
Mutlu ve Başarılı Olmak İçin Bu Psikolojik Sınır Gerçeklerini Biliyor Musun?
8 Haziran 2026 · 32 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm “fizy” hakkında reklam içerir.
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün mükemmel bir konuyla geldim arkadaşlar.
Hayatımızı kurtaracak o psikolojik gerçeklerden bahsedeceğim.
Bu bölüm bunu anlatmayı seçtim.
Çünkü bazen yıllarca aynı problemle etrafına dönüp durabiliyoruz.
Mesela bir insan düşünün 10 yıl boyunca herkesi memnun etmeye çalışmış.
İşte 10 yıl boyunca hiç hayır diyememiş.
Sürekli başkalarının ne düşündüğünü düşünmüş.
Bu davranışlarını da kendisi sanmış.
Hani ben böyleyim demiş birisi.
Yani kabul etmiş kendisini, böylece yaşamış da gitmiş.
Ama bir gün bunun sebebinin psikolojide bir adı olduğunu, aslında bir yeri olduğunu fark etmiş.
İşte biz bugün bu insanlardan olacağız arkadaşlar.
Bu darbanışlarımızın, kendi karakterimizin olmadığını aslında fark etmediğimiz bir yerlerde, köşelerde, bucaklarda gizli kalmış psikolojik gerçekler olduğunu fark edeceğiz.
Çünkü bu psikolojik gerçekler bizim neden mutsuz ve başarısız olduğumuzu gösterecekler.
Tabii ki hayatımızın geneline yaymıyorum bunu.
Neden dönem dönem mutsuz, neden dönem dönem başarısız olduğumuzu gösterecek gerçekler.
Zaten psikolojinin en ilginç tarafı da bu değil mi?
Bazen tek bir kavram öğreniyoruz, bir tane bir şey öğreniyoruz.
Sonra bir bakıyoruz, yıllardır yaşadığımız şey bir anda anlam kazanmış.
Araştırmalarda bunu göstermiş arkadaşlar.
Stres, kaygı, özgüven eksikliği ya da ilişki problemi.
Bunu hepimiz yaşıyoruz.
Bütün araştırmalar bu tarz şeyleri...
kimsenin yaşamadığını yani hiç kimsenin böyle dümdüz yaşamadığını göstermiş arkadaşlar.
Ama işte bunların neden olduğunu ve neler yapabileceğimizi bizler bilmiyoruz.
Bugün bu görünmeyen psikolojik gerçeklerden bahsetmek istiyorum o yüzden.
Darvanışlarımızın arkasında neler var?
Neden bazı hataları tekrar ediyoruz?
Neden karşımıza hep aynı tip insanlar çıkıyor ve sorun yaşıyoruz?
Anlatacağım ve her zaman yaptığım gibi alanında en iyi isimlerin bilgilerini tabii ki referans olarak Anlatacağım size.
Yalnız sizden bu sefer konuya girmeden bir tane ricam olacak.
Küçük bir rica olacak.
Biraz beni bugün önyargısız dinlemenizi rica ediyorum.
İçinizde yaşayan ve sizi yönlendiren bakış açınıza teslim olmamanızı rica ediyorum arkadaşlar.
Beni sonuna kadar dinleyin.
Sonra zaten Instagram'da bu bölümün gönderisine paylaşacağım.
Orada yorumlarda konuşuruz.
Evet ilk psikolojik gerçeğimizle başlıyorum.
İnsanlar size karşı haddilerini aşıyorsa bu onların değil sizin suçunuzdur diyor.
Yıllarını bu işe vermiş olan psikolog Harriet Breaker.
İnsanların size olan tavırlarını şöyle bir gözünüzün önüne getirin.
Size haddini aşan işte size tavrını aşan birisiyle yaşadığınız bir olayı detaylı olarak düşünün arkadaşlar.
O güne gidin. O kişiyle geçmiş ilişkinizde bir bakın tamam mı?
Yani bu yaşadığınız olayı aklınıza getiriyorsunuz.
Sonra o kişiyle geçmiş ilişkilerinize, o olaydan öncesine de bakın.
En baştaki tanışmanızdan o olaya olan kadar andan bahsediyorum.
İnceleyin, bakın ilişkinize, inceleyin.
Göreceksiniz onun size böyle rahat kafasına göre davranmasının neredeyse tüm sebebi sizin ona o rahatlığı vermiş olmanız.
Harriet diyor ki, karşımızdaki kişiyi kaybetmemek için kendi rahatsızlığımızı, yani onun bu hareketinden, herhangi bir sözünden hoşlanmadığımızı Kendi rahatsızlığımızı
sustururuz. Söylemeyiz karşı tarafa.
Ve bunu diyor biz o kadar çok yapıyoruz ki bir süre sonra insanlar bizim sınırlarımızı görmez oluyor diyor.
Şimdi olay şöyle başlıyor.
Birisiyle hoşumuza gitmeyen bir durum yaşadığımızda hatayı kendimize arayacak kadar cesur olamayabiliyoruz.
