
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Napolyon'un çalkantılı tarihini detaylarıyla konuşuyoruz.
Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Bonjour arkadaşlar, Alternatif Vizyon''a hoş geldiniz.
Ben Ayça. Bugün Napolyon Bonapart'tan konuşacağız bu podcast bölümünde.
Bir lider düşünün, ölümünden tam 200 yıl sonra bile her şey ile hala konuşulan, adına filmler yapılan, kitaplar yazılan bir kişi.
Hem komutan hem despot bir lider.
Topçu subayından Avrupa'ya hükmeden bir imparator.
Aslında çoğu liderler zaten lider doğuyor.
Mesela Fatih Sultan Mehmet, padişah oğluydu, padişah doğdu, belliydi padişah olacağı.
Sezar, zengin ve üst sınıf ailesinin oğlu ama Napolyon...
Küçücük bir adada yaşayan bir Korsikalı.
Nasıl oldu da en alttan en yukarıya çıktı Napolyon?
Tarihin en büyük sahnesinde bakalım ne gibi etkiler bıraktı?
Hadi başlayalım. Yüzyıllar öncesine gidiyoruz.
18. yüzyıl 15 Ağustos 1769 yılında Corsica adasında İtalyan asılı bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor.
Toplam 8 kardeşler.
O zamanlar Corsica adası henüz yeni Fransızların eline geçmiş.
Corsica adasında halk sürekli bağımsızlığını isteyen bir halk ve çoğunluğu da Fransa devletini tanımıyor.
Ve onlara direniş gösteriyorlar.
Bir kısmı da geleceğimiz bunların elinde.
İşte zenginlik, mevki lazım bizlere deyip.
Fransa'nın yanında duruyorlar.
Bunlardan biri de Napolyon'un babası Carlo Bonaparte.
Fransız devletine hizmet edeceğini beyan ediyor.
Kendisi bir avukat ama topraklar, para pul hepsi de gitmiş.
Fransız devleti de babanın bu tercihi karşısında soylu ünvanı veriyorlar ona.
Çocukların geleceğini düşünüyor aslında Carlo.
Fransa devleti ile ilişkileri sürekli iyi halde tutmaya çalışıyor.
Çünkü dediğim gibi paraları az bitmek üzere onlara ihtiyacı var.
Napolyon'un annesi Letizia.
Romalino çok otoriter, disiplinli, katı kuralları olan bir kadın.
Napolyon'un bu özellikleri de buradan gelmiş.
Bunu da görüyoruz. Bu yüzden küçük Napolyon 10 yaşına kadar annesinin bu kurallarıyla disiplinli bir hayat yaşıyor.
Babasının Fransızlarla arası iyi olduğu için maddi olarak fena sayılmayacak durumlardır.
Ama tabii ki bu yeterli değil.
Ve babası da bunun farkında.
Bu devletle olan ilişkilerini de kullanarak bu böyle olmaz kardeşim.
Bu çocukların geleceğini garantiye alalım deyip ne yapıyor, ne ediyor?
Oğullarını abisi Joseph'le beraber 1799 yılında eğitim için Fransa'ya gönderiyor.
Napolyon burada o sene Fransızcayı öğreniyor abisiyle beraber.
Ve Fransız askeri okuluna giriyor.
Matematik ve geometriye karşı büyük bir ilgisi var.
Yetenekli de bunun farkında.
Sayısal zeka, hesaplama yeteneği...
İsteyen bir bölüme giriyor.
Topçu subayı. Yani şimdiki mühendislik sınıfı.
Arkadaşım ben hesap kitaptan anlarım.
Bu işler benden sorulur diyerekten 1785 yılında da babasının mide kanserinin vefatının üzerine ailesine bakmak durumunda kalıyor.
Aslında okulu bu askeri okulu 2 senelik ama o bu durumlardan dolayı 1 senede bitirmeyi başarıyor bu okulun.
Ve aynı orada üsteyemen olarak görev yapmaya başlıyor.
Askerlik hayatının ilk 8 yılı boyunca sürekli memleketi Korsika'ya gidip geliyor.
Yani ailesi orada olduğu için.
Ailesine çok düşkün.
Aslında abisi var.
O ailenin en büyüğü değil.
Ama kendi sorumluluğu almış durumda.
Bu yüzden sürekli memleketine gidip geliyor.
Sorumluluğunu üstlenmiş. Napolyon'un bu arada milliyetçi ve değerli bir karakteri var.
Bu yıllarda bu daha çok ateşleniyor.
Aslında bir dönem Corsica'da kalmak istiyor.
İlk başta onlar babasının hain olduğunu düşündükleri için istemiyorlar.
Orada bir süre kalıyor.
Ama daha sonra görevinin başına geri dönüyor.
1789 yılında Britanya ve Fransa arasında 7 yıl süren savaşı Fransa kaybediyor.
