
Kariyerinde Frekansı Yakalayan Kazanır: Rezonans Kanunu ile Etki Yaratmak
2 Haziran 2025 · 32 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde iş hayatına sadece çaba değil, enerjiyle de yön veren gizli bir yasayı konuşuyoruz: Rezonans Kanunu.
Fizikte bir titreşim yasası olan bu ilke, aslında gündelik hayatımızda sandığımızdan çok daha etkili.
Peki bir yönetici, bir çalışan ya da bir girişimci olarak bu yasayı nasıl işimize çekeriz?
Neden bazı insanlar odadan içeri girince fark edilmeden bile ağırlık yaratır?
Ya da neden bazı işler, daha teklif etmeden “olacakmış gibi” kolay ilerler?
Pierre Franckh’ın niyet frekansları üzerine kurduğu yaklaşımı,
Dr. Joe Dispenza’nın kuantum bilinç, enerji alanı ve düşünce gücüyle iş hayatı kuramını anlatıyorum .
Ve Bölümün sonunda da iş yerinizde, toplantılarınızda ve kariyerinizde rezonans alanınızı nasıl büyüteceğinizi, sadece davranışlarla değil, düşünce frekansıyla nasıl “çekeceğinizi” anlatıyorum.
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün arkadaşlar rezervans kanunu iş hayatımızda nasıl kullanabiliriz bunu anlatacağım.
Bu konuyu anlatmak istedim bugün çünkü rezonans kanunu bilen insanlar iş hayatlarında doğru bildiğimiz çoğu şeyi farklı yapıyorlar.
Ve tabii ki mutlu ve daha başarılı oluyorlar.
Çünkü bakış açıları şöyle.
İşte geçirdiğimiz zaman çok fazla.
Bize iyi gelen ya da içimizi kemiren birçok şey var.
Düşünün ortalama haftada 5 gün günde en az 8 saat çalışıyoruz.
Yılda 2000 saat.
Ve belki de 40 yaşına geldiğinizde 30.000 saati çoktan devirmiş olacaksınız.
Ya da belki de 40 yaşını geçtiyseniz şu anda devirdiniz.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Hayatımızın çok büyük bir bölümü demek.
Kimlerle çalıştığımız, nasıl bir ortamda olduğumuz, neye maruz kaldığımızla şekilleniyor.
Yani ben, sen, biz sadece iş yapmıyoruz.
İnsanların, beraber çalıştığımız insanların enerjisiyle çalışıyoruz.
Ve bu görünmeyen enerji bizim karakterimizi bile değiştiriyor.
Hayallerimizi bile şekillendiriyor.
Çünkü çalıştığımız işlerindeki insanların psikolojileri, ruhsal durumları, vizyonları, kültürleri hepsi bulaşıcı.
Eğer şikayetçi, işte olumsuz bir kafa yapısına sahip, çözümsüz, kaygılı, gergin, memnuniyetsiz, öfkeli insanlarla aynı havayı solursanız bir süre sonra onların
bu hallerine maruz kala kala onlara benzersiniz.
İş hayatınızı güzel ve keyifli yapan şeyle zehir eden şey aynıdır arkadaşlar.
Muhataplarınızın kim olduğu.
Bir kısmı sizi cennete bir kısmı da cehenneme sürükler.
Ve zamanla çok büyük bir erozyona uğrarsınız.
Çünkü iş hayatında şöyle bir çelişki her zaman vardır.
Düzgün insanlarla pozitif işte mizyonu visyonu olan insanlarla çalışıyorsunuz.
Sonra kariyeriniz için daha iyi şartlar sunan bir şirkete geçiyorsunuz.
Bir bakıyorsunuz karamsar sorunlu insanlar ve onlar sizin muhataplarınız.
Kaldırılmayıp... benim canımdan kıymetli mi ya deyip tüm borçlarınıza ve kariyerinizin yarım kalma ihtimaline karşı istifa ediyorsunuz.
Yıllar sonra belki de daha iyi şartlar sunan şirket bulamadığınız için pişman oluyorsunuz.
Keşke sabretseydim ya, işe gidip sadece işimi yapıp evime dönseydim diyorsunuz.
İşte eğer rezonans kanunu iş hayatınızda kullanabilirseniz çoğu sıkıntınızı atlatabileceksiniz.
Şimdi size önce rezonans kanunundan kısaca bahsedeceğim.
