
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Harvard’ın mutluluk profesörü, psikoloji dünyasının popstarı Tal Ben-Shahar, yıllardır “mutluluk bilimi” üzerine çalışıyor.
Bu bölümde onun, neler söylediğini, yani mutluluğu gerçek anlamda nasıl tanımladığını ve bilimsel tavsiyelerini anlatıyorum
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün mutluluğu arıyoruz arkadaşlar.
Mutluluk nerede? Buna cevap bulacağız beraber.
Ama önce biliyorsunuz hikayeleri çok seviyoruz, çok seviyorsunuz.
Bu yüzden çok yaygın bir hikayeyle başlamak istiyorum.
Eskiden insanlar her şeyden çok şikayetçi ve çok bıkkınlarmış.
Bir gün melekler bu yüzden mutluluğu saklamaya karar vermişler.
Saklayalım zor bulsunlar, zor buldukları için belki kıymetini bilirler diyerek başlamışlar aralarında tartışmaya.
Sorun çünkü büyük. Mutluluğu nerede saklayacaklar?
Çünkü mutluluğu saklamak kolay değil.
Kimisi Everest'in tepesine saklayalım demiş, kimisi Atlas Okyanusu'nun dibine.
Taç Mahal'ın kubbesi, Mekke sokakları, İtalyan sofrası, bir hastanenin doğum odası.
Dondurma külahı, şarap şişesi, sigara paketi, lale bahçesi pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş.
Derken beleklerden biri içlerine saklayalım demiş.
Kimsenin hakkına gelmez içine bakmak.
İşte o gün bugündür mutluluk insanın kendi içinde saklaymış.
Hepimiz mutlu olmak istiyoruz.
Hepimiz mutlu arıyoruz değil mi?
Gün sonunda mutlu olmakla ilgileniyoruz.
Ama nerede arıyoruz biliyor musunuz?
Daha iyi bir işte, daha iyi bir ilişkide, daha çok parada, daha iyi bir evde, daha iyi görünen bedenimizde.
Ama kendi içimize bakmaya gelince hepimiz kaçıyoruz.
Bu yüzden arkadaşlar mutluluk bize sanki hep dışarıdaymış gibi geliyor.
Mutluluk nerede sorusu aslında şu soruyla bence aynı.
Soru şu, kendimle yüzleşmekten ne kadar kaçıyorum?
Harvard'ın 75 yıllık yetişkin gelişmeyle ilgili bir araştırması var.
Diyor ki araştırma, mutluluk bir varış değil bir iç düzen halinizdir.
Yani dışarıdaki hiçbir şeyin tek başına mutluluk üretmediğini söylüyor.
Ama içimizdeki huzurun.
dışarıdaki her şeyi daha iyi algılayabileceğimizi söylemişler.
Ve nörobilim de diyor ki mutluluğu belirleyen hormonların %80'i beynimizin içsel yorum sisteminden oluşuyor.
Yani neyi nasıl yorumladığımızla mutlu oluyoruz ya da mutlu oluyoruz.
olmuyoruz. Ve arkadaşlar aynı olay, yaşamış olduğunuz aynı olay.
Birini mutlu ederken diğerini mutsuz edebiliyor.
Yani sizin çok sevindiğiniz bir olay, bir terfi aldınız diyelim.
Siz çok mutlu olurken başkası ne olabiliyor?
Sizi kıskanan birisi. Mutsuz olabiliyor.
Demek ki mutluluk olaylarda değil.
Olayları nereden gördüğümüzde saklı değil mi?
Mutluluğu Everest'e arasaydık, bulmuştuk.
Okyanusun dibinde olsaydı yine çıkarırdık yerinden.
Ama kimsenin aklını kendi içine bakmak gelmiyor işte.
Çünkü mutluluk bulunacak bir yer değil.
Hatırlamamız gereken halimiz.
Bizi mutlu eden olaylar değil, olaylar hakkındaki zihnimizde kurduğumuz iç düzenimiz ve fikirlerimiz.
O yüzden mutluluk dışarıdan gelen bir mükafat değil.
İçimizde kurduğumuz dengemiz.
Ve mutluluk arkadaşlar Çoğu araştırmalarda göstermiş, hatta çoğu yazar, filozof herkes söylüyor bunu.
Görünmeyen bir emek gibi.
Hepimizin iç dünyamızda saklı köklenme süreçlerimiz var.
Ama çoğumuz bu süreci...
Görmüyoruz, göremiyoruz. Çünkü içsel yapılanmanın dışarıya yansıması...
Bir bambu düşünün.
Bambunun toprağının altında saklandığı yıllar gibi.
Sessizdir, görünmezdir, sürekli sabır ister.
Mesela dışarıdan mutlu görünüyoruz değil mi?
Diğer insanlar bizi çok mutlu görüyorlar.
Hatta çabalıyoruz bunun için.
Bir derdimiz, sıkıntımız olsa bile istemiyoruz bunu bilsinler.
Mesela gülüşümüzü görüyorlar, rahatlığımızı görüyorlar, huzurlu oluşumuzu görüyorlar.
Ama o huzurun arkasındaki, o huzurumuzun arkasındaki...
yüzlerce küçük çabalarımızı görmüyorlar.
