
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde stoacı filozofların mutlu bir hayat yaşamak için tavsiyelerini anlatıyorum.***
Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese selam arkadaşlar. Alternatif Vizyon''a hoş geldiniz.
Ben Ayça. Bugün stoğacı filozoflardan mutlu bir yaşam için tavsiyeler ve politikler vermeye çalışacağım size.
Umut Bin Şahin'e ait Vaktinden Önce Mutsuz Olma kitabından faydalanacağım.
Özellikle şunu da belirtmek istiyorum.
Doğan Cüceloğlu'nun da önerdiği bir kitap.
Anlamlı bir hayat yaşamaya önem verenlerin okuması gerektiği bir kitap diye önermiş bu kitabı Doğan Hocamız.
Şimdi soruyorum size kaçınız mutlu olmak ister ya da bu bölüme pot...
Kesme alimine daha uygun, daha bir felsefi soru sorayım.
Kaçınız iyi bir hayat yaşamak istiyor?
Hepimiz. Hepimiz.
Ayça delirdin mi sen? Tabii ki.
Yaptığımız her şeyin temeli iyi bir hayata sahip olmak istememize dayanıyor zaten değil mi?
Ve filozoflar arkadaşlar eski çağlardan beri mutluluğu araştırıyorlar.
Kitabımızda da... Kitabımızda mı?
Şu sahip birinci tavrım.
Kitapta da arkadaşlar dört tane stoğacı filozofların önerileri üzerinden konuşacağım.
Bir tane filozof Umut, köle Epictetus.
Bir tanesi İmparator Marcus Aurelius.
Bir tanesi de devlet adamı Seneca.
Stoica felsefesinin kurucusu da var Zenon.
Ama onun önerilerine pek yer verilmemiş.
Sadece ondan çok kısa bahsetmek istiyorum.
Zenon da arkadaşlar kumaş ticareti yapan biriyken bir gün içinde bütün mallarının bütün kumaşlarının bulunduğu gemi kaza yapıyor ve batıyor.
Ve ne kadar malı mülkü varsa hepsini bu kazada yitiriyor.
Ve diyor ki demek ki kader benim daha az yükü olan bir filozof olmamı istiyor.
Fight Club filminde Brad Pitt ne diyordu?
Ancak her şeyini kaybettikten sonra özgür olabilirsin.
Zenon'da aynen böyle bir olayla bir şok sonrası tabii aydınlanma yaşamış sanırım.
Ve Stoğcalık kuruyor.
Peki nedir Stoğcalık? Bu bölümde çok derinden girmek istemiyorum bu konuya.
Böyle kısaca bir bilgi vermek istiyorum arkadaşlar.
Stoğ aslında Stoğ Puikiles.
Yani Stoğ okulunun bulunduğu yerin adı.
Anlamı da dekorlu sütünlü olan demek.
Yani anlamı sadece bu.
Böyle uvi bir anlamı yok arkadaşlar.
Ve stoğucular felsefe için böyle bilinenin aksine yani hani felsefede sadece okumak ve düşünmek için olduğu varsayılır ya stoğ felsefesiyle de öğrenilenlerin hemen yaşama geçirilebilmesi
amaçlanıyor. Yani insanlara yol göstermek aslında amaçları.
Peki mutluluk nedir sizce?
Bence mutluluk arkadaşlar has peşinde koşmaktan değil değerlerimize...
Çansıyan hedeflerimize doğru çalışmaktan elde edilen öznel bir refah seviyemiz.
Stokçuluk da temelde mutlulukla ilgileniyor zaten.
Mutluluğa ulaşmak için evrensel düzene yani doğaya uygun yaşamalıyız diyorlar.
Mutluluk dış koşulların zorluklarına bağlı değil.
Dış zorluklara rağmen elde edilen bir şeydir.
Bir kere Twitter'da bir yazı okumuştum.
Bir adam işte yazmış.
Sabah komşumla karşılaştım.
İşte toprağını ektiği tohum çiçek açmış.
Bir saat boyunca işte... İşte çiçek açtı, çiçek açtı diye anlattı.
Çok mutlu mutlu bir şekilde anlatıyordu.
Sabah görür o çiçeğini çalacağım diye yazmıştı.
İşte mutluluk deyince de arkadaşlar benim aklıma hep bu saçma hikaye geliyor.