Yani birisi size haddini aşan şekilde şeyler söylemeye başladı ya da size sormadan onayınızı almadan bir konuda sizin adınıza karar verdi diyelim.
Hemen karşı tarafı suçlanmaya başlıyoruz.
Ama Harriet diyor ki öncelikle acaba bana neden böyle davrandı diye düşünmektense acaba ben ona gereğinden fazla mı taviz verdim diye düşünmemiz diyor.
Yani çok daha bir tepki olur diyor böyle bir tepki vermemiz.
Bakın şimdi size şöyle bir örnek vereceğim.
Bülent Ersoy arkadaşlar hormon tedavisi başladıktan sonra sahne alıyor İzmir fuarında.
Şarkı söylerken seyircilerden biri memeni aç diye bağırmaya başlıyor.
Tezahürat falan yapıyor. Bülent Ersoy da kırmıyor bu minik isteği ve sahnede memelerini açıp büyümeye başlayan memelerini gözlerini gösteriyor.
Çok yani saçma ben bir kelime bulamadım bu olayı öğrendiğim zaman.
Tabii sonradan olay duyulmuş.
Ar ve Edebe aykırı hareket gelecesiyle soruşturma başlatmışlar.
Diğer bütün her şeye soruşturma başlatılıyormuş gibi.
Bütün herkes cezasını çekiyormuş gibi.
Neyse 45 günde hatta Bülent Ersoy cezaevinde kalmış.
Şimdi burada olayın doğruluğunu ya da yanlışlığını tabii ki tartışmayacağım.
Ama bu olaydan sonra Bülent Ersoy bu memeni aç diye hadsiz teklife evet dediği için herkesin içinde Uzun yıllar boyunca böyle söylemlere çok maruz kalmış arkadaşlar.
Yani belli bir saygınlığa geldikten sonra bile bu olayı bilenler, bu olayı hatırlayanlar gerçekten ona karşı hadlerini aşmışlar.
Yani sınırlarını bilmemişler.
Çok büyük bir psikolojik bunalım yaşamış.
Zaten böyle bir cinsiyet geçişinden dolayı zaten bunalımdaymış.
Üzerine bu olay da eklenince daha büyük bir bunalıma girmiş.
Yani bu ihlali yapmaları için...
İnsanların sınırının olmadığını kim gösterdi arkadaşlar?
Kendisi gösterdi değil mi?
Bakın benim sınırım yok.
Ben memelerimi yani en özel yerimi tamamen kendi isteğim dışında siz istediğiniz için açıp gösterebilirim demek.
Kendisi hiçbir şey yokken gösterseydi belki bu kadar zorlu bir durum olmayabilirdi.
Yani kimlik mücadelesi verirken böyle bir kararla kendini daha da zor duruma sokmuş oldu.
Yani arkadaşlar buradaki olay şey değil.
İsteyen istediğini giyebilir.
İsteyen sütüden de takar, takmaz.
İç çamaşırı da giyer, giymez.
Yani kim ne diyebilir? Kimseyi ilgilendirmez.
Ama benim bedenim için başka bir kişi bana onu aç şunu yap diye diyorsa benim orada sınırım yoktur.
Ve ben karşı tarafa diyorumdur ki bana hiçbir şekilde haddini bilmek zorunda değilsin.
Hadsiz ol bana karşı. Bunu diyorum bir şey oluyorum ben.
Çünkü orada seyirci onu utandırmak istiyor ve merak ediyorlar.
Her hadsizliğe sert cevap vermek zorunda değiliz.
Ama her hadsizliğin nerede duracağını, bizim beden dilimiz, ses tonumuz, susuşumuz, cevabımız, hatta bazen hiç cevap vermeyişimiz belirler.
Çünkü insan ilişkilerimizde sınır söylediğimiz şeyler değil, karşı tarafa hissettirdiğimiz alanlarımızdır.
Birisi size karşı haddini aşıyorsa çoğu zaman arkadaşlar üç şeyi test ediyordur.
Birincisi utanıyor musun?
İkincisi açıklama yapmaya başlayacak mısın?
Ve üçüncüsü beni kaybetmemek için kendinden vazgeçecek misin?
Yani susacak mısın bakalım?
Eğer utanırsanız tüm ilişkiniz boyunca sizi oradan yönetecek.
Eğer fazla açıklama yaparsanız sizi hep savunmada bırakacak.
Hep açıklama yapmanız için sorular soracak ve sıkıştıracak sizi.
Ve siz onunla aranız bozulmasın diye susmaya devam edeceksiniz.
O da sınırını bilmeyecek arkadaşlar.
Ve bunu biz genelde kendimize yakın hissettiğimiz insanlara yapıyoruz ve bizim kendimize yakın hissettiğimiz insanlar bize bunu yapıyorlar.
Çünkü onlarla konuşurken olduğumuz kişiden çok da farklı bir şekilde bürünebiliyoruz.
Normalde sert bir yapımız var diyelim ama karşı taraftan güler yüz gördüğümüzde ya da bizim için çok yakın bir kişi olduğunda kendimizden taviz vererek şekilde konuşabiliyoruz.