Kendimizle konuşmalarımızı, kırılan yönlerimizi, onarışımızı, düşüncelerimizi, disipline edişimizi, içimizdeki fırtınaları tek tek sakinleştirişimizi, kimse mutluluğumuzu taşıyabilmek için kaç
yıl kendi ağırlığımızı ayıkladığımızı bilmez arkadaşlar.
İşte bu söylediklerim var ya, bunlar aslında bizim mutluluklarımız.
Çünkü... Şöyle bir durum var, mutluluğunu o görünen, o hissettiğimiz kısmı var ya, maalesef o kısım buzdanlı görünmeyen kısmı.
Görünmeyen çabalarımız, görünmeyen düşünce düzenimiz, görünmeyen içsel emeklerimiz, işte çoğumuzu mutsuzluğa iten şey aslında ne?
Bunlar işte arkadaşlar. Yani bu söylediklerim fark ettiyseniz bir sonuca vararken bir sonuca giderken yaşadığımız şeyler.
Yani aslında sonuç alma isteğimiz ve hemen iyi hissetme isteğimizdeki sabırsızlığımız bizi mutsuzlaştırıyor.
Bizim artık şunu anlamamız gerekiyor.
Mutluluk sadece görünen anlarımızdan değil kimsenin bilmediği görünmeyen iç emeğimizden oluşuyor.
Yani bizler hedef odaklı yaşadığımız için mutsuz oluyoruz.
Niye? Çünkü ne istiyoruz arkadaşlar?
Biz haz istiyoruz.
Haz, mutluluğun sadece minik bir parçası.
Gerçek bir mutluluk, sürekli bir mutluluk, değer odaklı yaşamla geliyor.
Anlamlı işler yaptığınızda, zorlukların üstesinden geldiğinizde, sağlıklı ilişkiler kurduğumuzda, yeteneklerimizi kullanabildiğimizde...
Bizler daha çok mutlu oluyoruz.
Bir de arkadaşlar hani biraz önce dedim ya sağlıklı ve anlamlı ilişkiler kurduğumuzda daha detaylı oluyoruz.
Bunun sırrı aslında bu diye bunun üzerinde durmak istiyorum.
Şimdi bazen bazı ilişkilerimiz bitiyor tamam mı?
Arkadaşlıklarımız, romantik ilişkilerimiz ama biz ısrarla kopamıyoruz o insanlardan.
Hani derler ya sana hizmet etmeyen şeyleri artık bırak diye.
Yani gerçekten bazen kopamıyoruz, bırakamıyoruz ve bu durum bizi öyle bir mutsuzluğa sürüklüyor ki.
Bir böyle fıs fısla deterjan düşünün tamam mı?
Hani toz falan alırken kullanıyoruz ya.
Bitmiş aslında deterjan.
Şişe de yok. İçi boş. Ama ısrarla sıkıyoruz.
Ucundan deterjan gelecek. Tozlu yerleri temizleyeceğiz.
Temiz olacağız sanıyoruz. Bu şişe bitmiş arkadaşlar.
Deterjan yok içinde. Atın, şişeyi çöpe atın gitsin.
Hayatınızdan çıkması gereken artık ilişkilerinizin size hizmet etmediği insanları da bu şişeyi attığınız gibi çöpe atmanız gerekiyor.
Göndermemekteki ısrarımız, çabalarımız kabul edemeyişimiz arkadaşlar.
Kabul edemediğimiz şey insanların bu kadar saf kötü olabileceğine inanmıyor olmamız.
Korkunç derecede insanlar var.
Her insan dostumuz, arkadaşımız değil.
Ne kadar uzun bir süre bizim arkadaşımız ve dostumuz olmuş olsalar bile artık bizim arkadaşımız ve dostumuz olmayabiliyorlar çünkü.
Yani bir zamanlar yediğiniz yemeğin bile ayrı olmadığı insanlar da artık dostunuz olmayabilir.
Çünkü siz mesela başarılı olduğunuzda bu bir kuru ekmeği paylaştığınız kişi sizin yeni versiyonunuzu kıskanabiliyor maalesef.
Güçlü, paralı, başarılı, boyun eğmeyen halinizi sevmeyebiliyorlar ve insanoğlu çiğ süt emmiştir derler.
İçten içe size bilenmeye başlayabiliyorlar.
Sonra ölüleri kopuyor.
Bir şeyi başaracaksınız.
Bir şey sahibi olacaksınız.
Onlardan daha iyi yaşayacaksınız.
Böyle olmanızdan korkuyorlar ve anında size gizli gizli düşman oluyorlar.
Ve içlerinde de kocaman nefret besliyorlar.
Mesela bu tarz olaylarda insanlar hayatlarının %70'ini mutsuz geçirir arkadaşlar ve hazmedemezler.
Bunu hazmetmesi çok zordur.
Ya bunu nasıl yapabilir bana diye.
Çünkü hepimizin arkadaşı dostu, hepimizin romantik ilişkileri var.
Eğer bunları hazmedemezseniz, yutamazsanız bir şekilde bunları kusmanız gerekecek.
Ve eğer kusamazsanız da içinizi öğütemeyeceğiniz için hayatınız boyunca ölene kadar taşıyacağınız büyük bir mutsuzluk yaşatacaklar size.
Hatta bu olayları hep konuştuğumuzda aklıma hep Nietzsche gelir.
Nietzsche ve Wagner gelir arkadaşlar.
