
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Dünyanın en sevilen Psikoloji Profesörü Albert Bandura’nın hayatı boyunca kendine inanmanın gücü hakkında yaptığı araştırmalar deneyler üzerinden kendinize inanmanın kaynaklarını anlatıyorum.
---
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Ayça Artık Vizyon'a.
Bugün kendine inanmanın gücü podcast'imin ikinci bölümü için geldim arkadaşlar.
Dünyanın en sevilen psikoloji profesörü Albert Bendura'nın dört inanç kaynağının iki tanesinden bahsetmiştim ilk bölümde.
Bugün de diğer ikisinden bahsedeceğim.
Kendimize olan inancımızın dört kaynağından üçüncüsü.
Bu arada Bendura arkadaşlar ilk bölümde söylememiştim.
2002 yılında işte Freud'dan, Skinner'dan sonra tüm zamanların en saygın dördüncü psikoloğu olarak kabul edilmiştir.
Bunu da söylemiş olayım.
Üçüncü inanç kaynağımız da sosyal ikna diyor.
Sosyal ikna nedir arkadaşlar?
Bu sosyal iknanın olayı şu.
Bazen kendi gözümüzde potansiyelimizi göremiyoruz.
Dışarıdan gelen pozitif bir söz.
Bizim zaten sahip olduğumuz gücümüzü fark etmemize yardımcı oluyor.
Arabanıza benzin koyduğunuzu düşünün.
Zaten arabada olan motorun çalışması için Yakıt koyuyorsunuz ve araba çalışıyor.
Pygmalion etkisi vardır psikolojide.
Biliyorsunuzdur Pygmalion'ı.
Yunan mitolojisinde yaptığı heykele aşık olan heykeltıraş.
Oradan gelir ismi de. Neydi bu etki?
Mesela öğretmenler bir öğrenciye diyorlar ki öyle olmasa bile, öyle olduğunu gözlemlemese bile sen çok zekisin, çok akıllısın, çalışkan birisin diyor.
Bu öğrenciler arkadaşlar bu deney olarak binlerce kez zaten denenmiş ve aynı sonucu vermiş bir durumdur.
İşte bu öğrenci, böyle söylenen öğrenci bir süre sonra öyle olmaya başlıyor, öyle olmasa bile akıllı davranmaya başlıyor, zekice kararlar almaya başlıyor.
Daha fazla çalışıyor, çalışkan oluyor.
Yani ne oluyor? Dışarıdan gelen bir bilginin ya da onu gaza getirecek birkaç cümleye onun inandığı şey oluyor.
Gerçekliğe dönüşüyor. Şöyle düşünelim.
Sizin içinizde bir inanç kası var tamam mı?
Bu tek başına çalıştırılabiliyor.
Zaten ilk bölümde de bahsetmiştim bundan.
Öntemleri anlatmıştım.
Ama bunların yanında hadi yaparsın edersin birisi derse size işte o inanç kasınızı daha fazla geliştirebiliyorsunuz.
Bu demek değil ki kasınız gücünün başkasına borçlu.
Hayır bu kas gücü zaten sizden mevcut olan.
Yani hepimizde doğuştan zaten bu inanç kası var.
Sadece sizin kendi potansiyelinizi açmanıza yardımcı oluyorlar.
Amerikalı yazarlı Ralph Emerson der ki bize inanan bir insan bulmak kendi inancımızı yeniden uyandırır ve devam ediyor.
kaderinde olan tek kişi olmaya karar verdiğim kişidir.
Yani Albert bize sosyal destekle çevremizdeki insanları doğru seçmemizi hatırlatmış arkadaşlar.
Şöyle söyleyebilirim bir örnekle ben de kendi hayatımdan.
Oğlum mesela benim tamamen ilişkilerinde öğretmenlik ilişkilerinde olsun yani şu anda hani iş olarak baktığımız zaman ben sadece oğlumun okul hayatı var.
Benim mesela Şu anda ben de yüksek lisans yapmaya çalışıyorum.
Benim hem okul hayatım var, hem normal para kazandığım iş hayatım var.
Hem şu an podcast'ten ayrı bir iş hayatım var.
Ama onun hayatına baktığım zaman sadece iş olarak görebileceğim, daha somutsal görebileceğim ne var?