Sonra iş hayatında nasıl çalıştığını, hangi şirketlerin bunu bilerek uyguladığını, kimlerin bu farkındalıkla rezonans kanunu kullandığını örneklerle anlatacağım.
Peki rezonans nedir?
Şey diyormuşum ya bunu da biliyorsunuzdur artık.
Parmağınızı camın kenarında gezdirdiğinizde oradaki küçük cam parçaları önce titreşmeye başlar.
Sonra o titreşim büyür büyür ve sonunda bir ses çıkar.
Ya da piyanoda bir tuşa bastığınızda sadece o tel değil onunla aynı frekanstaki diğer teller de çalmaya başlar.
Veya masaya bir akort çatalı vurduğunuzda odanın diğer ucundaki başka bir akort çatalı da harekete geçer.
Dokunmadığınız halde sesi çıkar.
İşte bu rezonans.
Yani bir şey belirli bir frekansta titreştiğinde aynı frekansta titreşen her şey yakınındaysa onunla birlikte titreşmeye başlar.
Peki bunun sizinle, bizimle, iş hayatımızla ne ilgisi var?
Çok ilgisi var arkadaşlar.
Çünkü insanlar da titreşir.
Biz de titreşiyoruz. Ama burada titreşimden kastım enerji değil.
Hal. Hallerimiz.
Menlu niyetsizlik bir frekanstır.
Titirginlik bir frekanstır.
Eleştiriyle yaşamak, huzursuzlukla yönetilmek, yönetmek bir frekanstır.
Ve bu titreşimler de tabi ki bulaşıcı.
Rezonans kanunun insan ilişkilerinde çalışması tam olarak şu.
Eğer bir insan yeterince yakınınızdaysa ve sürekli aynı frekansta titriyorsa siz de bir süre sonra onun gibi titreşmeye başlıyorsunuz.
İşte bu yüzden bazı iş yerlerine bir sabah mutlu girip akşam hiç kimseyle kavga etmeden bitkin bir şekilde çıkabiliyorsunuz.
Yani kimseyle kavga etmediniz, huzurla girdiniz, mutlu girdiniz ama akşam çok bitkin çıktınız.
Çünkü o ortamdaki insanların o hallerine, o frekanslarına yani o havaya maruz kaldınız.
Dünyada arkadaşlar bu rezonans kanununu en çok anlatan zaten kendisi öncelerinden bir isim var.
Pierre Frank. Kendisi arkadaşlar diyor ki insanlar sadece kelimelerle değil frekansla da iletişim kurar.
Her gün bilinçsizce maruz kaldığınız bu frekanslar sizi dönüştürür.
Ve Dr. Joe Dispenza.
Benim en sevdiğim isimlerden biridir.
Beyni ve bilinç üzerine çalışan dünyaca ünlü bir nörobilimci.
Diyor ki Joe, beyniniz çevrenizdeki insanları sürekli taklit eder.
Aynı ofiste, aynı ruh haliyle geçirilen her gün beyninizin yeni bir versiyonunu yaratıyor.
Hem de diğer insanlara göre çok korkunç.
Ve kurumsal dünyada bunun farkına varıp kültürünü buna göre inşa eden şirketlerden biri var arkadaşlar.
Zappos'un CEO'su Tony Hsieh.
Şirketi kurarken diyor ki ben diyor şirketi kurumsal rezonans üzerine kuracağım diyor arkadaşlar.
Ve bunu yapabilen özel danışmanlarla çalışıyor.
Düşünün kocaman bir şirket kuruyor.
Rezonans üzerine isim yapmış işte ün yapmış insanlarla çalışıyor.
Ve Tony diyor ki yüksek maaş değil yüksek uyum başarıyı getirir.
Ve şirketini de çok yüksek yere bu görüşle taşıyor kendisi.
Peki biz ne yapacağız? Kiminle aynı frekansta olduğumuzu fark edeceğiz.
Sizi aşağı çeken, sürekli şikayet eden, karamsar insanlarla her gün 8 saat geçiriyorsanız rezonansına girersiniz arkadaşlar.
İkincisi, frekans ayarınızı bazen insanların hayatının merkezinden çıkartmanız lazım.
Belki aynı ofistesiniz ama aynı masada oturmak zorunda değilsiniz.
Uzak yerlerde uzak yere oturabilirsiniz, masanızı taşıyabilirsiniz.
Daha farklı bir yere gidebilirsiniz.
Yani mümkünse kendinizi fiziksel ve duygusal mesafe koymaya çalışın.
Ayırma insanlardan. Ve kendi iç frekansınızı yükseltin.
