
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Her anne kendi içinde kızını taşır, her kız da annesini; her anne geçmişte annesine, gelecekte kızına uzanır.Carl Jung .Bu bölümde Jung’un yıllar süren araştırmalarını,annemizin kaderini yaşayıp yaşamadığımızı anlatıyorum.
---
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Çok eskilerden gelen bir söylem vardır.
Kızlar annelerinin kaderini yaşar derler.
Bugün bu söylem üzerinden annemizin ya da bakım verenimizin hayatımızı nasıl etkilediğini konuşacağız.
Konuyu ikiye ayırdım arkadaşlar.
Birinci kısım gerçekten annelerimizin kaderini yaşar mıyız?
Bunun bilimsel açıklamaları, psikolojik tarafları nelerdir?
Neleri fark ederek hayatımızı iyileştirebiliriz bu konuda?
Bunu konuşacağım. İkinci kısım da annemin kaderi çok kötü.
Yaşadıklarını, katlandıklarını hepsini gördüm, biliyorum.
Ve bu yüzden ben anneme benzemeyeceğim diyenlere gelecek.
Bir söz vardır sonunda korktuğumuz şeyi yaşarız diye.
Acaba bunu dedikçe daha mı çok benzeriz annemize?
Özellikle yaşamız ilerledikçe onun bir uzantısı gibi mi oluruz?
Yoksa onun gibi olmayacağım diye diye özümüzden mi uzaklaşırız?
Bunları anlatacağım arkadaşlar.
Şimdi birinci kısımdan başlayalım.
Bu konuda yıllarını vermiş arkadaşlar, bu konuya yani yıllarını adamış.
Referans olarak alabileceğim, en güvenebileceğim isim tabii ki Carl Jung.
Onun çalışmalarından bahsedeceğim.
Şimdi Jung diyor ki, bütün anneler içlerinde kızlarını ve bütün kızlar da içlerinde annelerini taşırlar.
Jung arkadaşlar, kadınlarla yaptığı seanslarda bazı çözemediği duygusal durumlarla karşılaşıyor.
Görüştüğü kadınların sorunlarını...
Yani daha doğru bir tabir kullanayım.
Rahatsız oldukları acı durumlarının aslında onlara ait olmadığını kendi annelerine hatta onların da annelerine uzandığını yani onlara ait olduğunu görüyor.
Jung'un bunu fark ettiği yıllarda Freud kadınlar penisleri olmadığı için erkekleri kıskanıyor diyordu.
Yaşanılan psikolojik sorunları genelde Freud çocukluğa bağlıyordu.
Hatta ve hatta biraz daha ileriye gideyim o yıllarla alakalı.
Her fetüsün dişili fazla meydana geldiğini göz ardı etmişti Freud.
Ama Jung dedi ki hayır arkadaşım hayır Freud.
Bilinç dışı diye bir şey var dedi.
Buna bazen bizler bilinçaltı da diyoruz.
Ama aslında bilinçaltı bilinç dışının sadece küçük bir parçası arkadaşlar.
Bilinçaltını bazen fark ediyoruz.
Bir kokuyla tetikleniyoruz.
Anılarımız gözümüzün önüne geliyor.
Ya da bir şarkı duyduğumuz zaman içimiz böyle burkuluyor.
Ama o bilinç dışı.
Orası öyle kolay kolay ulaşabileceğimiz bir yer değil.
Freud'a göre bilinç dışı bunun adına it diyor arkadaşlar.
İ-de olarak böyle it deyince it köpek gibi geliyor aklınıza ama değil.
İ-de olarak yazıyor. Yani en ilkel dürtü tarafımız demek.
İşte bu it dediği karanlık mantığımızın geçmediği bölge.
En bastırmış duygularımızın, ilkel dürtülerimizin, içimizdeki o vahşi hayvanın yaşadığı yer diyor.
Sonra arkadaşlar o yıllarda işte biraz daha geçtikten sonra diyeyim nörobilim de gelişiyor.
Beynin yavaş yavaş sırlarını buluyorlar, açıyorlar.
Ve buna karanlık yazılım diyorlar.
Ve bu karanlık yazılım da görünür hale geliyor.
Yani biz anlamaya başlıyoruz arkadaşlar.
Ama Jung çok başka bir şeyden bahsediyor.