Yani mutluluk aslında o minik şeylerden bile sevinç duyabilmektir bence.
Restoracılıkta arkadaşlar mutluluk üç yaya dayanıyor.
İradeniz, karşılaştığınız olaylarla ilgili fikirleriniz ve bu olayları işleme biçiminiz.
Bunlar üzerinden önerilere başlayalım o zaman.
Birinci önerimiz... Şeylerin özüne bakabilmek.
Benim olan ne? Benim olmayan ne?
Bana verilen ne?
Bu önerideki mottomuz bu arkadaşlar.
Yani size kendi varlığınızdan, kendi özünüzden gelmemiş olan özelliklerle sakın övünmeyin diyorlar.
Şey demesinin sebebi de bu.
Herhangi bir şey olabilir çünkü bu.
Halbuki bunlar bizim hep övündüğümüz şeyler değil mi?
Hep sahip olduklarımızla, okuduğumuz okullarla, belki paramızla, belki ünvanımızla vesaire hep övünürüz aslında biz.
Çok güzel bir at düşünün.
At dese ki ben çok güzelim.
Normal. Ama biz böbürlenerek güzel bir atım var dersek güzel bir atımızın olmasıyla övünüyoruz.
Burada bize ait olan ne?
Biz başkasının güzelliğiyle övünüyoruz.
Çünkü o bize ait değil.
Birisi size elbisen ne kadar güzel dedi.
Ya da araban çok güzelmiş dedi.
O anda içinizde yankılanan ses nedir?
Kendinizi bu övgülerle tamamlanmış mı hissediyorsunuz?
İşte hissetmeyin.
Çünkü onlar geçicidir diyor.
Bu hissin doğru olmadığını söylüyorlar.
Zaten dünyada da... Şu anda her şey beğenilme üzerine kurulu değil mi?
Mesela sosyal medyada beğeni kazanma arzunuz ne anlama geliyor?
Sizde beğendikleri şeyler sizin öz varlığınıza ait değilse neden övünüyorsunuz?
Çok takipçinizin olması sizin öz varlığınızla ilgili değil.
O zaman övünmeyin diyorlar.
Neden övünmeyeyim? Ben o kadar çalıştım, çabaladım.
İşte herkes rahatına bakarken...
gezip tozarken başardığım şeylerle ben neden övünmeyim arkadaşım diyebilirsiniz normal olarak.
Epictetus da diyor ki çünkü bu tarz övünmeler toplumun yarattığı genel geçer değerlendirmelerden oluşuyor.
Temelinde mantık arıyorsanız da bugün sizde olan bir şeyi beğendiklerinde yarın beğenmeyebilirler.
Ve bizler beğenilmesi devam etmeyecek.
Yani özü bizde olmayan bir şey için neden övünelim ki diyor.
Yani yarın öbür gün övündüğünüz şeyler sizden gittiğinde, değiştiğinde övgülerinizde maalesef boşluk olacak.
Olmayacak artık övüneceğiniz şeyler yerine koca bir dipsiz bir kuyu olacak ve siz kendi kendinize hiç olmayacak şekilde bir mutsuzluk yaratmış olacaksınız.
Yani özü bizde olmayan bir övgü aldığımızda eğer mutlu oluyorsak hatta mutluluğumuzu buna bağlıyorsak bu mutluluk değildir.
Bu anlık olarak geçici bir tatmindir diyor stoğucular.
Bir zengin parasıyla övünürken çok param var.
Demek ki ben sizden iyiyim diyor.
Ya da çok güzel konuşan bir insan sizden daha değerliyim diyor.
Oysa ki şöyle düşünmeleri gerekiyor diyor Epictetus.
Ben sizden zenginim.
Demek ki servetim sizden daha çok.
Ben sizden daha güzel konuşuyorum.
Demek ki benim sözlerim daha kıymetli.
Çünkü bizler ne söz ne de servetiz.
Yani o para senden yarın gidebilir.
O sözleri de bir daha söylemeyebilirsin diyorlar.
Kendisini size sunan her şeyin görüntüsünün ötesinde gerçek doğasının ne olduğunu düşün.
Onu ortaya çıkaran nedenler neler?
Maddesel yapısı, amacı bu size gelen şey ne zaman sona erecek?
Ne zaman yok olacak? Bunları analiz edin ve çözümleyin.