Meditasyonla, nefesle, egzersizlerle.
Ama hepsinden önce arkadaşlar kendi halinize lütfen sadık olun.
Başkasının modunu yüklenmeden kendi ayarınızda kalın.
İş hayatınız sizin sesinizi bozan bir titreşimse oraya hala kendi sesinizi duyurabileceğiniz alanları açmanız lazım.
Çünkü rezonansın kanunu çok basit.
Neyle birlikte titreşirseniz ona dönüşürsünüz.
Ben de çalışan biriyim.
Ben de bazen o yorgunlukların, o pasif agresif hallerin, o ben ne yapıyorum burada ya bunların düşüncelerinin içinden geçebiliyorum.
Ama şunu fark ettim.
İş sadece yaptığınız şey değil.
Kimlerle olduğunuz, kimlere maruz kaldığınız da işinizin bir parçası.
Titreşiminizi seçin. Çünkü sizin frekansınız, sizin kaderiniz.
Mesela Virginia Woolf bu yazarı çok sevdiğimi biliyorsunuz.
Virginia'nın rezonansla değişen bir yazarlık kariyeri vardır arkadaşlar.
Ve Virginia ben yeterince iyi değilim hissine boğularak yazmayı bırakmış bir kadında vaktinde.
Düşünün yani zamanında ben iyi yazamıyorum diye bu kadar başarılı, bu kadar dünyaca ünlü, klasik haline gelmiş bir yazarın düşüncesi bunlar.
Virginie gençlik yıllarında çok ağır bir depresyon geçiriyor.
Atakları oluyor. Yani sadece biyolojik olarak değil çevresel etkilerle de şekilleniyor çünkü bu inanç sistemi.
İşte erkek kardeşlerinden eğitim gördü.
Üniversiteye başvuruyor ama alınmıyor.
İşte babası diyor ki kadınlar diyor bu tarz edebiyat yönden yani ciddi şeyler düşünemez diyor.
Onu daha çok sinirlendiriyor.
Ve o dönemde edebiyat çevresi de arkadaşlar entel erkek kulübü olarak görülüyor.
Yani kadınlara yer yok. Tam da burada devreye rezonans kanunu giriyor.
Çünkü Virginia uzun süre boyunca bu negatif titreşimlerin ortasında kalıyor.
Yani onun frekansı susturulmuş kadının rezonansına sabitleniyor.
Bu arada örnek Virginia verdiğim için kadın diyorum.
Tabii ki genel konuşuyorum. Ne zaman Virginia o çevreden bu tarz konuşan insanlardan çıktı?
Bloomsbury grubuna katıldı.
Yani Bloomsbury dediğim şu, kendisiyle aynı frekansta düşünen, sanat ve özgürlük isteyen insanlarla vakit geçirmeye başlıyor.
Yani kendisiyle aynı düşüncelere sahip insanları buluyor.
İşte zaten Virginia o zaman kendi frekansını değiştirip olması gereken kişi olabiliyor.
Bloomsbury kelimesi arkadaşlar aslında Londra'da bir semt zamanla norm dışına çıkıyor.
Yani işte belli bir zihin grubunu temsil etmeye başlıyor.
Yani bir nevi bu kelime toponimi olmuş.
Siz de kendi bulumsbörlerini Virginia gibi bulabilirsiniz.
Yani Virginia ne yapıyor arkadaşlar böyle bir grubun içinde, böyle insanların titreşimine girdiğinde?
Kendine bir yazma ritmi oluşturuyor.
Aynı saatlerde, aynı köşede yazmaya başlıyor.
Kendini küçümseyen değil, yükselten insanlarla konuşuyor.
Kendime ait bir oda, kendime ait bir zaman yaratmalıyım diyor.
İşte bu rezonansın ta kendisi.
Çünkü rezonans kanunu diyor ki senin titreştiğin frekansa uygun şeyler seni bulur.
İşte Virginia da o yüzden kendi frekansını önce değiştirdi.
Ona inanmayan sistemin içinde değil kendi küçük sistemini kurdu ve oradan yükseldi.
Daha sonralarında böyle bir frekansta böyle bir titreşimde olduğu için de doğru yayın elleriyle rezonansa girdi ve bir tarih yazdı.
Ve sizin için bu hikayeden çıkarılacak birkaç altın tavsiye söyleyeceğim arkadaşlar.
İçinizde bulunduğunuz ortam sizin titreşim alanınızı belirler.