Diyor ki tamam beyni anladınız.
Bu kara yazılımın ne olduğunu görebiliyoruz.
Evet okey çocukluk da var.
Ama Jung diyor ki bilinç dışımız diyor sadece çocukluğumuzda yaşadıklarımız değil.
Bakın burası gerçekten önemli.
Bizden önce gelenlerin yani atalarımızın taşıdığı hikayeleri var diyor.
Ve buna kolektif bilinç dışı diyor arkadaşlar.
Yani içimizde bizim olmayan ama bizde yaşayan duygular olduğunu söylüyor.
Anneannemizin gençliğinde yaşadığı bir korku olabilir diyor.
İşte büyüklüğünüzün bastırdığı bir öfke olabilir diyor.
Nesiller önce susturulmuş bir kadın varsa sizin atalarınızda onlardan birinin sesi olabilir diyor.
Bunların hepsi ya da bir kısmı size yankı bulmuş olabilir diyor Jung.
Bu yüzden bazen bir şeye hani şey deriz ya ya neden böyle hissediyorum bilmiyorum.
Hatta dejavu olduk deriz.
Sanki ben bu anı önceden yaşadım ya işte içime oturdu falan deriz.
Bilmeyiz ne olduğunu. Çünkü o duygu arkadaşlar bizde değil.
bizden öncekilere aitmiş.
Jung söylüyor bunu. Ama içimizde can buluyorlar.
İçimizde nefes alıyor bu duygular.
Bizimle yaşıyorlar ve biz sanki onlar bize aitmiş gibi o duyguları, o hisleri sahipleniyoruz ve bizim hayatımızı o kadar çok etkiliyor ki onlar.
Çünkü biz biliyorsunuz daha önceki podcastımda da doğru karar verme podcastımda da söylemiştim.
O kadar çok seçim yapıyoruz ki gün içerisinden.
Yani yataktan kalkmamız bile bir seçim.
Değil mi? Bir şey yiyip yememek bile bizim için bir seçim.
Spora gidip gitmemek. En basitlerinden bahsediyorum.
Ve bu seçimlerin çoğunu işte bu yunkun bahsettiği bilinç dışındaki duygularımızdan, hissettiklerimizden dolayı yapıyoruz.
Ve bunlar küçük küçük bu seçimlerimiz neyi oluşturuyor biliyor musunuz arkadaşlar?
Bizim kaderimizi.
Yani yunk burada diyor ki siz atalarınızdan gelen duygularla hissettiklerinizle bazı seçimler yapıyorsunuz.
Ve bu bir kolektif bilinçtir diyor.
Bilinç dışıdır demek istiyor.
Ve bu yapmış olduğunuz kararlarla seçimlerle farkında olmadan kaderinizi belirliyorsunuz diyor.
Evet işte bu açıdan baktığımız zaman arkadaşlar eğer siz atalarınızdan gelen bu duyguları üzerinden yapıyorsanız kararlarınızı işte o zaman annenizin kaderini yaşayabiliyorsunuz
demek istiyor. Mesela anneniz hep böyle ilişkiden evde sessiz kalmış bir kadın diyelim.
Siz de ilişkilerinizde sesinizi çıkartmakta zorlanabiliyorsunuz.
Ya da mesela anneniz evde sürekli önemli olan huzur diyerek sürekli kendini bastırmış birisi olsun.
Siz de kendi mutluluğunuz pahasına başkalarını memnun etmeye çalışıyor olabilirsiniz.
Hatta şöyle bir şey de olabilir.
Eğer anneniz ya da anneanneniz yani atalarınız gençliğinde bir hata yaptıysa bilmeden siz onun o yaşına geldiğinizde siz de aynı hatayı yapabiliyorsunuz bu kolektif bilinçten dolayı.
Hep olumsuz şeyler mi?
Hayır, tabii ki hep olumsuz şeyler değil.
Mesela annenizin yarım kalan bir hayali var.
Siz o hayali yaşayabiliyorsunuz.
Siz o hayali yaşatabiliyorsunuz.
Biliyorsunuz ya da hissediyorsunuz.
Böyle içinizde bir enerji var, bir potansiyel var.
Benim bir şeyler yapmam lazım.
Bir şeyleri başarmam gerekiyor.
Büyük işler yapmak istiyorum diyorsunuz.
