diyor.
Olur diyor. Alalım diyor bir tane.
Neyse işte bu arkadaşın annesine gidiyorlar.
Bu da 8. Bu çocuk da 8.
çocukları. Tamam diyor.
Kadın doğum yapıyor. Çocuğunu veriyor.
Parayla satıyor. Buna da söylemişler.
Almışlar götürmüşler sonra.
İşte o Amerika Üssü kapanınca.
Adamı alıp çocuğu alıp götürmüşler Amerika'ya.
Adam Hristiyan.
İşte Amerikalı olmuş.
Ama TV'ni görseniz bakın haberlerden.
İnternetten vesaire bakın görürsünüz.
O kadar komik ki. Yani şimdi o şunun dediğine geliyoruz.
Bu adam doğdu. Amerika'da doğdu.
Sen Hristiyansın dediler.
İşte senin dilin İngilizce dediler.
İşte kim olduğunu onlar söylediler.
Adımın adını hatırlamıyorum şu anda.
Yabancı bir ismi var. Neyse ki söylemişler sen evlatlıksın diye ama zaten belli oluyor yani evlatlık oldu.
Sonra bu adam buldu.
Anne babasını yani Esra Erol buldu.
7 tane kardeşi var.
Annesi babasını zaten görmeniz lazım.
İnşallah sonrasında sorun yaşamamıştı.
Garip bir aileydi çünkü. Gerçekten bu adam adanda olsaydı kardeşleri falan böyle geldiler programa.
Hani okumamışlar.
Normal çalışıyorlar kendi hallerinde insanlar.
Çok yüksek ihtimalle o da onlar gibi olacaktı.
Ama farklı bir ailede büyüdü ve ona başka bir kimlik verdiler.
Ve o da onların ona verdiği kimlikle büyüdü arkadaşlar.
Kendini de ona göre yetiştirdi.
Mesleğini bile ona göre seçti.
Aslında bu açıdan baktığım zaman gerçekten doğru.
Gerçekten biz doğduğumuzda hani sen bizim çocuğumuzsun, sen şusun, sen busun diyorlar ve biz onları kabul ederek öyle büyüyoruz.
Büyüdüğümüz zaman hiçbir şeyi sorgulamıyoruz.
Dinimizi de sorgulamıyoruz, dilimizi de sorgulamıyoruz.
Bu millete neden aitiz onu da sorgulamıyoruz.
Nasıl hissettiğimizi sorgulamıyoruz.
Gerçekten kim olduğumuzu sorgulamıyoruz.
Öyle ezbere yaşıyoruz.
Hani biraz önce ego dedim ya egomuzun da hoşuna gidiyor diye.
O şu ego için diyor ki ego diyor aslında sizi korumuyor.
Ego diyor sizi zincire vuruyor.
Çünkü ego hep şöyle diyor.
Daha çok başar, daha çok beğenil, daha güzel görün, daha bilgili ol.
Bu dahalar bizi içimizdeki özümüzden uzaklaştırıyor.
İçimizdeki saf bizi birisi daha çok demek zorunda değil arkadaşlar.
Daha çok olmak zorunda değiliz.
Yani siz zaten olduğunuz gibi yeterlisiniz diyor.
yapacağız? O şunun çözümleri şunlar arkadaşlar.
Diyor ki gözlemci olun.
Düşüncelerinizi izleyin.
Kendinizi diyor hemen o düşünceyle özleştirmeyin.
Biraz yargılayın diyor.
Sessiz kalın diyor.
Zihninizin gürültüsünden uzaklaşmanızı söylüyor.
Çünkü eğer zihninizin gürültüsünden uzaklaşırsanız kendinize daha çok yaklaşırsınız diyor.
Zaten bunun en güzel yanı ya ibadet ya da meditasyon.
Meditasyon da zaten bir nevi ibadet.
Biliyorsunuz ben zaten meditasyon yapıyorum.
Çok zor yani şöyle zihni susturmak şöyle daha doğrusu düşüncelerin gitip gitmesine izin vermek daha kolay.
Zihni susturmak biraz budaya kaçıyor.
Biraz zor. Ama düşüncelerin geçip gitmesine izin vermek.
Şöyle bir merhaba deyip şöyle bir uzakta el sallamak.
Şu an el sallıyorum yalnız beni görüyormuşsunuz gibi.
Hani o daha bir kolay gibi geliyor.
Eğer meditasyon yapmıyorsanız öyle başlayabilirsiniz.
Aklınızdaki düşüncelere bir anlam yüklemeden geçip gitmelerine izin vermek.
Şöyle düşünün. Hatta Netflix'te bir meditasyon programı var.
Kendiniz yapabiliyorsunuz seçmeli.
yapmıştım ben. Çok da hoşuma gitmişti.
Biraz fazla derinlere iniyordu ama yapmıştım.
Güzeldi yani. Orada şöyle bir örnek vardı.