Halk açlık yokluk içinde nüfusun sadece %5'ini oluşturan tabi ki din adamları ve soylular devletinin parasını kullanıyorlar.
Buna şaşırdık mı? Tabi ki şaşırmadık.
Halk açlık ve sefalet içinde.
Yüzyıllar öncesine gitsek de görüyorsunuz hep aynı sonuç.
Demek ki bu halk...
Hiç akıl almıyor arkadaşlar.
Bütün parayı hep yine adamları, hep yine zenginler yiyor.
Neyse. Fransız devrimi o Avrupa'nın kaderini değiştiren devrim başlıyor 1793 yılında.
Ve Kral 15. Louis'in ölümüne kadar da devam ediyor.
Yeni hükümet geliyor. Binlerce insanı idam ediyorlar.
Ülkede çok büyük bir kaos oluyor.
Napolyon da bu kaosun tam ortasında.
Hayalleri olan bir genç.
Yeni hükümete gidiyor. Diyor ki yemin ediyorum.
Vallahi billahi diyor.
Kur'an'lar üzerine yemin ediyorum.
diyor gayet yalaka bir biçimde onun en büyük özelliklerinden biri bence hırs ve kibirinden sanırım bu geliyor böyle yalaka olması biraz da iki yüzlük var onu da ilerleyen dakikalarda anlatacağım Napolyon'un onlarda askeri
yeteneklerinin farkında taktiklerinin stratejilerinin zekalarının farkında 1793 yılında Fransa tüm Avrupa ile savaş halinde ve Napolyon'a bu teklifinden dolayı diyorlar ki
tamam kardeşim o zaman sen Tulağan bölgesini ele geçir git orayı al.
Nasıl yani diyor Tulağan bölgesini ben tek başıma nasıl geçireceğim çok genç daha hiç doğru düzgün böyle bir görevleri yok.
Böyle bir görev veriyorlar ve Tulağan bölgesinde Napolyon büyük bir başarı elde ediyor.
Adını duyurmaya başlıyor.
Yeni hükümet 1794 yılında yıkılıyor.
Başındakiler de öldürülüyor.
Bu da olmadı arkadaşım deyip bunları da aşağıya indiriyorlar.
Yani anlayacağınız üzere Fransa yeni bir kaosun içine sürüklenmiş oluyor.
İç savaş tekrardan baş gösteriyor.
Yeni gelen hükümet neyin farkında?
Napolyon'un farkında.
Tabii ki onu alıyorlar.
Ne yapıyorlar? Çünkü eski kralla, eski hükümetle arasının iyi olduğunu biliyorlar.
Onu... Hapse gönderiyorlar ve Napolyon'un bütün ünü, gücü hepsi yerle bir oluyor.
10 yaşından beri uğraştığı şey bir anda yıkılıyor.
Şöyle bir durum oluyor. O zamanlar Osmanlı topçu alayı sınıfı açılıyor.
Çünkü Osmanlı bu tarz gelişmeleri takip etmek istiyor ve Fransa'dan mühendislik alanında eğitim veren kişileri istiyorlar.
Napolyon da bunu duyuyor bir...
İş ilanına başvurur gibi CV'sini gönderiyor Osmanlı'ya.
Ama Osmanlı nedense kabul etmiyor.
Neler değişirdi acaba?
Osmanlı'ya gidebilseydi acaba bir şeyler değişir miydi?
Böyle ikiyüzlükte yalakalıkla ya da sinsilikte farklı bir şeyler yapar mıydı?
Merak etmiyor değilim.
Bu yeni İtlal hükümeti onu tekrar Fransa ordusundaki görevine alıyorlar.
Napolyon'u. Hani sana bir fırsat vereceğiz tekrardan diyorlar.
Allah Allah Napolyon ne oldu niye böyle...
oldu diyor. Tamam diyor. Herhalde diyor bunlar diyor benim stratejilerimin ve bir dahi olduğumun farkındalar.
Beni geri çağırdılar diyor.
Aslında Napolyon'un Osmanlı'ya yaptığı başvuru onu tekrar sahalara döndürmüş oluyor dostlarım.
Napolyon yavaş yavaş tahtını kurmak için hamlelere başlıyor.
Napolyon'a taht yolunu açan görevse Paris sokaklarındaki isyanlar.
Yeni hükümet yine Napolyon'u açar diyor ki kardeşim şu Paris sokaklarındaki isyanları bir bastır bakalım.
Bunlar her yeri yaktı yıktı.
Çıktı hadi bakalım bastır da görelim diyorlar.
Napolyon tabii ki efendim hemen yapalım diyor.
İnanılmaz hırslı dediğim gibi çok hızlı yorulmak nedir bilmiyor ve tamamen resmen kasaplık yapıyor.
