
Kendimizi Neden Sevmeliyiz? Nasıl Sevebiliriz? Öz Şefkat
8 Aralık 2025 · 35 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kendimizi neden sevmekte zorlanıyoruz?
Neden başkalarına gösterdiğimiz şefkati kendimizden esirgiyoruz?
Ve neden modern psikolojinin en büyük isimleri “öz-şefkat olmadan gerçek iyileşme olmaz” diyor?
Bu bölümde, kendini sevmenin bilimine ışık tutan dünyaca ünlü uzmanların söylediği en çarpıcı gerçekleri anlattım
Ve en önemlisi: Kendini sevmek nasıl yapılır? Günlük hayatta, kriz anlarında, ilişkilerde, işte… Adım adım konuştuk.
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayta ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Benim için çok özel bir konuyu anlatmaya geldim.
Kendimizi sevmeli miyiz?
Neden sevmeliyiz?
Nasıl sevebiliriz? Bunları anlatacağım arkadaşlar.
Öz sevgimizi, öz değerimizi, öz şefkatimizi, ha bir de kendimizi bazen neden sevmediğimizi anlatacağım.
Bu konu benim için özel bir konu dedim.
Çünkü kendimizi sevmenin ne demek olduğunu bilmiyoruz.
Hatta çoğumuz yanlış biliyor.
Genellikle de bencillikle karıştırıyoruz.
Bu yüzden bunu bugün tam da şu anda konuşmamız gerekiyor.
Bu konuyu anlatırken tek bir isme ya da tek bir kitaba bağlı kalmak istemedim.
Kendini sevme konusunda, anlatacaklarım konusunda en iyi olan dünyaca isimlerin bilgileri dahilinde anlatacağım.
Bana bugün bazı isimler, birkaç isim yani ışık tutacak.
Ama öncelikle bir sevmeyi, sevgiyi tanımlamak istiyorum.
Psikalist ve sosyal filozof Elif Krum'un Sevme Sanatı kitabında şöyle tanınmıyordu sevmeyi.
Sevgi... Sevdiğin şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz etkin yani aktif ilgidir diyordu.
Ve bu aktif ilginin bulunmadığı yerde de sevgi yoktur demişti.
Çiçekleri sevdiğini söyleyen bir kadının çiçekleri sulamayı unuttuğunu görürsek onun çiçek sevgisine inanmayız değil mi arkadaşlar?
Tıpkı kendimi seviyorum, kendimi çok seviyorum deyip ama kendisi için doğru düz bir şeyler yapmamış insan gibi.
Kendimize olan güvenimiz bazen gider ya, işte bu yüzden gider.
Çünkü içimizdeki o kişi bir şeylerin yolunda gitmediğinin, kendimize verdiğimiz sözleri, kendimi seviyorum dediğimizi gerçekten yerine getirmediğimizin farkındadır.
Ve biz de kendimize olan güvenimizi yavaş yavaş getirmiş, yitirmiş oluruz.
Kendi yaşamanızı, kendi mutluluğunuzu, kendi gelişiminizi, kendi özgürlüğünüzü yaşamanız sizin.
Kendinizi sevebilme yeteneğinize bağlı.
Yani kısacası kendi sökünüzü kendiniz dikeceksiniz arkadaşlar.
Hem de her konuda. Kendinizi takdir edebilmeniz, kendinize nazik yaklaşabilmeniz ve zayıflıklarınıza, hatalarınıza rağmen kendinizi değerli görmeniz.
Kısaca bu demek kendini sevmek.
Şimdi arkadaşlar aslında bizler çoğumuz kendimizi sevdiğimizi düşünüyoruz ya da en azından çabalıyoruz kendimizi sevmeye.
Çabalıyoruz diyorum çünkü her şey her zaman tüm çalışmalarımıza rağmen fedakarlıklarımıza rağmen yolunda gitmeyebiliyor.
Yani tüm samimi çabamıza rağmen hiçbir şey yolunda ilerlemeyebiliyor.
Çünkü yaşamamız bazen gerçekten ağır olabiliyor arkadaşlar.
Üst üste pek çok şey birikebiliyor.
Ve bunu siz yaşadınız diyelim.
Bir sürü şey üst üste geldi.
Böyle bir dönemdesiniz. Ne yaparsınız böyle zamanlarınızda?
Ne şekilde karşılık verirsiniz?
Hepimizin içinde bir yargılayan bir ses var çünkü.
Ne diyor o ses size böyle anlarda?
Mesela işte bir işe girdiniz, güzel hayallerle çalışmaya başladınız ama olmadı, kariyer piyanunuz tutmadı, istediğiniz yere gelemediniz, işte insan ilişkileri bir şekilde yönetemediniz, tutmadı yani ve ayrıldınız
o işten. Şey der misiniz mesela kendinize?
Hangi işi düzgün yapabildin ki bunu yapacaksın?
Neyi sanki başardın ki?
Bu işi de başaracağım.
Bir şeyi beceremedin.
Zaten hep böyle yaparsın.
Hep korkar kaçarsın, saklanırsın, uğraşmazsın.
Zaten çok akıllı da değilsin.
Şu zamana gelmem bile şans.
Seni kim hangi işte ne için kullanacak?
Ne yapacak? Bak, bak bak stokla o aptal dediğin kızı.
Nerelere yükselmiş?
Baksana diğer herkes nasıl da mutlu.
Nasıl da güzel yerlerde çalışıyorlar.
Kim bilir ne kadar maaş alıyorlardır.
Sen kaç yaşına geldin hala aynı yerinde duruyorsun.
Baksana nasıl da iş arkadaşlarıyla güzel ilişkiler kurarak çalışıyorlar.
Ama sen yapamadın. Hiçbir şey hak etmiyorsun.
