
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Neden mutlu ve doğru bir ilişki yaşayamıyorum diye soranlara özel bölüm ..bu haftaki konuğum Konfüçyüs.
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Sevgililer günü, Aziz Volant'ın günü yaklaşırken aşkla ilgili bir bölüm yapmak istedim.
Bu konuyla ilgili birkaç bölümüm daha var biliyorsunuz.
En çok sevilen bölümlerimden doğru kişi bulma yöntemleri, hayatınızdaki kişi ruh eşiniz mi?
İlişkilerde seni öne geçirecek dört gizli strateji.
Bir de uzun ilişkin maratonları için öneriler var.
Mutlaka bu podcast bölümlerimi de dinleyin arkadaşlar.
Bugün de Confucius'un 2000 yıl önce söylediği 14 öğütten en önemli gördüğüm, en sevdiğim birkaç tane öğütünü paylaşacağım sizinle.
Şimdi biraz geriye gidelim.
Çünkü Confucius'u anlamadan, onun aşk ve ilişkiyle ilgili söylediklerini kavramak pek mümkün değil.
Kısaca Confucius'tan bahsedeyim.
Zaten hepimizin bir şekilde tanıdığı, adını duyduğu bir isim.
M.Ö. 479-551 yılları arasında yaşamış, Çin düşünce tarihinin en etkili filozofları.
Hatta kendisine sık sık Çin'in sokratesi de demişler.
Çünkü o da sokrates gibi bir sistem kurmaktan ziyade insanların nasıl yaşanacağını işte sorularla örneklerle günlük hayatın içinden konuşarak anlatmış.
Konfüçyüs'ün felsefesi dünyadaki duruşumuza odaklanmış arkadaşlar.
Yani soyut bir felsefeyle, metafizikle uğraşmamış.
Metafizik nedir? İşte evrenin özü nedir?
Ruh var mı yok mu?
Ölümden sonra ne oluyor ki?
İşte Tanrı'nın doğası nedir?
Bunlar gibi şeylerle ilgilenmemiş.
Bunlarla ilgilenen bir isim Platon.
Bu dünya bir gölgedir, asıl gerçeklik, idealar dünyasıdır demiş Platon.
Ya da bazı filozoflar saatlerce ruhun ölümsüzlüğünü, varlığın özü...
Yani bunlar soyut şeyler.
Hayatta maddesel anlamda karşılığı olmayan tartışmalar.
İşte Confucius bu soruları sormamış.
Bunlarla ilgilenmemiş.
Ben hep Confucius arkadaşlar böyle bir sosyolog filozof olarak görmüşümdür.
Çünkü diyor ki insan...
Nasıl daha iyi bir insan olur?
Yani sorduğu soru, odaklandığı şey bu.
Toplumun düzeni nasıl sağlanır ve düzenin devamı nasıl gelir diye sorularla hep meşgul olmuş.
Bir insan baba olarak, eş olarak, dost olarak nasıl davranmalıdır demiş.
Güç kimde olursa olsun insan ahlakını nasıl korumalıdır gibi sorularla nasıl yaşamamız gerektiğiyle ilgilenmiş birisi.
Merkezinde insan ve insan davranışları var.
Yani bizi koymuş merkezine.
Onun derdi öbür dünya, varoluş gibi şeyler.
Onun derdi bu dünyada insanlar birbirine nasıl davranmalı sorusu.
Çünkü ona göre düzen önce ikili.
İlişkilerde ve insanın içinde başlıyor.
Hep diyoruz ya arkadaşlar kurduğumuz ilişkiler çok önemli diye.
Çünkü hayat kalitemiz düşündüğümüzden çok daha fazla şekilde insanlarla kurduğumuz bağlarla belirleniyor.
Para, statü, başarı, ün bunların hepsi bir yere kadar.
Derler ya ilişkilerinin kalitesi hayatının kalitesidir diye.
Yani iyi bir hayat yaşayıp sonra iyi ilişkiler kurmazsanız tam tersine kurduğunuz ilişkiler hayatınızın nasıl bir yer olacağını belirliyor.
Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama eski sinema oyuncularından bazıları var.
Gençliğinde çok iyi işler yapmışlar, büyük paralar kazanmışlar, şöhretlerinin zirvesini görmüşler.
Ama bugün dizilerde, filmlerde yoklar yani onları görmüyoruz.
Ama yaş almalarına rağmen hala başrol teklifleri alanlar var.
Mesela Nebahat Çehre, işte Muhteşem Yüzyıl, Aşkı Memnu bu dizilerde kendisi zaten merkezdeydi, başrol gibiydi.
Gençliğinde döneminin en popüler, en gözde yıldızı değildi Nebahat Çehre.
hala sektörün saygı duyulan, birlikte çalışmak istediği isimlerden birisi.
Çünkü arkadaşlar bu işler sadece yetenekle olmuyor.
Dediğim gibi şöhretleri, paraları bir süre sonra bitiyor, gidiyor.