Napolyon topları binaların üzerine çıkarıyor ve bütün isyancıların üzerine asla acımadan durmaksızın zincirleme bir şekilde hepsini darma duman ediyor.
Ve Napolyon bu olay sonucunda general oluyor.
Ve Napolyon 1795'te ilk eşi büyük aşkı Josephine ile tanışıyor.
Josephine Napolyon'un bu şekilde yükselen bir asker olduğunu, parlak geleceğinin parlak bir asker olduğunu biliyor.
Ve bir şekilde onun kaldığı saraya gidiyor, binaya gidiyor bir şekilde.
Ve idam edilen...
Eşi eski hükümete çalıştığı için idam edilmiş bir asker.
Oğlunu bahane kullanarak eşinin kılıcını almak istediklerini beyan ediyorlar aslında.
Oradaki Josephine'in oradaki amacı bu arada gerçek adı Rose.
Napolyon Rose ismini hoşlanmadığı için ona Josephine ismini koymuş.
Bu şekilde kendini gösteriyor çünkü Josephine çok güzel bir kadın, çok alımlı bir kadın.
Sosyal statüsü çok yüksek ve siyasi anlamda da çok büyük bağlantıları var.
Napolyon Josephine'i gördüğü zaman çok aşık oluyor, çok beğeniyor.
Ve onunla bir ilişki yaşamaya başlıyorlar.
Aslında Napolyon o zamanlar yani daha genç bir generalken abisinin baldızı Marsilyalı ipek tüccarının kızı Desire ile nişandı.
Tabi bu kızcağızın hiçbir şeyden haberi yok.
Hatta onları beraberken basıyor.
Ama onları o anda nişandılar.
Şöyle bir trajik durum var.
Bu kızın sonradan evlendiği kral da İsveç kralı oluyor.
Evlendiği kişi İsveç kralı oluyor.
Hatta şu anda İsveç kral hanedanın soyu da bu kızın soyundan yani dizaynın soyundan geliyor.
Josephine'in de şöyle bir kısmı var bizimle ilgili.
Sultan 1. Abdülhamid'in zevcelerinden birinin teyzezadesi.
Martin Cui diye bir lider Fransa'ya gelirken Cezayir'le denizcilerin eline düşmüş ve padişah haremine giriyor bunların sayesinde.
Osmanlılar ve Avrupa arasındaki bir akrabalık diplomatik ilişkisi gibi bir olay popüler bir olaymış bu o zamanlar.
Ve Napolyon 1796'da Josephine evlenme teklif ediyor.
Evleniyorlar. Josephine Napolyon'dan 6 yaş büyük 2 çocuklu dul bir kadın.
Ama dediğim gibi hem Josephine için hem Napolyon için birbirlerine çok uygunlar.
O yüzden ikisi de birbirleriyle evleniyor.
Napolyon için Josephine'e çok aşık olduğu, çok fazla onu istediği ama Josephine'in onu sevmediğine dair bilgiler var.
Ama ben Napolyon'un da Josephine'e o kadar kör küçük aşık olduğunu düşünmüyorum.
Hatta Napolyon evlenmeden önce onunla bir evlilik sözleşmesi yapıyor.
İki tarafta imzalıyor.
Hatta bu evlilik sözleşmesi yakın zamanlarda Fransa'da bir müzakede.
Satılmış arkadaşlar. 437 bin euro gibi bir rakama satılmış sanırım.
Napolyon 1796-1797 yıllarında İtalya seferlerine gidiyor.
Bunu da söylemiş olayım.
Neredeyse tek başına Venedik devletini yıkıyor.
Hatta ve hatta Venedik'in İstanbul'da bulunan elçilik binasına bile...
El koyuyor. Papa da o arada Roma'da ama Papa'ya dokunmuyor.
Avusturya'yı bile dize getirecek şekilde onlarla barış imzalıyorlar.
Ve Napolyon bu bölgelerde çok fazla vergi topluyor.
Bu şekilde de siyasi olarak da yükselmiş oluyor.
Napolyon sayesinde ordu artık para görmüş oluyor çünkü.
Devlete çok miktarda ganimet kazandırıyor.
Orduya hemen oradan primli maaş artı agi.
Napolyon'un en büyük özelliği para konusunda çok aç.
Gittiği her yeri yağmalıyor.
Ne var ne yoksa alıyor.
Kimsenin gözünün yaşına bakmam arkadaşım diyor.
Kazandım aldım uğraştım.
Ne var ne yoksa alır götürürüm diyor.
Fransa'ya resmen bu kazançlardan dolayı yine bir kahraman olarak dönüyor.
Popüler kısmı artmış oluyor Napolyon'un.
Halkında tabii ki...
sempatisine kazanmış oluyor.
Bu arada asklarıyla da yani kendi askerleriyle de çok iletişim halinde.
Sürekli onlarla konuşuyor.