Bazen olur ilk kez tanıştığınız kişiye ay ben onu sanki 10 yıldır tanıyor gibiydim deriz ya.
Tüm hayatımı anlattım deriz.
Düşmeyin arkadaşlar bu güler yüze.
Sanki derman olacakmış gibi.
Ya ne oldu canım iyi misin canını sıkkın gibi gel hadi anlat diyen çıyanlara lütfen aldanmayın.
Onlar sadece sizin neden canını sıkkın ne derdiniz var diye öğrenecek merak ediyorlar.
Sonra da zaten hani en ufak bir aranız bozuldun ya da en ufak bir düşmenizde.
Hani önceden böyle şeyleri öğrenecek ki sonradan size karşı onları koz olarak kullanabilsinler.
Yani onlar yaralarınıza merhem olmak için sormuyorlar derdinizi tasanıza.
Ya da benim hiç böyle dertlerim yok deyip kendi hazdını yükseltmek için öğrenmeye çalışıyorlar arkadaşlar.
Bu çok çok gizli kalmış ve her zaman bu konuda...
aptal olduğumuzu düşünüyorum ben.
Genel konuşuyorum. Herkes düşüyor çünkü buna.
Kimse sizin dertlerinizle ilgilenmiyor arkadaşlar.
Sadece ilgileniyormuş numarası yapmak istiyorlar.
Ya sizden bir çıkarı var ya sizin arkadaşlığınızı sizin gibi iyi niyetli birisinin yanından kaybetmek istemiyor ya da başka bir şekilde sizi yanında tutmak istiyor.
Kimse sizin dertlerinize ilgilenmiyor.
İnanın bir yere kadar ilgileniyorlar.
Ondan sonra hiç dert yokmuş gibi yani hiç yakın arkadaşının sıkıntısı yokmuş gibi ama ben de kendi hayatımı yaşamak zorundayım deyip tatillere oraya buraya gezmeye gidebiliyorlar.
Siz o bok çukurunun içinde Kaldığınızda kalmış oluyorsunuz.
Aa diyorsunuz işte beni dinlerken yardımcı olacak gibiydi.
Benim sıkıntılarımı anlamış gibiydi.
Sanki dermanı beraber bulacak gibiydik deyip kalıyorsunuz.
Yapmayın arkadaşlar kimseye derdinizi anlatmayın.
Gerçekten sonradan önünüze bunlar güzel böyle süslü süslü tabakları içerisinde sunuluyor.
İşte bu sınır ihlalini onlara siz verdikten sonra kırıcı sözler duyduğunuzda kocaman bir hayal kırıklığı yaşıyorsunuz.
Sonra ne oluyor? Aman bir kere kırdı beni.
Bir kereden bir şey olmaz. O benim yakın arkadaşım.
O anlar beni. İyiliğim için söylüyor.
Aram bozulmasın diye düşünerek taviz veriyoruz.
Şimdi bir tırnak içerisinde.
Bir şey açayım arkadaşlar. Bir cümle açayım daha doğrusu.
Mutlaka istisnalar vardır.
Çok sevdiğiniz, yıllardır beraber olduğunuz, gerçekten çıkarsız arkadaşlık yaptığınız, harbiden yanınızda böyle şöyle bir kafanızı ona çevirdiğinizde ya ben ne yaşarsam
yaşayayım bu benim dermanım olabilecek bir insan.
Dermanım olmasa bile benimle o derdi çekecek, o gözyaşını dökecek bir insan diyebilecek insanlarınız.
Hani olabilir istisnalar varsa ona...
Aralarında kıymetini bilin biraz sonra oraya da değineceğim zaten.
Şimdi arkadaşlar Kleopatra'ya örnek vereyim.
Bakın Kleopatra'yı biz hep güzelliğiyle anlatırlar Kleopatra'yı değil mi?
Ama onun olayı aslında güzelliği değildi.
Kadının asıl gücü insanların ona nasıl davranacağını göstermesiydi.
İnsanlara öğretiyordu bakın.
Duruşuyla bile bakın bana yaklaşırken şöyle yaklaşırsın, bana şunu söyleyebilirsin, bunu söyleyebilirsin diye o güzel altın çağında bu sınırını çok güzel gösteriyordu insanlara.
Mesela arkadaşlar rivayete göre neydi?
Kleopatra Sezar'ın karşısına herkes gibi kapıdan normal yollarla çıkmamıştı değil mi?
Halıya sardırtmıştı kendini.
Öyle çıkmıştı karşısına.
Ben buradayım, sıradan birisi değilim demek istemişti Sezar'a.
Eğer birisi sizin alanınıza giriyorsa sizin ölçülerinizi...
kabul etmek zorundadır ve bu ölçüleri ona gösterecek olan da yine Sizsiniz arkadaşlar.
Yani biriyle yakın olmak ona bizi istediği gibi kırma, istediği gibi üstümüze gelme hakkı vermez.
Bir örnek daha vereyim. Yeni bir işe girdiniz ve bir arkadaş edindiniz.