Yani Nebahat şehrinin de zaten insan ilişkileri çok iyiymiş.
Yönetmenlerle olsun, senaristlerle olsun, set çalışanlarıyla olsun ve bunun İnsan ilişkileri iyi olduğu için doğal olarak yeteneği de var, güzelliği de var ve hala çalışmak istiyor.
Doğal olarak arkadaşlar tercih edilen bir isim olmuş.
Ve düşünün mesleğini seven birisi neredeyse hani ölene kadar diyeyim bu işi yapmaya mesleğini icra etmeye devam edecek.
Yani insan ilişkileri nasıl kurduğunuz, nasıl sürdürdüğünüz, nasıl iz bıraktığınız belirleyici oluyor.
Bazı insanlar yetenekleriyle yükseliyorlar ama ilişkileri yüzünden kayboluyorlar.
O görmediğimiz isimler de işte ilişkileri yüzünden kayboluyorlar.
olan isimler. Confucius diyor ki başkalarıyla birlikteyken sen kimsin?
İnsanlarla temas ederken özellikle sevdiğinin yanındayken kimsin diyor.
Aşkının yanındayken o ilişkide kimsin?
Aşk insanın hem yumuşak hem de en kontrolsüz halidir.
O yüzden diyor sen bu hallerdeyken kim oluyorsun?
Ve Confucius'un ilişkilerimizin en öğretici olan kısmı burası arkadaşlar.
Aşk ilişkilerimiz yani ikili ilişkilerimiz.
Confucius'a göre aşk bir davranış biçimi.
Bakın tekrar edeyim yine bir davranış biçimi.
Normalde aşk deyince ne geliyor aklımıza?
Duygusal geliyor, sevgi geliyor değil mi?
Ama hayır diyor. Aslında diyor aşık olmak, o ilişkiyi yürütmek ve mutlu bir şekilde devam edebilmek davranış biçimlerinize bağlıdır diyor.
Sabırla mı seversiniz?
Sahiplenerek mi seversiniz?
Saygıyla mı seversiniz?
Beklentiyle mi? Nasıl seversiniz diyor.
Hani bize nasıl aşık olacağımızı değil de aşıkken...
nasıl bir insan olacağımızı ve nasıl insan olarak kalabileceğimizi söylüyor arkadaşlar.
Evet, Konfüçyüs'ün bu konuya ne kadar önem verdiğini gördük.
Şimdi ilk övdüğünden başlamak istiyorum.
Confucius diyor ki eşlerin birlikte mutlu bir hayat yaşamaları, mutlu bir hayat sürmeleri için övdüm.
Bence bu hepimiz için güzel bir hatırlatma olacak.
Güvenilir bir sırdaş olun ve onu hiç kimseye şikayet etmeyin diyor.
İnsan sevdiğini başkasına anlatmaya başladığında ilişki hemen bitmez.
Ama güven biter diyor.
Sevgiliniz size bir şey anlatıyorsa bir korkusunu işte bir ailesini bir açığını zayıflığını utancını bunu kimseye anlatmayacaksınız diyor arkadaşlar.
Arkadaşınızla bir sohbet arasında anlatırsanız kötü bir niyetiniz yoktur.
O anda işte yeri geldiğini düşünüp sohbetin de samimiyetiyle karşınızdakine o andaki güvenle söyleyiverirsiniz arkadaşlar.
Sevgilinizin size vermiş olduğu bir sırrını ya da sizin kusur olarak gördüğünüz bir şeyini.
Ama konfüçyosta diyor ki biri diyor size sırrı.
Yani bu sizin başkasıyla bir samimi ortamda olmanız.
O anda ona güvenmenizden kaynaklı bir şekilde karşı tarafa bu bilgi bu sır geçmemeli diyor.
Yani senin psikolojine bağlı olmayacak arkadaşım diyor.
Yani pazara kadar değil mezara kadar sevgilinin sırrını saklayacaksın diyor.
Şunu çok rahat söyleyebilirim arkadaşlar.
İlişkinizde yaşadığınız bir şeyi arkadaşınıza, annenize, babanıza, başka birine anlattığınız anda o ilişki iki kişilik olmaktan.
Artık hem aklınıza hem hanenize üçüncü gözler, üçüncü fikirler, üçüncü yargılar girer çünkü.
İlişkinizin iç çemberini bozmuş olursunuz.
Yani herkesin ilişkisinde bir çember var.
Şöyle bir çember düşünün kocaman evinizin dışında sevginizle ya da birlikteyken.
O çemberin içinde arkadaşlar sadece iki kişi yaşıyorsunuz.
Yani çocuğunuz da değil sadece iki kişisiniz.
Ve siz bu iç çemberinizi bu üçüncü kişilere anlatarak...
Bozmuş olursunuz diyor Confucius.