Ancak o şekilde mutlu olabilirsiniz diye tavsiyede bulunuyor Marcus Aurelius.
Uzun lafın kısası sahip olduklarınızda değil özbenlik özelliklerinizle övünün ancak o zaman mutluluğa ulaşabiliyorsunuz.
İkinci önerimize geçelim.
Kendimizde bir pratik olarak ilgi ve ilgisizlik geliştirin diyorlar.
Stovculara göre insanı mutlu veya mutsuz eden yegane unsur düşünce biçimimiz arkadaşlar.
Bunu hep konuşuyoruz değil mi? Mutlaka neredeyse çoğu bölümde önüme çıkıyor bu benim konu.
Düşünce biçimimiz aslında ilgi gösterdiğimiz ve yoğunlaştığımız fikirlerle şekilleniyor.
Aşırı şekilde ilgimizi çeken kişiler, o olaylar, sıkıntılar çoğu zaman gerektiğinden daha fazla bizi cezbediyorlar.
Elimizi de meşgul ediyorlar doğal olarak.
Duygu ve zihin dünyamızda ağırlık yapan kişiler ve olaylar bir sene sonra zihnimizi hareketsiz hale getiriyor ve bizim gerçekliğimiz oluyorlar.
İç dünyamızı işgal eden düşünce ve duygular en çok üzerinize yoğunlaştığınız, bunların hangilerini içinde barındırıp hangilerini dışarıda atacaksınız bunları bulmanız gerekiyor diyor stocular.
Bu öneri de stocuların olayı şu arkadaşlar.
Yaşamı ve başımıza gelenleri sorgulama ve değerlendirme.
Bu olaylar bizim elimizde olup olmadığı ve bize bağlı olup olmadığını irdeleyerek bulmamız gerekiyor.
Stoic pratikte yani stoic'larda elimizde olmayan şeylere karşı ilgisizlik geliştirmemizi öneriyor ama duyarsızlık değil.
Sadece ilgisizlik.
Peki hem ilgisiz hem de duyarlı nasıl olacağız?
İki zıt kavram. Yaşamımızı, mutluluğumuzu kişilere ve olaylara bağlamamamız gerekiyor.
Bütün dikkat ve ilgimizi bu insanlara ve şartlara göstermememiz acılarımızın kaynağı haline gelebiliyor çünkü.
Yaşadığımız olayların istediğimiz gibi olmasını beklemememiz gerekiyor.
Patronumuz, müdürümüz, eşimiz, işte arkadaşımız bizim istediğimiz gibi davranmasını beklemeyin diyorlar.
Onlara karşı duyarlı ama ilgisiz olduğunuzda bizi düşüren veya hırpalayan fikirlerden uzaklaşabiliyoruz.
Yani beklentilerinizi küçük tutacaksınız arkadaşlar.
Hatta hiçbir şekilde sizin müdahale edemeyeceğiniz konularda ya da müdahale edemeyeceğiniz insanlarda bir beklentiniz olmasın diyorlar.
Epiktetes'e göre başkasına bağlı olan şeyleri kendi iradenizle zorlayarak değiştirebileceğimizi sanıyorsak her an engellerle karşılaşabiliriz.
Ve ne oluruz? Sürekli şikayet...
Gayet eden, yakınan bir kişi oluruz.
Evlenmeden önce podcastımda Doğan Hoca'nın bir önerisini söylemiştim.
Partnerinizle evlendikten sonra değiştirebileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz demişti.
Çünkü karşı tarafın size kötü davranması, eziyet etmesi sizin değil onun problemi.
Ve bu sizin iradenizde olmadığı için duyarlı olabilirsiniz.
Size zarar vermemesi adına ama ilgili...
İlgi ve dikkatinizi kendi elinizdeki iç imkanlara yönelttiğiniz zaman kimsenin müdahale edemeyeceği bir alan yaratmış oluyorsunuz.
Bu öneriye devam olarak bakış açımızı da gözden geçirmemiz gerektiğinde öneriler arasında var arkadaşlar.
Olaylar karşısında içsel tepkilerimizi gözden geçirmemiz öneriliyor.
Bize karşı söylenen sözler hakkında içimizde hangi duygu ve düşünceler oluşuyor?
Yani kendinizle nasıl konuşuyorsunuz?
O XF var ya, ne demek peki bu?
