
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kendine güvenmek ya da güvenmemek..Hangisini seçersen seç hayatın değişecek. Kendine nasıl güvenirsin bilimsel 4 tavsiyeyi anlatıyorum.
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün çoğumuzun gizli gizli yaşadığı bir şeyden bahsedeceğim arkadaşlar.
Bazen böyle kendimize çok güveniyor gibi yaparız, güveniyor gibi hissederiz.
Ama içten içe sanki bir şeyler eksik gibi gelir.
Bir yanımız halledebilirim, yapabilirim der ama diğer yanımız ya yapamazsam der.
İşte bugün bu iki duygumuzun arasını, kendimize güvenmenin neden önemli olduğunu ve nasıl geliştirebileceğimizi anlatacağım.
Çünkü bu iki duygunun arasında büyüyen bir kompleksimiz var.
Hiçbir kompleksimiz yokmuş gibi.
Bu da bir yenisi daha eklendi.
Kırılgan tanrı kompleksi.
Ne demektir kırılgan tanrı kompleksi?
Kendimize... Tanrı gibi güçlü sanarken aslında bir çocuk kadar kırılgan olduğumuz halimizdir.
Böyle tanrı deyince adı çok büyük gelebilir ama aslında çok tanıdık bir şey.
Hani en ufak eleştiri de yıkılıyoruz ya.
Hani biri kötü davrandığında hemen ben ne yaptım diye kendimizi suçluyoruz ya.
Hani kendi değerimizi başkasının kapasitesiyle ölçüyoruz ya.
İşte o. Ve tam da bu yüzden arkadaşlar bugün size kendinize güvenmek üzerine konuşmak istiyorum.
Yani böyle klişe olarak düşünmeyin.
Kendinize inanın cümleleri falan olmayacak.
Nörobilimle, öz yeterlilikle, ilişkilerde yansıttığımız şekliyle bu mekanizmalardan bahsedeceğim.
Günlük hayatta bizi nasıl içten içe çökerttiğini anlatacağım.
Çünkü kendine güvenmek sandığımız kadar basit bir duygu değil.
Kendine güvenmek bir zihin disiplinidir, bir benlik bütünlüğüdür, hatta bir öz saygı politikasıdır.
Ve bence insanın hayatında yaşayabileceği en büyük dönüşüm şu noktada başlar.
Biri size nasıl davranıyorsa bunun sizin değerinizde bir ilgisi olmadığını fark ettiğinizde.
Burada başlar. Çünkü o anlarda insanları gerçek halleriyle görmeye başlarsınız.
Ve işte o zaman gerçekten kendinize güvenirsiniz ve gerçekten özgür olursunuz.
Bugün tamamen bunun üzerinde durmak istiyorum.
Tarih kompleksinden devam edeyim.
Kutsal metinlerde Tanrı insana kendi ruhundan üfledi diye yazar.
Sanırım Hicri suresinde geçiyordu bu söz.
Şimdi biz bunu kudret olarak yani güç olarak düşünüyoruz değil mi Tanrı deyince, içimizdeki Tanrı deyince.
Ama o içimizdeki Tanrı o parça bize insan kalmayı ve insan olduğumuz için hata payımızı, mükemmelsizliklerimizi hatırlatmalı arkadaşlar aslında.
Çünkü bizler bir eleştiriyle, bir reddedilmeyle, çok korku hisleriyle bir başarısızlıkla yıkılabiliyoruz değil mi?
Mesela Yunan mitolojisinde Narsius'uz suya baktığında kendine aşık oluyor.
O kadar yakışıklıdır ki kendi yansımasına bakarak güvenini arttırıyor arkadaşlar.
Özgüven kazandırıyor kendisine.
Ama hiçbir zaman ne yapmıyor biliyor musunuz?
O baktığı sudaki yansımanın derinlerine inmiyor.
Çünkü sadece yüzeyde tanrı gibi görünür.
Derinlerde ise bir çocuk kadar savunmasıdır Narsius.
Kırıdan tanrı kompleksi dediğimiz şey bu.
Narsius'un yaşadığı şey. Görünüşte kendine aşık ama içeride onaylamaya muhtaç benlikler.
Hepimizde bunlardan var.
Yani şişme balon özgüvenler.
Filmlerde de vardır hep böyle karakterler.
Hani hep güçlü dururlar, kimseye ihtiyaçları yoktur.
Ama öyle bir an yaşarlar ki bütün güven duvarları çöker.