Sevgilisini anlamaya çalışan, ilişkisini onarmaya çalışan biri değil, sevgilisini başkalarına anlatan, sadece kendisini konuşarak rahatlatmaya çalışan biri olursunuz diyor.
Çok narsist bir hareket bence bu.
Yani düşünsenize. ne kadar acı bir şey değil mi onu anlamaya çalışmanız gerekiyor da size verdiği sır belki çok kötü onu üzen bir şeydi ama siz bunu gidip başkasına anlattınız neden kendi içinizde taşıyamadığınız için rahatlamak için anlattınız
sırf onun dedikodusunu yapmak için onu ezmek için yani belki de onu çok sevmediğiniz için karşı tarafa egonuzdan dolayı Bunu anlatma gereği duydunuz.
Yani sevgilinize dönmek yerine dışarıya dönüyorsunuz ve aklınızda güvenli limanın dışarıda o anlattığınız insanlarda olduğunu sanıyor.
Onunla iken burası güvenli liman değil diyormuş oluyorsunuz arkadaşlar.
Ondan bir şeyleri saklamış oluyorsunuz ve ilişkinizde de doğal olarak mutsuz oluyorsunuz.
Sonra daha az paylaşmaya, onunla daha az derinleşmeye, daha az duygusal ve fiziki yakınlık kurmaya başlıyorsunuz.
Duygusal bir meseleyi her anlattığınızda başkasına beynimiz o...
Hikayeyi yeniden yazıyor.
Yani anlattıkça fark etmeden onu daha problemli, daha kötü bir insan haline getirmiş oluyorsunuz.
sadece onun size vermiş olduğu sırrı değil, onunla yaşadığınız ya da onun kötü bir huyunu, kötü bir tarafını da başkasına anlattığınızda şikayet yerine geçiyor ve aynı şeyi yapmış oluyorsunuz.
Sonra da ne oluyor biliyor musunuz arkadaşlar?
Sevgilinize karşı şefkatiniz azalıyor ve ilişkiniz bozuluyor.
Yani bunu hiç düşündünüz mü?
İlişkinizde çözemediğiniz sorunlarınız, küçük sıkıntılarınız belki de bu yüzden büyümüştür.
Yine şöyle bir şapkanınızı önüne koyun bakalım arkadaşlar.
Bir sorun bakalım kendinize.
İlişkinizdeki sorunları ya da sevgilinizin sırlarını başkasına anlattığınızda zihninizde ilişkinizin yeri değişiyor çünkü.
Yani iyi yerden ilişkinizi ya da iyiye giden konumdan kötü yere götürmüş oluyorsunuz.
Zorlandığınızda sevgilinize dönmek yerine dışarıya dönüyorsunuz biraz önce söylediğim gibi ve bağınız yavaş yavaş zayıflıyor.
Confucius'un güvenilir sırdaş olun demesi sevdiğiniz insanın iç dünyasını başkalarının yorumunu açmayın demesidir.
Çünkü sevgi en çok korunduğu yerde büyür.
Başkalarının sohbet masalarında dedikodun malzemesi olduğunda değil.
Ki bence diğer öğüde geçmeden bunu da söyleyeyim.
İyi de... Kötüyü de anlatmayın arkadaşlar.
Nazar Podcast bölümümü mutlaka dinlemişsinizdir.
Dinlediniz diye düşünüyorum. Nazara inanıyorsanız ki çoğumuz zaten inanıyoruz galiba.
Nazar Podcast bölümünü yaptıktan sonra fark ettim gelen mesajlardan ve yorumlardan.
Anlatmayın arkadaşlar. Şu çenemizi bir tutalım ya.
Evet yapılan araştırmalar bunu göstermiş.
Duygusal yoğunluk anlarımızda konuşma ihtiyacımız artıyor.
O amigdala var ya beynimizde arkadaşlar.
O bölge aktive oluyor.
Ve biz bir şey bize dokundu.
üzüldüğümüzde, kırıldığımızda, heyecanlandığımızda yani o anda, o samimi anlarda hemen o dilimizin bağını bir çözüyoruz böyle.
Döktür döktür anlatıyoruz.
Hadi diyor amigdala anlat diyor anlat ya diyor hadi.
Söyle diyor içinde ne varsa anlat da bir kendine gel.
Düşünmeden konuşturuyor sonra bizi.
Aslında böyle anlarda şey deriz ya aman anlattım da rahatladım ya ne olacak sanki o zaten benim çok samimi arkadaşım ya da o benim annem zaten ne olabilir ki?
Öyle bir işler açar ki başınıza.
Hiçbir arkadaşlığımızın hiçbir dostluğumuzun yani anne baba kardeş ilişkilerimizin bile garantisi yok arkadaşlar.
10 yıl önce. Can ciğer olduğunuz bir dostunuzu düşünün.
Şu anda kanlı bıçakta olmasanız bile aklınıza bile gelmiyordur.
Değil mi? Mesela vardır mutlaka böyle dostlarınız.