Wagner'ı biliyorsunuz. Döneminin en büyük bestecisiydi.
Nietzsche de işte gençteki böyle yükselen bir filozoftu o zamanlar.
Çok büyük bir dostluk kurdular aralarında.
Hatta Nietzsche Wagner'ın elinde kalmıştı.
Aynı masada yemek yediler, birlikte çalıştılar.
Wagner Nietzsche'yi çevresine soktuğu böyle şey derdi çevresine soktuğu zaman.
İşte bu çok özel bir çocuk, çok parlak bir çocuk.
Geleceği çok olacak diye.
Ama sonra arkadaşlar Nietzsche büyümeye, kendini aşmaya ve kendi fikirleriyle parlamaya başlıyor.
Wagner bunu kıskandı.
Kıskanıyor ve kaldıramıyor. Ün kazanmaya başladığını görüyor.
Kıskançlığı büyüyor. İşte Nietzsche'nin yazıları övülmeye başlıyor.
İşte diyor ki ya sen şöyle adamsın böyle adamsın diyor.
Ona karşı saygısı azalmış gibi davranmaya başlıyor.
Ve Nietzsche'nin kendi düşüncelerini kurmaya başladığını görünce de düşmanlaşıyor arkadaşlar Wagner ona bunu.
Karısı mektuplarında bile yazmış biliyor musunuz?
Nietzsche'ye nasıl kıskandığından bahsetmiş.
Bize en çok yargılayanlar düşmanlarımız değildir.
Bize dost gibi görünen ama içten içe...
başarımızdan nefret edenlerdir.
Hep diyorum ya dost iyi günde belli olur diye.
Daha önceki podcastımda da söylemiştim.
Hatta arkadaşlar bu durumu Nietzsche günlüklerinde yazmıştır.
Giderek benden uzaklaşıyor çünkü artık benden daha büyük olmak istiyor yazmıştı.
Bu da sizin kulağınıza küpe olsun.
Ve biraz daha haldan bahsetmek istiyorum arkadaşlar.
Has. Bizler mutluluğu aradığımızı sanarken aslında neyin peşine düşüyoruz dedim biraz önce?
Hazdın peşine düşüyoruz.
Niye bu kadar çok alışveriş yapıyoruz?
Bu kadar çok tüketiyoruz? Hep güzel yerlere gitmek istiyoruz.
O olmasa da olacak olan ikinci pantolonu, üçüncü santayı, bilmem kaçıncı.
Mesela evimde bana mesela şöyle şey çok oluyor.
Şu an önümde beni bekleyen tam yedi tane kitap var okumam gereken.
Ve sayfaları da böyle güzel hatırı sayılır yani sayıda sayfalar.
Okuyamıyorum almışım tamam mı?
Başka kitaplar var çünkü şu an okumaya devam ettim.
Aynı anda dört kitap okuyorum çünkü şu anda.
Niye aldım bu kitapları ben?
Hani FOMO'dan bahsetmiştim ya korkuyorum biliyor musunuz geri kalmaktan.
Ve benim için şu anda kitap okumak yaptığım işten dolayı da tabii ki bir hedefim var.
Ve bir haz durumuna gelmiş durumda.
Yani çok lezzetli bir dondurma yemek gibi bir şey benim için.
Artık haz boyutunda.
Biraz sonra bahsedeceğim.
Hazlar tabii ki belli bir süre sonra aynı mutluluk anlamında aynı noktaya geliyor ama.
Bu benim için aynı nokta.
noktaya gelecek bir haz değil. Sürekli devam edecek bir haz.
Ben mesela bunun için almışım bu kitabı.
Yani okuyamayacağımı biliyorum.
Daha sonra alabilirim.
İşte sayısı az olan bir kitap değil.
Bitecek bir kitap değil.
Hani bedeni yok diye alırız ya.
Bedeni kalmaz aman indirimi biter diye.
Öyle kitaplar da değil. Neden almışım?
Mutlu olmak için almışım.
Orada bekliyorlar yani. Belki de hiç okuyamayacağım.
Bilmiyorum. Belki de başka podcastlar yapacağım.
Başka konulara merak saracağım orada.
Başka başka kitaplar daha çok ilgimi çekecek.
Ama ben bunu haz haline...
getirmiş falanmış. Şu an karşına buna bakıyorlar.
Ben de onlara bakıyorum şu anda.
Yani bizim bu kadar çok tüketiyor olmamız, hep güzel yerlere gitmek istemek mesela.
İşte bunlar arkadaşlar kısa süreli haz.
Biz kısa süreli haz almak istiyoruz.
Sanki bir koşu bandındaymışız gibi.
Koşuyorsunuz, koşuyorsunuz, yoruluyorsunuz, terliyorsunuz ama aynı yerde duruyorsunuz.
Evrim bilimciler buna hedonik koşu bandı demişler arkadaşlar, hedonik adaptasyon.
Yani tüm enerjimizi, zamanımızı harcıyoruz ama olduğumuz yerde sayıklıyoruz.
Yani bir çanta aldığımızda dediğim gibi benim gibi haz pozisyonuna geldiyse eğer bir kitap aldığınızda hatta aşık olduğumuzda ya da zam aldığınızda mutlu oluyorsunuz ama kısa sürüyor.
Beyniniz diyor ki tamam alıştım buna ve yenisi gelsin sıradaki gelsin diyor.