Ve bunun nereden geldiğini bilmiyorsunuz.
Ve diyorsunuz ki benim karakterim böyle, doğuştan böyleyim.
Jung diyor ki hayır, sen doğuştan öyle değilsin.
Sen atalarından aldın bunu.
Yani senin demek ki atalarında yani anne tarafından atalarında hayalini gerçekleştirememiş potansiyeli içinde patlamış bir kadın var diyor.
Çünkü içinizdeki kadın aslında siz değilsiniz.
Annenizin doyurulmamış arzusu arkadaşlar.
Şimdi sizden bir adım geride durmanızı istiyorum.
Bir adım geriye gidin bakalım. Size değil 6-7 yaşlarındaki içinizdeki küçük kıza söylemek istediğim.
Birkaç şeyler var. Bir anınıza gidin şimdi arkadaşlar tamam mı?
Mesela yerde oturmuş oyuncaklarınızla odanızda oyun oynuyorsunuz.
Arkadan sesler geliyor.
İşte siz küçüksünüz tabii.
Belki 6 belki 7 yaşındasınız.
Yerde oturmuşsunuz.
Oyuncaklarınız önünüzde.
Bir kadın sesi var.
İçeriden geliyor. Böyle acı dolu.
Sanki biri onun etini kemiğinden ayırıyor gibi canı yanıyor.
Bir de erkek sesi. Keskin, emir verir gibi konuşan.
Otoriter ama içinde öfke de var.
O sırada oyun oynamaya devam ediyorsunuz.
Bebeğin saçlarını tarıyorsunuz.
Arada bir bacağını koparıp tekrar takıyorsunuz.
O sesleri duymamış gibi yapıyorsunuz.
Ama aslında her şeyi duyuyorsunuz.
Küçük bir çocuk nasıl duyuyorsa, nasıl sessizce bedeniyle, kalbiyle duyuyorsa aynen öyle duyuyorsunuz.
Ve bunların hepsini beyniniz kaydediyor.
Sadece kelimeleri değil, o hangi hissetiklerinizi.
Duygunuzu da kaydediyor.
Sonra diyorsunuz ki annem susuyor.
Demek ki kadın olmak demek susmak demek.
Sevgi demek ki acıtır.
Çünkü annem ağlıyor şu anda.
Babamı seviyor. Bunu biliyorum.
Ama şu anda ağlıyor. Demek ki sevgi acıtır.
Ha diyorsunuz demek ki erkekler sinirlenir.
Kadınlar da buna dayanır.
İşte bu zamanlarda bedeniniz öğreniyor.
İşte o bakışlardan, onların birbirine olan bakışlarından, sessizliklerinden, o kavgalarından.
İşte kavga bittikten sonra çarpılan kapılardan.
Bunlardan öğreniyorsunuz.
Yıllar geçiyor, büyüyorsunuz.
Ve bir gün kendinizi benzer bir sahnede buluyorsunuz.
Biri size bağırıyor, siz susuyorsunuz.
Ya da siz bağırıyorsunuz, o susuyor.
Aynı sahne, başka ev, başka yaş.
Ama duyguların hepsi aynı.
Çünkü o küçük çocuk hala sizin içinize oturuyor.
Oyuncaklarla oynanmaya devam ediyor arkadaşlar.
Şimdi siz bunu yaşadınız. Mutlaka böyle bir anınız vardır.
İşte aynen bu şekilde sizin anneniz de onun annesi de bu tarz olayların hepsini yaşadı.
Çünkü kavgasız, gürültüsüz bir ev çok az.
Eğer öyle bir evde büyüdüyseniz çok şanslısınız arkadaşlar.
İşte siz nasıl kaydettiyseniz büyüdüğünüz zaman ki sizi etkilediyse sizden önceki anneniz işte onun annesi.
Onlar da kaydettiler ve bu DNA böyle aktarıldı arkadaşlar.
Biraz önce dediğim gibi Freud buna bilinç dışı diyor.
Yani aklımızın görmediği ama hayatımızı yöneten o karanlık bölgeniz.
Jung ise bunu bir adım öteye götürdü.
Bu sadece sizin çocukluğunuz değil, sizin annenizin, anneannenizin, belki de onlardan önceki kadınların duyguları sizin içinizde dedi.