Yani bu insana neden bir ömür boyu mutlu yaşamak istediğiniz kişinin sırrını ya da onun kötü bir tarafını aslında sizin kabul ettiğiniz kötü bir tarafını anlatasınız ki?
Neden onu o sohbet masasında dedikodu malzemesi yapasınız yani?
Ne kadar gereksiz. Bunu rahatlamak olarak görüyoruz biz.
Ya arkadaşıma, dostuma paylaştım ne olacak ki diyoruz.
Ama bu arkadaşlar rahatlamak değil.
Bu regulasyon arayışımız.
Yani biz regulasyon arıyoruz.
Yani içimizdeki o sıkıntıyı taşıyamıyoruz.
Ya diyoruz bunun birazını da bu sıkıntının birazını da birisi alsın benim üzerimden.
Birisi alsın bu sıkıntının birazını.
Bunun umuduyla anlatmış oluyoruz karşımızdakine farkında olmadan.
Yani konuşan aslında biz değiliz biliyor musunuz?
Konuşan aslında sinir sistemimiz.
Ağır geliyor çünkü ona. yük.
Psikolog Susan David'in güzel bir önerisi var.
Diyor ki böyle anlarda yani arkadaşınızla konuşuyorsunuz birkaç kadeh içtiniz bir de rahatlama geldi.
Söyleyeceksiniz diyeceksiniz ki işte mesela aldatmayla ilgili konuşuyorsunuz tamam mı?
Siz de geçen sene bir aldatma olayı yaşamadınız ama eşiniz işte birilerinin resimlerine like atmış olsun ya hadi bunu yapmış olsun bu da kabul edilir değil ama hadi bunu yapmış olsun ve siz bunu gördünüz konuştunuz hallettiniz
ve eşiniz bir daha bunu yapmıyor biliyorsunuz.
Ama o rahatlamış Ama öyle arkadaşlar o anda herkes bu aldatmayı konuşurken ya benim işte sevgilim şöyle yapmıştı eşim böyle yapmıştı diye konuşurken hakkınıza geliyor ve o anki hislerinizi o anki duygusallıkla söylemek
istiyorsunuz. İşte Suzan diyor ki arkadaşlar hayır diyor.
Bu aklına geldiğinde beynin o duygusal anıyı tekrar sana yaşattığında 90 saniye sus diyor.
Yani anlatma isteği geldiğinde tamamen farklı bir konu düşüneceksiniz arkadaşlar.
Susmuş olacaksınız.
Ben bunu 15 yaşımdan beri bilimsel tarafını bilmeyerek yaptım arkadaşlar.
Çünkü benim bir sorunum vardı.
Özellikle ciddi ortamlarda gülme krizine.
Girme sorunum vardı. Evet maalesef çok komikti.
Edebiyat dersindeyiz.
Şu an ağlayarak güldüğümün farkındayım.
Çünkü çok büyük bir kahkaha atacağım şu anda.
O anki hallerim gözümün önüne geldi.
Tutuyorum kendimi şu an ağzımı tutuyorum.
Edebiyat hocası dersi anlatıyor.
Bir anda böyle gülme krizine giriyorum.
Aklıma hiçbir şey de gelmedi aslında.
Komik bir olay da gelmedi ama gülüyorum.
Deli gibi gülüyorum. Hocalar tabii söz konusu ben olunca ne oldu kızım iyi misin falan dediler.
Ama ben yok yani gülmemi durduramıyorum.
Sonra beni lavaboya götürdüler böyle.
Elimi yüzümü yıkadılar. Baktılar ki ben gülmekten vazgeçemiyorum.
Biraz zaman geçtikten sonra tabii kendime geldim.
Hocam dedi Ayça ne oldu kızım sen?
Hani böyle şeyler yapmazsın.
Başkası olsa dersi kaynatıyor diyeceğim ama zaten böyle bir şey beklemiyorum.
Hocam dedim benim işte son günlerde oluyor.
Hani hiçbir şey yokken ciddi ortamlarda özellikle.
Böyle bir gülme krizine giriyorum.
Böyle bir sorun yaşıyorum diye.
Hiçbir psikolojik sorun almadım arkadaşlar bunu çözerken.
Babam bana önermişti bunu.
Babam dedi ki aklına kızım başka bir şey geçir.
olaylar getir. Hatta dedi üzüleceğin olaylar getir dedi.
Düşünmeye başladı hani üzüleceğim ne olayı getireyim ki ben hani gülmekten vazgeçeyim diye.
Hemen yapıştırdı bana dedi ki babaannenin öldüğü günü düşün.
Acımasız babam. Evet öyle yapıyorum hala.
Aklımda hala gülüyorum ama güldüğüme bakmayın yani.
Onun ölümünü öğrendiğim bir an var.
Onu canlandırıyorum.
Yoksa gerçekten bu gülme olayı geldiğinde devam ederim.
Yani gülmeye. Çünkü daha içimdeyken gülme hali anlıyorum ben o ortamda.