Joker'de mesela Arthur Fleck annenin karşısında gülmeye çalışırken çok acı bir şekilde ağlamaya başlar.
Tam olarak kırılgan Tanrı'nın kompleksinin çıplak halidir bu arkadaşlar.
Ben güçlüyüm, güveniyorum kendime demenin dinamik olarak karşılığının aldığı sahne.
Tam olarak böyle yani sorsanız bir sahneyle anlatayca diye Tanrı'nın kompleksini tamamen Joker'in bu sahnesiyle anlatırım.
Kendimize öyle büyük roller bitiyoruz ki sonunda o rolün altında eziliyoruz ya.
Sanki hep böyle olmalıyız, hep kontrol bizde olmalı, hep dik durmalıyız.
Hayat gitmek istediğimiz yere adresini girince...
bizi oraya sağ salim götürecek bir navigasyon uygulaması değil.
Ve bu kadar güçlü görünmeye çalışmak insanın içini sessizce öldürür.
Devamında da güvenimizi kaybederiz.
İşte bu yüzden tane kompleksini anlattım güven konusu öncesinde.
Bu duygularımızdan dolayı, bu kompleksimizden dolayı devamında güvenimizi kaybediyoruz.
Çünkü güçlü değilken, yorgunken, yara beri içindeyken hala güçlü görünmeye çalışmak artık kendime inanmıyorum ama pes edersem de Tamamen dağılırım demenin başka bir yoludur.
İnsan bazen kendine değil oynadığı role güvenir ve en kötüsü de bir süre sonra o rolü kendisi sanar.
Ama o rol yorulduğunda içindeki tanrınız da tahtından düşer arkadaşlar ve geriye kalan halinizle kalırsınız.
Sadece bir insan olarak.
Physicalist Heinz Kont naisizmi incelerken bir durumu fark ediyor ve diyor ki bazılarımız tanrı gibi sevilmek ister çünkü çocukken insan gibi sevilmemiştir.
Bu yüzden işte tanrı kompleksi kırılgandır çünkü temeli öz sevgi değil öz savunmadır diyor.
Hatta Freud buna grandioz benlik demiştir.
İnsan gerçek gücüyle değil hayali gücüyle var olmaya çalışır.
İşte bunu söylüyor Freud ve bizim sanmanın ötesinde gerçekten kendimize güveniyor olmamız lazım.
Biz sanmanın ötesine geçemiyoruz, sanıyoruz, güvendiğimizi sanıyoruz.
Yani bir makyaj yaparak...
Çok iyi, kaliteli ya da herkesin kullandığı ya da bilmem kaç saat yüzümüzden çıkmayacağını düşündüğümüz bir allıkla, bir dudak kalemiyle, bir göz kalemiyle ya da herkesin öve öve bitiremediği bir kitabı okuyarak böyle
özgüvenler kazandığımızı düşünüyoruz.
Ama bunlar arkadaşlar sanmanın ötesine geçemiyor maalesef.
Mesela bazı karakterler var.
kendilerine duydukları güveni büyük büyük sözleriyle anlatmaya çalışırlar.
İşte o işi de alırım, şu işi de yaparım, yurt dışına da açılarım, onu da yaparım, bunu da yaparım, ya ne olacak diye göstermeye çalışıyorlar.
Yani bu kişiler, bu insan kişileri kendine olan güvenlerini, önemlerini anlatmaya çalışıyorlar.
Konuşarak anlatmaya çalışıyorlar hem de böyle sözlerle.
Öneminizi anlatmaya çalıştığınızda diğer kişinin önemli olmadığını, aynı anda vurgulamış olursunuz.
Yani kendinizi övmeye başladığınız zaman diğer kişinin pozisyonunu düşürmüş olursunuz.
Yani diğerini Sizi dinleyen kişileri ötekileştirirsiniz arkadaşlar.
Böyle insanlar olduğunu düşünün ya da vardır mutlaka hayatınıza ya da olmuştur geçip gitmişlerdir.
Hemen soğursunuz değil mi?
Uzaklaşırsınız. Mesela ararlar açmazsınız.
Sonra mesaj atar ya tatlım ne oldu görüşemiyoruz.
Bizde tabii ses yok cevap vermezsiniz.
Uğraşamam moduna girersiniz değil mi?