O yüzden bu duygularınıza sahip çıkmayın.
Tamam mı? Sarılmayın o duygularınıza.
Sizi bilerek o anlarınıza götürmek istedim.
Size ait değiller arkadaşlar.
Başkasının anısı o.
Siz sadece orada oyuncaklarıyla oynayan mutlu kızsınız.
Tamam mı? Bunu unutmayın lütfen.
Peki ne yapacağız Ayça?
Yük söylemiş, bulmuş.
Güzel, tamam. Atalarımızdan gelmiş.
Ne olacak? Bu DNA değil mi?
Aktarılır, yapışır, kalır.
Yani ne yapacağız? İşte farkındalık tam da burada başlıyor.
O çocukla yeniden temas edeceksiniz.
Artık onunla aynı odada olacaksınız.
Tamam mı? O anlara gittiğinizde, işte her eşinizle, arkadaşınızla kavga ettiğinizde o DNA'yı, benim bu sözlerimi hatırlayın.
Yetişkinsiniz artık. Çocuk halinize bakın.
Oyuncak bebeğini elinden alın ve ona söyleyin.
Artık senin bu acıları çekmene gerek yok.
Artık seni koruyacak birisi var.
Bak ben büyüdüm yetişkinim deyin.
Bakın biz günlük hayatta gerçekten fark etmeden annelerimizin tercihlerini yapabiliyoruz.
İşte annemizin kullandığı parfümü seçebiliyoruz.
Onun gibi yemek yapabiliyoruz.
Onun ses tonunda sinirlenebiliyoruz.
Onun gibi susabiliyoruz.
Ve herkesin, hepimizin korkulu rüyası.
Bir gün aynaya bakıp şey diyoruz ya tıpkı annem gibi oldum.
Değil mi? Korkuyla diyebiliyoruz.
Tabii ki hayranlıkla diyenler de vardır.
Bu kötü bir şey değil aslında.
Çünkü hepimiz bir zincirin halkasıyız.
Mesela eğer annenizin hikayesini fark etmeden yaşıyorsanız o hikayenin devamı olursunuz.
Fark ettiğiniz andaysa hikayenin yazarı siz olursunuz.
İşte bunu yapacaksınız. Yani annenizin benden size öneri.
Annenizin hikayesini tam olarak öğrenin arkadaşlar.
Bir de kendi dışarıdan gördüğünüzde değil de onun ağzından tamamını dinleyin.
Şikayet etmeden neler yaşadığını, neler hissettiğini öğrenmeye çalışın.
Ondan sonra bu farkındalıkla beraber kendi hikayenizin yazarı olabilirsiniz.
Çünkü annelerinizin kaderini fark ettiğinizde o zinciri kırıp kendi kaderinizi yeniden yazabilirsiniz.
Olayımız bu. Şimdi bir parantez açacağım.
Ben bu Kızlar Annelerinin Kaderini Yaşar podcastını yapmadan önce tabii ki araştırmalar yapıyorum, işte bazı makaleleri okuyorum, kitapla okuyorum vs.
Kızlar Annelerinin Kaderini Yaşar diye bir kitap önerdiler bana arkadaşlardan.
Betül Demirgüran, Dündar'a ait.
Çok okuduğum, hatta bildiğim bir yazar değildi ama evet etkilendim ve kitabı aldım.
O kitaptan da bazı bir şeyler paylaşmak istiyorum.
Çünkü gerçekten birkaç ritüelimsi böyle uygulamaları da var.
Onları paylaşmayacağım. İsterseniz kitabı siz alıp oradan bakarsınız.
Ama tavsiye anlamında ve bilgi anlamında güzel bazı sayfaları var.
Oradan da birkaç paylaşım yapayım şimdi size.
Şimdi mesela bir araştırma var.
Kitapta Betül Hanım bahsetmiş bundan.
Yakın tarihte Jürgen Üniversitesi'nde bir tane çalışma yapılıyor arkadaşlar.
Fareleri kontrol ve deney grubu olarak ikiye ayırıyorlar.
Bir deney grubunu belli periyotlarla soğuk suya sokarak strese maruz bırakıyorlar ve farelerin depresyona girmesini sağlıyorlar.
O farelerden ürettikleri bebek fareleri de belirli bir yaşa geldiğinde soğuk suya bırakıyorlar.