Çok araba geçen, çok hızlı akan bir otoyolun kenarına bir sandalyenin üzerinde oturup da o arabaları izlediğinizi düşünün.
İşte o arabaların sizin o düşüncelerinizin olduğunu düşünün.
Ve onları izliyorsunuz. Otobanın kenarında oturduğunuz, geçip giden arabaları izliyorsunuz.
Ben çok yapardım. Küçükken dedemle balkonda oturup böyle arabaları izlerdik.
Sokağın köşesinden dönülecek arabanın rengini tahmin etmeye çalışırdık.
Gerçekten güzel. O yüzden ben mesela onu yaparken hiç zorlanmadım o yüzden.
Mesela diyor ki Oşok, kendinizi diyor kabul edin.
Kusurlarınızla, duygularınızla, kırılganlığınızla kabul edin ve onlarla barışın.
Peki diğer yol neydi arkadaşlar?
İçeri girip kimse olmadığını da fark etmek.
Peki bu ne anlama geliyor?
Mevlana der ki sen okyanustaki bir damla değilsin.
Bir damladaki okyanussun.
Bizler her şeyiz ve hiçbir şeyiz.
Herkesiz ve hiç kimseyiz.
Her yerdeyiz ve hiçbir yerde değiliz.
Burada kast edilen şey arkadaşlar yokluk değil, sınırsızlığımız.
Bir örnek vereyim. Bir oyuncu düşünün, sahneye çıktığında kraliçeyi oynuyor, sonra başka bir oyunda hizmetçiyi.
Ama perde kapandığında aslında o hiçbiri.
Biz daha kendimizle tanışmadan kendimizi diğer insanlara maalesef kanıtlamaya çalışıyoruz.
Çünkü Osho diyor ki, içeri girip kendinize dönüp hiç kimse olmadığınızı fark ettiğinizde o sonsuz varoluş içinde rol yapmayı bırakıp saf halinize geçersiniz.
Hiçbir şekilde... Mükemmel değiliz.
Hiçbirimiz mükemmel değiliz.
Keşfedeceğimiz çok şeyimiz var.
Ve bu halimizle zaten mükemmeliz.
Anladınız mı demek istediğimi?
Biz mükemmel değiliz.
Çünkü mükemmel olmadığımız için mükemmeliz.
Beyinler yandı mı?
Beyinler yandı mı?
Yanmadıysa anlamamışsınızdır.
Yandıysa anlamışsınızdır.
Bakın Muci'nin bir sözü vardır.
Mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacın yok.
Üzgün olmak için...
Bir şeye ihtiyacım var.
Küçük şeyler bile bizi hemen üzer.
Yaşadıklarımıza nasıl tepki verdiğimiz, ne yanıt verdiğimiz bize bağlı arkadaşlar.
Bu yüzden mükemmel olmadığınızı verdiğiniz tepkilerle, yanıtlarınızla görün.
Ve deyin ki ben böyle mükemmelim zaten.
Bu yüzden boşu boşuna kendinize acı çektirmenize gerek yok.
Acı hayatın bir parçası ızdırap itteye bağlı.
Değil mi? Bu da demişti.
O zaman size güzel bir hikaye anlatayım.
Uzun zamandır anlatmamıştım bir hikaye.
Bir üstad ölmek üzere sodanla gelip çatıyor.
Öğrencileri hepsi başlarında toplanıyorlar.
Diyorlar üstadım bizi terk ediyorsunuz.
Acaba son mesajınız nedir?
Üstad gülüyor, gözlerini açıyor ve diyor ki çatıda koşturup duran sincamın seslerini duyuyor musunuz?
Sonra da gözlerini kapatıyor ve ölüyor.
Öğrenciler şaşırıyor tabii.
Ya diyor bu nasıl bir mesaj?
Biz anlayamadık. Çatıda koşturup duran Sincap'ın seslerini duyuyor musunuz?
Fakat bu Üstad'ın tüm yaşamının mesajıydı arkadaşlar.
Tüm yaşamının mesajı.
Sadece anda olmak.
O anda Üstad Sincap'ın çıkardığı seslerin keyfine varıyormuş.
Ölüm kimin umurunda?
Üstelik son bir mesaj vermek kimin umurunda?
O tamamen o anda.
Tam şimdi de...
Ve oradaymış. Ve işte verdiğim mesaj da bu.
Başka bir yere gitmeyin.
Sadece şimdide ve burada kalın.
Hatta ölüm anında bile çatıdan sincamın sesleri geliyormuş.
Ve o bunun keyfini yaşıyormuş.
Arkadaşlar siz çok ahenkli bir bütünsünüz.
Her şey her şeyle bütünleşik.
Bir kısmı zengin diğer kısmı fakir olamaz.
bütün bundan etkilenerek ya fakir ya da zengin olur.
Bütünlüğünüzü kabullenin.
Bu nedenle yaşayın.
Yoğun bir şekilde yaşayın.
Bu bölümün sonuna geldik.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Kendinize iyi bakın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