Okul var. Ve bu okuldaki ilişkilerin de, öğretmenlerle olan ilişkilerin de hem yaşı dolayısıyla hem duygusal zekası, henüz yeni yeni...
oluşmaya başladığı için seviyorum sevmiyorum iyi insan kötü insan olarak ayırıyor ve şöyle söyleyebilirim sevmediği bir öğretmenin dersinden çok iyi yaptığı bir konu olsa bile çok iyi
yaptığı bir ders olsa bile kesinlikle düşük puan alıyor ve ben bunun için arkadaşlar tam 3 tane okul değiştirdim Şöyle öğretmenler kötü olduğu için ya da benim çocuğum sevdiği için değil ben
bunu en baştan söylememe rağmen bir öğretmenin 5 saniye kadar oğlumun kafasını okşamadığı ve o sevgiyi alamadığından dolayı derslere odaklanamadığı ve derslere çalışamadığından
dolayı değiştirdim. Yani demem o ki gerçekten bir insanın içindeki potansiyelini bazen biz...
fark edemiyoruz, dışarı çıkartamıyoruz ve birisinin bize bir el uzatması gerekiyor.
Belki bir cümle olur, belki bir tokalaşma olur, belki bir göz teması olur.
Bu kadar ufak şeylerle bile, kelebek etkisi diyoruz ya, podcast'ını da yapmıştım.
Gerçekten insanların hayatına ufak da olsa büyük şeyler, büyük şekilde daha doğrusu dokunabiliyoruz.
Yani sosyal destektir arkadaşlar.
Çevrenizdeki insanları doğru seçmeniz lazım.
Çevrenizdeki insanları filtreleyin diyor Albert bize.
Size destek olmayan hatta köstek olanlar.
İş arkadaşlarınız, aile üyeleriniz bunların hepsi olabilir.
Onları tamamen hayatınızdan çıkaramayabilirsiniz.
Hani ayrıca sen bana bir filtre yap diyorsun ama kolay mı ben yarın o iş yerine gideceğim ve sevmediğim insanlarla yine çalışmaya başlayacağım.
Nasıl filtreleyebilirim? Yani onları tamamen hayatınızdan çıkarmayabilirsiniz.
Bu mümkün olmayabilir. Ama Etkilerini azaltabilirsiniz arkadaşlar.
Burada size en büyük tavsiyem ne biliyor musunuz?
Bir isim. Hep söylüyorum bu ismi.
Marcus arkadaşlar. Marcus Agnes'in kitaplarını okuyun.
Marcus bu konuda çok iyiydi.
Yani dışarıdan gelen olayların etkisini siz kendi psikolojinizle, kendi motivasyonel durumunuzla azaltacaksınız.
Aynı şekilde Epic Catastro bu konuda çok iyiydi.
Onların kitaplarını bence başucu kitabı yapın eğer böyle bir durumdaysanız.
Böyle ara ara açıp açıp okuyun arkadaşlar.
Şöyle söyleyeyim bir de. Bir çiçeğe çamur atarsanız solmaz.
Sadece yıkanmaya ihtiyaç duyar.
Yani etrafınızdaki insanlar, bu sevmedikleriniz ve hayatınızdan hemen çıkaramayacağınız insanlar size eğer çamur atıyorlarsa sadece yıkanmaya ihtiyacınız var arkadaşlar.
Solmayacaksınız. Merak etmeyin ve korkmayın.
Onların olumsuz sözlerini çamur gibi düşünün.
Sizin değerinizi düşürmezler, düşüremezler.
Sadece... üstünüzü kirletirler.
Kolaylıkla onu silkeleyip temizleyebilirsiniz.
Onların negatif yorumlarını içselleştirmeyin.
Bu benim değil. Onların bakış açısı değil.
Yani burada yapmamız gereken kendimize mikro çevre kurmak.
Filtrelemeyi yaptık. Daha sonradan da bir mikro çevreye ihtiyacımız var.
Albert diyor ki model almak öz yeterliliğinizi yükseltir.
Eğer yakın çevrenizden destek göremiyorsanız ilk bölümde dediğim gibi uzaktan model alın diyor.
Negatif sözlerin dışında.
Bir de şöyle bir tayfa var.
Bu arada bu bölüm arkadaşlar bu tatta geçecek.
Yani şöyle tipler var, böyle insanlar var.
Şöyle yapın, böyle yapın. Bu tatta geçecek.
Buradan söylemiş olayım.
Bir de şöyle bir tayfa var dediğim gibi.
Sizin güzel işlerinizi görmezlikten gelen.
Sessiz kalanlar vardır.
Destek olmazlar. Konusu açılırsa ''Aa evet ya senin o iş nasıl gidiyor?'' diye sorarlar.
Bunlar aslında istemeden size güç verirler.