Mutluluk yine sıfırlanıyor.
O zaman mutluluk dediğimiz şey ne Ayça?
Ben bunlarla mutlu oluyorum ve seviniyorum.
Yani o zaman nedir diyebilirsiniz.
Ben başarılarıma da mı sevinmeyeyim?
Bir şey de mi istemeyeyim? Aldığım yeni eşyaları da mı sevmeyeyim?
Alınca mutlu olmayayım diyebilirsiniz arkadaşlar.
Şöyle düşünelim. Diyelim ki maaşınıza bir anda büyük bir zam geldi.
Aylarca istediğiniz o para geldi yani.
Siz o hissi yaşıyorsunuz.
Oh be diyorsunuz. Sonunda istediğim parayı kazanıyorum.
Bir hafta boyunca, bir ay boyunca çok mutlusunuz.
Bir de tam tersini düşünelim.
Diyelim ki hayatınızda kötü bir şey oldu.
İlişkiniz bitti. İşinizde problem yaşadınız ya da sağlığımız bozuldu.
Sanki artık eskisi gibi düzelemeyeceğinizi düşünürsünüz değil mi?
Bitmeyecek gibi gelir o anda.
Çok üzülürsünüz, mutsuz olursunuz.
İşte her iki durumda da arkadaşlar beynimiz bir süre sonra aynı seviyeye geri dönüyor.
Psikolojide bir kavram var.
Temel mutluluk çizgisi.
Her insanın kendine özgü bir mutluluk seviyesi olduğunu söylüyor.
Bakın. Bunu söyleyeyim bir daha her insanın kendine özgü bir mutluluk seviyesi olduğunu söylüyor.
Hayatınızda çok iyi ya da çok kötü giden şeyler olsa bile bir süre sonra yine o başlangıç seviyesine geri dönüyorsunuz.
Mutluluğun varsaydığımız dereceli bir ayarı olduğunu sanıyoruz biz.
Diyoruz ki şu dereceye gelirsem ben mutlu olacağım ve sürekli bu devam edecek.
Hayır arkadaşlar. Mesela zengin olunca ona çıkmıyorsunuz ya da kötü bir olay yaşayınca sıfırda kalmıyorsunuz.
Hep aynı seviyelerde olmuyorsunuz.
Başa dönüyorsunuz.
Yani mutluluğunuz en nihayetinde sıfırlanmış oluyor.
Çünkü beynimiz bizi günün sonunda...
yine varsayılan mutluluk çizgisine geri çekiyor.
Yani mutluluğun telefonlarımız gibi fabrika ayarları var ve ne yaşarsak yaşayalım zihnimiz bizi o ayara geri döndürüyor.
Mutluluğun temel çizgisine döndüğünü nereden anlayacağız arkadaşlar biliyor musunuz?
Acıdan anlayacağız.
Acıda. Diyelim ki hayatımızdaki en sevdiğiniz insanı kaybettiniz.
Allah korusun diyeyim.
Anneniz, babanız, en yakın arkadaşınız.
Birisini diyelim ki kaybettiniz.
İlk gün kaybettiğiniz ilk günü hatırlayın.
Eğer yaşadıysanız kaybetmediyseniz de eğer kaybetmiş gibi ilk gününe yaşarsınız bir düşünün.
O acı yeryüzündeki yutkundum.
Zordur çünkü bu. O acı tekrar ediyorum burayı arkadaşlar kusura bakmayın.
O acı yeryüzündeki hiçbir şeye benzemez değil mi?
Yiyemezsiniz içemezsiniz.
Telefonunuzu elinize almak saatlerce o düşünmediğiniz telefonunuzu elinizde almak hakkınıza bile gelmez.
Zaman durur. Dünya anlamsızlaşır.
Ama sonra ne olur? Bir hafta geçer, bir ay geçer, bir yıl geçer.
Acınız belki geçmez ama...
Şiddeti durur. Artık yemek yersiniz, işe gidersiniz, arkadaşınızla oturup kahve bile içersiniz.
Yani hayat siz istemeseniz bile o temel çizgiye sizi geri çekmiştir.
Bu arkadaşlar nedir biliyor musunuz?
Beynimizin savunma mekanizmalarından biridir.
Beynimiz bizi ayakta tutmak için acımızı sönümlendirir.
Yani azaltır.
Seneca'nın kalbime dokunan bir sözü vardır.
Zaman der, zaman...
Acının keskin tarafını törpüler.
Yarayı yok etmez ama kanamayı durdurur.
Kaybettiğimiz insanı unutmuyoruz ama acıya alışıyoruz.
Aşırı acıda da aynı bu süreç işliyor arkadaşlar.
Aşırı mutlulukta da.
Beynimiz çünkü korumaya çalışıyor bizi.
Ne uç bir sevincin ne de uç bir acının içinde sonsuza kadar kalmamıza izin vermiyor.
Vermiyor dedim öyle mi dedim ki yine böyle bir tane tokat vuruyormuşum gibi.
Mutluluğu bir türlü neden bulamadığımızı peki hiç düşündünüz mü?
Aslında tam olarak sadece sorunumuz mutluluğu dışarıda aramak da değil arkadaşlar.
Diğer bir sorunumuz da mutluluğa gereğinden fazla odaklanmamız.
Yani şöyle bir kafa yapısı oluyor bizde.