Sürekli onları gaza getirir halde.
Asker onu gördüğü zaman zaten bir anda gaza geliyor.
Biz yaparız, biz başarırız durumuna getiriyor.
Bunu da tabii ki Napolyon kendisi sağlamış.
Bu arada aşktan biraz bahsedelim.
Napolyon'un bu Josephine'e yazdığı mektuplar var dedim.
Birkaç mektupları var.
Ben de okudum bunları. Bana böyle okuduğum zaman çok aşık, deli dolu değil de böyle toksik ilişki yaşayan kadını hem çok severken hem çok severken boğarak öldürmek isteyen bir adamın haykırışlarını gördüm
sanki. Bir tür duygusal boşluk yaşamış gibi.
Bunlardan okuyacağım şimdi size.
Seni sevmiyorum. Hiç de değil.
Aksine senden tiksiniyorum.
Sen yaramaz, beceriksiz, aptal bir kül kedisisin.
Bana asla yazmıyorsun.
Kendi kocanı sevmiyorsun.
Mektuplarının ona verdiği zevki biliyorsun ama ona sadece 6 satır yazdın.
Bu kadar. Gerçekten çok tedirginim aşkım.
Senden haber alamıyorum.
Bana hızlıca sayfalar dolusu yaz.
Kalbimi en güzel duygularla dolduracak hoş şeylerle dolu sayfalar.
Umarım çok geçmeden seni kollarımda ezip...
Ekvatorun altındaki sanki bir milyon öpücükle örtücem.
Savaş alanında binlerce askerin öldürüldüğü ve binlerce can alındığı leş bir ortamda yazılan aşk cümleleri değil de karşı tarafa olan ihtiyaçtan doğan arada bir yoklama mektubu gibi geliyor.
Kadını bir yandan da öldürmek isterken dediğim gibi bir yandan da o mevki ihtiyacından dolayı susması, onu aşk olarak görmesi gerektiği toksik bir durum yaşamış bence Napolyon.
Bu arada Josephine çok şımarık, çok lüks düşkünü ve çok çapkın bir...
Bir kadın Napolyon bu mektupları yazıp cancağızım ondan bir tane de olsa cümle olan bir mektup almayı beklerken Napolyon'u bir kere değil iki kere değil birkaç kere aldatmış ve Napolyon da bunların hepsinin
farkında olmasına rağmen ondan ayrılmamış.
Şimdi savaş kısmına geçelim.
Nerede kalmıştık? Napolyon en son İtalya seferlerinden kahramanca dönüyor.
Hükümet Napolyon'un bu kazanmalarına karşı bir tehdit olarak görüyor.
Çünkü halk onu bir kahraman olarak görmeye başlıyor.
Ve diyorlar ki sen Britanya'ya.
İltire'ye karşı savaş açalım.
Onların topraklarını alalım.
Napolyon'a durun bir bakalım. Arkadaşım diyor bu şimdi nereden çıktı ya?
Koca Britanya ben nasıl alacağım diye oturuyor.
Hesap kitap yapıyor. Birkaç gün böyle düşünüyor.
Sonra hükümete bir fikirle gidiyor.
Diyor ki biz Mısır'ı alalım diyor.
Mısır'ı alırsak tüm Afrika'yı zorlanmadan ele geçiririm diyor.
Ve Avrupa'nın sömürgülerle arasını kesmiş olurum.
1798'de Mısır'a doğru yolu çıkıyor.
Hükümet kabul ediyor bunu.
Mısır Osmanlı topraklarında ama...
Memlüklerin elinde aslında Mısır geri kalmış sadece kılıçlarla savaşan bir memlük birliği var orada.
Bu arada Napolyon Mısır'a giderken gizli tutmaya çalışıyorlar.
Gizli bir savaş olarak. Fakat Paris'teki Türk elçiliği geç de olsa bunu...
Osmanlı da saldırıyı durdurmak için elinden ne gelirse yapmaya başlıyor.
Dediğim gibi Osmanlı'da o zamanlar çok sıkıntılı zamanlar geçiliyor.
Hem teknik anlamda hem taktik anlamda Avrupa'dan çok geride kalmış.
Zaten lale devrinden yeni çıkmışlar.
İç ve dış sıkıntılarla uğraşan bir Osmanlı var.
Hatta Mısır seferine kadar Osmanlı'nın Fransa ile arası çok iyiymiş.
Başımıza yeni bir dert almayalım diye ilişkilerini iyi tutuyorlarmış.
Napolyon da Malta adasından başlıyor.
Kahire'den devam ediyor.
Sefer sırasında Napolyon'un çok fazla iki yüzlülük yaptığı olaylar var.
En karakteristik kötü özelliklerinden biri.
Orta Doğu'nun yeni Fatih olmaya çalışıyor Napolyon Mısır seferinde.