Bir daha söyleyeyim. Bunlar aslında istemeden size güç verirler arkadaşlar.
Ve anlarsınız o anda kim gerçek dostmuş, kim değilmiş.
Ve bunu anladığınız anda öyle bir ateşlersiniz ki kendinize.
Hatta heyecanlanırsınız.
Çünkü sizin yükseldiğinizi görücü günleri çekmek istersiniz.
Hızlı olması için elinizden geleni yaparsınız.
Daha çok harlayın kendinizi arkadaşlar.
Atın bol bol kömür atın.
Eğer böyle arkadaşlarınız varsa bırakın fesatlanıp izlesinler.
Bakın ben şu zamana kadar bitlerce hikaye dinledim ve okudum.
Bazılarını da zaten size anlatıyorum.
Hayattaki en mutlu, en olumlu, en coşkulu insanlar aynı zamanda en çok hedefleri olan ve hayatlarını bu doğrultuda yaşayan insanlar olduğunu gördüm
arkadaşlar. Sizi yıkıp bir takım sözlerle ya da bir takım hareketlerle kendini iyi hissettirmeye çalışan insanlardan uzak durmanız lazım.
Uzaklaşıyoruz diyor Albert.
Onlar bu davranışlarıyla kendilerine zarar verip kötü hissediyorlar.
Bunun sonucunda da olumsuz ve yıkıcı bir kişiliğe bürünüyorlar.
Kızılderilere hitap edilen bir atasözü vardır.
Ey tanrım! beni 30 gün bir adamın pabuçlarının içinde dolaştırmadan onun hakkında hüküm vermeme izin verme der.
Ne kadar doğru değil mi?
Verdiğimiz savaşlar, katlandıklarımız, acı, ter, gözyaşı bunları bilmeden kimsenin sizi yıkıcı bir şekilde eleştirmesine müsaade etmeyin.
Hemen sınırlarınızı...
koyun arkadaşlar. Bir gün Nasrettin Hoca damını onarırken damdan düşüyor.
O sırada yoldan geçen bir tane ses duyuyor.
Düşme sesini duyan herkes Nasrettin Hoca'nın başına toplanıyor.
Her kafadan bir ses çıkmaya başlıyor.
Hocam hocam nasılsın?
İyi misin? Hadi tutun hocayı doktora götürelim.
Kılığı çıkığı var mı bakalım.
Biri kolunu tutuyor. Biri bacağını çekiyor.
Ay ben diyor hanımı çekeyim.
Çıkıkçı getireyim. Öbürü diyor ki ben diyor doktor getireyim.
Ne yapacağız? Ne yazacağız? Hocam sen ne istiyorsun?
diye soruyorlar. Nasreddin Hoca da diyor ki hiçbirini istemem.
Bana damdan düşmüş birini getirin.
Zor durumda kaldığınız zaman size sadece nasihat verecek insanlardan uzak durun demek istiyorum arkadaşlar bu fıkra üzerine.
Size yol gösterecek, nasihat verecek birileri değil de sizi anlayacak birileri.
Yani sizinle empati kuracak arkadaşlar.
Bu tarz çevre lazım.
Bakın bu konuda şöyle bir şey söyleyebilirim ya da şöyle bir şey aklımıza gelebilir.
Ya Ayça işte hani öyle diyorsun ama çevre kurmak ya da çevremi filtrelemek o kadar kolay değil.
Hani bu zor. Bu nedense çok zor görünüyor.
Ya da şöyle bir anlayış vardır.
Ya nedense bana hep saçma sapan insanlar gelir.
Demek ki ben doğru insanlara arkadaşlık yapamamışım.
Dost dediklerim işte düşman çıktı gibi.
Anlayışlarımız, düşüncelerimiz oluyor.
Bu konuda biraz biz ümitsiz, umutsuz davranıyoruz.
Şöyle söyleyeceğim. Burada biraz kendimize bir bakıyoruz.
Bakın yani bir şapkayı çıkartıp önünüze koyun.
Ben genelde öyle yapıyorum çünkü.
Çünkü arkadaşlar insanların bize nasıl davranmaları gerektiği konusunda biz çevremize gizli mesajlar yolluyoruz.
Bir bankada veya bir alışveriş merkezinde görevli olan insanların farklı müşterilere farklı davrandıkları mutlaka görmüşsünüzdür.
...dikkatinizi çekmiştir.
Şimdi bir hatırlayın alışveriş yaparken böyle daha lüks giyinmiş, daha böyle bende para var diyen sonradan görmelerden bahsetmiyorum.