Ve çok oluyor biliyorsunuz. Ben kurumsal hayatta çalışıyorum ve gerçekten üst düzen yöneticilerle toplantılara giriyoruz.
Online olabiliyor. Online oluyorken daha kötü oluyor.
Çünkü bir anda böyle bana bir gülme hissi geliyor içimden.
Ve o anda sana yöneticin bir şey soracak.
Bu yönetici dediğimde arkadaşlar müdür vasfında değiller.
Genel müdür yardımcısı olur, yönetici kurulu başkan olur vs.
Hani daha yüksek insanlar. O anda düşünsenize böyle bir gülmenin geldiğine.
Online'dasın. Bu kız ne yapıyor ki orada?
gibi bir durum olur yani. Maalesef travmalarımı canlandırmak pahasına da olsa bu kötü günü hatırlamaya çalışıyorum ki gülmeyim diye.
Siz de böyle kötü günlerinizi düşünün.
İşte belki çocukken böyle annenizden terlik yemişsinizdir, dayak yemişsinizdir, tokat yemişsinizdir, iş olayı yememişsinizdir.
Ya da böyle paranızın olmadığı, o istediğiniz ayakkabının indirimdeyken hem de numarasının kalmadığı anlarınızı düşünün arkadaşlar.
O zaman bence söylemeyeceksiniz.
Yani benim gülmemi bile durduruyorsa sizin o anlatma hissinizi bence...
Arka plana atar. Confucius diyor ki aşk hayatını, gelir kaynağını, gelecek hamleni gizli tut diyor arkadaşlar.
O yüzden bu da kulağımıza küpe olsun.
Ve ikinci öğüdü Confucius'un aşk birlikte saçmalamaktır.
Arada bir birlikte sonuna kadar saçmalayın diyor.
Çalışmaktan, çabalamaktan, işte çocuklarla bir şeyler yapmaktan.
Çocuklarla dedim yalnız sanki birkaç tane çocuğum varmış gibi ama benimki zaten 3-4 tanesinde.
Ondan sonra işte nasıl olur kendinle uğraşmaktan, güzelliğinle, fiziğinle, işte kişisel gelişiminle o kadar ciddiyiz ki gerçekten tam olarak böyle layığıyla ben saçmaladığımızı
ya da böyle tam olarak güldüğümüzü, eğlendiğimizi düşünmüyorum arkadaşlar.
Çok nadir yapıyoruz yani bunu.
Confucius'un temel öğretisi neydi?
İnsan en çok...
kendisi olabildiği ilişkide huzur bulurdu değil mi?
Yani biz zaten bu yüzden tam olarak eğlenemiyoruz ya da saçmalamıyoruz.
Yani yanımızda rahat olamadığımız insanlarla arkadaşlık kuruyoruz ya da onlarla ilişki içerisine giriyoruz.
Onlarla sevgili oluyoruz arkadaşlar.
Mümkün olur mu siz yanında rahat olamadığınız birisiyle saçmalayabilir misiniz?
Saçmalayamazsınız tabii ki dersiniz ki benim hakkımda ne düşünür?
Acaba özgüvensiz aptal bir kız olduğumu mu düşünür?
Acaba şunu mu söyler?
Bunu mu eder? Yani böyle bir şekil olamaz.
Yani sizi zaten bir de şöyle bir şey de var.
Her halinizle de görmeli sizi.
Yani en çok affedersiniz boktan halinizle bile görecek, görmek zorunda.
Yoksa o sevgililik olmaz arkadaşlar.
O bir çıkar ilişkisi olur.
Güvenilir değildir zaten bu.
Yani genelde biz beni yargılamasın diye saçmalıklar yapmıyoruz.
Bunlar aklımıza gelmiyor. Ama bunları kenara bırakıp onun da kenara bırakmasını isteyip bir şeyi birlikte bilinçli olarak ciddiye almamayı seçerseniz Beraber saçmalamış olursunuz.
Ve mutlu bir ilişki için, sağlıklı bir ilişki için buna ihtiyacımız olduğunu söylüyor Confucius.
Zaten dengeli bir adam olduğu için arada sırada demiş bakın her zaman dememiş.
Tam 40 yılını çiftleri inceleyerek geçirmiş bir isim var Dr.
John Gottman. İlişki biliminin en güvenilir isimlerinden biridir.
Diyor ki birlikte gülerek saçmalayabilen çiftler kriz anlarında daha hızlı toparlanırlar.
Bakın bir de böyle bir şey çıktı.
Yani siz kriz anları yaşadığınızda daha kolay toparlayabileceksiniz sevgilinizle.
Mesela haftada bir saçmalama günleri yapın arkadaşlar.
Sadece size ait aranızda olan şakalar olsun.
Birbirinize takma atlar takın.
Bunlar gerçekten saçmalamak ve eşe yarıyorlar.
Travmalarınızla dalga geçin.
Bence en güzel saçmalama şekli bu.