İşte o yüzden. Bu tarz güvenlerde yani şişme güvenlerde insan ister istemez özellikle 35 yaşından sonra böyle bir insana olduğu kanıtlanmıştır arkadaşlar bilimsel
olarak da ki hani der ya anneler babalar eskiler yaşlılar ben gençken şöyleydim şunu yaptım bunu yaptım şöyle ettim böyle ettim diye işte sebebi budur.
Gerçekten kendilerine güvendiklerini sanarak Geçirmiş oldukları bomboş yıllar.
Peki kendimize nasıl gerçekten güvenebiliriz?
İstediğiniz o işin olması için kendinize güveniyor musunuz?
O aklınızdaki işin hep böyle beyninizin kenarında duran işi olacak mı?
Alacak mısınız? Güveniyor musunuz?
Yapabilir misiniz? Güveniyor musunuz gerçekten arkadaşlar?
Yapacak mısınız istediklerinizi?
Hadi gelin şimdi kendimize nasıl güveniriz?
Ben derlediğim çok güzel tavsiyelerim var.
Birincisinden başlayalım, anlatmaya başlayalım.
Birincisi, oha diyeceksiniz bunu duyunca, çüş diyeceksiniz hatta.
Gerçek anlamda yardımsever olun.
Eğer tadını bilirseniz ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir derler.
Çok güzel bir söz değil mi?
Şimdi, yaşadığımız günümüzün koşullarına bakınca.
Yardım etmeyi enayi gibi görebilirsiniz.
Ya da enayi gibi yaptığınız zaman yardımlarda hele ki karşılığını almıyorsanız sonrasında enayi gibi hissedebilirsiniz.
Çok normal. Fazladan yük gibi de hissedebilirsiniz.
Bu da çok normal. Ama arkadaşlar kararında yani kendi sınırlarını bilip hak eden kişiye yardım ettiğinizde bu size değer durgusu veriyor.
Devamında gelen şey değer duygusu.
Kendinize değer verme duygusu.
Ne oluyor biliyor musunuz sonunda da?
Diyorsunuz ki ben yeterliyim.
Bu hissinizi arttırmış oluyorsunuz.
Yani yardım etmek kendinize güvenin gizli yollarından biridir.
İran'da pediatrik hemşeriler üzerinde bir tane araştırma yapıyorlar.
Ne hissettiklerine dair bir araştırma.
Mesleklerinin onlara neler kattığını dair hemşerilere sorular soruyorlar.
Hemşeriler hastalarının ihtiyaçlarını görüp onlara yardım ettiklerinde kendilerini daha güçlü, daha yeterli ve daha değerli hissettiklerini söylüyor arkadaşlar.
Bu kendini güçlü görmek, yeterli ve değerli görmek duyguları kendinize olan güven duygunuzu besliyor.
Yani birisine yardımcı olduğunuzda içinizden geçen hisler ya ben başarıyorum, ben şu anda fayda sağlıyorum diyorsunuz ve kendinize olan güveninizi ister istemez yükseltmiş, beslemiş oluyorsunuz.
Bir şey yapabiliyorum hisli.
temel güven taşlarından biridir.
Mesela ev hanımlarını düşünün.
Her gün ailelerine yemek hazırlayan hanımları düşünün tamam mı?
Yemek yarışmaları var ya haftanın 5 günü 5 kişi ayrı günlerde yarışıyor.
Bu yarışmaya katılan ev hanımlarını yarışmalardaki aşçılardan bile daha kendilerine güvenilir.
Bunu gördüm. Kendilerine diğer bütün yarışmacılardan daha çok güvenilir hatta.
İnanılmaz güveniyorlar.
Aşırı iddialılar. Birkaç kere izledim.
Dedim acaba program formatı mı?
Hani böyle reyting içi mi yapıyorlar diye.
Başka yarışmalara da baktım.
Yabancı formatlara da baktım.
Ama değil ya. Gerçekten kendilerine aşırı güveniyorlar.
Nasıl oluyor peki bu kadar kendine güven dedim.
15 yıllık evli kadın her gün karşılıksız yemek yapmış.
Yani karşısında gerçekten ona minnet duyan, onun sayesinde en temel ihtiyacı olan yeme ihtiyacını karşılamış, hayatını devam ettirmiş insanlar var.
Kendine güven konusunda o kadar gözden kaçırdığımız kenarlara saklanan bir şey ki bu.
Yani bu kadınlar ailelerinde hissetmişler bunu.
Yani ben yemek yapmazsam ben bu lezzetleri bunlara tattırmazsam bunlar ölürler diye.
Ve ailesi de bunu kabul etmiş ve onu hissettirmişler.