Gerçekten baktığınız zaman hani anlarsınız ya bir ağırlığı olan insanlar.
Satış elemanları onlara daha farklı davranırlar.
Ya da bankada işte bir yaşlı bir dede otursa hani böyle işte köylü tarzında görünen.
Köylü derken burada küçümsemiyorum.
Tamam lafı çarpıtmayın lütfen.
Şey azarlıyorum arada yalnız.
Hani öyle bir dede otursa çoğu banka çalışan...
Biliyorum yani ben de şubede.
Hani böyle daha bir yatırgıyacak şekilde, daha bir ya anlamıyor musun dede tarzında konuşur.
Ama böyle bir yaşlı dede gelse üstü böyle çok güzel giymiş, tertemiz.
Daha böyle hani emekli iş adamı gibi görünen diyeyim.
Böyle birisi gelse onunla daha farklı ses tonu.
Yani gerçekten inanın ses tonu da değişecek.
Hani o yüzden siz bakın bakalım çevrenize nasıl mesajlar gönderiyorsunuz?
Konuşma tarzınız, kıyafetleriniz.
Ya maalesef, maalesef...
Etiket çok önemli biliyor musunuz?
Çalıştığınız işte, yaptığınız iş, size vermiş olduğu, o şirketin vermiş olduğu kariyer, vermiş olduğu etiketler o kadar önemli ki.
Ve bunu üzerine bir de siz dışarıya eğer yansıtıyorsanız hani insanların davranış şeklini arkadaşlarınız da olsa, en yakınınız da olsa etkiliyor olabilirsiniz onları.
Yani insanlar size istedikleri gibi davranmıyorlar arkadaşlar.
Biz onlara veriyoruz bu mesajı aslında.
Kim olduğumuza şöyle bir bakıp ona göre davranıyorlar.
Yani insanlara size nasıl davranmaları gerektiğini siz öğretiyorsunuz.
Sokağa çıktığınızda çevrenize nasıl mesaj yolluyorsunuz mesela?
Nasıl görünüyorsunuz? Saçınız nasıl?
Kıyafetiniz nasıl? Daha da önemlisi kendinizi kim olarak gördüğünüz.
Çünkü bu yürüyüşünüze, davranışlarınıza, mimiklerinize, ses tonunuza, ruhunuza bile kendinizi kim olarak gördüğünüz yansıyacak.
Çok acı ama yansıyor.
Ve insanların bize verdikleri değer bizim kendimize verdiğimiz değer kadardır arkadaşlar.
Kendinize güvendiğinizde bu davranışlarınıza yansır ve hayatınızın her alanında dolayısıyla böyle davrandığınızda bunları söylüyorum ki çevrenizi ona göre filtreyip ona göre mikro çevre
elde edebilirsiniz. Bu şekilde davranmanız gerekiyor.
Yani şunu söylemesin kimse.
İşte Emel için önemli değil ya.
Emel zaten her şekilde okey.
Her şekilde o gelir.
Ya Ayça sıkıntı etmez ya.
Öyle bir tip değil. Hayır abi sıkıntı ederim.
Böyle dedirtmeyin. Kimseye eşiniz bile çocuğunuz bile ya annem kızmaz demesin arkadaşlar.
Dedirtmeyin bunu. Gerçekten sonradan başınız ağrır.
Bizler var ya, bizler hissettiğimiz insanlarız.
Davranışlarımız kendimizi nasıl hissettiğimize bağlı olarak gelişiyor.
Ve çevremizdeki insanlar da bizimle böyle oynarlar.
Bizi bin bir türlü hislere sokarlar.
O yüzden hissettiğimiz insanlar olduğumuz için de çevremizde yani bize bir şey hissettiren insanları da eğer ayarlayabilirsek gerçekten kendinize inanmanın gücünü elimizde tutmuş oluruz.
Dördüncü inanç kaynağı da duygusal ve fiziksel durumunuz.
Çok kapsamlı bu konu.
Kısaca anlatmaya çalışacağım arkadaşlar.
Albert araştırmalarından dolayı şunu söylüyor.
Fizyolojik sinyallerinizi doğru yorumlayın diyor.
Kalbiniz çarpıntı mı yaptı?
Çok mu terlemeye başladınız?
Bir anda yorgunluk mu geldi?
Heyecandan elleriniz mi titriyor?
İyi haber, kendinize başaracağınıza dair inancınız var demektir diyor Albert.