Müslüman halklarını zulmediyor, her yeri yakıyor, yıkıyor.
Bir yandan da Mısır halkına mektuplar yazıyor.
Dilinize dilinize karışmayacağım.
Ama tabii ki her yeri yakıp yıkmaya devam ediyor.
Osmanlı bu arada Mısır'ı tamamen kaybetmemek için deve kasabı lakaplı Cezdar Ahmet Paşa'yı görevlendiriyorlar.
Ve Cezdar Ahmet Paşa 70 yaşlarında yaşlı bir adam ve Osmanlı valisi ama Mısır'da oralarda tam bir padişah gibi geçiniyor o zamanlar.
Oraları tamamen...
Napolyon diyor ki benim ordum modern, benim askerlerim diri, benim topum tüfeğim var.
Bu adam da zaten gelmiş 70 yaşına ben bunu yer geçerim kardeşim diyor.
Ama Cezar Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı'ya karşı Napolyon çok şaşırıyor.
Ve bazı hastalıklarla da geçiriyor Napolyon.
Cezar Ahmet Paşa'yı bir türlü deviremiyorlar.
Cezar Ahmet Paşa... Asla silahlarını bırakmıyor.
Geri çekilmiyor. Napolyon bakıyor kupu böyle olmuyor kardeşim.
Hemen bir tane elçi gönderiyor akıllı Napolyon'umuz.
Bak diyor arkadaşım diyor uzatmayalım diyor.
Benim diyor topum tüfeğim var diyor.
Ben diyor seni yeneceğim diyor. Sen düşmek üzeresin diyor.
Cezdar Ahmet Paşa. Napolyon'a Napolyon gibi cevap veriyor.
Ve elçiyi öldürüyor. Elçiye zavallı olmaz.
Sanırım burada geçerli değilmiş.
Napolyon bakıyor olmuyor.
Tekrardan bir elçiliği yine gönderiyor.
Ama Cezar Ahmet Paşa o elçinin de başını alıyor.
Onu da öldürüyor. Napolyon ya yeter kardeşim deyip ne var ne yoksa saldırmaya başlıyor.
O aradan... İngilizler tabi ki Osmanlı yenilmesini kendi çıkarları doğrultusunda istemediklerinden dolayı Fransa donanmasının tamamı neredeyse denizlere boğuyorlar.
Bu arada Napolyon bakıyor ki olacak gibi değil.
Cezar Ahmet Paşa'ya karşı yeniliyor ve savaşı kaybediyor.
Bunlar olurken Napolyon henüz 29 yaşına ve ilk yenilgisini alıyor.
Napolyon Mısır'da sıkışıp kalıyor.
Ne yapıyor biliyor musunuz arkadaşlar? Kendini burada halka karşı iyi bir insan olarak Osmanlı yanlısı olarak...
olarak göstermeye çalışıyor.
Osmanlı kıyafetleri bile giyiyor.
Düşünün. Ama bakıyor ki olacak gibi değil.
O kalan bütün askerlerini orada bırakıp arkasına bakmadan gemiye binip kaçıyor.
Benim bu konuyla ilgili, bu Mısır seferiyle ilgili biliyorsunuz şimdi Napolyon'un filmi şu anda vizyonda ve Rely Scott yaptı filmi.
Gladio türünde yapan kişi.
Ben çok seviyorum Lily Scott'ın filmlerini.
Hani yabancılar kendi tarihlerini hepsini söylemek istemezler.
Bir kısmını yanlış gösterirler ya.
Bu kısmını gerçekten merak ediyorum.
Cezar Ahmet Paşa var mı?
Onu gösteriyor mu? Yoksa hani İngiliz donanması geldi.
Onlar oradaki Fransızlara donanmayı batırdılar.
Bir nevi onlar da yardım ettiği için kazanıldı.
Acaba onu mu gösterecekler?
Yoksa Osmanlı Cezar Ahmet Paşa'nın da bu elçileri öldürdüğünü, onların da güçlü olduğunu...
asla pes etmediklerini gösterecekler mi?
Çok merak ediyorum. Filmi henüz izlemedim.
Bu podcast'ı kaydetmeyi bekledim çünkü.
Podcast kaydettikten sonra tamamlandıktan sonra hemen filmi ben de izleyeceğim.
Ve Phonix oynuyor. 2020 yılında Joker filmiyle Oscar ödülü alan oyuncu.
Bayılıyorum o oyuncuya. Kesinlikle bu roleye çok uygun.
Fragmandan gördüğüm kadarıyla mükemmel oynamış.
Bu arada bu Mısır seferiyle ilgili çok garip bir şey oluyor.
Napolyon Mısır'ın ne kadar değerli olduğunun coğrafi olarak da önemli olduğunun farkında.
Bu yüzden bunu söylüyorum.
Çünkü Napolyon buraya giderken botanikçi de dahil olmak üzere yanına 70'e yakın bilim adamı almış.