Bir şey olacak ve ben çok mutlu olacağım.
Berkeley Üniversitesi'nde bir araştırma yapıyorlar.
Çıkan sunuca bakın arkadaşlar.
Diyor ki mutluluğa...
Odaklanmak insanları daha mutsuz yapar.
Bir hediye geliyor size alıyorsunuz elinize açarken çok heyecanlanıyorsunuz.
Çok güzel bir şey çıkacak ve ben çok mutlu olacağım diyorsunuz.
Belki de hediyeyi veren kişiden bekleyin.
Mutlulukla ilgili en dürüst cümlelerden birini söyleyeceğim.
Albert Camus söylemiş.
Mutluluk insanın kendisiyle uyumlu olduğu anlardır demiş.
Yani beklentilerimizin karşılandığı, mutluluğa odaklandığımız anlarımız değildir diyor arkadaşlar.
Mutluluk bu değildir yani.
O hediyeyi aldığınızda, istediğiniz hediye çıktığında o yaşadığınız şey sadece geçici bir haz olacak.
Mutluluk olmayacak diyor.
Seneca bir gün çok yakın arkadaşı Lucilius'a bir mektup yazıyor.
Diyor ki... Herkes mutlu bir hayat istiyor.
O zaman bu kadar çok insan neden mutsuz?
Sebebi ne diyor bu mutsuzluğun?
Çünkü Seneka'nın o zamanlar tanıdığı herkes mutsuzmuş arkadaşlar.
Tabii sonra düşünüyor, günler aylar geçiyor ve diyor ki insanlar mutsuzlar çünkü mutluluğun araçlarını mutluluğun yerine koymuşlar.
Bu yüzden mutluluğu ararken...
Daha çok uzaklaşıyorlar.
Mesela kendimizi kötü hissettik.
Of bugün çok kötü bir gün geçirdim ya.
Kendimi şımartacağım ben bugün.
Biraz şımartılmaya ihtiyacım var.
Alışverişe gidiyorum ben.
Alıyoruz bir şeyler mutlu oluyoruz.
Elimizde torbalarla ağzımız kulaklarımızda.
Giriyoruz eve. İki gün sonra ya da bu aldığımız kıyafetler olsun.
Bir kombinde kullandıktan sonra.
Resimlerimizi Instagram'a yükledikten sonra.
Hevesimiz gidiyor artık.
Ve... Geri geliyor arkadaşlar.
Mutsuzluk geri geliyor.
Hem de bir eksiklik olarak geri geliyor.
O hissi yaşamak istiyoruz.
Mutlu olma hissini tekrar yaşamak istiyoruz ve tekrardan bu sefer kendimizi bir şeylere almak istiyoruz ve her zaman daha fazlasını istemeye devam ediyoruz.
Hele ki maddi imkanlarımız imkan veriyorsa.
Yani bizler sanıyoruz ki her istediğini alan zengin insanlar çok mutlu.
Halbuki zengin insanlar sürekli daha iyisini istedikleri için çok daha yüksek standartlara alıştıkları için kendilerini benzer geliri grupları ile kıyasladıkları için Kaybetme korkusu
yaşadıkları için tatminsizlik oranları çok daha yüksek oluyor.
Hedonik adaptasyon teorisi diyor ki orta gelirli ve düşük gelirli insanlar küçük şeylerde mutlu olma konusunda zenginlere göre daha avantajlılar.
Bu fakirlerin daha mutlu, zenginlerin daha mutsuz olduğu demek değil arkadaşlar.
Bu zenginlerin mutluluk eşliklerinden düşük olması demek.
Çünkü artık her şeyin yüksek standartlı olmasına alışıyorlar.
Mesela filmleri düşünün ya bakın.
Filmlerde bizi hep ne izlettiler?
Yıllarca bunu izledik. Özellikle televizyonlarda.
Hep zengin, yakışıklı erkek, çevresinde onlarca manken gibi kızdan böyle daha doğal olanını, karakter olarak daha samimi olanını seçiyor ve ona aşık oluyor.
Yani mükemmel görünen ruhsuz kadınlar yerine daha doğal, karakterli kıza aşık oluyorlar.
İşte arkadaşlar, Montullo tüm filozoflar, hatta bilim insanları bu yüzden içinizde arayacaksınız diyorlar.
Buradaki adam kızların dış güzelliğine, parasına, standartlarına ya da dış özelliklerine aşık olmuyor.
Ama samimiyete... karaktere aşık oluyorlar.
Yani insanın içindeki şeylere aşık oluyorlar.
Hani derler ya bir güzele bir günde doyulur ama huyu güzel olana bir ömür doyulmaz diye.
Güzellik hızlı hazdır, çabuk alışmadır.
Huy karakterdir, samimiyettir, kalıcı bağdır, kalıcı mutluluktur.
Yani çok fazla bu aralar ben güzelliğine yatırım yapanlar görüyorum.
Ben de tabii ki kendime bir şeyler yapıyorum.
Özellikle de yaş ilerledikçe sağlık içinde sadece görüntü değil.
Tabii ki yatırım yapmak zorundayız ama biraz da huyumuza, karakterimize yatırım yapmamız lazım.
Bilgi anlamında değil arkadaşlar. İşte sürekli belgeseller izlemek, makaleler okumak, kitaplar okumak, en çok ben bileceğim, en çok bana söyleyeceğim.