Bayılıyorum ben. Ben kendi travmalarımla dalga geçmemem.
Ve eşimin izin verdiği sınırlar içerisinde travmalarıyla dalga geçmemem.
Çok bayılıyorum tabii ki çözdüğümüz travmalarla dalga geçiyorum çözmediğimde dalga geçemem yoksa daha büyük bir yara açarım o da aynı şekilde bende daha büyük bir yara açar mesela saçmalamak şöyle gösteriyor arkadaşlar kendisine
öyle bir şey yapıyorsunuz ki sevgilinizle gülerken abi çok saçma ama ben şu anda çok eğleniyorum diyorsunuz yani saçmaladığınızda.
Söylemeniz gereken cümle tam olarak bu.
Abi şu an bu yaptığım şey çok saçma hiçbir mantığı yok.
Ama çok eğleniyorum ya.
Bunu diyeceksiniz yani. Biz en son kar yağdığında işte benim bir tane yakınlarda yani arabayla yakın olan bir yer var bir kahveci.
Çok seviyorum oranın kahvelerini.
Eşime dedim ki evdeyiz o günde çalışmıyoruz.
Şey dedim hani oraya gidelim.
Baktım işte evet ara sokak falan bir şeyler biraz zor.
Hani çıkması zor ama eşim dedi ki çıkarız galiba falan.
Sonra ben dedim ya boşver arabayı hadi gel dedim yürüyelim.
Ama o gün hani ilk yağdığı gün sürekli durup durup yağıyordu.
O günden bahsediyorum. Hani sadece kar yağmış gece dolmuş değil.
Yağmaya devam ediyor. Yürüyelim dedim.
Hem dedim romantiklik olur.
Hem böyle bir işte saçma bir şey yapalım.
İşte hani bu da saçmalama günümüz olsun gibi.
Aa evet dedi. Şimdi tamam olur yürüyelim.
Arabayla 20 dakikada gittiğin bir yere.
Kar yağarken yürüyerek.
E be insafsız Ayça.
E be Allahsız Ayça sen neyin neyin romantiğindesin?
Neyin saçmalamasındasın kızım?
Ya benimki de akıllı tamam dedi.
Çıktık biz yanımıza da şey aldık.
Kedi maması falan aldık.
Yolda işte kedi gördüğümüz zaman doyururuz karınlarını gibi düşündük.
İyilik de yapacağız sevap da işleyelim dedik.
Arkadaşlar çok hafif arası kıçımıza kadar ıslandık.
Mahvolduk bittik.
Bir de şöyle bir saçmalık oldu.
Her gördüğümüz kedinin peşinden gidiyoruz.
Ya durmuyor kaçıyorlar sürekli.
Artık ona da zaten ayrı bir ayar oldum.
İnsanların artık kedilerin benim görmediğim zamanlarda dövdüğünü vurduğunu düşünüyorum.
Yani yaptıklarını biliyorum ama bence hani o gün çünkü en azından benim gördüğüm bütün kediler kaçıyordu.
Normalde kaçmazlar yani bizim sokaktaki kediler evet beni biliyorlar ama kaçmazlar.
Elimde mama da var. O kedinin peşinden bu kedinin peşinden gidiyoruz gidiyoruz.
Şu an oturduğumuz eve de bir beş sene önce taşındık.
Buraları hani yürüyerek çok iyi bilmiyoruz.
Ara sokaklara falan girdik.
Kaybolduk. Sürekli kar yağıyor.
Ben ıpıslan. İşte bilmem kaç derece montlar var ya böyle.
Bilmem kaç derece soğukta sıcak tutan ayakkabılar su geçirmeyen.
Hak getire. Hepsi bitti yani hiçbirisi.
O 4 saat boyunca dışarıda kaldık.
4 saat boyunca yolumuzu bulmaya çalıştık.
Bir de yolumuzu bulmaya çalışırken hala gülüyoruz.
En sonunda eşim artık dedi ki gel dedi Ayça.
Şurada dedi bir meydan gördük böyle kar içinde.
Şurada dedi kelebek yapalım.
Kelebek. Dedim ki kelebek değil o melek.
Ona da ayrı güldüm zaten.
Sonra melek yapmaya başladık.
Gerçekten. En sonunda kahveciye vardık merak etmeyin.
Benim sevdiğim kahveyi içtim ya.
İçtiğim kahve de şey badem sütlü laç.
Öyle çok büyük bir şey de.
Aa şunun kahvesi. Yok Kenya'nın bilmem nesi.
Yok hani kedinin bokunun kahvesi falan var ya.
Öyle bir şey değil yani. Standart.
Badem sütlü bir latte.
Sadece orayı seviyorum.
O kahveciyi seviyorum. Hani kahveyi de güzel yapıyorlar.
Neyse bu da böyle saçmaladığımız, güldüğümüz bir gün oldu.
Ama sonra çocuk aramaya başladı.
Nerede kaldınız? Neredesiniz?