Kendinizi küçülten değil, genişleten insanları seçin.
Virjinal'ın ilk çevresi onun zihinsel genişlemesini durduruyordu.
Babası ne demişti? İşte sen kadınsan yapamazsın, bilmezsin.
Bunlar erkek iş tarzında bir şeyler söylemişti.
Edebiyat için, siz de ofisinizde, işlerinizde, yaptığınız projelerde...
İşte iş ilişkilerinize kendinize bunu sorun.
Bu kişi beni büyütüyor mu, küçültüyor mu?
Bana iyi mi yoksa kötü mü geliyor?
Çünkü zamanla dönüşeceğimiz insanlar onlar.
Ve Joe ne demişti Joe Dispenza ne demişti?
Beynimiz iletişim kurduğumuz, sürekli konuştuğumuz, fikir alışverişi yaptığımız insanların yaptıklarını ve düşündüklerini zamanla taklit etmeye başlar.
Biz bunu fark etmeyiz.
Bir çocuğun işte erkek bir çocuğun babasını, kız çocuğunu da annesine rol alması gibi.
Hatta şöyledir bakın. Bir çocuğa seslenen işte Ayşe kızım diye seslendi diyelim bir anne.
Çocuk efendim anne diyebilir.
Ya da he ne var da diyebilir.
İşte iki seçeneği vardır.
Ve bu iki seçeneği nereden öğreniyor?
Annesinden öğreniyor. Ondan görüyor çünkü.
Eğer çocuk annesine seslendiğinde annesi ona efendim diyorsa çocuk da efendim der.
Eğer annesi ona he ya da ne var derse çocuk da ona he ne var der.
Ya bu bu kadar basit.
Çocuk da fark etmiyor zaten bunu.
Peki Ayçacığım ben şu an çalıştığım işi bırakmak istiyorum.
Burada çalıştığım insanları sevmiyorum.
Beni yükseltmiyorlar, beni düşürüyorlar.
İşimi de sevmiyorum. Aldığım para da az.
Ama hayat şartları beni işte bu çalışmaya zorluyor.
Beni burada buraya mecbur bırakıyor.
Ne yapabilirim? Sonuçta hayatımıza devam etmek için çalışmak zorundayız değil mi?
Kira var, borçlar var, kredi kartları var, krediler var, faturalar var.
Temel ihtiyaçlar var. Bunlar için bile çalışmaya devam etmeye ihtiyacım var.
Ne yapacağım? Rezonans kanunu burada nasıl kullanacağım?
Bana rezonans kanunu buradan fayda sağlayacak şekilde anlatır mısınız dediniz.
Rezonans kanunu arkadaşlar kaçış değil.
İçeride kalıp bozulmamak için var.
Evet haklısınız. Kimi insanlar çıkıp diyor işte enerjini koru.
İşte hemen o işi bırak git.
Sana iyi gelmeyen her şeyi terk et.
Siz de içinden diyorsunuz ya bırakayım da ben neyle geçeceğim?
Yıldız tozuyla mı besleneceğim?
Rezonans kanunun yanlış anlaşılan kısmından bahsedeyim.
Bu yasa hayatını toptan değiştir demez.
Der ki aynı binada kal ama duvarlarını yeniden boya.
Nikola Tesla frekansın evrendeki en güçlü iletişim dili olduğunu söylüyordu biliyorsunuz.
Ve diyordu ki evreni anlamak istiyorsanız enerji frekans ve titreşim üzerinden düşünün.
Şimdi bu ne demek? Bu şu demek.
Siz aynı ofiste aynı masada oturabilirsiniz ama zihniniz bambaşka bir odada kalabilir.
Bakın mesela Viktor Frankl'in de bahsediyorum podcastlerimde sık sık.
O da nazi toplama kamplarında kalmıştı değil mi?
O kadar iğrenç rezil bir yerde.
Ama aklını hep başka bir yerdeymiş gibi düşünerek, aklını başka bir yere vererek, sanki o nezih kampında değilmiş gibi düşünüp yaşamaya başladı.
Rezonans kanunu dibine kadar sömürdü resmen.
Zihninizde arkadaşlar iki ayrı kat planı çizin.
Giriş kat, maaşınız, faturanız, sorumluluklarınız.
İkinci katınızda, üst katınızda kendinizle yaptığınız anlaşmanız olsun.
Yani buradan çıkış planınız var ama acele etmeyin.
Alt katınız. Hayat mecburiyetlerinizin olduğu yer.