İş görüşmeniz var ya da markanız için bir sponsorluk görüşmeniz olacak diyelim.
Bir anda panik atak geldi.
Kalbiniz yerinden çıkacak.
Sanırım yapamayacağım, konuşamayacağım diyorsunuz.
Hayır diyor Albert. Heyecanınıza sahip çıkın diyor.
O heyecan vücudunuzun inandığınız şey için size destek olma şeklidir diyor arkadaşlar.
Tutkunuz olsun, harekete tutkuyla geçebilin diyor.
Yani vücudunuz size destek olmak için, tutkulu ve heyecanlı olmanız için bunları hissettiriyor.
Ama biz bunun her zaman tam tersini düşünüyoruz.
Duygularımızı yanlış yorumluyoruz.
Fizyolojik olarak...
Duygularımızın sonucunda ortaya çıkan bu fiziksel durumlarımızı yanlış yorumluyoruz ve inancımızı kaybediyoruz diyor Albert.
Bir konuşma yapacaksınız, kalbiniz çok hızlı çarpıyor, rezillik geliyor derseniz.
Sonrasında da ne olur?
Kaygı olur. Kaygı da neyi getirir?
Başarısızlığı getirir.
Aynı kalp çarpıntısında bedenim bana enerji veriyor, hazır oluyorum derseniz sonrasında güven geliyor.
Onun sonrasında da ne geliyor arkadaşlar?
Başarı geliyor. Sporcular maçtan önce çarpıntı yaşarlar.
Çoğu çarpıntı yaşarmış.
Ve bunu korku olarak değil, hazırlık enerjisi diye yorumlarlarmış.
Yani heyecanlıyım, hazırım, hadi bismillah ya Allah diye girerlermiş.
Kalbim çarpıyor, yapamayacağım, gol atamayacağım, basket atamayacağım diye demezlermiş.
Heyecanlandığımızda adrenalini salgılarız.
Kalp atışımız hızlanır.
Kaslarımıza kan pompalar.
Ne olur? Dikkatimiz arttırır.
Yani dikkatimiz artsın diye bu işleyiş olur.
Yani vücudunuz size der ki hazır ol.
Elinden geleni en iyini yapacağız.
İnanıyoruz. Sınav öncesi mesela elleriniz terler.
Yine kalbiniz hızlı artar.
Burada vücudumuz bize demek ister ki hazırım, yanındayım, odaklanıyorum.
Sadece buna bakıyorum.
Sene kadar ki arkadaşlar korktuğumuz şeylerin çoğu Korkmamız gerektiği için değil, biz öyle sandığımız için korkutucudur.
Yani bedenlerimizin sinyallerine tehdit değil, hazırlık olarak gördüğümüzde başarıya daha çok yaklaşıyoruz.
Yıllar önce arkadaşlar iki tane genç adam mobilya üretiyorlar, kanefe diye bir şey üretiyorlar.
Kayseri'den Ankara'ya bu ürettikleri kanefeleri kamyonetlerine yüklüyorlar ve Ankara'ya getiriyorlar.
Ama tüm malları, ürettikleri bütün o kanapeleri ellerinde kalıyor.
Çünkü kimse yeni geliştirilmiş oldukları bu mobilyalarla ilgilenmiyor, satın almıyorlar.
Tabii ki hayal kırıklığı yaşıyorlar ve bir anda onlar da dışarıdayken yağmur yağmaya başlıyor.
Mobilyaların hepsi üstü açık kamyonetin üzerinde.
Ne yapacağız, ne edeceğiz diye düşünürken biraz önce görüştükleri mobilyacının yanına gidiyorlar.
Yani onların ürünlerini satın almayan adama.
Adama diyorlar ki ürünlerimizi satın almadın ama.
Bunlara biz bu kadar para yatırdık bari izin ver de senin dükkanına koyuverelim diyor.
Adam da bunlarla dalga geçiyor.
Sizin bu saçma sapan mobilyalarınızı, kanepelerinizi koyacak yerim yok.
Kusura bakmayın kardeşim hadi uğurlar ola diye bunları dükkanından kovuyor arkadaşlar.
Onlar da iki kardeş böyle ıslanan, paramparça olan mobilyalarını, hayallerini izliyorlar.
Yağmur onların mobilyalarını tabii ki mahvediyor.
Ve bu iki kardeş bu durumun karşısında tabii ki memleketleri olan Kayseri'ye geri dönüyorlar.
Ama kardeşlerden bir tanesi dükkandan kavulma anını asla unutamıyor ve oturuyor düşünüyor.