İşte biraz önce de söylediğim gibi sanki yıllardır tanıyorsunuz.
Samimiyetiniz biraz arttı.
İsminiz de sizin Melike olsun tamam mı?
Size belli bir samimiyetten sonra birkaç gün sonra işte Melo demeye başladı.
Gayet kurumsal bir şirkettesiniz.
Etrafınız müdürlerle dolu.
Size her Melo diye bağıra çağırıyor.
Seslendiğinde bir şeyler hissediyorsunuz.
Bir şeyler yapmaya çalışıyor gibi bir şeyler hissediyorsunuz.
Normalde de kendi adınız dışında size başka bir şekilde seslenilmesine de hoşlanmıyor olun tamam mı?
Ama konduramıyorsunuz.
Yani karşı taraf bozulduğunuzu fark etmesin istiyorsunuz.
O yüzden de falan canım ya diye böyle gülerek cevap veriyorsunuz.
Sonra iç sesinize savaşa girmeye başlıyorsunuz arkadaşlar.
Bir yanınız ona tavır alıyor.
Sana böyle davranamaz, böyle seslenemez.
Hani gayet kurumsal bir şirketteyiz.
kimseye bir lakap ya da bir isminin kısaltmasını söylemezken bu aptal neden benim adımı hani bana hanım ya da bey demesi gerekirken bir de üzerine neden kısaltma yaparak sesleniyor diye savaşa
giriyorsunuz. Bir tarafınız böyle söylüyor.
Diğer tarafınız da diyor ki aman diyor boşver diyor görmezden gel diyor.
Ve biz çoğu zaman bizler sizler işte neyse artık ikinci sesi dinliyoruz.
Rahatsız olduğumuz halde görmezden geliyoruz.
Sonra Ertesi gün bir bakıyorsunuz müdüründen, stajyerinden, mutfak görevlisinden tut herkes size melo diyor.
Melo diyor sesleniyor.
Anlamsız saçma bir kısaltma.
Sizi anladığını, sizi sevdiğini sandığınız kişilere karşı sınırsız kalmayın diyor psikolog Harriet.
Bu sınır ihlalimizin kademeli normalleşmesidir.
Bakın bir daha söylüyorum arkadaşlar.
Bu sınır ihlalimizin kademeli olarak normalleşmesidir.
Yani ne oldu kademeli olarak nasıl normalleşti?
İlk başta bir kişinin bize böyle aptal bir lakap takmasına izin verdik.
Ha ha hu diye güldük görmezden geldik.
Sonra bunu siz görmezden geldiğiniz için bunu diyen etraftaki diğer çıyanlar da onlar da size bu saçma lakapla seslenmeye başladı.
Ve günden güne kademeli olarak normalleşmiş oldu.
Kurban metaforunu düşünün.
Su bir anda kaynamaz yavaş yavaş ısınır.
Sonra bir anda ben nasıl buraya geldim böyle nasıl kaynıyorum nasıl yanıyorum nasıl pişiyorum dersiniz.
Söylenmeyen her rahatsızlık içeride birikir ve birikenler öfke olarak çıkar.
kopuş olarak çıkar. Tolerans gösterdiğiniz şeyler küçük olduğu için görmezden gelmeyin arkadaşlar.
Herod diyor ki yapacağımız şey ilk başta rahatsız olduğunuz an o anda karşınızdakini nazikçe uyarmak olsun.
Bu kadar arkadaşlar. Ay kırılıyorum.
Neden bana böyle söylüyorsun diye uzun uzun açıklamalar olmayacak.
Net ve kısa cümlelerle söylemeniz gerekiyor.
Nasıl yapacağınızı söyleyeyim.
Verdiğim örnekten gideyim.
Bana Melo demen beni rahatsız ediyor.
Bu kadar arkadaşlar. Çok zor bir şey değil bu.
Sınır koymak işte bu kadar basit.
Bana melo demen, işte bana böyle davranma, işte bana şunu yapmış olman beni rahatsız ediyor.
Dünyaca ünlü Amerikalı psikolog Marshall Rosenberg'in şiddetsiz iletişim yaklaşımı vardır arkadaşlar.
O da bunu söyler. Önce yargı değil, gözlem.
Sonra duygu, ihtiyaç ve rica.
Yani sen şöylesin, sen böylesin diye yargılama olmayacak.
Şu olduğunda ben böyle böyle hissediyorum.
Şuna ihtiyacım var.
Senden rica ediyorum. Bu kadar.
Ben her zaman ne derim?
Eşek değilse anlar.
Yani karşı tarafı kötü ilan etmeden davranışı tarif edin.
Eğer ona yorum yaparsanız kendiniz savunmaya başlayacak.
Ve siz kötü olacaksınız.
John Gottman da arkadaşlar aynı şeyi söyler.
Zor bir konuşmaya eleştiriyle değil, ben diliyle ve yumuşak bir dille başlayın der.
İnsan ilişkilerinde arkadaşlar ilk cümle kapıdır.
O kapıyı tekmeyle açarsanız içeride kavga başlar.