Ve bu fareler arkadaşlar soğuk suya girince depresyon belirtisi gösteriyorlar.
Sadece birkaç tanesi soğuk sudan kurtulmaya çalışıyor.
O birkaç tanesinin çaba göstermesinin sebebi de arkadaşlar onların ebeveyni o çabayı göstererek sudan çıkmış farelerde.
Yani depresyona girmemiş olan farelerde.
Ve bilim artık kesin olarak şunu soruyor arkadaşlar.
Evet travmanesler arası aktarılıyor ama bu aktarım epigenetik hafıza mekanizmalarıyla oluyor.
Artık fiziksel hastalıkların çoğunun da genetik değil.
epigenetik faktörlerden kaynaklandığını söylüyorlar.
Epigenetik ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Atalar aktarımı. Kadim medeniyetlerden biri gelen adına karma dediğimiz olgu.
Bilim alanında buna epigenetikle açıklamaya çalışıyorlar.
Çünkü bilim insanları artık şunu kanıtladılar arkadaşlar.
Biz normalde ne biliyorduk?
DNA'mızın değişmez bir kader olduğunu sanıyorduk.
DNA'mız değişmez diyorduk.
Ama şu an bilim insanları diyor ki DNA'da herhangi bir değişim olmadan DNA'nın ifadesinin değişebileceğini keşfediyorlar.
DNA'nın ifadesi değişebiliyor.
Yani çevresel koşullar DNA'nın kendisini ifade etme şeklini yaşam boyunca değiştirebiliyor.
Yani hani Jung'tan dedik ya sizin DNA'nız var.
İşte atalarınızdan gelmiş.
İşte size ait olmayan duygular dedik.
İşte şu anki bilim insanları diyor ki eğer sen çevresel koşullarını değiştirirsen atalarından gelmiş olduğun bu DNA'larını Yani her şey bir farkındalıkla başlayacak
ve siz sadece yapacağınız arkadaşlar bu farkındalıkla beraber ilişkilerinizde, tercihlerinizde, seçimlerinizde verdiğiniz kararlarda kendinizi çok derinlerinize inerek
sorgulamak olacak. Bu kararı niye verdim?
Bunu neden istiyorum? Bu gerçekten benim istediğim mi?
Hani mesela bir meslek istiyorsunuzdur ama aslında o mesleği anneniz küçüklüğünüzden ve sizin aklınıza sokmuştur.
Onun hayaldir. Siz onu yapmak istiyorsunuzdur.
Onun gibi düşünebilirsiniz.
Yani burada tek yapacağınız çok derinlere inmek, kendinizi sorgulamak ve gerçekten o tercihinizin, o isteğinizin, o hayalinizin size ait olup olmadığını bulmak.
Bundan ancak bu şekilde kurtulabiliyorsunuz.
Evet, geldik ikinci kısma.
Zurnanın zırt dediği yer miydi, zort dediği yer miydi?
Oraya geldik. Annem gibi olmak istemiyorum.
Annemizin kaderini tekrar etmemize neden olan etkenlerden biri, annemize olan kızgınlığımız, onu eleştirdiğimiz yönlerden dolayı asla onun gibi olmak istemişimiz
arkadaşlar. Küçük bir çocukken kendinize verdiğiniz sözleri hatırlayın.
Bunu zaten bu kısmı onlar için yaptım.
Ne diyordunuz kendinize, nasıl bir söz verdiniz?
Ben asla annem gibi olmayacağım.
İşte bunu söylediğiniz zaman...
Kendi yazgınızın girdatlarından birine dönüşüyorsunuz ve sizi en çok kaçtığınız kuyuya doğru çekip yutuyor.
Çünkü arkadaşlar bir çocuğu bütünleyen kişi annesidir.
Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bir kadının gözleriyle kurduğumuz ilk kontaktan bizim şekillenmemiz başlıyor.
Annemizin mevesini emiyoruz.
Bu emdiğimizde ağzımıza gelen sadece süt değil, bizim içtiğimiz sadece süt değil.
Sütle birlikte annemizin duygularını da içiyoruz.
O duygular sadece sütten geçmiyor.
Beynimizin gelişmeye başladığında var olan amigdala çekirdeğimize tek tek kaydoluyorlar.