Çünkü o bizle gelmedi. Evde kalmak istemişti.
Artık büyüdüğü için evde yalnız kalabiliyor.
İşte böyle bir saçmalama günüm var arkadaşlar benim de.
Size de böyle saçmalama komik...
Eğlenme günlerini öneriyorum.
Hem ben öneriyorum hem konfüçyüs öneriyor hem de Dr.
John Gutman öneriyor. Bu arada diğer öğüde geçmeden önce şu an aklıma geldi.
Bence Hürrem'le kanuni de arkadaşlar.
Çok büyük birbirlerine çok büyük saçmalık yapan ve çok güzel eğlenebilen çiftlerden birisiydi.
Çünkü düşünün kaç yüz yıl önce koskoca imparator Hürrem'e yazdığı mektuplarda böyle çocukça hitaplar kullanmış.
İşte özlemini, hasretini abartılı dille yazmış.
Kendisine işte ben senin kulunum falan diyor böyle.
Hani siyasi gücünü askıya alıyor arkadaşlar orada.
Saçmalıyor hem karşı tarafı eğlendiriyor hem de çocuksu bir tavırla yaklaşıyor eşine sevdiğine.
Diğer bir öğüt de Confucius'un kimin haklı olduğunu tartışmayın neyin doğru olduğuna karar verin diyor.
Ve her tartışma sonunda da barış anlaşmasına bir öpücükle imzalayın diyor.
Öpücük mü? O zaman tamam.
Öpücük varsa biz varız.
Dr. John Gottman'a göre romantik ilişkilerde yaşanan tartışmaların yaklaşık %69'u çözülmesi zor problemler.
Bu kötü haber arkadaşlar.
Çünkü sandığımızın aksine tartışmalarımızın büyük kısmı iletişim eksikliğimizden ya da yanlış anlaşılmadan değil, kişilik farklılıklarımızdan, değer çatışmalarımızdan ve karakterimizin
sabit taraflarından kaynaklanıyor diyor.
Dr. John Gottman'ın görüşü ve araştırmanın sonucunda çıkardığı hisse bu arkadaşlar.
Biz ne sanıyoruz? İşte biraz daha konuşsam, anlatsam, kendimi daha iyi ifade etsem.
Sevgilim beni anlasa bitecek bu iş.
Birimiz haklı çıkacağız ve bu konu kapanacak.
Ama John diyor ki ilişkilerinizi mahkeme salonu olarak görmeyi bırakın.
Haklı haksız arayacağınız yerler ilişkileriniz değil mahkeme salonlarıdır diyor.
Çünkü haklı olmak egomuzun ihtiyacı.
Doğru olanı bulmak ilişkimizin ihtiyacı.
Yani kimse değişmez sabit kalıplaşmış karakterlerimizi bırakmak imkansıza yakındır arkadaşlar.
Öncelikle bunu istemeniz lazım.
Yani bir karakter değişikliği olması için bir huy değişikliği olması için sizin bunu istemeniz ve bu yüzden yapılacak şeyleri belirlemeniz ve yapmanız lazım.
Ama diyor bunu yapmak kolay değildir ve çatışmaların da zaten sebebi bu karakterimizin sabit olan taraflarındandır diyor ki buna ben de katılıyorum.
Bu doktorun terapistlerinden birine bir gün 20 yıllık evli bir çift geliyor.
Bitmeyen tartışmalarına çare bulmak için geliyorlar.
Terapi sırasında yine tartışmaya başlıyorlar.
Konu bulaşık makinesi.
Kadın diyor ki her zaman bulaşık makinesini yanlış yerleştiriyorsun.
Adam da diyor ki bulaşıkların çoğu temiz çıkıyor.
Ben teknik olarak yanlış yerleştirmiş olmuyorum diyor.
Tartışmaya devam ediyor. Doktor da çifte dönüyor diyor ki.
Haklı mı çıkmak istiyorsunuz yoksa mutlu bir şekilde evliliğinizi sürdürmek mi istiyorsunuz?
Onlar diyorlar ki tabii ki biz işte mutlu bir evlilik istiyoruz.
O zaman haklısın, haksızsın, şunu doğru yaptın, bu işi yanlış yaptın diye çabalamayı.
Ve tartışmayı bırakın.
Sadece doğru olan kararı verin diyor.
Yani doğru olan karar bu durumda ne?
Kadının bulaşık makinesinin kendisinin dizmesi.
Çünkü kadın çıkartıyor bu kavgayı.
Adam da diyor ki ben böyle diziyorum.
Yani o adamın işte bir karakteri var.
Bunu değiştirmiyor. Kadını da değiştirmiyor.
O zaman kadın istediğin olmasını istiyorsa bulaşık makinesini kendin dizeceksin diyor Dr.
John Gutman arkadaşlar.
Amerika Aile Terapisi kayıtlarında her çifte sorulan bir soru var.