Bu sert yorumcuyu tanıyorsunuz değil mi arkadaşlar?
Bir anda demişsinizdir ne oluyor ya?
Tokatlanmaya mı geldik yine diye.
Bu sert yorumcu arkadaşlar. Bu cümleleri bilerek söyledim.
Çünkü bu tarz cümleleri çoğumuz kendimize acımasızca kullanabiliyoruz.
Çok sevdiğim Bizan hikayesi var arkadaşlar.
Bunu paylaşmak istiyorum. Bizan tapınağında genç bir öğrenci gece çay hazırlarken ustasının en sevdiği porselen kâslerinden birini yanlışlıkla düşürür ve kâse kırılır.
Öğrenci panikler. Kendi kendine söylenmeye başlar.
Nasıl bu kadar dikkatsiz olabildim?
Ben zaten hep hata yapıyorum.
Aptalın tekiyim. Ustan bana çok kızacak ve ben bunu hak edeceğim.
O sırada tapınağın ustası içeri giriyor ve öğrenciyi yerde kırık parçalarla diz çökmüş halde görüyor.
Tabii sessizce yanına gidiyor yere oturuyor ve öğrenciye soruyor.
Bu kase senin mi?
Öğrenci de şaşırıyor tabii.
Hayır diyor benim değil tapınağın kaselerinden biri.
Usta gülümsüyor ve diyor ki o zaman neden suçladığın kişi sensin?
Öğrenci ne demek istediğini tabii ki anlamıyor.
Efendim diyor çünkü ben düşündüm sorumluluk bende.
Usta başını iki yana sallıyor ve diyor ki sorumluluk başkadır, kendine zulmetmek başka.
Eğer bu kaseyi bir başkası kırmış olsaydı ona nasıl davranırdın?
Öğrenci de diyor ki sanırım önemli değil, olur böyle şeyler derdim.
Usta tabii ki derin bir nefes alıyor, tam bir zen akılıyla beraber ve diyor ki bir başkasına gösterdiğin anlayışı kendinden esiriyorsan henüz şefkati öğrenmedin demektir.
Zen. Önce kendine karşı merhametinle başlar.
Bu ustası arkadaşlar kırık parçaları avucuna alıyor.
Diyor ki görüyor musun?
Porselenler kırılır.
İnsanlar hata yapar.
Asıl kırılan şey genellikle kase değil.
Bizim kendimize karşı olan nezaketimizdir.
Bu cümle beni gönlümden vurdu arkadaşlar.
Asıl kırılan şey genellikle kase değil.
Bizim kendimize karşı olan nezaketimizdir.
Ve kendimize olan nezaketimizi yitirirsek.
Asla kendimizi sevemeyiz der.
Şimdi soruyorum ben size.
Desem ki size, dertleşsem sizinle.
Ya ben çok kötü konuşuyorum ya galiba.
Ses tonum, anlatma biçimim çok kötü, beceremiyorum.
Hani uzun süredir bu işi yapıyorum ama yok ya istediğim yerde değilim olmuyor desem.
Hemen üzülürsünüz değil mi bana?
Sizi duyamayacağımı bildiğiniz halde belki de sesli bir şekilde.
Ya Ayça saçmalama sen çok güzel anlatıyorsun ve biz seni seviyoruz.
Çok güzel şeylerden bahsediyorsun.
Ses tonunu anlatışın çok güzel diyeceksiniz değil mi?
İçinizde bana karşı bir şefkat doğacak.
Evet doğacak arkadaşlar.
Bu yüzden bu hikayeyi hiç unutmayın olur mu?
Bu şefkati, bu sevgiyi.
Önce kendinize sonra başkalarına gösterin.
Ne derler? Önce Can sonra Canan.
Yine derler ki kendisini sevmeyen başka hiç kimseyi sevemez.
Bir de arkadaşlar. Kendimizi bazen sevmiyoruz.
Yani kendimizi nasıl sevebiliriz?
Neden kendimizi sevmenin dışında?
Bence kaçırdığımız bir nokta bu.
Neden bazı zamanlarda kendimizi sevmeyiz ve neden hiç şefkatimizi kendimize göstermeyiz bu öz şefkati?
Eric Fromm'un bir kitabı var Yaratmayan İnsan Yok Etmek İster.
Orada bununla ilgili çok güzel bir kısım okudum ve bunu sizinle de paylaşmak istiyorum.
Fromm diyor ki insanlar kendileri gibi olduklarını kanıtlamak için iki yola başvuruyorlar.
Birincisi... kendilerine sahip oldukları üzerinden tanımlıyorlar.
İkincisi ise kendilerine var olma süreci içerisinde tanımlıyorlar.
Yani bu insanın kendini sahip oldukları üzerinden tanımlasın ne demektir?
Yani bunun tarifi nedir? Sonradan edindiğimiz her şeyi arkadaşlar kişiliğimiz, kimliğimiz hatta varoluşumuzun bir parçası olarak görüyoruz ve kendimizi sadece bunlarla anlamlandırıyoruz.
İşte bir zaman sonra da bu noktada yani belli bir noktaya gelince de işler çok da yolunda gitmiyor.
İşte o nokta ne biliyor musunuz?
Sahip olduğunuz şeyleri düşün.
Para olur, işte kıymetli eşyalar olur.
Sahip olduğunuz statü olur.
İşte eğer influencerlık yapıyorsanız sahip olduğunuz takipçi sayısı olur.
Bunların düştüğünü ya da değer kaybettiğini düşünün.
Ne olur? Sinirlenirsiniz değil mi?
Kendinizi sevmekten vazgeçersiniz.
Çünkü siz kendinizi sahip olduklarınızla tanımlıyorsunuz demektir.
İşte arkadaşlar kendimizi sevmemenin en büyük sebebi budur.
Sahip olduklarımızla.