Biz ölürüz demişler sen yemek yapamazsan mükemmel yemek yapıyorsun demişler.
Ve kendine güvenmesinin tek sebebi ailesinin ona bunu hissettirmesi.
Bilim de diyor ki bu olaya bakarak arkadaşlar bu deneyimle ev hanımları için beyinlerinde Dopamin ve oksidoşun salgıladığını söylüyorlar.
Artık zaten beni dinleyenler bu iki terimi biliyordur diye düşünüyorum.
Bilimsel olarak da her bölümde çünkü anlatmaya hani aklınıza daha çok yatsın diye tam olarak anlaşılsın diye anlatmaya çalışıyorum.
Yani yardım etmek hem mutluluk hem tatmin hem de kendine güvenisi veriyor.
Ve bu güvende tabii ki yeteneklerimize dair inancımızı güçlendiriyor.
Tekrar edeceğim. Yeteneklerimize dair inancımızı güçlendiriyor.
İşte bakın arkadaşlar bu...
Gerçekten çok önemli. Kendine güven yalnızca büyük işler yapınca gelmez.
Bana sorsanız şimdi, deseniz ki Ayça, kendine en güvendiğin anlarda ne yapıyordun?
Cevap veriyorum. Çocuğuma emziriyordum arkadaşlar.
Çocuğumu doyuruyordum.
Öyle güçlü bir histir ki bu.
Süt var. çocuğun karnı doyuyor ve ben anne olarak yetiyorum ona yeterliyim diyordum böyle emzirme işi bittikten sonra yani ne kadar yorgun olsam da ki eğer varsa aranızda anne
olanlar emzirme aşamasında hele ki ilk çocuğunuzsa göğüslerinizin ne kadar büyük acı çektiğini ne kadar acılar çektiğiniz ne kadar yorulduğunuzu hele ki doyuramadıysanız ne kadar sıkıntılı olduğunuzu
çok zor zor zor yani çok zor bak kelime bulamadım şu anda ben ayça kelime bulamadım O günler aklıma geldi.
Zordur yani gerçekten ama hani ben o çocuğu doyurup da onu bıraktıktan sonra yine güzel güzel mışıl mışılda uyuduğunu gördüğüm zaman bütün yorgunluğa, bütün psikolojik olarak çöküntülere de rağmen böyle kalkıp yemek
yapardım biliyor musunuz?
Temizlik falan yapmaya çalışırdım.
Yani o kadar güçlü hissediyordum ki kendimi, o kadar güveniyordum ki.
Yani biliyor musunuz ben daha önceden söylemiştim sanırım önceki bölümlerde hatırlamıyorum söyleyip söylemediğimi.
Ben 24 olmadan anne oldum.
çok çok küçüktüm ya ama böyle güç zehirlenmesi yaşamıştım arkadaşlar o yıllarda o yaşlarda anne olmak bir bebeği dünyaya hayata getirmek hani ilk günlerinde dünyadaki ilk günlerinde ona
bir rehber gibi ona can vermek beslemek bakım vermek çok çok çok fazla özgüven kazandırmıştı bana bana hatta yeni tanıştığım insanlar sorarlardı inanmazlardı aa işte senin kaç yaşında
çocuğun varmış kocaman çocuğun varmış hala öyle söylüyorlar umarım bir gün görüşürsek tanışırsak görürsünüz inanmıyorlar yani anne olmuşsun genç yaşta ya güzelim yıllarını gencecik
yıllarını işte çocukla uğraşarak geçirmişsiniz diye ama o kadar yanlış düşünüyorlar ki şu an benim en iyi arkadaşım çünkü en İyi arkadaşım.
İyi ki doğurmuşum. Oğluşumu çok seviyorum onu.
Podcastlerimi dinlemiyor. Çünkü bazı bölümlerde ona uygun olmayan şeyler söylediğimi düşünüyorum.
Bazen de argo konuştuğum için.
Büyüdüğü zaman dinleyecek.
Bu da ona güzel bir anı olsun.
Peki o zaman ikinci tavsiyeme geçiyorum.
Çünkü eğer bu birinci tavsiyemi uzatırsam kendi anneliğimi biraz sonra ağlayacağım.
Devamında hep beraber ağlayacağız.
İkinci tavsiyem arkadaşlar. Kriz ve kaos ortamlarına düştüğünüzde oradan başarıyla çıkmasın.
Ayça kolay mı ya dediğinizi duyuyorum.