Bir duygu yüküyle dünyaya geldikten sonra elimiz mahkum, bizi büyüteni gözlemliyoruz.
Değil mi? Bizi kim büyütüyorsa, bakım verenimiz kimse, onu gözlemliyoruz.
Ondan öğreniyoruz. Onunla şekilleniyoruz.
Bu yüzden... Annem gibi olmak istemiyorum demek ya da olmamaya çalışmak çoğu zaman ümitsiz bir çabadan öteye gitmez diyor yazarımız Betül Dündar.
Annemiz gibi olacağız, kaçış yok diyor arkadaşlar.
Hatta diyor ki 12 yaşa kadar onunla yaşadığımız bize acı veren her deneyim ilaç kapsülleri gibi bilinçaltımızda kapsüllenecek diyor.
Ve o kapsüllerin biz evleninceye kadar sessiz de bekleyeceğini Evlilikte, hamilelikte, doğumda bütün kapsüllerin tek tek patlayacağını söylüyor.
Buna arkadaşlar kendimi basarım.
Kendimi yatırırım, üzerine imza atarım.
O kadar doğru söylüyor ki.
Ben kendimi böyle evlenmeden önce, anne olmadan önce işte böyle çok rahat, endişesiz.
Ondan sonra hani...
Yok işte ev mi temizlenmiş, dağılmış mı?
Misafir mi gelecekmiş?
Böyle hani hallederizci böyle.
O da olur, aman bu da olur.
Öyle rahat birisi sanardım.
Böyle bir endişeli, böyle oldu mu bitti mi, olacak mı, yapacak mı?
En ufak bir şeyi ne kadar planlayan?
Ben başka bir insan çıktı ya.
İçimden benim annem çıktı arkadaşlar.
Böyle bir şey olamaz. Çocuğuma darmanış çektim.
Kullandığım kelimeler...
Bana işte kendiyle alakalı bir şeyleri anlattığı zaman onu yönlendirme şeklim.
Ben bu kadar annemden etkilendiğimi bilmiyordum.
Ben inanamadım. Ya ona verdiğim kelimeleri bile fark ediyorum.
Hep annemin kullandığı kelimeler.
Ben de o biraz önce size söyledim ya hani bundan farkındalıkla kurtulabilirsiniz vesaire bir şeyler anlattım hani.
Derinlere inin dedim derinlere.
Ben o kadar çok o derine indim ki tam böyle boğulmak üzereydim.
Kaybolmak üzereydim kendimi kurtardığında.
Çünkü gerçekten düşün düşün bayağı bir sıkıntıya girebiliyorsun.
Çok garip bir şey bu. Korkmuştum arkadaşlar böyle büyü gibi bir şey hissetmiştim.
Oha ya dedim bu kadar olamaz.
Resmen kendime sanki annem konuşuyormuş gibi yani ben çocuğumu konuşurken küçüklüğünde bile sanki annem konuşuyormuş gibi hissettim.
Bu gerçekten öyle. Ve tabii ki ben onun tarzında davranırsam, onun şeklinde davranırsam tabii ki onun etrafında olan insanlar gibi insanları çekeceğim.
Tabii ki onun vermiş olduğu kararlar neticesinde ben de aynı kararları vererek aynı kaderi yaşayacağım.
Aslında annemizin kaderini yaşadığımız durum tam olarak bu.
Anneniz gibi olduğunuz için hissettiğiniz bütün o olumsuz duyguları kenara koyun.
Ve ben anneme benzemeyeceğim şeklinde nefretle değil daha böyle yumuşak ben olması gerektiği gibi ben doğru kararlarla ilerleyeceğim.
Ve ben kendi özümden uzaklaşmadan kararlarımı vereceğim ve ona göre bir anne olacağım.
Ona göre bir kadın, ona göre bir yetişkin olacağım deyin.
Bir de bu benim söylediğim en çok nasıl tipler yapıyor biliyor musunuz?
Şimdi bakın bir kızın kaderini annesiyle benzer yapan en önemli etkenlerden biri bir anne ben senin için yaşıyorum kızım, ben senin için neler yaptım, bak ben senin için babandan boşanmadım,
ben senin için bırakmadım, ben seni terk etmiyorum demesi.
Ve bunu sürekli dile getirmesi arkadaşlar.