Kendimizi tanımlamamız.
Onların değeri düştüğünde ya da azaldığında da kendimizi sevmekten vazgeçiyoruz çünkü.
Bu arada bu kitap, Eric Vram'ın bu kitabı çok güzeldir arkadaşlar.
Mutlaka edinip okuyun.
Zaten kısa. Hemen bitirirsiniz.
Ben yalnız kitap önerdiğim zaman bu son zamanlarda fark ediyorum.
Bu sayfa sayısına takılmışım.
Şey diyorum sürekli kendimi dinledikten sonra da zaten kısa hemen bitirirsiniz.
Çünkü ben şu anda zaman problemi yaşıyorum.
Yani zaman yönetmekte tabii ki problem yaşamıyorum ama zaman bulamıyorum.
Yani zaman bana yetmiyormuş, az geliyormuş gibi geliyor.
O yüzden sürekli sanki sizin de zamanınız yetmeyecekmiş gibi zamanınız azmış gibi hani hiçbirinizi tanımadığım halde.
O yüzden bunu söylüyorum.
Yani benim böyle söylediğime bakmayın arkadaşlar.
Belki de size çok gelir, belki de gerçekten az gelir bilmiyorum.
Ama kitap güzel yani öze odaklanalım.
Kitap güzel mutlaka. Peki kendimizi sevip sevmediğimizi nasıl anlayacağız?
Ya Ayça ben kendimi seviyor muyum sevmiyorum bilmiyorum.
Bir gün kendime ayrıca öpücükler atıyorum.
Ertesi gün kendime küfür ediyorum.
Yani arkadaşlar kendini sevmek bu Amerikanın kendini sev klişesi var ya ondan çok başka bir şey çok öte bir şey.
Yani kendimizi başta söylediğim.
Kendimizi azarlamanın dışında daha yıkıcı olan bir tarafı var.
Şimdi ondan bahsedeyim.
Kendinizi sevip sevmediğinizi anlayacaksınız bunu anlattıktan sonra.
Şimdi öncelikle eğer zamansız yükleriniz fazlaysa kendinizi sevmediğinizi anlayabiliriz.
Zamansız yükleriniz ne demek?
Çünkü psikolog Kristin Neff diyor ki kendini sevmeyen insanların çoğu geçmişin mahkeme salonunda yaşarlar.
Her gün kendilerini yeniden yargılarlar ve asla beraat edemezler.
Yani mesele şu biz başkasının hatasını bir dakikada affediyoruz ama kendi hatamızı yıllarca sırtımızda taşıyoruz.
Ve daha sonrasında da kendimizi sevmeyerek cezalandırıyoruz.
İki hafta önce hafta sonu iki günde de yani hem cumartesi hem pazarda da oğlumla hiç ilgilenemedim.
İşlerim vardı ve iki gün boyunca neredeyse uyuduktan sonra evde oldum.
Sonra ne yaptım biliyor musunuz? Asla fark etmeden.
Kendim için hiçbir şey yapmadığımı fark ettim o hafta.
Yani ceza vermişim kendime ve farkında değilim.
Mesela tek başıma dışarı çıkmıyorum.
Tek başıma yürüyüşe gitmiyorum.
Kitap bile okusam işte diyorum ki hadi siz alın kitabınızı beraber aynı anda oturalım.
Hani birilerine yani birilerine dediğim eşimle çocuğumu dahil etmeye çalışıyorum.
Ceza vermişim kendime.
Kendime zamanı ayırmama cezası vermişim.
Yani zaten şey diye geçiriyordum ya ben nasıl anneyim ben biraz sorumsuzum galiba biraz bencilik yapıyorum bu aralara ilgilenmiyorum diye.
Tabii eşim arkadaşlarım annemler falan hani dediler Ayça saçmalama hani telafi edilmeyecek bir durum değil diye.
Ama işte arkadaşlar kendine şefkat gösterememek bu.
Yani küçük veya büyük bazı olayların yüklerinden kurtulmadıkça sevemiyoruz kendimizi.
Hatta bazen... Yanınızda da böyle sorunlu tipler olur.
Böyle yaşadığınız durumlara dert edinip kendine dert edinip sizi ara sıra hatırlatırlar.
Şöyle yapmıştın bak böyle yapmıştın işte yine yapma falan filan yani kendinizi sevdiğiniz anda önünüze o geçmişte yaptığınız şeyleri kendinizi sevmeyin diye süslü bir tepside sunarlar.
Böyle arkadaşlarınız ya da yanınızda böyle tipler mutlaka olmuştur ya da vardır.
Hatta arkadaşlar Eckhart Tolle'nin Var Olmanın Gücü kitabında da çok beğendiğim bir kitaptır.
Bu kitapta da anlatılır bu hikaye.
İki tane zenraibi yolda yürüyorlar ve karşılarına bir dere çıkıyor.
Derenin önünde çok hoş giyimli, çok güzel bir kadın var.
Karşıya geçmeye çalışıyor.
Ama hem korkuyor boğulacağım diye hem de işte üstüm başım kirlenecek diye düşündüğü için karşıya bir türlü geçemiyor.
Rahiplerden bir tanesi de kadına yardım etmek istiyor ve kadını kucağına alıyor.
Derenin karşısına geçip bırakıyor.
Sonra iki rahip yollarına devam ediyorlar.
Tapınağa varıyorlar. Günlük işlerini, normal işlerini yapıyorlar.
Sonra akşam oluyor. Diğer rahip kadına yardımcı olan rahibe diyor ki senin o yaptığın doğru değildi.
Bizim bir kadına dokunmamız bile doğru değil yasak.
Sen ise o kadını aldın kucağına taşıdın bir de karşıya geçirdin.
Sen diyor yasaklığımızı çiğnedin doğru değil diyor.