Değil arkadaşlar. Karakter bu değil.
Huy bu değil. Biraz insan olmak ya.
Biraz da insanlığımıza yatırım yapalım olur mu?
Biraz da hesapsız, kitapsız, insafsız öyle söyledim ki.
Yani biraz da hesapsız, kitapsız insanlığa yatırım yapalım.
Eskiden şey vardı.
Ben artık bu dünleri duymuyorum.
Çok karakterli insan derdik ya.
Ne kadar karakterli. Yani düşünsenize karakterli insanlar mutlulardı yaptıkları konuştukları olaylardaki sabitlikleriyle gerçeklikleriyle gerçekten
var olmalarıyla mutlulardı o insanlar o karakterli insanlar o huyları güzel insanlar artık o kadar azlar ki yani ben artık mesela dikkat ediyorum sürekli arkadaş ortamlarında ya
da yeni tanıştığım birilerinde konuşurken böyle bir açıklama Durumunda olmaktan, bir şey söyledikten sonra açıklamaya mecbur bırakılmaktan çok sıkıldım.
Fark ediyorum ki arkadaşlar ben onlarla mutlu değilim.
Ve bu mutsuzluklar...
Bana kalıcı psikolojiler sağlıyor.
Yani ben gün sonunda diyorum ki bir saniye ya ben bunu söyledikten sonra neden bir pişmanlık duydum ve neden bir açıklamak zorunda kaldım?
Yani neden bir açıklama isteğinde bulundum?
Ve ben neden mutsuzum şu anda?
Arkadaşlarımla 3 saat geçirmişim, yemişim, içmişim, sohbet etmişim.
Ama mesela buna takılıyorum.
Ne oldu benim 3 saatim?
Yani kötü deneyimler güzellerini götürmez.
Tamam bu okey. Ben de buna inanıyorum.
Bunu da düşünüyorum ama sonuçta bir insanım.
E ne oldu? Benim güzel taraflarım, güzel yaşadığım dakikalarım gitti ve ben mutlu olmak için çıktığım dışarıda mutsuz olarak evime geri dönmüş oldum.
O yüzden biraz da karaktere, biraz da huya yatırım yapalım ya.
Bırakın insanlar, diğer insanlar ne kadar şerefsiz olmayı tercih ediyorlarsa onların tercihi.
Bırakın onlara o şekilde şerefsiz, yalancı, düzenbaz olmaya devam etsinler.
Siz karakterle durun.
Zaten mutlaka en güzellerine layık olacaksınız.
Peki arkadaşlar, Ayça'cığım anlattın, seninka dedin, niçe dedin.
İşte Wagner'ın dedin, onu dedin, bunu dedin.
Araştırmalar falan filan.
Nasıl bulacağız mutluluğu?
İçimize bakalım, içimize bakalım diyoruz.
Kolay gibi görünüyor demiş.
Şöyle bir içime bakayım ben. Ama çok zor aslında.
Çünkü neden biliyor musunuz?
Bize böyle öğretmediler ve biz hiçbir şekilde böyle öğrenemedik.
Hala öğrenemiyoruz.
Algılarımızda da yok, bilinçaltımızda da yok.
Çünkü mutluluğu...
Biraz önce de söylediğim gibi hep hazlarımızda yani dışarıda arıyoruz.
Bu konuda çok sevdiğim bir psikoloğun bir akademisyenin tavsiyelerini anlatacağım size.
Telben Şahar arkadaşlar.
Harvard Üniversitesi'nde mutluluk bilimi dersi veren bir psikologtur.
Ve verdiği bu ders Harvard tarihinin en çok talep gören dersi olmuştur.
Başvuran çok arkadaşım var ben başvurmadım.
Çok çok başvurdular, çok gezdendiler.
Ama binden fazla öğrenci talepte bulunduğu için maalesef gitmek nasip olmadı.
Yani mutluluk alanını pop starı gibi düşünebilirsiniz Şahar'ı.
Şahar'a soruyorlar.
İşte diyorlar ki bizi mutluluk için neler tavsiye edersin?
Diyor ki mutluluğu güneş gibi düşünün.
Nasıl ki güneşe doğrudan bakamıyorsak ve güneşi yansıdığı şeylerden, ışığından, sıcaklığından hissediyorsak mutluluğu da...
hayatınızın merkezine değil kenarına koyun diyor ve kenardan hissedin diyor hani biraz önce de söyledim ya mutluluğa çok odaklanıyoruz diye mutluluğa odaklanmayın yani mutluluğa güneşe böyle baktığınız gibi Adanlılar
oldu ya güneşe böyle silah sıkıyorlar böyle bakıyorlar bir gözleri kapalı hiç de öyle bodonzlama dalmayacaksınız arkadaşlar mutluluğa yani mutlu olmalıyım mutlu olmalıyım dedikçe hedefinizin tam ortasına koydukça
mutluluğu yaşadığınız en ufak bir olayda mutsuz olduğum yine ya of Ve mutluluğun sizden kaçtığını görüyorsunuz.
Yani bizler mutluluğu büyük değişimlerde arıyoruz.
Ama gerçek mutluluk arkadaşlar küçük değişimlerimizde ve küçük alışkanlıklarımızda.
Şahr'ın temel fikri şu.
Mutluluk bir hedef değil küçük alışkanlıklarımızın birikimi diyor.