Ve bir Mısır taşı buluyorlar.
Rosetta taşı neredeyse 2000 yıldır ölü olan bir yazı dili.
Mısır hierogliflerinin tarafından antik dönemlerden itibaren kullanılan bir yazı sistemi.
Aynı zamanda Yunancada da kutsal çizimler anlamına geliyor.
2000 yıllık bir hazineyi bulmuş Napolyon burada.
Çok önemli bir konu. Şimdiki Mısır kültür bilimi aslında.
genişlemiş oluyor. Napolyon o zamandan temellerini atmış.
Napolyon en son kaçmıştı.
Geri dönüyor Fransa'ya.
Onu bekleyen büyük bir görev var.
Yeni hükümet halkın iyice nefretini kazanmış.
Napolyon bir bakıyor. Sonuçta kaçtı.
Hani onun yüzünden bir sürü binlerce asker öldü.
Kaçtı. Askerlerini bıraktı geldi.
Ama bir bakıyor ki halk onu daha çok popülerleştirmiş ve daha çok kurtarıcı olarak görüyor.
Biz de şu an bir kurtarıcı arıyoruz gibi bir şey oldu bu.
Neyse. Her şey değişmeye başlıyor.
Karşısına yeni bir teklif geliyor.
Fransa'da önemli soli isimlerinden Monel Joseph ona darbede öncülük etmesi için teklifte bulunuyor.
Her ne kadar Mısır'da yenilmiş, kaçmış da olsa ülkedeki bu popüler gücünün farkındalar halk üzerindeki hayallerine ulaşmak için çok iyi bir fırsat yakılıyor.
Orduyu arkasına alıyor.
Ordu Napolyon'a güvendiği için arkasına geçiyor.
Hükümeti dağıtarak 1799 yılında darbeyi başarıyla tamamlamış oluyor.
Birçok değişiklikler yapıyorlar.
Yeni anayasalar getiriliyor.
Cumhuriyet görüntüsü altında.
Aslında yeni bir diktatörlük kuruyor Napolyon.
Anayasada bir takım değişiklikler yapılıyor.
Yönetim 3 konsül haline bırakılıyor.
Bir tanesinin başında da bir konsülün başında da Napolyon getiriliyor.
Ama Napolyon'un hayali var.
Tabii ki imparator olmak.
Bu arada İtalya ile bir savaş içinde Fransa.
Ve Napolyon bakıyor ki bu böyle olacak gibi değil.
İtalya'da durumlar iyice kötüleşmiş.
Napolyon İtalya'ya gidip savaşın başına geçiyor.
Onu gören askerler hemen kendine geliyor.
Komutanımız geldi diye.
Çünkü Napolyon'un dediğim gibi Aslan ile çok iyi bir ilişkisi var.
Ve onları çok çabuk kendisine getirebiliyor.
Ona çok güveniyorlar. Savaşın başına...
Geliyor. Askerler kendilerine geliyor.
Gaza geliyorlar. Ve savaş başarıyla, zaferle sonuçlanıyor.
Napolyon Paris'e geri dönüyor.
İlmek ilmek işliyor.
Ve diyor ki güldük eğlendik dostlarım.
Şimdi rockstar zamanı.
Ve Paris'e gelir gelmez reform ve ekonomi çalışmalarına başlıyor.
Diktatörlüğü sayesinde geniş yetkilere sahip bunları kullanıyor.
Devlet yönetiminde geniş düzenlemeler yapıyor.
Merkez Bankası'nı kuruyor, subay okulları açılıyor ve açtığı bu okullar eğitim okulları, köklü bir sistem kuruyorlar.
Bu konuda çok başarılı. Hala Fransa'da Napolyon'un açtığı bu okullar eğitim vermeye devam ediyormuş.
Napolyon kanunları çıkıyor ve 1802'de Napolyon İtalya Devleti'ni kuruyor.
Halk da onu sürekli desteklediği için ülke uzun zaman sonra düzelmeye başlıyor.
İlk devlet başkanı seçiliyor İtalya'da.
Aynı yıl Fransız devriminin savaşlarına son veriyor Napolyon.
Bu kadar üst üste başarı.
Hızlı hareket etme, bekleme mi?
Hızlı giden atın diye bir laf vardır Napolyon.
Hızlı olmadı mı? Halk tabii çok memnun.
Gayet biz okeyiz durumundalar.
Ve 1804'de İmparator ilan ediyor kendini.
Normalde bu şekilde İmparator olunduğunda taç törenleri için Papa'nın yanına gidilir.
Ama Napolyon Papa'yı ayağına çağırıyor ve Papa da ayağına gidiyor.
Asla tacı Papa'ya taktırmıyor.
Hem kendisine hem eşine taçlarını kendisi takıyor.