Zen ustası da diyor ki ben o kadını bırakalı çok oldu.
Sen neden hala taşıyorsun?
Ne kadar güzel bir hikayedim böyle.
Evet ya böyle diyorsun ya.
Sanıyor musunuz ki sırtınıza bir sürü böyle geçmişten gelen ufak veya büyük neyse böyle olayları yüklenmişken kendinizi sevebileceksiniz.
Ne kadar çok yapıyoruz bunu arkadaşlar farkında değiliz o kadar çok yapıyoruz ki.
Öz sevkat çalışmalarıyla ünlü olan psikolog Paul Gilbert kendimizi bugünkü yaşımızla değil geçmiş halimizle yargıladığımızı Bu yüzden şefkat duyamadığımızı söylüyor.
Yani bugünkü halimiz neler yaşadı neler geçirdi ne badireleri atlattı değil mi nasıl düştü kalktı ne gemiler yaktı.
Şimdi oraya doğru gidecek ya.
Aman bu Sezen Aksu'da her konuya uyan bir şarkısı var ben ne yapayım aklıma geliyor hep.
Yani biz şu anki bu güzel halimize bu savaşmış bir sürü şey kazanmış halimizle değil.
Geçmişteki belki de hala bir şeylerin farkında olmayan belki de zavallı diye tabir edebileceğimiz o halimize göre yargılıyoruz kendimizi.
Geçmiş halimize göre yargılıyoruz ve bu yüzden diyor şefkat duyamıyoruz diyor.
Ve arkadaşlar son araştırmalarda göstermiş kendine şefkat uygulayan insanların beyinlerinde tehdit sisteminin azaldığı.
sakinliğin, özdeğer duygusunu yöneten bölgelerin güçlendiğini görmüşler arkadaşlar.
Bu gerçekten çok önemli.
Yani siz kendinize şefkat gösterdiğiniz zaman beyninizdeki tehdit sistemleri azalacak.
Sakin kalacaksınız, kendinize değer vereceksiniz düşünsenize.
Yani bunu hiçbir ilaç yapamaz.
Hiçbir ilaç sizin beyninizdeki bu bölgeleri azaltamaz ya da çoğaltamaz.
Ama kendinize verdiğiniz bir şefkat hissi Düşünsenize bu bölgeleri yönetebiliyor.
Yani ne oluyor arkadaşlar bu bölgelerini yönetebildiğiniz zaman?
Yükünüzü bırakıyorsunuz.
Geçmişteki bu acılarınızı bırakıyorsunuz.
Yükünüzü bıraktıkça gerçek sizi sevebiliyorsunuz.
Hem de gerçekten seviyorsunuz.
Bence çok önemli bu yüklerden kurtulmak gerçekten çok önemli yani kendi ağırlıklarınızdan kurtularak kendinize şefkat gösterebileceğinizden bahsettim bu çok önemli ve hani biraz önce kendi anneliğimden
bahsettim ya o olayda kendime gösteremediğim şefkati belki de ileride başkasında gösteremeyebilirim eğer bunu halledemezsem.
Ki bu da oluyor arkadaşlar. Mesela bu tarz olaylar olduğu zaman daha önceden de yaşadım.
Oğlumdan bir dönem çünkü belli bir süre ayrı kalmak zorunda kalmıştım.
İşlerimden vesaire doğru haftada iki gün falan görmüştüm.
Şöyle bir 3-4 ay boyunca.
İlk başta başka çocukları görünce yani mesela böyle kalabalık bir ortamda görüyorum.
Annesi çocuğuyla ilgileniyor, öpüyor, kokluyor.
Böyle içimde böyle yağına kadar tatlılar, böyle bir şefkat.
Bakıyorum sonra hemen kendime dönüyorum.
Ya Allah cezanı versin. Ayrıca sen nasıl annesin?
İşte kendi işin için, kariyerin için çocuğunu görmüyorsun falan.
Falan diyorum böyle. Sonra ne oluyor biliyor musunuz?
O şefkat. Karşıya duyduğum şefkat var ya hani ne kadar tatlılar falan dediğim.
O böyle bir değişik bir şey oluyor arkadaşa bir kabuk bağlıyor.
Sanırım beyin ya bu kadın kafayı yiyecek.
Biz bir kendimizi sağlama alalım bir koruyalım.
Bir etrafına kalkan örtelim diyor galiba.
Ve böyle insanları görünce çocuğunu öpen koklayan nefret etmeye başladım.
Ya mesela sosyal medyada bile görünce arkadaşlarım çocuklarını paylaşıyorlar.
İşte hafta sonu olmuş takılıyorlar.
Ben eğitimdeyim ben bir yerdeyim çocuk yok yanımda.
Böyle bir nefret etmeye başladım.
Çocukları bile böyle bir dönem sevmemeye başladım itiraf ediyorum.
Yani bu çok insani bir şey.
Kendime asla kızmıyorum artık.
Bu konuda aştım.
Terapistimle bunu hallettik.
Ama gerçekten o şefkat gerçekten azalıyor.
Başkasının duyduğun şefkat ve dünyanın sonunu bu getirir arkadaşlar.
Dünyanın sonunu şefkatsizlik getirir.
Aslında kendini sevmek biraz önce dediğim gibi bu Amerika klişesinden çok öte bir şey.
Yani bu her şeyin temelinde olan bir şey.
Kendimize gösterdiğimiz şefkat diğerlerine vereceğimiz şefkat duygusunun temel yapı taşlarından biridir zaten.
Mesela bakın buna çok güzel çok iyi bir örnek var bir karakter var.
Korkunç İvan. Rus çarı biliyorsunuzdur mutlaka.
Oğluyla bir tartışma sırasında ona karşı gelmesine rağmen dayanamıyor.