Ama kapıyı nazikçe açıp çalıp içeri girerseniz sınırlarınızı doğru şekilde belirleyebilirsiniz ve bunu da doğru bir şekilde karşı tarafa gösterebilirsiniz.
Psikolojide net sınır koyma formülü vardır.
Bunu çok seveceksiniz.
Diyalektik davranış terapisinde kullanılan DIRMAN diye bir yöntemdir bu.
Psikolog Marshall Lyhan'ın geliştirdiği DBT ekolünden gelir.
Yani bir terapi yaklaşımıdır arkadaşlar.
Birincisi yaşadığınız durumu tarif ediyorsunuz.
İkincisi duygunuzu söylüyorsunuz.
Yani hissettiğinizi söylüyorsunuz.
Üçüncüsü bunun ilişkinizi...
iyi gelmeyeceğini söylüyorsunuz.
Örnek cümle şu. Az önce verdiğim yine örnekten gideceğim.
Az önce bana Melo dedin.
Ben ismimin değiştirilmesinden hoşlanmıyorum.
Bana Melike diye hitap etmeyi istiyorum.
Böyle olursa seninle daha rahat bir iletişimimiz olur.
Bizim şu söylediğim cümledeki hitap şeklini artık öğrenmemiz ve bunu konuşmanın, bu dilde konuşmanın normal bir şey olduğunu bilmemiz gerekiyor arkadaşlar.
Bu konuşma tarzını sadece terapilerde gerçekleştiremeyiz.
Artık bunu günlük yaşantımıza ve yakın ilişkilerimize de yansıtmamız gerekiyor.
Yoksa böyle akşama kadar ya da bütün hayatımız boyunca psikolojik podcastler dinleyelim, kitaplar okuyalım.
Maalesef işe yaramayacak.
Bu aslında ne biliyor musunuz?
Yalnız kalacağım, beni dışlayacaklar, işte beni sorumlu insan diye ilan edecekler diye korkmak.
Bunlar olmasın diye o sınırlar çizilemiyor.
Korkuyla yönlendirilmeyen, kaygıyla yönetilmeyen insanlar olmamız gerekiyor.
Ne olacaksa olsun, kim ne düşünürse düşünsün, bana ne?
Ben birisinin bir söyleminden ya da hareketinden rahatsız olmamalıyım.
Kimse beni bu korkularla yönetemez.
Müsaade etmem. Belki de olay arkadaşlar insanları yanlış yere koymamızdır.
Hak ettiklerinden fazla değer vermemizdir ne dersiniz?
Yani değer verdiğinize değer verin.
Değer vermeyene...
Yol verin gitsin arkadaşlar. Size değersizlik hissettirene sizin de hissettireceğiniz tek şey değersizlik hissi olsun.
Yaşattıklarını yaşasınlar bakalım.
Nasıl bir duygu olduğunu onlar da tatsın.
Kimsenin kendisiyle olan savaşının sonuçlarına katlanmayın.
Bizim de verdiğimiz savaşlar bir sürü sınavlarımız.
Bir sürü imtihanlarımız var ya ben bunca acı içinde insanlara karşı duyarlı anlayışla olabiliyorsam bir şekilde dertlerine derman olabiliyorsam onlar da bana karşı bu şekilde
olmak zorundalar değil mi?
Ha olmuyorlarsa...
Onlar bilirler arkadaşlar. İnsan silme konusunda artık hepimiz çok iyiyiz.
Ben hepimizin çok iyi olduğunu düşünüyorum.
Yani yalnız kalmaktan korkmayın.
Bu yüzden bu insanlara karşı susup da aman aram bozulmasın aman yalnız kalayım diye oturmayın arkadaşlar.
Ve ikinci psikolojik gerçeğimiz kendinizin bile inanmadığı gereksiz samimiyetlerde bulunmayın.
Erwin Goffman diye çok önemli bir sosyolog var.
Günlük hayatı bir tiyatro sahnesi gibi anlatıyor arkadaşlar.
Ona göre hepimiz sosyal hayatta bir şekilde rol yapıyoruz.
İşte patronun yanında başka oluyoruz, Instagram'da başka oluyoruz, aile sofralarında başka, arkadaşlarımızın yanında başka.
Ama diyor rol yapmak diyor problem değil diyor.
Yani böyle olmak çok normaldir.
Problem diyor kendi gerçek yüzümüzü unutacak kadar rol yapmaktır diyor.
Ve bunun sonucunda da inanmadığımız gereksiz samimiyetlere girmektir insanlarla diyor.
Şöyle düşünün. Her gün yataktan kalktığımız gibi Ful makyaj yapıyorsunuz Gece uyumadan hemen önceye kadar O makyajla dolaşıyorsunuz arkadaşlar bunu Haftanın 7 günü
yaptığınızı düşünün Gerçek yüzünüzü unutursunuz Gerçek yüzünüzü unutursunuz.
Gerçekliğinizi unutunca da ne olur arkadaşlar insanlarla gereksiz samimiyetlere girersiniz.