Hiç öyle demeyin ağzınıza vururum bir tane.
Şimdi arkadaşlar sizin sonraki durumlarınızda kendinize olan güveninizin devamını getirecek bir tavsiye.
Şimdi biraz açmak istiyorum bunu.
Kriz kelimesini açacağım tamam mı?
Kriz kelimesi bir işin bir olayın geçtiği karışık safhadır.
İçinden çıkılması zor bir durumdur.
Birdenbire meydana gelen kötüye gidiş tehlikeli an demektir.
Kriz beklenilmeyen, önceden sezilemeyendir.
Dolayısıyla ne gerekir?
Çabuk ve acele cevap vermeniz gerekiyor değil mi?
Köyünün birinde yaşayan çok yaşlı bir adam varmış.
Çok fakir olmasına rağmen kral bile onu kıskanırmış.
Öyle dillere destan güzel bembeyaz bir atı varmış ki kral ne derse desin ne verirse versin yaşlı adam atını satmazmış.
Çünkü yaşlı adam atını bir dost bir yoldaş olarak görürmüş.
Gel zaman git zaman bir sabah yaşlı...
Yaşlı adam kalkmış ki at yok.
Köylü hemen yaşlı adamın başına toplanmış.
Başlamışlar söylenmeye.
Bari krala satsaydın zengin olurdun.
Şimdi ne paran var ne de atım.
Yaşlı adam da karar vermek için acele etmeyin.
Sadece at kayıp ve gerçek bu demiş.
Gerçek sadece... Atın kayıp olması.
Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar demiş.
Atımın kaybolması bir talihsizlik mi yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz.
Çünkü bu olay henüz başlangıç.
Arkasından neler geleceğini...
Köylüler tabii adama kahkahalarla gülmüşler.
Aradan 15 gün geçmiş ki at bir gece dönmüş ve yanında tam 12 tane vahşi atı da peşinde getirmiş.
Bunu gören köylüler şaşırmışlar.
Hemen gelmişler yine yaşlı adamın yanına.
Ya demişler bey amca senden özür diliyoruz.
Sen haklıymışsın. Baksana yanında 12 tane at getirdi.
Şimdi sen bunlarla kim bilir neler yaparsın.
Belki de satar zengin olursun demişler.
Yaşlı adam da demiş ki yine acele karar veriyorsunuz.
Sadece at geri geldi, bilinen gerçek bu.
Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz.
Köylüler artık bir cevaptan sonra yaşlı adamın gerçekten deli olduğunu düşünmüşler.
Neyse aradan bir hafta geçmiş.
Vahşi hatları terbiye etmek için ihtiyarın tek bir oğlu varmış.
O da vahşi hatları terbiye etmeye çalışıyormuş ve bunu yaparken hattan düşmüş, ayağını kırmış.
Ve o sırada ülke savaşa girmiş.
Kral eli silah tutan bütün gençlere toplama emri vermiş.
Ama bu gencin ayağı sakat olduğu için onu askere yani savaşa almamışlar.
Köylüler yine gelmiş. Ne kadar şanslısın sen be.
amca. Sayın oğlunun ayağı kırık diye savaşa gitmedi demiş.
Yaşlı adam yine tekrar etmiş.
Acele karar veriyorsunuz.
Şu anda tek gerçek oğlumun ayağının kırık olması.
Ondan sonrası sizin görüşünüz ve sizin kararınız demiş.
Bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Tanrı bilir demiş.
Latuzun'un öyküsüdür arkadaşlar bu ve çok güzel bir nasihati varmış.
Der ki acele karar vermeyin.
Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkına karar vermekten kaçının.
Karar aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi akıl düşünmeyi dolayısıyla da gelişmeyi durdurur.
Yani diyeceğim o ki arkadaşlar nasıl bir kriz anı yaşarsanız yaşayın, bütün deneyimlerinize bakarak bir sonuca varmayın olur mu?
O kriz anında sonuca varmadan önce biraz neticeyle oyalanın.
Yani bir sürü olaylar yaşıyoruz.
Hayat bize iyi ya da kötü gibi görünen olaylar yaşatıyor.
Bakın iyi ya da kötü gibi görünen olaylar yaşatıyor.
Ne iyi ne de kötü zamanla göreceksiniz.
Ancak zamanla görürsünüz.
O anda... Asla hiçbirimiz karar vermemeliyiz.
Yani iyi mi kötü mü diye karar vermeyeceksiniz.