Biraz daha açalım konuyu.
Çok çalıştım, çabaladım, bir iş kurdum ama işler kötü gitti ve battık.
Burada bir çarpık bakış açısı var diyor Stoycılar.
Bir şey için çaba harcadığımızda başarılı olmamız gerekiyor.
Bu net, kafamızda bu belirmiş.
Yani ben çok çalıştım, uğraştım, mutlak başarıya kesin gözüyle bakmak yanlış demek istiyorlar.
Hangi bakış açısı doğru peki?
Başarmak için çabaladığımda hayal kırıklığına uğrama ihtimalim her zaman var.
Yani aklınızda her zaman bu ihtimal olsun ki başarısızlık geldiğinde umutsuz olmayın.
Siz bunu önceden kabul etmiş olun diyorlar.
Peki buna karşısında hocalar ne tavsiye ediyor?
İyi çalışmak benim elimde ama başarı değil.
Bu biraz şunun gibi değil mi?
Sen elinden geleni yap gerisi yaradana kalmış.
Zaten stojilerin de en sevdiği ilkeleri arkadaşlar kadercilik.
Bu tavsiyelerin özünde de zaten buna dayanıyor kadercilik.
Kadercilik demişken Seneca'nın bazı olumlamalarından bahsedeyim size.
Onlar da tavsiye gibi çünkü.
Seneca arkadaşlar hayatı boyunca astım krizlerinden çok çekmiş birisi.
Öyle krizler yaşıyormuş ki neredeyse bulacağını ya da öleceğini hissediyormuş.
İnanılmaz yüksek şiddetli krizler yaşarmış.
Ama o bunu bir öğreti olarak görerek krizi fırsata çevirmiş.
Nasıl yapmış? Boğazı kapanıp diğerleri hava için zorlanırken başına gelenleri sevgiyle kucaklamaya çalışmış.
Bakın kaç bin yıl önce yapmış adam bunu.
Dermiş ki evet ben bunu istiyorum.
Hatta gerekirse bu yüzden ölmeyi seçiyorum.
Böylelikle kaderini olumlamayı seçmiş Seneca.
Çok zor değil mi bunu yapmak?
Her yiğidin harcı değil bence.
Bu işin nirmanası.
Boşuna Seneca dememişler.
Kriz geçtikten sonra... Sonra da kendisini böyle daha güçlü hissettiğini söylermiş.
Sanki o kriz bittikten sonra bu olumlamaları yaptığı için kendisini işte muzaffer kazanan bir komutan yani savaş komutanı gibi hissedermiş.
Şimdi arkadaşlar geçmiş ve geleceğinizin her şeyi yutan sonsuz bir boşluk gibi görünmez bir uçurum olduğunu düşünün.
Sonu yok yani ikisinin de.
Bunlar karşısında böbürlenen, yakınan, feryat eden, kendini boş yere perişan eden bir ahmak değil midir diye soruyor Seneca.
Hemen bir film önericem size arkadaşlar.
Çarpışma filmi. En sevdiğim ve en sevmediğim iki tane oyuncu var.
Samuel Jackson ve Ben Affleck.
Ben Affleck'i hiç sevmiyorum.
Çünkü Ben Affleck benim için de oyunculuğunu sevmediğim için Jennifer Lopez'in eski eşi.
Ve eski eşini kendi çocuklarının dadısıyla aldatmış birisi.
Oyunculuğunda da çok gözüm olmadığı için hoşuma gitmiyor.
Ama bu film çok güzel. Bu iki kişi arasından dönen olaylar çevresinde stoğacı felsefelerini öğretileriyle bazı olayların açıklaması.
Yani Stowe felsefesine bir de bu bakış açısıyla bakmak isterseniz bu filmi mutlaka izleyebilirsiniz.
Yani film bu iki kişinin hayatlarındaki temel mutsuzlukların sebeplerine yoğunlaşıyor.
Stowe felsefesine bu açıdan bakmak istiyorsanız eğer mutlaka izleyebilirsiniz bu filmi de.
Başka bir taneseye geçelim.
Tutkularımızı fark etmek, yakalamak ve durdurmak.
Yani acılarımızı durdurmaktır diyor Stowe felsefesi.
Stowe filozoflarından Marcus Arielyus'un hep yanında olan bir yardımcısı varmış arkadaşlar.