Farklı farklı davranmaya başlarsınız ve fark etmediğiniz çok garip bir psikolojik sıkıntının içine düşmüş olursunuz.
Yani burada bu psikolojik gerçeklikte görmeniz gereken şey şu dışarıda takındığınız rol.
Yani işte dışarıda ne oldu?
İş arkadaşı oldunuz, işte başkasının kankası oldunuz, işte çalıştığımız yerdeki birilerinin ablası oldunuz, abisi oldunuz.
Onu eve geldiğinizde takınmayacaksınız uzun süre.
Mesela dışarıda sakin bir insansınız tamam mı?
Rol yapıyorsunuz. Normalde çok sinirlisiniz.
Eve geldiğiniz zaman sinirlebileceğiniz şeyler olsun.
Yani bakın bunu şöyle anlamayın.
Eve gelip de evdekilere kan kusturun demek değil bu.
Yani bir şey yaşadıysanız evde ufak çaplı bir sinirlenme yaşayın.
Kendinizi tutmayın, sıkmayın.
Yani dışarıda da aynı şekilde bunu yapabilirsiniz.
Ama dışarıya göstermek istemiyorsanız eve geldiğiniz zaman bunu yapma ihtimalinizle olmanız gerekiyor ki gerçek sizi unutmayın arkadaşlar.
Eğer bunu yapmazsanız belki çok doğru gelmiyor olabilir kulağınıza.
İnanın 3-5 sene sonra o saklamış olduğunuz siniriniz...
o kadar fena bir şekilde ortaya çıkar ki siz ortaya çıkarmasanız bile Allah korusun diyelim tahtalara vuralım hastalık olarak dışarı çıkabilir.
Ya siz neyseniz osunuz yani.
Şimdi peki şu kısmı nasıl?
Yani bu samimiyetlik kısmı nasıl?
Şöyle şimdi yaşadığımız zaman Bu zaman benim en nefret ettiğim özellik arkadaşlar.
Sırf ayıp olmasın diye samimiyetsizce kurduğumuz ilişkiler gerçekten bu da görmemiz gereken psikolojik bir gerçek.
Yani öylesine hal atarız sormalar, yalandan canım cicim demeler, aslında gitmek istemediğiniz ama işte o ortamda birisi işinizi görecekse ileride belki benim işime yarar, aman benim çevrem düzgün olsun diye saçma sapan aslında hiç
de size göre olmayan insanlarla.
Kurulan, samimiyetsiz, iğrenç ilişkiler o kadar çok sizin psikolojinizi bozar ki ve bu insanlar da zaten yaptığınızın farkındadırlar ama farkında değilmiş gibi yüzünüze gülerler arkadaşlar.
Ve siz de bunları belli bir zaman sonra rol yaptığınız için o sırada, onlar da rol yaptığı için gerçek sanarsınız yüzünüzü gülen insanlara.
Sonra hemen onlara kalbinizi açarsınız.
Size sıcak davranmalarına kanarsınız.
Kendiniz gibi sanarsınız.
Size canım diyeni dost sanarsınız.
Size iki güzel cümle kuranı iyi niyetle sanarsınız.
Ama herkesin gülüşü sevgisinden gelmez.
Bazı gülüşler dediğim gibi alışkanlıktır.
Çıkarı ilişkisidir ve sosyal makyajdır.
Yüzünüze gülen herkesin içinde size yer yoktur.
Olmamalıdır da. Benim böyle ilişkileri midem asla almıyor.
Çünkü hani zaman öyle bir zaman ki zaten kim şeytan kim melek anlayamıyoruz arkadaşlar.
Bu yüzden böyle bir psikolojik çukura girmeden bu gerçeği lütfen fark edin ve oturun.
Ciddi şekilde kendinizi böyle bir ortama sokuyor musunuz diye sorgulayın.
1930'da filozof Bernard Russell bir kişisel gelişim kitabı yazdı.
İsmine de Mutlu Olma Sanatı dedi.
Bir tek sorunun cevabını vermek istedi insanlara.
Uygar ülkelerdeki insanlar günlük hayatlarında neden dayanılmaz şekilde mutsuzlar?
Çünkü... Günlerimizi, kusurlarımızı, hatalarımızı, başarısızlıklarımızı büründüğümüz yeni yüzlerle gizleyerek, insanların bizi algılama şekillerini değiştirerek geçiriyoruz
dedi. Yani insanlık yaşadığı olaylar karşısında taktığı maskelerle olmadığı yeni bir insan yaratıyor.
Evine çekildiğinde de gerçek haline dönerek mutsuz oluyor.
Kendine zihinsel bir hapishane inşa ediyor dedi.
Bu yüzden mutsuz oluyoruz dedi arkadaşlar.
Bironik mutsuzluk bu. Yani ne bu bironik mutsuzluk?
Belli bir zaman sonra yaptığınız bu rolün içinde sıkışmak ve kronik mutsuzluğa dönmek.
Bana mesela çok fazla mesaj geliyor.
İşte Ayça artık hayattan zevk almıyorum, çok sıkılıyorum.