Zamanla görmek için bekleyeceksiniz.
Yani şöyle bir toparlayıp kriz yaşadığınız olaylarda peşin hüküm vermeyin.
Ve ne karar vermiş olursanız olun pişman olmayın arkadaşlar.
Bu sayede sonraki olaylarınız için, sonraki durumlarınız için kendinize güvenmiş olacaksınız.
Çünkü güven her şeyi kontrol etmek değil, belirsizlikle başa çıkabilme yeteneği ve kendi yargısına, kendi yargınıza güvenme yeteneğidir.
Kriz anlarınızda kendinize güvenmek uzun vadede...
Öz güveninizi besler.
Bu konuda bize örnek olacak bir isim verin derseniz, Ayça ver derseniz arkadaşlar, Waltz'da isterim.
Bir tane fare ve üç tane küçük domuzcuk.
Bunlarla kendine güvenin en iyi örneklerinden birini kurdu 102 yıl önce Walt Disney arkadaşlar.
Disney artist olmak istiyor aslında.
O yıllarda şehirlerine gelen ünlülerle görüşüyor.
Bazılarına resimlerini çizimlerini de gönderiyor ama hepsi onun yeteneksiz.
Yeteneksiz olduğunu söylüyorlar ve iş vermiyorlar.
Walt Disney'e diyorlar ki yeteneksizsin sana hiçbir iş veremeyiz.
Artist de olamıyor çizimleri de beğenilmiyor.
O da babasının eski kırık döküp garajında çalışmaya başlıyor.
Çizimler yapıyor satmak için.
Bir gün resim yaparken garajda bir tane fare çıkıyor ve yerde Disney'in önünde oynamaya başlıyor.
Disney tabii şaşırıyor.
Fare normalde bırakın oynamayı insan görünce kaçıp gider.
Tabii onun da dikkatini çekiyor.
Çizmeyi bırakıyor ve fareyi izlemeye başlıyor.
Ekmek parçaları falan veriyor derken fare karnını doyuruyor ve fare sürekli gelmeye başlıyor biliyor musunuz?
Adamın yanına geliyor. Ertesi gün bir daha, ertesi gün bir daha geliyor.
Yani bunlar fareyle arkadaş oluyorlar.
Belli bir zaman sonra Disney Hollywood'a gidip bazı çizimler yapıyor.
Ozult the Rabbit adının verdiği tavşan karakterlerini çiziyor ama tutmuyor.
Ve bir gün odasında öyle boş boş ne yapsam ne etsem diye düşünürken fare geliyor hakkına.
Arkadaşı fare geliyor acaba ne yapıyor şu anda diye.
Ya diyor ben neden onu çizmiyorum.
Hemen fareyi çizmeye başlıyor ve Mickey Mouse doğuyor.
Yıllar önce doğup ölen...
Bu garajdaki fare arkadaşlar en ünlü aktörlerden bile daha çok alkış alan, daha çok sevilen bir karakter olmuştur.
Walt Disney başarısının sırrını kendine güvenmekle, işini sevmekle ve ona dört elle sarılmakta olduğunu söylüyor arkadaşlar.
Adam bir fare çizerek, çizdiğine güvenerek kapı kapı dolaşarak onu çizgi film haline hatta bence bir efsane haline getirmiştir.
Yani bir fareye güveniyor.
Çizdiği bir fareye. Güvenin daha nasıl bir ötesi olabilir bilmiyorum.
Walt Disney arkadaşlar bu kendine güvenme söylemini öylesine söylememiştir.
Ya kendime güvendiğimde yaptım diye söylememiştir.
Çünkü gerçekten Disney vaktinde çalıştığı yerlerden, başvurduğu her yerden sen yaratıcılıkta yoksunsun, senin hayal gücün sıfır diye kovulmuştur.
Bakın adama yaptığı işle alakalı ne kadar gurur kırıcı, ne kadar kendinden şüpheye düşecek şeyler söylemişler.
Hatta onu bir editör kovmuş.
Yani normal iş alan kişiler de değil.
Editör bile kovmuş yani.
Ve bu sözlere rağmen kendine güvenmekten vazgeçmemiş bir isim.
Ve arkadaşlar son tavsiyem.
Dikkatinizi kendi üzerinizden alın.
O kadar çok kendimize dikkat ediyoruz ki o kadar çok gözlerimiz kendi üzerimizde ki kendimizi rahatsız ediyoruz ve farkında değiliz.