Ve bunu dört temel prensiple açıklamış.
Ben iki tanesini anlatacağım diğer ikisini.
Sinsi bir şekilde farklı bir podcast bölümüne saklıyorum.
Birincisi diyor ki Şahr mutluluk haz ve anlamın birleşimidir diyor.
Bakın biraz önce Ayça haz haz haz yok haz dedin.
Ih dedin tüy kaka dedin haza.
Şimdi neden böyle diyorsunuz?
Yani sadece eğlenirseniz boş hissedersiniz.
Sadece anlam peşinde koşarsanız da yorulursunuz diyor Şahar.
İşte diyor mutsuzluk bu ikisinin dengesi.
Yani deli gibi alışveriş yapmak, deli gibi yemek, işte benim yaptığım gibi deli gibi kitap almak bu değil arkadaşlar.
Bunlardan olması gerektiği kadar yapacaksınız.
Evrensel yasa nedir biliyor musunuz?
Evrensel yasa dengedir arkadaşlar ve bu evrensel yasa bence çok gizli güçler tarafından bizim içimize konmuş.
Çünkü biz de içimizde bu dengeye aslında bir şekilde ulaşmaya çalışıyoruz ki size şöyle bir kanıt sunayım.
Şu anda beni dinliyor olmanız.
Dengeyi bulmaya çalıştığınız için şu an zaten beni dinliyorsunuz.
Yani mutlulukla ilgili bu bölümü açtınız o tuşa bastınız.
Bakın Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahraman onun bir bulgusu var.
Bir insanın çok mutlu olduğunu hissettiği bir olayın etkisi ortalama 3 ay sürer diyor.
Terfi aldığınız mutluluk 3 ay sürdüğünü söylüyor.
İstediğiniz eve taşındıktan 3 ay sonra mutluluğunuzun bittiğini söylüyor.
Yeni bir ilişkiye başladığınız zaman da maksimum 3 ay normalde 2 ay mutluluğunuzun süreceğini söylüyor arkadaşlar.
Sonra beynimiz yeni normale alışıyor çünkü.
Yeni normalinize alışıyor.
Yani o yeni artık ona normal olan sıradan olan geliyor.
Yani arkadaşlar mutluluk sandığımız kadar uzun ömürlü değil.
Biraz önce söylediğim gibi acıda.
Uzun ömürlü değil bu iyi haber.
İşte bu yüzden hayatınızı sadece zevklerinizden oluşturursanız boşluk oluyor.
Sadece mücadeleden oluşturursanız da tükenmişlik oluyor.
Yani bu ikisinin ortasında...
bir yerde mutluluğu bulabiliyorsunuz.
Bütün gün çok çalışıp ev geldikten sonra bir yemek, bir duş sonrası kafanızı yastığa koyduğunuzda ya bütün gün çok çalıştım diye oflamak değil.
Ben bugün çok çalıştım.
Kendim için, hayallerim için, ailem için çalıştım.
Bunu diyebilmek arkadaşlar.
İşte dengesi burada işin.
Mesela aksiyetiniz var diyelim.
Aksiyete sahibisiniz.
Geldi. Tamam anksiyete yaşıyorsunuz.
O anlarda panik halindesiniz.
30 dakika sürdü ve sonra bitti.
Bunu yaşadığınız için üzülmek yerine 30 dakika boyunca kontrolün sizde olduğunu fark etmek arkadaşlar.
İşte mutluluk anlamlı bir mutluluk oluyor bu.
Bu yaşadığınız hazzı siz anlamlı bir mutluluğa çevirmiş oluyorsunuz.
Çünkü burada fark ettiğiniz şey kendi iyiliğiniz için savaşmayı.
bırakmadığınızı bilmektir.
Sonrasında da ben sandığımdan daha dayanıklıyım duygusu geliyor ve devamında da kalıcı mutluluk halinizde oluyor.
Çünkü o artık sizin o savaşçılığınız beyninizin altına, bilinç altına yerleşmiş oluyor.
Özünde anlatmak istediğim şey şu.
Hayat dertleri hiç bitmez.
Kimsenin kahveyle, parayla, aşkla çok ve kalıcı mutlu olduğu yok.
Hiçbir sıkıntımız olmasa bile arkadaşlar yolda ayağımıza taş değse taş takılsa onu bile dert edicilik duruma gelebiliyoruz.
İnsanlık böyle bir şey. Peki şahırın ikinci prensibini de söyleyeceğim dedim.
Diyor ki kötü hatıralardan hızlı toparlama durumunuzu.
Kısaltmanız gerekiyor.
Yani kötü bir olay yaşadınız.
Ne kadar hızla toparlanırsanız o kadar daha kolay mutlu olabilirsiniz diyor.
Hatta nörobilimci Rick Hansen'da desteklemiştir bunu.
Mutluluk sinir sisteminizin dayanıklılığıdır demiştir.
Kötü bir haber aldığınızda kaç saatte toparlanırsınız mesela?
Kendinize bir sorun. Boylunuz bozuldu.
Ne kadar sürüyor? Birisiyle tartıştınız.
10 saat mi düşünüyorsunuz?
20 saat mi? Sabaha kadar der misiniz?
Sabaha kadar mı? İşte!
mutluluk bu sürelerde saklıdır diyor Şağır.
Yani olayımız arkadaşlar yaşadıklarımızdaki mutsuzluğumuzu yük etmek değil.