Her ay ödemeniz gereken kiranız, faturalarınız, borçlarınız, gitmek zorunda olduğunuz iş, karşılaştığınız toksik insanlar, günlük sorumluluklar, trafik, market sırası.
Burası biraz dağınık, gürültülü, gri.
İşte hani ayakkabımızı çıkarttığımız zaman halının üstünde ilk bir toz birikir, bir kalır ya.
Bütün günün pisliği, tozu kalır.
Yani ondan bir kaçış yoktur.
O tozu görürsünüz. İşte bu öyle bir yer.
Ama bu katı yaşamak sizi küçük ya da vizyonsuz yapmıyor.
Sadece geçici ikametgahınız orası arkadaşlar.
Diğer katımız da sizin içsel sığınığınız.
Burada sizin hayalleriniz, planlarınız, yetenekleriniz, gelecek vizyonunuz var.
Bu kat sizinle bir anlaşma yapar.
Tamam biz şu an giriş katta yaşıyoruz ama sizi unutmayacak arkadaşlar.
Size bir çıkış yolu hazırlayacak.
Bugün değilse yarın ama kesinlikle bir gün hazırlayacak.
Bu kat sizi size hatırlatan yer.
Bu beğenmediğiniz, sevmediğiniz işten çıkarsanız ya da önünüze bir fırsat yakalarsanız gelirse nereye gideceğim ben ya demeden bu katta düşündüklerinizi uygulayabileceğiniz bir plan yapmanız
lazım. Yani kısaca ne demek?
Giriş kat hayatımızın zorlukları, üst katta kendi kaderimizi yazdığımız yer.
Ve rezonans kanunu burada şöyle diyor.
Siz üst kata hangi frekansta çalışırsanız bir gün düştüğün yağda o frekansla size cevap verir.
Yani içeride frekansınızı kurarsanız dışarıdaki gerçekler ona göre şekillenmeye başlıyor.
Zamanla önünüze gelen yeni iş fırsatları size görülmeye başlıyor.
Çekmeye başlıyorsunuz arkadaşlar kendinizi.
ettiğinizden öteye bizler bunları hissedin.
İnandıklarınıza dönüşüyorsunuz çünkü.
Ne yapmak istiyorsunuz? Ne yapmak istemediğinizden emin misiniz?
Hangi becerileriniz var ama hiç kullanmıyorsunuz?
Hangi iş modellerine karşı gizliden gizliye bir çekiminiz var?
Burası sizin stratejik düşünme alanınız.
Bunun adı arkadaşlar kognitif tasarımdır.
Yani zihinsel mimaride yeni yollar inşa etmektir.
Bankada çalışıp yazarlığa geçen insanlar var.
Özel sektörden iç mimarlığa geçenler var.
Çocukları büyürken Instagram içerik üreticiliği yapan kişiler var.
İşte bu kişiler o dediğim panoyu doldurup önlerine bir f...
Fırsat geldiklerinde planları hazır olan insanlar.
Yani rezonans kanunu şöyle çalışmıyor.
Ben iyi düşünürüm. Evren duyar.
Bir mucize gelir. Hayır.
Sizin frekansınız sizin hareket tarzınızla yayın yapıyor.
Yani işten sonra yarım saat podcast mı dinlediniz?
Bir iş fikrini deftere mi yazdınız?
Ninkedinde iş ilanlarınızı favorilerine mi attınız?
Hepsi bir tür frekans yayımı.
Bunun adı arkadaşlar enerjik görünürlülüktür.
Yani sizin neyle ilgilendiğinizi evrene değil kendinize ve etkileşim ağlarınıza göstermenizdir.
Çünkü küçük hareketler büyük çekimler yaratır.
Mekanikte bir şey vardır.
Küçük bir titreşim doğru noktada çok büyük yapıları sarsabilir.
Ve buna rezonans patlaması deniyor.
İş hayatında da bu oluyor.
Bir arkadaşınıza ya ben şu alana ilgi duyuyorum dersiniz.
İki hafta sonra size bizim şirkette bir açık var deyip bir mesaj atabilir, söyleyebilir.
Bu bir tesadüf değil arkadaşlar.
Bu rezonanstır. Her hafta bir kişiyle istediğiniz, yapmak istediğiniz bir konuyu konuşun.
Korkmayın, nazar değer demeyin.
Ona inanmayın, utanmayın arkadaşlar.
Fikrinizi rezonansa sokmuş olacaksınız bu şekilde.