Her şey bana manasız, anlamsız geliyor ve ben mutlu olamıyorum.
Bir zamanlar sevdiğim şeylerden bile artık eskisi kadar haz duymuyorum diye.
Bu işte arkadaşlar fark etmeden yaptığımız bu rollerden dolayı.
Çünkü biz olmadığımız bir kişiymiş gibi davranıyoruz ve kendimizi de bunu kabul ettirmeye çalışıyoruz ve o kadar uzun süre yapıyoruz ki bunu kronik bir mutsuzluğa kapılabiliyoruz.
Olmadığımız birisi gibi davranmamıza gerek yok.
Hangimiz kusursuzuz ki?
Sonunda Russell'ın dediği gibi kronik mutsuzluğa yakalanmak istemiyorsak dürüst olup samimiyetsizce hareketlerden Uzak duracağız arkadaşlar.
Hatta Peyami Safa romanlarında bunu çok güzel anlatmıştır.
Özellikle Fatih Harbiye romanında Batı'nın sadece şekilciliğini ve eğlence tarafını alan karakterler yazmıştır arkadaşlar.
Böyle karakterler anlatmıştır.
Nasıl kendimize yabancılaşıyoruz, çevremize karşı nasıl maskeler takarak samimiyetsiz bir hayata sürüklendiğimizi gösterir romanlarında tavsiye ederim.
Mutlaka Peyami Safa'nın bu romanlarını okuyun.
Bu psikolojik gerçekliği...
fark ederseniz ki yüksek ihtimalle sürekli yapıyorsunuzdur.
Artık normal geliyor olabilir arkadaşlar size.
İleride tükenmiş hissetmenizi engeller arkadaşlar eğer fark ederseniz bunu.
Tükenmişlik sendromu diye bir şey var.
Bu gerçekten var. Bunu fark ederseniz ve kendinizi bunu yapmak için engellersiniz ve engel koyarsanız ileride tükenmiş hissetmeyeceksiniz.
Hatta şu anki halinizi bile zaman içerisinde düzeltebilirsiniz.
Ne derler? Hasta biri hiçbir yemekten haz almaz.
O yüzden yaptığımız bir zamanlar mutlu olduğumuz şeylerden de artık az mutlu olabiliyoruz ya da artık haz alamayabiliyoruz.
Çünkü hasta durumdayız.
Yani böyle rol yaptığınızı düşünsenize sürekli.
Ya da çoğumuz yapıyoruz.
Ben mesela dışarıda Çalıştığım kurumsal şirkette gerçekten kendim olmayabiliyorum.
Mesela bir toplantıya girdim.
İşte yönetim kurulu var.
Çok işte tepeden adamlar var.
İşte konuşuyoruz vesaire böyle.
Konuşurken bir cevap veriyorum.
İçimden diyorum ki...
Ayça ya geri zekalı mısın?
Bu senin söyleyeceğin bir cümle değil.
Ya sen neyi kanıtlıyorsun?
Sinir oluyorum kendime.
Ya diyorum şu kullandığın cümleye bak aptal mısın kızım diyorum.
Gerçekten de o ben değilim.
Kendimi orada şey olarak gösteriyorum.
Yani hani bakın ben bunu biliyorum diye aptal bir kelime kullanıyorum orada.
Ya bunu fark etmek çok güzel.
Hani ben bunun farkındalığını yaşıyorum.
Düzeltmeye çalışıyorum.
Ama mesela bunu yaptıktan sonra yani bu...
olayı yaşadıktan sonra fark etmediğim günler içerisinde aynı sözleri eşime karşı da uyguladığımı fark ettim.
Tabii ki fark etmeden fark ediyorum.
Şu anda kelimeler biraz garip olabiliyor.
Ama beni kendi yerinize koyun ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Ve eşimle aramda böyle bir şey oldu bir iki gün.
Hani o da farklı bir sıkıntı olduğunu düşünmüş.
Sonra ben dedim ki ona ya ben galiba dedim bu bu aralar hani çok fazla üst yönetimde toplantılarım oldu.
Biraz sanırım kendimi kurumsal hayata çok kaptırdım.
Hani eve geldikten sonra takım elbiselerimi tabiri caizse çıkartamadım.
Pijamalarımla rahat bir şekilde konuşamadım galiba diye.
O da evet dedi ben bir olaylar olduğunu anladım.
Anladım zaten o yüzden üstüne gelmek istemedim dedi.
Bunu fark edip düzelttim ama bunun fark etmediğimi düşünsenize eşiminde ya da anlayışlı karşılamadığını.
Bence eşimle kurumsal hayatta çünkü çok büyük bir ego savaşına girerdik ikimiz.
Bunu manyaklıktan kurtarmış olduk yani ikimiz de bunu fark ederek.
O yüzden bu yaptığımız taktığımız maskeleri uzun süre yapmayın arkadaşlar.
Fark edin ya da kendi karakterinizi bulunduğunuz ortamlara göre uyarlayın.
aşırıya kaçmadan uyarlayın bir şekilde.