Hiçbir şefkat beslemediği için biraz önce benim olduğum gibi olmuş.
Çünkü onun da çok büyük çocukluk travmaları var.
Ha haklı değil. Haklı demek istemiyorum ama var.
Var mı? Var abi. Yani şefkat beslemediği için arkadaşlar oğlunu korkunç bir şekilde asasıyla öldürüyor.
Sonra da yere yanına çöküp oğlunu kucağına alıp ağlıyor ben ne yaptım diye.
Hatta meşhur bir tablosu da vardır.
İvan'ın çok zorlu geçen çocukluğunda kendi içinde hata kabul etmediği için arkadaşlar başkalarının hatasına da sıfır tolerans geliştirmiş birisi.
Yani kendine asla sevgi verememiş.
Dolayısıyla başkalarına da verememiş.
Zaten Tati'nin gördüğü en acımasız hükümdarlardan birisidir bu İvan.
Ve arkadaşlar aynı şekilde Geçmiş olayları tekrar tekrar düşünmek yanlış mı yaptım doğru mu diye diye kendini sürekli sorgulamak tehdit sisteminizi sürekli aktif tutacak ve
siz ne seveceksiniz ne şefkat gösterebileceksiniz.
Bu ruminasyonun temelini oluşturur.
Zaten bugün anlattığım konunun bütün aslında toplanmış şekli ruminasyondur.
Buna bilisay psikolojide aşırı zihinsel geviş derler arkadaşlar.
Ruminasyonunuz arttıkça öz değeriniz azalıyor.
Yani kendinizi sevme kapasiteniz düşüyor.
Çünkü geçmişin yükünü taşıyan kişi şu anla ilişkisini kaybeder.
Şöyle bir toparlayayım.
Kendinizi sevip sevmediğinizi nasıl anlayacaksınız?
Birincisi hata yaptığınızda kendinizle nasıl konuşuyorsunuz?
Buna bakacaksınız. İkincisi artık bırakmanız gereken geçmiş olaylarınızı hala hatırlıyor musunuz?
Hatırlayıp üzülüyor musunuz?
Buna bakacaksınız. Peki kendimizi Nasıl sevebiliriz?
Şu işi bir hakkıyla yapalım artık ya değil mi?
Artık kendimizi bir sevelim.
Hep dilimizde nasıl gerçekten günlük hayatımıza uyarlayabileceğiz?
Şimdi psikolojide beş temel kavrama dayanıyor arkadaşlar bu.
Birincisi biraz önce bahsettiğim öz şefkat.
Bu aynı zamanda kendini sevmenin çekirdeği.
İkincisi kendini kabul.
Kusurlarınızla, geçmişinizle, yanlışlarınızla savaşmayı bırakmak.
Mükemmel olmadığımız için mükemmeliz zaten.
Yoksa hepimiz aynı olurduk arkadaşlar.
Burada kaçırdığımız yer burası.
Şimdi bu kendini kabul arkadaşlar çok soyut gibi görünüyor.
Kendini kabul et kendini kabul et çok soyut hatta mistik bir şeymiş gibi görünebiliyor.
Ama aslında bilimsel olarak da mümkündür ve kanıtlanmıştır.
Bilim insanları bunu araştırmışlar ve demişler ki kendini kabul etmek.
Gerçeği inkar etmemek ve kendini suçlamamaktır.
Nasıl yapacağız bunu günlük hayatta?
Bir sorun yaşadınız diyelim.
Hemen stoğu bölümünü hatırlayın arkadaşlar.
Stoğu podcast bölümümü hatırlayın.
Soru soracaksınız kendinize.
Orada da söylemiştim. Diyeceksiniz ki ya bu cepte arkadaşlar bunu yapmanız lazım.
Hani diyorlar ya evrenin soru sorun bırakın diye ya böyle bir şey.
Size en azından cevap veren biri var.
Yani spesifik olarak cevap verebiliyorsunuz en azından kendinize.
Yani bu durumun... Yüzde kaçı benim kontrolümdeydi yüzde kaçı değildi.
Çünkü kendini kabul etmeyen insanlar kontrol edemedikleri şeyler için kendilerini suçlarlar.
Müdürünüz çok sert bir mail attı diyelim bir işle ilgili ve hemen kendinizi genelleme yaparak yetersiz buldunuz.
Hayır arkadaşlar diyeceksiniz ki ya ben elimden geleni yaptım.
Bu kadar yani ben buyum her şeyi yaptım ve bu ortaya çıktı.
Yani kendinizi tek bir olay üzerinden etiketlemeyi bırakacaksınız.
Bazı anlar oluyor ve biz hemen kimliğimize saldırıp ben aptalım diyoruz.
Ama bizler o hisler değiliz.
Onlar sadece gelip geçecek olan hisler.
Biz değiller. Bizim bütünümüz olamazlar.
Ve duygunuzu bastırmadan da kabul etmeniz gerekiyor kendinizi kabul etmek için.
Bu FBI'ın da kullandığı bir teknik arkadaşlar.
Eğitimlerinde kullandıkları bir teknik.
Nasıl yapıyorlar bunu? Öncelikle duygunuzu olduğu gibi isimlendiriyorsunuz.
Şu an işte utanıyorum.
Şu an kıskançlık hissediyorum.
Şu an öfkeliyim.
Bu kabul cümlelerini söylediğiniz zaman.
duygularınızı bastırmadan %40 oranda yatıştırıyormuş arkadaşlar.
Düşünün FBI bunu eğitimlerde kullanıyor.
Ne kadar basit değil mi? Yani şey gibi geliyor bu onumlama cümleleri gibi.
Şu an utanıyorum, şu an kıskançlık hissediyorum.
Ama bu duygunuzu kabul etmek ve bastırmadan yatıştırmak arkadaşlar.
Bu cümleleri söyleyeceksiniz.