Kendini imparator olarak ilan ediyor.
Kibirli, hırslı, aldıkça daha çok, daha çok, daha çok istiyor.
Zevk, sefa içerisinde bir hayat sürmeye başlıyorlar Fransa'da.
Hatta şöyle bir şey var.
Fransa'da o zamanlar, Fransa'nın zaten çok eskiden eğlenceye çok düşkün olduğunu ve çok pis bir millet olduğunu duymuştum.
Bu benim genel olarak bildiğim bir bilgiydi.
Bununla tam olarak emin olmuş oldum.
Üst sınıfın banyo yapmıyor.
Üst sınıfın banyo yapması yasak gibi bir durum var.
Çünkü üst sınıf doğuştan temiz ve asla kirlenmiyorlar.
Onların banyo yapma istemesi ve banyo yapması kendilerine olan bir hakaret olarak görünüyor.
Bu alt sınıfı özgü bir alışkanlık.
Alt sınıfın yapması gereken bir iş.
Ama Napolyon diyor ki kardeşim saçmalamayın kokarsınız diyor.
Eşiyle beraber banyo kültürünü o getiriyor Fransa'ya.
Sabah akşam yıkanıyorlar. Çünkü Napolyon çok titiz birisi.
Bu arada Napolyon imparator sarhoşluğunu yaşıyor.
Annesi dahil herkes ona tepki göstermeye başlıyor.
Ama Napolyon kardeşlerinin hepsini imparator olduktan sonra prens ilan ediyor.
Tam da bu zevk sefa içerisindeyken Napolyon'u uyandırıyorlar.
Diyorlar ki kardeşim bak siz iyi güzel hoş evlisiniz.
Eşinle öyle öyle bir aşk hayatınız var.
Tamam sen de imparatorsun ama sana ne lazım?
Tabii ki bir varis lazım.
Varis hatırlatması yapıyorlar.
Ve o aralar herhangi bir çocukları olmadığı için Napolyon'un kısır olduğuna dair dedikodular çıkıyor.
Ama Napolyon kısır olmadığını tabii ki test etmiş.
Gayrimeşru çocukları olmuş birkaç tane.
Metresleri varmış.
Ama Josephine'den herhangi bir çocuğu olmamış.
İstemeye de olsa 1810 yılında Josephine'den ayrılıyor.
Ama Josephine'le ayrıldıktan sonra hala mektupları var.
Mektuplar yazmış ayrıldıktan sonra.
Ve Josephine de... Botanikle uğraşmayı çok seven bir kadın.
Ona bahçeli güzel bir ev tahsis etmiş.
Sağolsun Allah razı olsun. Böyle bir iyilik yapmış ona.
Ve Avusturya kralının kızı Marie ile evlenmeye karar veriyor.
Marie'nin annesi ve anneannesi doğurganlığı yüksek.
Bunu araştırıyor Napolyon.
Avusturya'yı da kendi yanına çekmek için belli bir barış sağlayabilmek için onunla evleniyor.
Ve bir tane çocuğu oluyor.
İkinci Napolyon. Lakabı da Eglon.
Yani küçük kartal.
Eglon'un hikayesi çok acı.
Avusturya Kralı dedesinin yanında çok üzücü bir yaşam sürmüş.
Çocuk sürekli yani Eglon sürekli babasını soruyormuş.
Babam nerede, babam nerede diye.
Ve Avusturya Kralı da işte baban şu anda hapiste.
Yaramazlık yaptı, kötü şeyler yaptı.
Baban hain, onu hapse attık, tık tık gibi şeyler söylüyormuş.
Çok kötü bir hayatı olmuş. Ve Fransa'da hatta bu tiyatrolara sürekli konu oluyormuş Eglon'un hayatı.
Sonra 1812 sonrasında Napolyon Rusya'ya karşı dev bir ordusuyla sefere çıkıyor.
O taraflara hakim olmak istiyor çünkü.
Borodino Meydan Savaşı'nda Rus ordusunu yok ettikten sonra Moskova'ya giriyor.
Yalnız Ruslar geri çekilirken geçtikleri her yeri yakıp yıkıyorlar.
Yiyecek, barınacak hiçbir yer bırakmıyorlar.
Ve Ruslar da tabii ki biliyor ki kış gelmek üzere.
Napolyon aç kalmamak için bu kışın geldiğini de görünce Rusya'dan çıkmak zorunda kalıyor.
ordusunu barındıracağı yer yoktu.
Fransa'ya da sert kış koşullarından dolayı dediğim gibi geri götüremedi ve ordunun neredeyse tamamı ölüyor.
Betapolyon'un bir çöküşü bekliyor.
Zaten hırsına Bu şekilde kazandıkça isteme arzusuna yenik düşmüş.
1814 yılında müttefik güçler tarafından tahttan indiriliyor.
Elba adasına sürgüne gönderiliyor.