Ne zaman birisi Marcus'u ölse ona tutuklarını uyandıracak böyle övgülerde bulunup tabiri caizse yaltaklanmaya kalksa kulağına eğilip dermiş ki unutma.
Sen bir fanisin. Seni övenler, arzularının, tutkularının peşinden koş diyenler, güç sahibi olduğunda sana dalkavukluk edenler, seni gerçek varlığının gerçekliğinden koparıyorlar.
Güç, para, ünvan sarhoşu olmamak için fani olduğunu hatırlamasın dermiş.
Düşünsenize, işiniz Marcus'un yardımcılığı.
Tam yanına biri gelip işte imparatorum şöyle güçlüsün, böyle bir cücesin vesaire diyecek.
Adama eğilip kulağına gelme bu oyunlara, bunlar yalakalık falan diyor.
Dur be! Dur be adam.
Seda Sayan diyor ya.
Dur be adam. İki güzel söz diyelim ya.
Şimdi sene kadar bu olayın üzerine neşe ve zevk verecek diye elde etmek istediğimiz tutkular.
Acılarınızın nedenleridir aslında diyor.
Çünkü sonunda arzularınızı elde edememekte var.
İstekleriniz tutkularınız haline gelmesin diyorlar.
Storcu felsefesinde acının köklerinde tutkularının bulunması vardır.
Her şeyden bir zevk ve tutku arayan insan acı çeker.
Hırsı da yaşamının hareket ettirici gücü haline gelirse kusurlarınız sınırlarınızı aşar ve mutsuz olursunuz diyorlar.
Çünkü tutkumuz ve hırsımız fazla olduğu zaman doğal dengeden uzaklaşır.
Uzaklaşmış oluyoruz. Bize aklımızı kaybettiren bir iştah olarak geri dönüyorlar.
Ne demek peki arkadaşlar bu aklını kaybettiren iştah?
Ego tabii ki. Paraya, güce, bir insana, bir ünvanına tutku duymak acı getiriyor.
Yani tutkular bizim gözlerimizi boyuyor.
Sanki her zaman var olacak izlemini yarattığı için de bizler tarafından bu kadar çok revaçlıdır diyorlar.
Ve dikkat edin bir şeye olan o yoğun tutku bittikten sonra sanki hiç acı yaratmamış gibi yani sanki biz o başarı...
elde ederken hiç acı çekmemişiz gibi böyle bir zincir oluşturarak başka bir tutku dizilerine yol açıyor.
Yani tutkularınızın sonucunda yaşadığınız acıları ve sebeplerini hakkınızda canlandırın.
Ne kadar geçici olduklarını, onların sizin bir yaratığınız olduklarını fark edersiniz diyorlar.
Epiktetos acının bir bakış açısı olduğunu ifade ediyor ve diyor ki bir kişiye acı veren şey olayın kendisi değil, olay hakkında sahip olmayı seçtiği bakış açısıdır.
Mutluluk ve tutku da bir arada yaşanır.
Diğer bir tavsiyeye geçelim arkadaşlar.
Ölüme ve değişime hazırlanmak.
Ölüm bizim için bir hiçtir.
Biz var oldukça o yoktu ve o varken de artık biz yokuz.
Bunun sonucu olarak da ölüm ne dirileri ne de ölüleri ilgilendirir diyor Epic Tethos.
Stoic'ler ölümün bir değişim olduğunu ve her şeyin de bu değişimin içinde bulunduğunu söylüyorlar.
Bu sebeple ölüm ve yaşam her an bir adıdır.
Değişimden ve ölümden kaçamayız çünkü değil mi?
Düşüncelerimiz değişir. Duygularımız değişir, yaşam biçimimiz değişir.
İşte çevremizdeki insanlar değişir.
Bu şu anlama geliyor. Düşüncelerimiz ölür, duygularımız ölür.
Çevremizdeki insanlar ilişkilerimiz eskir ve ölür.
Ölüm aynı zamanda nedir?
Bir andır değil mi? O geçiş anı.
Sanki uykuya dalma anı gibi.
Öldükten sonraki süreç ve yaşamdan önceki sürecin ortasındaki geçiş çizgisi bir anı gibidir.
Stoğucular değişen ve geçici olanlar karşısında hazır olmayı öneriyorlar.