Eğer bu cümleleri söylemez biraz önce kendinize dediğim gibi söverseniz kendinizi sevemiyorsunuz ve kendinizi kabul edemiyorsunuz.
Ve aynı zamanda arkadaşlar bu UCLA'de yani dünyanın en iyi beyin araştırma merkezlerinden birinde MRI cihazlarıyla tespit edilmiş.
Yani insanları almışlar, bu cihazlara bağlamışlar ve kötü olaylarını hatırlattıktan sonra bu cümleleri söyletmişler ve beyin dalgalarından bu oranı vermişler.
Yani eften püften bir durum değil.
Şimdi beş tane temel kavram demiştim.
Bunun üçüncüsü de arkadaşlar özdeğer.
Bu arkadaşlar humanistik psikolojisine dayanıyor.
Ne demek bu? Değerli olduğunuzu başkalarının onayına bağlamamak demek.
Temeli bu. Ve bu kendini sevmenin en büyük göstergelerinden birisi olarak kabul ediliyor.
Charlie Chaplin'in kendimi sevmeye başladığımda şiiri vardır.
Kesin bilenleriniz var.
Şiiri sevenleriniz biliyordur.
Bazı uzmanlar işte onun değil o söylememiştir diyor ama 70.
doğum gününde okuduğu söylenir.
Kendini sevmeye başladığında fark ettiklerini söylüyor şiirde.
Sevdiğim kısımlarını paylaşacağım sizinle.
Kendimi gerçekten sevmeye başladığımda anladım ki duygusal acılar ve keder bir uyarıydı bana.
Kendi gerçeğime karşı yaşadığımı anımsatan.
Biliyorum bugün buna özgün olmak diyorlar.
Kendimi gerçekten sevmeye başladığımda başkalarının hayatına özenmekten vazgeçtim ve ölüme çıkan zorlukların olgunlaşmam için aşmam gereken engeller olduğunu fark edebildim.
Günümüzde buna bilgelik dendiğini biliyorum.
Kendimi gerçekten sevmeye başladığımda her zaman, her fırsatta, doğru zamanda, doğru yerde bulunduğumu anladım.
O andan itibaren de huzura erdim.
Bugün buna varoluşa saygı dendiğini biliyorum.
Kendimi gerçekten sevmeye başladığımda sağlıklı olmayan her şeyden kurtardım kendimi.
Yemeklerden, insanlardan, nesnelerden, durumlardan.
Hepsinden önce de beni benden koparıp diplere çeken şeylerden.
Başlangıçta buna sağlıklı bencillik diyordum.
Bugün biliyorum ki bu kendini sevmektir.
Kendimi gerçekten sevmeye başladığımda vazgeçtim.
Her zaman kendi haklılığıma inanmaktan.
Daha az yanılmaya başladım böylece.
Bugün anladım buna.
sade olmak dendiğini.
Kendimi gerçekten sevmeye başladığımda düşüncelerimin beni zavallı ve hasta edebileceğini fark ettim.
Buna karşın yüreğimin gücünü yardıma çağırdığında aklım değerli ve ortak kazandı.
Bu ilişkiye bugün yürek bilgeliği diyorum.
Kendinizle ya da başkalarıyla tartışmaktan, çatışmaktan ve sorun yaşamaktan korkmamalıyız.
Çünkü yıldızlar bile bazen birbirleriyle çarpışır ve yeni dünyalar oluşur.
Bugün bunun yaşamak olduğunu biliyorum.
Şiirin tamamını eğer bilmiyorsanız mutlaka okuyun arkadaşlar.
Her yerde var zaten. Ve dördüncü kavram da arkadaşlar iç konuşma.
Yani kafanızın içinde kendinizle nasıl konuştuğunuz.
En başta bahsettiğim öz sevgi seviyemizi gösteren bir kavram.
İç sesinizi bir değiştirin.
Arkadaşlar bir deneyin.
Nasıl konuşuyorsanız bir değiştirmeye çalışın.
Eğer kendinizle olumlu konuşuyorsanız Bir tık daha ileriye götürün.
Bir tık daha farklı beceriler katarak konuşmaya çalışın.
Bir deneyin arkadaşlar. Bir hafta, iki hafta deneyin.
Zaten sürekli olması için belli bir zaman yapmanız gerekiyor.
Çok fark edecek. Eminim çok fark edeceksiniz.
Ve beşinci kavram da arkadaşlar sınır koymak.
Aklınıza hemen hayır diyebilmek gelebilir.
Tabii ki hayır diyebilmek.
Ama çoğunluğu da şu. Enerjinizi harcadığınız insanları seçebilmek.
Sınır koymak aslında bu.
Enerjinizi... Harcadığınız insanları seçebilmek.
Şimdi bu konuyu şöyle bir örneklendireceğim.
İş dünyası perspektifinden bakalım.
Ben bir beyaz yakalı olarak.
Arkadaşlar bu arada şunu hemen araya bir sokacağım ya.
Çok komik bir şey yaşadım. Benim sosyal medyamda paylaştığım bir yazı vardı böyle.
İlk işte podcast yapmaya başladım da.
Öyle bir arkadaşların da gazına gelmiştim.
Hani o gün ofiste olduğum bir günü işte gösterdim.
Hatta bugünlerde kaldırsam mı diyorum ama etkilenmiş de olabilir mi bilmiyorum.
Ben fark etmemişim. Geçen bir arkadaşım fark etmiş.
Yorumlarda şey yazmışlar of çok komik yalnız ya.
İşte ben hani çay alıyorum kahve içiyorum falan diyorum böyle.
İnsan da şaşırıyor gerçekten hani iki sene önceki haline bile ay böyle mi demiş falan diye.
Neyse birisi şey yazmış işte amir demiş.