Yaşadıklarımızdan bu mutsuzluklardan hızla toparlanmak.
Çünkü beynimizin mutluluğu geri dönüş hızı olarak kodladığını bulmuşlar.
Bakın beynimizin mutluluğu geri dönüş hızı olarak kodluyormuş.
Dr. Richard Davidson Dalyalama'nın davetiyle Tibetli keşişlerin beynini inceliyor.
Bu iki doktor yalnız arkadaşlar mutluluğa kafaya takmış enteresan tiplerdir.
Keşişleri MR cihazına sokuyorlar.
Keşişlerin de işi gücü yok gelmişler.
Kötü görüntüler gösteriyorlar.
Sonra ölçüyorlar. Sonra bakıyorlar ki kiminin beyni ne kadar sürede dönecek.
Yani normal haline ne kadar sonunda dönecek?
Kötü hareketleri, kötü videolar gördükten sonra en hızlı toparlananlara da mutlu insanlar diyorlar.
Hatta inceledikleri keşiflerden biri Matthew Richard bir olaydan sonra...
Medyanın ilgisini çekiyor.
Şu olay. Şimdi bu görüntüleri gösteriyorlar.
Herkes 20 dakikada toparlanıyor.
Beyin MR'ları incelendikten sonra.
Ama Meteo bir bakıyorlar.
Adam 7 dakikada toparlanmış.
Sadece mutlu haline normal haline dönmesi 7 dakika sürmüş.
Ve diyorlar ki medya bu adama.
Bu diyorlar dünyanın en mutlu yaşayan adamı diyorlar.
Arkadaşlar işte bizim hayatımızda.
Mutsuzluğu çözemememizin sebebi bu.
Biz üzüntüyü, ihaneti, hayal kırıklığını, mesajı geç atan sevgiliyi, gereksiz tartışmaları dakikalarca değil günlerce taşıyoruz üzerimizde.
Peki neden böyle yapıyoruz?
Hatta şöyle söyleyeyim hepimiz yapıyoruz diye bir haksızlık yapmayayım.
Yani bu keşişlerde olduğu gibi niye bazılarımız hemen toparlanırken bazılarımız günlerce toparlanamıyor bu tarz durumlarda?
Çünkü %40'ı genetik maalesef genetik arkadaşlar.
%40 genetik duygusal hassasiyet olduğu için oluyor.
Yani bazılarımız doğuştan duygusal olarak daha hassas oluyoruz.
%10 dış koşullar, %50 de öğrenilmiş tepkilerimiz.
Hani kızlar annelerinin kaderini yaşar podcast bölümünde söylemiştim ya.
Hani diyoruz ya işte annemin şu huyunu hiç sevmiyorum, çok alıngan bir kadın çocuklarına küser hep.
Ben büyüyünce onun gibi olmayacağım diye.
Sonra onun gibi olma ihtimalimiz çok muhtemel oluyor, çok yüksek oluyor.
Yani farkında olmasak da genetiğimizden dolayı onun gibi olmamıza vesile oluyor.
Bence arkadaşlar çok fazla böyle kalıcı mutluluk diye bir şey yok.
Ama kalıcı bir mutluluk kapasitemiz var.
Pozitif psikolojinin kurucusu Martin Sligman'ın mutluluk için der ki keyif diyor geçici mutluluktur.
Akışta kalmak orta düzey uzun mutluluktur.
Ama diyor anlam bulmak kalıcı mutluluktur diyor.
Yani bu üç bilimsel gerçeği birleştirerek yaşamamız gerektiğini söylüyor.
Ben mutsuz olduğum anlarda arkadaşlar hep çocukluğumu hatırlamaya çalışıyorum.
Mesela çocukken uyuduğum bir öğle uykusunun o tatlı rehavetini düşünüyorum.
İşte sevdiğim bir çizgi filmin saatinin geldiğini düşünüyorum.
Hatta açıp o çizgi filmi izliyorum.
Hatta sosyal medyadan da çok fazla paylaşırım.
Çocukken böyle nedense ben herkes için geçerli değil ama kendim için söylüyorum.
Daha mutlu olduğumu düşünürdüm.
Daha kolay mutlu olduğumu düşünürdüm.
Zamanla bizim galiba yani büyüdükçe mutluluğumuzun tanımını değiştirdik ya.
Biraz böyle karmaşıklaştırdık.
Belki de asıl değilsen bizlerizdir bilmiyorum.
Belki de mutluluğu öyle yüksek bir yere koyduk ki hayatın bize sunduğu küçük sevinçleri duymaz olduk.
Bilmiyorum. Benden bu kadar arkadaşlar bu bölümde.
Bu arada Instagram'da büyüyen birbirimizi beslediğimiz çok güzel bir topluluğumuz var.
Podcast bölümlerine sığmayan detayları ve ek notlarımı hatta tavsiyelerimi orada paylaşıyorum.
Instagram'da Alternatif Vizyon Podcast olarak beni bulabilirsiniz.
Linkini de açıklamalara koyacağım.
Ve Spotify'dan da eğer beni takip ederseniz.
Şöyle tik tik takip tuşuna basarsanız arkadaşlar yeni bölümler yüklediğimde size otomatik olarak gelecek.
Evet bu bölümün sonuna geldik.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Görüşmek üzere bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