Yani bunu yapmadığımızda tükeneceğiz ve eğer tükenirsek bu hayat ağzıyla kuş tutsa yine de bize mutluluk vermeyecek veremeyecek bütün istediğimiz her şey hani heves
diye bir şey vardır ya bak buradan anlatacağım heves diye bir şey hani bir şeyi çok istersiniz çok heveslenirsiniz ama sonra o olurken ya gerek var mı ya şöyle mi böyle mi diye kendini sağa sola atar karşı
taraf ama yapar işin sonunda yapar ama o hevesiniz kaçmıştır heves kaçmıştır ve artık o eski mutluluğu almazsınız o kadar çok istediğiniz günlerce ya da orada
olmak için hazırlandığınız yere gittiğinizde o heves kaçmıştır.
Zevk almazsınız, mutlu olmazsınız.
O yüzden arkadaşlar bunları fark edin ki bu hayat, bu hayat, bu Rabbim, bu yüce Rabbimize istediğimizi verdiğinde hala ağzımızın tadı olabilsin.
Yani rol yapmıyoruz.
Gerektiğinden fazla samimiyetlerde bulunmuyoruz.
Giden gider, kalanlar bizimdir.
Bu kadar arkadaşlar. Son psikolojik gerçeğimiz size hayatın bütün telaşını unutturan Hata yaptığınızda akıl vermeden, hiç konuşmadan yanınıza oturup sizinle
birlikte ağlayan, dünyaya aynı gözlerle bakabildiğiniz insanları sakın kaybetmeyin.
Aristoteles arkadaşlığı üçe ayırıyor.
Bir diyor çıkar arkadaşlığı, ikincisi diyor keyif arkadaşlığı, üçüncüsü erdem arkadaşlığı diyor.
Birincisi çıkar arkadaşlığı dedik.
Yani birbirimizin hayatında bir işimiz olduğu için varız.
Aynı ortamdayız, aynı işteyiz.
Birbirimize bir kapı açıyoruz, bir fayda sağlıyoruz.
İş yerinde çok samimi olduğunuz ama farklı bir plan yapmadığınız arkadaşlarınız varsa ya da binde bir plan yaptığınız arkadaşlarınız varsa bunlar çıkar arkadaşlığıdır bu cepte.
İkincisi keyif arkadaşlığı.
Beraber eğleniyorsanız, beraber sürekli gülüyorsanız, aynı şeylerden zevk alıyorsanız hayatın hafif...
Üf tarafını birlikte yaşıyorsanız bu da arkadaşlar keyif arkadaşınızdır.
Üçüncüsü, üçüncüsü var ya Aristoteles'in en kıymetli gördüğü arkadaşlık arkadaşlar.
Dostluk diyeyim. Erdem arkadaşlığı.
Yani sizi sadece eğlendiren değil, sizi daha iyi bir insana dönüştüren arkadaşlık.
Sizin içinizdeki güzel tarafı çağıran arkadaşlık.
Siz hata yaptığınızda sizi hemen yargılamayan ama sizi hatanın içinde de bırakmayan arkadaşlık.
Siz kendinizden uzaklaştığınızda size kendinizi hatırlatan arkadaşlık.
Buradaki psikolojik gerçek ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Hayatta mutlu ve başarılı olmak için sadece hedeflerinize değil, kimlerin yanında kim olduğunuza da bakmanız gerekiyor.
Çünkü bazı insanların yanında sürekli kendimizi ispat etmeye çalışabiliyoruz.
Bazılarının yanında daha zeki, daha akıllı görünmeye çalışabiliyoruz.
insanların yanında güçlü görünmeye, iyi, başarılı, komik ya da daha sakin görünmeye çalışabiliyoruz.
Ama öyle insanlar oluyor ki hayatımızda onların yanında hiçbir şey kanıtlamamıza gerek kalmıyor.
İşte sizi iyileştirecek arkadaşlıklar bu arkadaşlıklar.
Biz insan ilişkilerinde bize iyi gelen insanlarla bize heyecan veren yanında iyi vakit geçirdiğimiz insanları karıştırabiliyoruz.
Yani çok eğlendiğiniz insan zor zamanınızda yanınızda olmayabiliyor.
Size heyecan veren insan size her zaman iyi gelmeyebiliyor.
Sürekli konuştuğunuz insan sizi gerçekten duymuyor olabiliyor.
İşte erdem arkadaşlığında gerçekten doğru bir arkadaşlık kurmuş oluyorsunuz.
Buradaki psikolojik gerçek bu arkadaşlar.
Hani ortalarda şey demiştim ya biz insan silme konusunda iyiyiz diye.
Yanlış insanları silebiliyoruz.
Gerçekten dost olanların kıymetini de bilmeyebiliyoruz.
Eğer hayatınızda gerçekten güzel yerlere oturttuğunuz insanlar varsa bunların kıymetini bilin.
Ve lütfen bu insanları kaybetmeyin.
Bu bölümün sonuna geldik arkadaşlar.
Beni lütfen hangi platformdan dinliyorsanız takip edip bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Kendinize iyi bakın. Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Görüşmek üzere. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