Elba adasında Napolyon kendisinde çünkü halk hala belli bir halk var arkasında.
Bir sene orada sürgün kaldıktan sonra Fransa'ya dönüyor.
Yüzgün dönemini başlatıyor.
Tekrar Fransa ordusunun başına geçiyor.
Adada güvenlik koşulları çok zayıfmış.
Kendisine destek veren belli bir grup da var.
Ele geçirdikleri bir Fransız savaş.
gemisiyle orada kaçıyor.
Ve İngiliz General Wellington Prusya Mereşali ile beraber müttefik güçlerine karşı savaş açıyor.
1815 tarihinde şu anki Belçika'nın Waterloo köyü yakınlarında gerçekleşiyor bu.
Napolyon Prusya birlikleriyle savaşırken İngiliz müttefikleri de karşı karşıya geliyor.
Müttefikler savunma pozisyonunu başarıyla koruyorlar ve Prusya birlikleri zamanında gelip destek veriyor.
Prusya birlikleri sağ tarafını Napolyon'un sağ kısmını askeri olarak sağ kısmını tamamen yerle bir edip resmen biçiyorlar.
Napolyon bu arada adada sanırım bir hastalıkla uğraşmış.
Bazı hastalıklar da edinmiş.
Bu savaş sırasında çok büyük çok şiddetli bir başarı.
Ve sanırım zamanını taktiklerini doğru kullanamamasına sebep oluyor bu durumu.
Doğru ve zamanında kararlar veremiyor Napolyon.
Ve dediğim gibi Prusya birlikleri de zamanında yardıma yetişebildikleri için Napolyon'un ordusunu tamamen bitiyorlar.
Ve Napolyon Atlas okyanusunun en ucundaki Saint Helena adasına...
Burada 6 yıl acıklı bir esaret geçiriyor.
1821'de 52 yaşında mide kanserinden ölüyor.
Daha sonra ama otopside yapılan sonuçlara göre Napolyon her gün içkisine zehir katılarak yavaş yavaş ölümüne sebep verilmiş.
Napolyon'un sayesinde Fransa İngiltere'nin elinden dünyanın en güçlü devleti unvanını almış.
Bu gece ondan sonra bir daha erişememiş hiç kimse.
Avrupa'nın çoğuna hakim oluyor ama Fransa'yı da Avrupa'yı da bir yerle bir türlü bir araya getiremiyor.
18. yüzyılın en etkili ve o kadar da tartışmalı liderlerinden biri.
Yükselen bir asker ve Fransa'yı imparatorluk haline getiren bir kişilik.
Birçok reformlar yapmış, Fransa'nın hukuki düzenlemini modelleştiren...
kişi işçisinden köylüsüne halkı refah temin ederek kendisine bağlamaya çalışmış ve orta sınıf dediğimiz şu anda hepimiz sanırım orta sınıfız bu sınıfı meydana getirmiş Napolyon.
Sanayiyi canlandırmış.
Şeker pancarından şeker imalatını o gerçekleştirmiş.
Onun zamanında başlanmış.
Nişatlarda demir onun zamanında kullanılmış.
Sanat ve edebiyatta birçok gelişmeler yapmış.
Bence Napolyon Fransa'da ihtilalin travmalarını gidermeye çalıştı aslında.
Eski rejimin iyi taraflarını ihya etti.
En büyük meziyeti faydası bence bu.
Ama daha sonradan hırsına ve daha çok daha çok isteme eğilimine ve tabi biraz karakteristik olarak ikiyüzlülük insanları ortada bırakma özelliği de olunca böyle bir son kaçınılmaz oldu.
Hatta Napolyon, Vaturla Savaşı'nda söylediği bir söz var.
Buradan ne kadar kibirli olduğunu, kendisini düşündüğünü anlayabiliyoruz.
Diyor ki, ölümden korkmuyorum ama böyle bir aşağılanmaya dayanamam.
Trajik bir son. Lüks bolluk içinde yaşanmış bir dönem, alışılmış dışında bir karakter ve çocukluğundan gelen bazı travmalarla geçen bir yaşam hikayesi.
Biz de aslında tıpkı Napolyon gibi bazı yaptığımız şeyler var.
Hala yarım kalan yanlarımızda bulunmaya çalışıyoruz.
Her geçen gün bir eksiklik arıyoruz kendimizde.
Yapmamız gereken belki de artık her zaman bunu savunurum.
Sakin kalarak karşımızdaki insanların bizim hislerimize yön vermesini engelleyebilmek.
Napolyon bence bunu yapamadı.
Hırsına yenik düştü.
Sürekli kaderine müdahale etmeye çalıştı.
Sürekli daha çok istedi.
Anıların tadını çıkaramadı.
Hayatımızın hakimiyeti bence sadece bizde olmalı dostlarım.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