Yani hazır bulunun diyor. Kendinizi değişime ve ölüme hazırlayın ki baskına...
Uğramayın arkadaşlar. Markası Anelus'a göre değişen şeylere bağlandığımızda mutsuzluk ve acıya da bağlanmış oluyoruz.
Yani yaşadığımız bugünü de ölümle ortaklaşa yaşıyoruz.
Ve aslında biz ölümden değil ölüm fikrinden korkuyoruz.
Sizi eğlendiren, mutlu eden, ihtiyaçlarınızı doyuran şeyleri karşınıza alın ve kendi kendinize onun ne olduğunu sorgulayın.
İlk önce en küçüklerden başlayın.
Bir çömleğiniz var diyelim ve onu çok seviyorsunuz.
Onu topraktan yapıldığını bilin.
Çünkü kırılınca üzülürsünüz.
İşte diyor Epictetus, değişebilecek bir şeyi sevmektir bu.
Bağlandığınız şeylerin sürekliliğine ve doğasına bir bakın.
Kırılan, eskiyen, bozulan şeylere bağlanmak kendi duygularınızı ve düşüncelerinizi istikrarsızlığa sokuyor.
Sosyal medyada birisinin sahip olduğu bir çanta görüyoruz.
Sanki ona sahip olmasak ölecekmişiz gibi geliyor değil mi?
Sonra sahip oluyoruz.
Burada anlatılmak istenen aslında tam olarak bu arkadaşlar.
Yani bizler canlı olduğumuz için er geç bir gün öleceğiz.
Ölüm bize neyle oyalanırken gelecek?
Çiftçi tarla işleyişinde, bahçıvan bahçesiyle uğraşırken, tüccar alışverişiyle uğraşırken ölüm gelecek.
Her şeyin ne kadar hızlı gelip geçtiğini sık sık düşünün.
Şu anla gelecek olanı yani.
Varoluş sürekli akış halindeki bir nihir gibi.
Her şey sabit bir akışta.
Hiçbir şey durağan değil.
Tam olarak şimdi burada olan da dahil oluyor.
Diyor Marcus Arielyos. Hepimizin böyle andan koptuğu, hayatı yaşamadığı zamanlar oluyor değil mi?
Biz bu sabah uyanabilen şanslardan olduk derim ben her zaman sabahları.
Şöyle düşünün, yarım giden çok insan var değil mi bu dünyadan?
Yani yarım bırakan, hani gözü açık gitti derler ya çok fazla öyle insan var.
İşte mesela yavrusuna doyamadan ölen bir annenin, işte onun hatırına ölmüş de geri gelmiş gibi bence çocuklarınızı öpün.
sanki çocuğunuza öyle bir ayrıldıktan sonra öyle bir hasretle kavuşarak öpün.
Yani bir anne, o ölen bir annenin hasretiyle öpün çocuklarınızı.
İşte ne bileyim gençliğin baharında daha okulundan mezun olmadan öyle bir gencin içindeki okuma tutkusuyla çalışın derslerinizi bence.
Eşini kaybeden bir adamın o hasreti hiç kendine dahi söylemediği ama çamaşırını bile yıkamadığını fark ettiği andaki eşine olan hasretinden dolayı o saçma anda gelen hasret duygusundan
dolayı Dolayı bence sarılın kadınlarınıza.
Yani ölümün her an kapıda zili çalacak bir misafir olduğunu bilerek yaşamamız gerektiğini tavsiye ediyorlar burada.
Mutlu olmak bir karardır.
Eğer mutsuz olmaya ve üzüntülü, acılı olmaya karar verdiyseniz kendimiz dışında kimse bu fikrimizi değiştiremez.
Ve çoğu zaman bizi endişelendiren olaylar, bize gerçekten acı veren olaylardan daha fazladır.
Yersiz yere mutsuz oluyoruz.
Yaşadıklarımızdan değil, yaşayacağımızı düşündüklerimizden dolayı acı veriyoruz.
Ve mutsuz oluyoruz.
Gerçekler yüzünden değil yanlış kanılar yüzünden acı çekiyoruz.
İşin özünü Sokates söylemiş.
Biri toprağını genişlettikçe diğeri atlarının sayısını çoğalttıkça mutlu olur.
Benim mutluluğum ise günden güne geliştiğimde yatar.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bu bölümde sonuna geldik.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