Kendimize olan güvenimizde sıkıntı yaşamamızın en önemli sebeplerden biri dikkatimizi sürekli kendi üzerimizde tutmamız.
Nasıl görünüyorum? Saçım nasıl çıkıyor?
Bir fotoğraf çekildiniz.
İşte burnum güzel duruyor mu?
Acaba işte şunu desem o bana ne der?
Reddeder mi? Kabul eder mi?
Acaba benimle ilgili ne düşünüyorlar?
Sürekli bu sorularla kendimizi boğarak nasıl rahatlayıp kendimize güvenebileceğiz?
Evden dışarı çıktığınız an gerilmeye başlıyorsunuz bu şekilde.
Kendinizi rahat bırakmamız gerekiyor.
Kırk ayak nasıl yürüdüğüne dikkat ettiğinde yürüyemez olurmuş.
Attığınız her adımı tartarsanız enine boyuna düşünürseniz doğallığınızı yok edersiniz.
Yürüyebileceğiniz gibi yürüyemezsiniz.
Bakın yürüyebileceğiniz gibi yürüyemezsiniz.
Yani yürüyeceğiniz varsa da yürüyemiyorsunuz kendinize olan dikkatinizden dolayı.
Ondan sonra sürekli neden öyle yaptım?
Neden böyle yaptım?
Neden onu söyledim? Neden onu söylemedim diyeceksiniz.
Ne oldu güven? Dünyanızı kendinize zihir edersiniz bu şekilde.
Kendiniz olmanın özgürlüğünü ve hafifliğini yaşayın arkadaşlar.
Bir insanın kendine olan güvenini kaybetmesindeki en büyük sebeplerden biri karşısına çıkan engellerdir.
Bakın. karşısına çıkan engellerdir ve bu engellerden biri biz kendimiziz.
Kendimize olan gereksiz kontrol sevdamız.
Mesela başka engellerden bahsedeyim.
Nedir sizce engel?
Ne demek engel? Bu zamana kadar birçok engelle karşılaşmışsınızdır değil mi?
Nasıl tanımlarsınız bana engeli?
Keşke sizi şu an duyuyor olabilsem.
Engeller sıradan görünen insanlara sıra dışı olmaları için tanınan fırsatlardır.
Helen Keller engeller hakkında der ki aşılacak engeller olmasaydı insan yaşantısının eşsiz zenginliği büyük bir neşe kaynağından yoksun kalırdı.
Geçilmesi gereken karanlık vadeler olmasaydı aydınlık tepeye ulaştığınız o an şimdiki neşenin yarısı kadar bile olamazdı.
Çok sevdiğim anonim bir söz vardır.
Güç istedi. Tanrı beni güçlü yapmak için karşıma zorluklar çıkardı.
Bilgelik istedim.
Tanrı bana çözmek için sorunlar verdi.
Cesaret istedim.
Tanrı üstesinden gelebilmem için sorunlu insanlar verdi.
Sevgi istedim ve Tanrı bana fırsatlar verdi.
İstediğim hiçbir şeyi elde edemedim.
İhtiyacım olan her şeyi elde ettim.
Ve kendine güveninizin arşa çıkması için son tavsiyem arkadaşlar bu yoktu ama şimdi söyleyeceğim.
Risk almayı bilin olur mu?
Riske girin. Çünkü kendine güvenen kişi risk almamanın en büyük risk olduğunun farkındadır.
Şimdi buradaki risktan kastım ne?
Bunu da açıklamış olayım.
Ne demek yani risk? Gidin, varınızı, yoğunuzu satın, iş kurut ya da gözünüzü karartın.
Hiç faturanızı, kiranızı, kart borçlarınızı yokmuşçasına istifadın.
Bu demek değil arkadaşlar tabii.
Risk eski İtalyanca'da cüret etmek anlamına gelir.
Risker kelimesinden türetilmiş bir kelime.
Bu açıdan bakarsak risk bir kader olmalı.
olmaktan çok özgür tercihler yapmakla ilgilidir.
Çünkü risk alan insan Tercih yaparak bazı şeyleri göze almış demektir arkadaşlar.
Tercih yapmış demektir.
Hiçbir şey yapmazsak hata yapamayız değil mi?
Hata yapmazsak da hiçbir şey yapmamış oluruz.
Risk alarak gelecekle bir köprü, bir bağlantı kurmuş oluruz.
Riskler arkadaşlar hayatımızın olmazsa olmazları.