Hani mavi yakaların genelde kullandığı bir tabirdir bu.
Amirinden izin aldığında işte zorla izin aldığın zamanlarda o tarz bir şey söylemiş.
Çay içiyorsun kahve içiyorsun işte yeni mezunları gençleri özendiriyorsun falan demiş.
Arkadaşlar ben kendimi göstermiyorum diye ya da kendi özelimi detaylarımı çok fazla paylaşmıyorum diye sizi kandırıyor değilim.
Bunu nedense açıklama sorumluluğu diyorum.
Bilmiyorum yani böyle düşünenler var mı?
Çok garip geldi o yorum bana.
Çok güldüm ama o kadar güldüm ki.
O amir dediğiniz kişi benim arkadaşlar.
Eğer amir yönetici olarak kullanıyorsanız.
Ben Türkiye'nin en büyük bankasında çalışıyorum.
Yani ilk üçünde yer alıyor. Çok uzun süredir çalışıyorum ve daha önceden de yine bu tarz.
Bankalarda çalıştım ve yönetici pozisyondayım arkadaşlar.
Yani bu yoruma Allah aşkına bir girin bakın.
O kadar komik ki bakın bunu yazabilen bir insan niye bunu örnek verdim biliyor musunuz?
Bunu yazan bir insan hani dedim ya kendini işte sevmeyen başkanını da sevmez diye.
Öyle bir nefret dolu ki bir sürü mesajlar geliyor bize bu tarz iş yapan insanlara.
Yani anlattıklarımız üzerinden bile bir sürü saçma sapan şeyler okuyabiliyoruz.
Yani hani şey derler de beğenmiyorsan geç kardeşim bakma izleme işte çıkışlar şu yönden falan derler.
Yani bu insan kendini sevemiyor.
Ya bu tarz duygularınız da ya olabilir.
Hani insan kıskançlık hissiyle yaşayabilir.
Ya da gerçekten benim birilerini kandırdığımı da düşünüyor olabilir.
Ama böyle duyguların içinde hapsolmayın olur mu?
Çıkın bunlardan. Bu duygudan çıkamazsanız bir de üzerine geçmişte kendinize yaşadığınız bu sıkıntıları da sırtınıza alırsanız.
Yani yere baka baka yürürsünüz.
Yani boynunuz böyle tutulur.
Kendinizi nasıl seveceksiniz ki?
Yani üzeriniz pislik içinde.
Pislik içinde siz. Çamur içinde.
Çok affedersiniz boka bulanmışsınız ve tertemiz yepyeni kıyafetlere giymeye çalışıyorsunuz.
Bu demektir kendini sevmeye çalışmak.
O yüzden bu tarz uygulara girdiğinizde bunu fark edin.
İnsanız tabii ki girebiliyoruz.
Nefret hissi yapabiliyoruz.
Hissi yapabiliyoruz yani. Nefret yaşayabiliyoruz ama bu kafadan çıksınlar arkadaşlar.
Neyse bunu da araya sıkıştırmış oldum.
Lafımı soktum. Devam ediyorum şimdi.
Şimdi arkadaşlar iş dünyası perspektifinden bakalım dedim.
Şimdi kurumsal hayatta liderlere verilen eğitimler var.
Boundary Management diye eğitimler.
Bu tarz eğitimler nedense her şeyinde İngilizcesi var zaten tamam en gavur sensin geçen bir dizi diyordu tamam kardeşim İngilizceyi en çok sen kullandın en gavur sensin neyse liderlere şunu öğretiyorlar diyorlar
ki liderlere sınırlarınızı nasıl koyacaksınız bunu öğretiyorlar ve sınırları ayırmışlar tamam mı?
Birincisi zaman sınırları arkadaşlar.
Zaman sınırı koyuyor yöneticiler.
Mesela mesai sonrası mail yanıtlamam arkadaşım diyor.
Şimdi bunu şey diyebilirsiniz.
Hani ben çok mesaiye kalıyorum, çok iş yapıyorum vesaire.
Genelde yüksek şirketlerde yani daha büyük şirketlerde bu oluyor.
Aslında bu çok büyük bir gizli bir sınırlamadır arkadaşlar.
Mail attım size baktınız mı bakmadınız mı dersiniz.
O der ki evet 6'dan sonra geldi mail.
Tekrardan bakamayacağım.
Hani şu anda açamayacağım bilgisayarım ya da farklı bir şey söyler.
Ve yarına atar. Çok büyük bir sınırdır bu.
Aslında eğer farklı bir durum yoksa, acil bir toplantı ya da yetişmesi gereken bir şey yoksa, aciliyet seviyesi yüksek değilse aslında sizin de böyle yapmanız gerekiyor.
Zaman sınırını koymanız gerekiyor.
Yoksa 7-24 kendinizi çalışırken bulursunuz.
Ya da mesela yöneticinizin elinde bir iş var, bir şey yapmaya çalışıyor ve siz de geliyorsunuz farklı bir konudan bahsetmeye çalışıyorsunuz, izin istiyorsunuz.
Hemen size der ki bu konuyu yarın sabah ele alalım.
Olur mu? Olur mu Ayça'cığım?
Bunu şu anda değil yarın sabah bakalım der.
Bu da çok fena bir sınır yani duvar gibi bir sınırdır.
Mesela toplantılarına zaman çizelgelerini eklerler ve ona uyarlar.
Kesinlikle o çizelgenin dışına çıkmazlar.
Enerji sınırı koymayı çok güzel öğrenirler.
Mesela yine sürekli şikayet eden insanlarla konuşma sürelerini kısaltırlar arkadaşlar.
Acil değilse bir istek için çalışana der ki ya bu hafta mümkün değil sonraya erteleyelim der.
tarih bile vermeyebilir.
Yani bunlar doğru demiyorum bakın.