Ben diyor bu ürettiğim ürüne kesinlikle güveniyorum.
Patlayacağını düşünüyorum.
Ne yapacağım, ne edeceğim ve Türkiye'ye geleni de ünlü olacağım diyor.
Ulusal bir kanala bir televizyon reklamı vermeye karar veriyor.
Sağdan soldan borç topluyor.
Zaten borç içerisinde bütün mobilyaları geçmiş.
Son ana kadar bütün ailesi, kardeşleri, eş, dost, kim varsa yalvarıyorlar adamın.
Ayaklarına kapanmışlar.
Bak yapma biz kimiz ulusal kanalına reklam vereceğiz.
Yapma etme. Hayır diyor.
Ben vazgeçmeyeceğim.
O adamın yaptığını da unutmuyorum.
Bu reklamı vereceğim. Ben inanıyorum.
Yeni geliştirdiğim bu kanefeler satış rekorları kıracak diyor.
Ve adam o reklamı veriyor.
Reklam arkadaşlar dönmeye başladığı ilk gün satışlar patlıyor.
Öyle bir talep geliyor ki.
Öyle bir talep yaşanıyor ki.
Üretimlerini arttırıyorlar.
Yine atölyeler satın alıyorlar.
Ama asla yetmiyor.
Tekrar tekrar büyümeye başlıyorlar.
Çok hızlı bir şekilde büyümeye devam ediyorlar.
Kimdi bunlar arkadaşlar? İstikbal ve Beylona'nın bulunduğu şirket kurucusu ve sahibi.
Hacı Boydak arkadaşlar.
Boydak Holding. Şu anda sanırım binlerce kişiye ekmek kapısı oluyor.
Kesinlikle reklam almadım.
Sadece benim çok hoşuma giden bir hikayedir.
Çevresi olmayan birisi.
Herkes ona engel oluyor.
Sevdiği sevmediği herkes ona engel olmaya çalışmış.
Ama o kadar inanıyor ki ürününe.
O kadar bir heyecanı, tutkusu var ki hala şu anda biliyorsunuz Türkiye'nin en çok bilinen markalardan biri.
Erken kalkan, geç yatan, kaybettiği mala yeniden kavuşur arkadaşlar.
Bunu da unutmayın. Büyük hayallerin büyük mücadeleleri vardır.
Bu gerçeği değiştirmeye çalışmayın arkadaşlar.
Bu böyle. Eğer büyük hayalleriniz varsa kendinize inanacaksınız ve mücadeleniz de bu adamınki gibi büyük olacak.
Mücadele istemiyorsanız televizyon izlemeye, bir önceki videoda da söylemiştim, telefonla oynamaya devam edin.
İlk bölümden sonra bana çok fazla mesaj geldi.
Geçmişte yaşadığınız olumsuz tecrübelerden bahsettiğiniz bu yüzden kendine inancını yitiren çok fazla insan var.
O arkadaşlarıma bir sesleneyim.
Yaşadığınız olumsuz tecrübelerin zihninizde ve yüreğinizde yeterince yaşamasına izin verirseniz gerçek ve kalıcı bir probleme dönüşürler arkadaşlar.
Bu yüzden inancınız yok. Geçen hafta ya da geçen ay yaşadığınız ya da geçen sene yaşadığınız tatsiz bir olayı hala zihninizde döndürüp duruyorsanız yaşadığınızdan daha olumsuz bir tablo yaratırsınız.
Kendinizi gerçek değerinizin altında görürsünüz.
Bizler sürekli nasıl başarılı olacağımızı hep merak ediyoruz.
Nerede olduğumuzu, ne durumda olduğumuza bakıyoruz.
Bunun için ne yapmamız gerektiği konusunda ne yapıyoruz?
İşte podcast dinliyoruz, kitaplar okuyoruz ve onları uygulamaya çalışıyoruz.
Ama cevabı uzakta arıyoruz arkadaşlar.
Cevap için çok uzağa bakmanıza gerek yok.
O cevap sizin içinizde, kendi yüreğinizde.
Yürekten arzuladıklarınız varsa başka bir şeye ihtiyacınız yok.
Bilmiyorsanız öğrenirsiniz.
Korkuyorsanız cesurca ilerlersiniz.
Engeller varsa parçalarsınız.
Çıkmazdaysanız yıkar geçersiniz.
Arzu imkansızı mümkün yapar.
Bu bölümde sonuna geldik.
Beni hangi platformdan dinliyorsanız takip almayı unutmayın.
Görüşmek üzere. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