Bir kaplumbağa bile risk alarak kafasını kabuğundan çıkarır değil mi?
Yaşayamaz yoksa.
Çünkü kabuğun içinde sürekli kalamaz.
Hayatında riske girmeyen insanların çoğu başarısız oldular.
Ben gördüm bunu. Siz de bir düşünün.
Belki siz de yaşamışsınızdır.
Risk almayınca başarısız oluyorsunuz.
Aslında her yaptığımız içinde bir risk var.
Zaten... Hayatımızdaki başarıların hepsi aldığımız risklerin toplamı değil mi?
Mesela gülmek aptal görünme riskidir.
Ağlamak duygusal görünme riskidir.
Duygularını açıkça söylemek gerçek benliğini açığa vurma riskidir.
Düşüncelerini hayallerini ortaya atmak onları kaybetme riskidir.
Sevmek karşılığında sevilmeme riskidir.
Yaşamak ölmek riskidir.
Umut etmek ümitsizliğe kapılma riskidir.
Düşünmek Başarısızlık riskidir.
Yani ne anlıyoruz arkadaşlar bunlardan?
Büyük işler, büyük düşünceler demek değil risk almak.
Risk almak, harekette olmak demek.
Sevin, başarın, başarmayın.
Umut dolun, ümitsizliğe düşün.
Yani korkmadan olması gerekenleri yapın.
95 yaş üzeri 50 tane kişiye soruyorlar.
Diyorlar ki eğer hayatınızı baştan yaşasaydınız farklı olarak ne yapardınız?
3 tane en çok söylenen cevaplar var arkadaşlar bunları söyleyeyim size.
Bir tanesi diyor ki eğer baştan yaşasaydım daha fazla düşünürdüm.
Diğeri eğer baştan yaşasaydım daha fazla risk alırdım.
Eğer baştan yaşasaydım...
Ölümden sonra yaşayacak daha fazla şey yapmak isterdim.
John Maxwell'in risk almak konusunda çok ilginç bir tespiti vardır.
İlk seferde tam anlamıyla başarılan çok az şey vardır.
Bakın tekrar edeyim. İlk seferde tam anlamıyla başarılan çok az şey vardır.
Başarısızlıklar, yinelenen başarısızlıklar, başarı yolundaki parmak izlerimizdir.
Başaramama hakkının başarma hakkı kadar önemli olduğuna inandığımızda başarısızlığı...
olumlu anlamıyla kabul etmek daha etkilidir.
Ama risk alınmalıdır diyor.
Çünkü ne dedim biraz önce hiç risk almayan kişi hiçbir şey yapamaz.
Hiçbir şey elde edemez ve hiçbir şey olamaz.
Acı çekmekten kaçıyor olabilirsiniz.
Öğrenmek zorunda olmadığınızı hissediyor olabilirsiniz.
Gelişmek istemiyor olabilirsiniz.
Duyumsamadan yaşamak istiyor olabilirsiniz.
Değişmek istemiyor olabilirsiniz.
Ama o zaman hiçbir şey olamayacaksınız arkadaşlar.
Bu yüzden ya kaybedeceksiniz ya kalkacaksınız ya kıracaksınız ya dökeceksiniz.
Ama kalkacaksınız. İnsanlar neden risk alıyor biliyor musunuz?
Ya kaybedersem diyorlar.
Bilmediğim işi yapamam diyorlar.
Bulunduğum alan daha rahat.
Başka bir alan yapamam diyorlar.
Yeterince bu konuda bilgi sahibi değilim diyorlar.
Gereken yardımı alamıyorum diyorlar.
Ah diyorlar bir tanıdığım olsa bir dayımız olsa diyorlar.
Bu işin sonucunu bilmiyorum yapamam diyorlar.
Kötü sürprizler olabilir diyorlar.
Belirsizlikler beni çok rahatsız ediyor diyorlar.
Yapmak istediğim çok şey var karar veremiyorum diyorlar.
Üzülmektense... kendimi korumada tutmayı tercih ederim diyorlar.
İşte insanlar bu yüzden risk alamıyorlar.
Risk alın derken tam olarak bundan bahsediyorum.
Siz hangi riskleri alıyorsunuz arkadaşlar?
Çok merak ediyorum. Risk dediğinizde aklınıza ne geldi?
Sosyal medyada gönderimin altına, bu postun gönderimin altına mutlaka yorumlarınızı yazın.
Orada görüşelim. Bu bölümün sonuna geldik.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Görüşmek üzere. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