Bir anne kendisi için değil de kızı için yaşamaya başlarsa kız ve anne birbiri içinde kendisini kaybeder diyor Betül Dündar.
Bu yüzden anne tamamıyla kendisini çocuğa yüklüyor ve çocuğun kişiliğinin gelişmesine, onun kendisinden ayrışmasına izin vermiyor.
Ve o çocuk ileride kendi hayatıyla ilgili karar veremiyor.
Özgür seçimler yapamıyor.
Aslında... Tabii ki sıkıntıda olduğumuz zaman ya da bir seçim önemli bir seçim yapmamız gerektiğinde telefonu elimize aldığımızda hala annemize ulaşıyor olmak ve hala onu soru sorup cevap alıyor
olmak. Yani o telefon çaldığında bir alo diyeninizin olması anne olarak çok güzel bir şey.
Evet eyvallah ama hala her seçimde annenize arıp soruyorsanız orada biraz düşünmeniz gerekiyor arkadaşlar.
Çünkü orada gerçekten bir sıkıntılı durum olabilir.
Çünkü anneniz anneniz olduğu için her şeyi doğru biliyor olamaz.
Yani bunu sadece anne için söylemiyorum.
Baba için de aynısı geçerli.
Sırf babanız olduğu için her şeyi doğru biliyor olamaz arkadaşlar.
Sizi doğru yönlendirmeye de olabilir.
Sizi kısıtlamış da olabilir.
Sizi korumak için konferansını hiç çıkartmamış.
İşte ekstrem şeyler yaptırmamış da olabilir.
Bakın bir kartalı hikayesi var onu anlatayım size.
Çok meşhur bir hikaye biliyorsunuzdur.
Ama bir de benden dinleyin.
Bir gün kartal pençelerinde yumurtasıyla uçarken yumurtasını düşürüyor.
O sırada yumurtaların üzerine oturmak için bir tane tavuk hazırlık yapıyor.
Şak diyor kartalın pençesindeki yumurta o tavuğun kuluçkasına düşüyor arkadaşlar.
Tavuk bunu tabii ki fark etmiyor.
Yumurta orada kalıyor.
Gel zaman git zaman yumurtalar çatlıyor.
Anne tavuk bir bakıyor bir tane farklı bir yumurta.
Aman diyor boşver canım ne olacak ki?
Demek ki bu da böyle çıktı diyor aldırış etmiyor.
Yine gel zaman git zaman yavrular büyüyor.
Kartal yavrusunun gözü arkadaşlar hep gökyüzünde oluyor.
Hep gökyüzünü izliyor.
Bir gün gökyüzünü izlerken uçan bir tane kocaman kartal görüyor.
Heyecanlanıyor, çıldırıyor heyecandan.
Hemen tavuk annesinin yanına koşuyor.
Diyor ki anne anne gökyüzüne bir kuş uçuyor.
Benim de kanatlarım var.
Demek ki ben de uçabilirim.
Anne tavuk tabii ki sinirleniyor, gözlerini çatıyor ve diyor ki sen bir tavuksun asla uçamazsın.
Çünkü tavuklar uçamaz.
Kartal yavrusu kaderine razı oluyor ve annesinin sözüne inanıyor.
İçinden bir ses ona hep uçabileceğini söylese de annesinin söyledikleri iç sesini bastırıyor.
Hayatını bir tavuk gibi yaşıyor ve bir kartal olduğu halde hiç uçmadan ölüyor.
Tabii ki bizi her zaman kollarlar.
Tabii ki her zaman yanımızda olmaya çalışırlar.
Ne kadar kötü anne olsa da ben içlerinde mutlaka bu söylediğim hisleri barındırdıklarını düşünüyorum.
Ama biraz önce de söylediğim gibi arkadaşlar annemiz oldukları için her şeyi doğru bilmiyorlar ya da her şeyi doğru hissetmiyorlar.
İyi ki varlar. Bütün annelerini elinden öpüyorum.
Ama lütfen seçimlerinizi ona göre yapın.
Size ait mi? Değil mi?
Başkalarının kalıbı mı?
Yoksa sizin kalıplarınız mı?
Hep bunu göz önünde bulundurun olur mu?
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bu bölümün sonuna geldik.
Açıklamalarda Instagram hesabımı bırakıyorum.
Oraya da beklerim. Görüşmek üzere.
başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