Bunlar tabii ki yönetici altında çalışan insanlar için sıkıntı.
Ben de tabii ki bunları yaşadım.
Ama yani iş hayatında, kurumsal hayatta eğer bunu öğretiyorlarsa ve milyonlarca insan şu anda Bu kurumsal hayatta hala çalışmaya devam ediyorlarsa demek ki bu iş dünyasında bir şeyler doğru yapıyorlar.
Demek ki bizim de bundan kendimize örnek alıp hem günlük hayata hem de yine bizim de iş dünyasında kurumsalda da normalde de yani kurumsal olmasa da normal işiniz bunu bizim de yapmamız gerekiyor.
Ve bir de arkadaşlar konu sınırları koyuyorlar.
İşte mesela diyorlar ki işte siz işte yıl sonu geliyor tamam mı?
Zamdan konuşmak istiyorsunuz.
Derler ki işte konuyu şimdi konuşmak istemiyorum.
Çok rahat söyleyebilirler.
Yani özel alanlarının girilmesine izin vermezler.
Bunu zam olayı olunca tabii akan sular durur.
Ama bunu net bir şekilde söylediklerinde siz de geri vites atmak zorunda kalabilirsiniz.
Hele ki o işe muhtaçsanız.
Peki biz bunu şimdi günlük hayatta uygulayalım dedik.
Nasıl yapacağız bunu? Harvard'ın...
mindfulness programında öğretilen bir tane teknik var.
Stop tekniği. Stop. Bildiğin stop.
Stop arkadaşlar diyor ki bu tarz bir sınır ihlali durumu yaşadınız.
Önce diyor dur. Sonra diyor ki take a break.
Yani nefes al diyor.
Sonra diyor ki ne hissediyorum?
Ben şu anda ne istiyorum?
Ne istemiyorum? Bunu sor kendine diyor.
Sonra o anda içinden ne doğru geliyorsa onu yaptırıyor.
Bakın çok güzel bir teknik.
Bence ilk önce duruyorsunuz sonra bir nefes alıyorsunuz ki bilimsel olarak kanıtlanmıştır arkadaşlar 5 kere.
Sakin bir şekilde nefes alıp vermek.
Bunu da size ayrı bir bilgi olarak vereyim.
Sonra nefes aldıktan sonra ne hissettiğinizi, ne istediğinizi, ne istemediğinizi kendinize soruyorsunuz.
Sonra içinizden ne geliyorsa onu yapıyorsunuz.
Ben bunu hep yapıyorum arkadaşlar, yıllarca yapıyorum.
Yani bir sınır ihlali hissettiğimde hemen duruyorum, nefes alıyorum ve tek tek bunları uyguluyorum.
Siz de mutlaka uygulayın.
Bu arada arkadaşlar sevgi kelimesinden sevmekten çok bahsettik.
Onun bir kökünden bahsetmek istiyorum.
Bir etimolojisinden bahsetmek istiyorum.
Aslında sev...
Sevgi hani bunları dediğimiz zaman beğenmek, ilgi duymak aklımıza geliyor ama eski Türkçe'de sev, sep kökü.
Sev ve sep kökünden geliyor arkadaşlar ve anlamları da nedir biliyor musunuz?
Yakınlık kurmak, içten bağlanmak, bir varlığı gönlünde, gönülde taşımak, korumak ve kollamak demek.
Yani sevgi aslında gerçekten sadece bir duygu değil.
Gönlümüzün bir şeyi...
Kendi iç dairemize kabul etmesi yani kendi içimize alması bu çok önemli.
Sevgi içeri almak, sahiplenmek, değer vermek demek arkadaşlar.
Zaten modern psikolojide de sevgi üç temel yapının birleşmidir ya.
Bağ, şefkat, iyilik.
Hani bağ işte birine ya da kendinize güvenli şekilde bağlanırsınız.
Sonra şefkat duyarsınız acıyı azaltmak için.
Sonra iyilik haliniz vardır kendinizi ve karşıyı güçlendirmek için.
Yani diyorsunuz ki ben gördüm kendimi kabul ettim.
Hem de iyi olmamı istiyorum. Aslında sevgi sevmenin anlamı bu.
Arkadaşlar kendimize verdiğimiz sevgi bizim standardımızı belirliyor.
Size nasıl davranılacağını öğretiyor diğer insanlara.
Siz kendinizi severek bana şöyle davranabilirsiniz, böyle davranabilirsiniz diye öğretiyorsunuz.
Neyi kabul edip neyi kabul etmeyeceğini söylüyor size kendini sevmek.
Ve kendinizi sevdiğinizde ekmek kırıntılarını yemek sanmayı bırakıyorsunuz.
Kendinizi sevdiğinizde...
Sadece yarı yolda gelen insanları tutunmayı bırakıyorsunuz.
Kendinizi sevdiğinizde hayatınıza giren herkesin bir bonus olduğunu, tüm temelinin olmadığını anlıyorsunuz.
Yani hayatınıza gelen insanlar hayatınızın bonusları.
Bugün varlar, yarın olmayabilirler.
Bu bölümün sonuna geldik arkadaşlar.
Gönderimin altına, sosyal medyaya sizi bekliyorum.
Her bölümde söylüyorum.
Sosyal medyada güzel bir arkadaşlık kurduk.
Bu podcast'a sığmayanları.
Podcast'ta anlatmak istediğim ama unuttuğum bazı bilgileri ya da ek bilgileri sosyal medya üzerinden paylaşıyorum arkadaşlar.
Ve Spotify'da beni takibe aldıktan sonra bir tane zil işareti var.
Ona da minik bir tık tık yapabilirseniz eğer yeni bölüm yüklendiğinde size de bilgilendirme gelecek.
Çok teşekkür ederim beni dinlediğiniz için.
Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere.
nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