Bu soru şu. Evliliğinizde en çok size zarar veren şey neydi?
Yani bunu boşanmış çiftlere sormuşlar.
Yani neredeyse yüzde sekseni kadın da erkek de aynı cevabı vermiş.
Demiş ki karşı taraf için o hep haklı görünürdü.
O hep haklı olmak isterdi demiş.
Yani aldatma, şiddet, işte parasızlık, onun çalışmaması, işsiz olması bunların hiçbiri değil arkadaşlar.
Karşı tarafın kendini hep haklı görmesi ve haklı çıkmaya çalışmak istemesi.
Şimdi iki tarafta da tartışmalarda haklı çıkmaya çalışınca sonraki adım ya çiftlerden birinin tartışma çıkmasın diye.
yalan söylemesi oluyor ya da nasıl olsa o haklıyım diyecek hiç uğraşamam diye sessiz kalması oluyor.
Yani sessizce sessiz kaldığı için terk etmiş oluyor aslında o ilişkisini.
Yani arkadaşlar bazen özür dilemek, bir gerime dağıtmak ilişki zekasıdır.
Confucius, Confucius'un başka bir öğüdü de arkadaşlar yalan söylemekle ilgili.
Diyor ki Confucius yalan söyleyenler doğru söyleyenlere de inanmazlar.
Yalancıların cezası budur.
Çok güzel bir söz değil mi? Çok seviyorum ben bu sözü.
Ve sonsuza dek hiçbir kalbe tam olarak inanmayacak olmaları onların cezasıdır diyor.
Yani siz yalan söylediğiniz zaman, bunu vücudunuz biliyor yalan söylediğinizi, içinizi kemiren bir şey olur.
Zalim bir şüphe doğar ve bu zalim şüphe...
karşı tarafa yansır ve sizi müebbet olarak hayat boyu yer diyor.
Biz buna halk arasında kişi kendinden bilir işi diyoruz değil mi?
O kadar çok yalan söylüyoruz ki artık bence karşımızdaki insana güvenmez, inanmaz oluyoruz.
Çağımızın hastalığı bu.
Bunu kimse kabul etmiyor gördüğüm kadarıyla.
Sadece insanların yakındığı şey.
Ben kimseye güvenemiyorum ya.
Ben kimseye nedense böyle bir güven duyamıyorum.
Evet eyvallah insanlar yalancılar ama biz de yalancıyız.
Ya kaç kişinin yüzüne doğruyu söyleyebiliyorsunuz arkadaşlar?
Kaç kişiyi, kaç tane sevmediğiniz insanı sırf eşiniz yürüsün diye yüzüne güldünüz?
Kaç tane insanı az etmediğiniz halde onunla aynı ortamda bulundunuz?
Eşinize mesela para bile saklamak.
Yani bu bile yalan söylemektir.
Ve yarın öbür gün bir şey olduğu zaman siz de ondan şüphelenirsiniz.
Aa acaba şu kadar para kazanıyor da bana mı söylemedi diye.
Şüphelenirsiniz çünkü siz de yaptınız onu.
Vücudunuz zaten bunu bir refleks olarak görecek.
Yani siz farkında olmasanız da.
Hem vücudunuz hem zihniniz bunu siz yapabildiğiniz için karşı tarafın da yapabileceğinin farkında olacak ve bu sistemi her zaman açık tutacak.
O yüzden yalan söylemeyin diyor Confucius.
Yalan söylemeyin ki doğru, düzgün ve mutlu bir ilişkiniz olabilsin.
Açıkça söyleyin arkadaşlar. Zaten merak etmeyin, korkmayın.
Her şey olacağına varıyor.
Ya doğrudan ya da dolaylı olarak.
Her şey nihayetinde olacağına varıyor.
Korkmayın. Paylaşmak istediğim öğütler bu kadar arkadaşlar.
Ama bölümü kapatmadan önce ben de bir şey hatırlatmak istiyorum.
Bütün bu söylediğim öğütlerin en başında olması gereken bir söz bence.
Eğer yan yana yürüyemiyorsanız aynı yolda olmanızın anlamı yoktur.
Yani yan yana yürüyemediğiniz bir insan için bu öğütlerin hiçbiri geçerli.
Eğer biriyle yürürken sürekli sizi hızlandırıyor ya da sürekli sizi durduruyorsa yani sizi oraya buraya çekiştiriyorsa onunla yan yana yürüyemediğinizi anlayabilirsiniz.
Bu bölümün sonuna geldik arkadaşlar.
Bölüme sığmayan öğütleri, detaylarını, açıklamalarını ya da anlatmayı unuttuğum kısımlarını mutlaka Instagram üzerinden paylaşacağım.
Hikaye üzerinden, gönderelimden görebilirsiniz.
Ve bu bölümünü dinleyen arkadaşlarımı Instagram'a yine bekliyorum.
Gönderinin altına yolum yaparsanız sayımızı bilelim diyeceğim artık.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Bay bay. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