Ve dış dünyada harekete başlamadan önce iç dünyanın...
Bunu hak ettiğinizde lütfen karar verin.
Çok kritik bir nokta bu.
Bazen dış fırsatlar gelir ama bizler içten hazır değilizdir.
Kabul edemeyiz, kendimizi sabote ederiz ve kaçarız.
Bu yüzden ben bu geçiciyi hak ediyorum cümlesini lütfen kendinize içselleştirin.
Bunun adı içsel mülkiyet bilince.
Yani başarıyı sadece dilemek değil onu taşıyabileceğine inanmak.
Yani spritüel olarak söyleyelim.
Mucizelere açık olmak.
Her gün bir dakika boyunca şu cümleyi yazmanızı öneriyorum.
Ben bu frekansa çıktım, şimdi hayat bunu duymaya hazır.
Her sabah yazdığım cümle, istediğim neyse onu yazdıktan sonra aynen böyle yazıyorum.
Ben bu frekansa çıktım, şimdi hayat bunu duymaya hazır.
Ve sonra fırsat kendini tesadüf gibi kılıklandırıp karşınıza çıkacak.
Evet bazen bir mucize gibi oluyor ama sizin ruhsal algoritmanız o tesadüfü çoktan kodlamıştı.
Yani siz frekansınızı yükselttiğinizde size uygun insanlar, uygun iş modelleri, girişim fikirleri, önce bir fikir sonra bir telefon sonra bir görüşmeye dönüşüyor.
Bakın arkadaşlar Amerikalı çok ünlü bir sunucu var.
Steve Harvey. Belki biliyorsunuz.
Kendisi vaktinde kağıt mendili satarak geçiniyor.
Her sabah aynanın karşısına geçip diyormuş ki çok ünlü olmak istiyormuş.
Beni diyor bir gün diyor. Herkes diyor televizyonda görecek.
Bunu söyleyerek ahneye bakıp sürekli konuşurmuş.
Yıllar sonra bindiği bir asansörde birisiyle öyle rastgele konuşurken hani böyle biz de kızlarda da lavaboda kullanıyoruz ya.
Aa rujun ne güzelmiş çantan şöyleymiş hani öyle laf atarız ya.
Öyle bir laf atıyorlar birilerine öyle bir konuşmaya giriyor birisi.
4-5 kişiler asansörde bir espri yapıyor.
Çok komik bir espri yapıyor. Bir anda o anda aklına geliyor ve herkes gülüyor.
Ve o asansörde olan insanlardan biri arkadaşlar Amerika'nın en büyük yapımcılarından biri.
Adam çatlamış gülmekten.
Ve çok hoşuna gidiyor.
Ve stil ile tanışmak istiyor.
Arkasından gitmiş böyle koşmuş hatta.
Sonra onu televizyon programına çıkartıyorlar.
Adam program yapıyor biliyor musunuz?
Düşünün Amerika'da çok ünlü bir sunucu bu adam.
Yani rezonansını nasıl yaptı bu?
Hiçbir şey yapıp sadece düşünmedi ya da sadece yazmadı.
Bir espri yaptı, görüldü ve ona çekildi, istediğine çekildi.
Yani o içeride hazırlık yapıyordu aslında.
Kağıt mendili satıyordu ama ya ben kağıt mendili satıyorum, fakirim ya ben nasıl ünlü olabilirim demiyordu.
Aynanın karşısına mı geçip bile herkes eğer baba yiğidin harcı değildir kendi gözlerinin içine bakarak söylüyordu.
Yani ben çok ünlü olacağım.
Herkes beni televizyonun izleyecek diye.
Siz şu anda bir işe gitmek zorundaysanız işte kötü maaş olsun, kötü frekans olsun bunlara katlanıyorsanız eğer üst katınızda bir paneliniz varsa, bir planınız varsa ve arkada yaptıklarınız varsa işte orası
sizin rezonans atölyeniz.
Siz orada küçük küçük frekans yayınları yapıyorsunuz.
Fırsatlar sizi tesadüfen değil matematiksel olarak bulacak.
Çünkü rezonans bu. İçteki düzen Dışta yankı bulur.
Her sabah mikrofrekans anları yaratın arkadaşlar.
Gittiğiniz o ofisteki kahveyi bile sizin için kendi enerji koruma rüteli olarak görerek alın kahve dökerken.
Yani kendinize yutalizasyon yapın.
Sıradan bir hareketi bilinçli olarak bir sembole dönüştürün.
Ben şu anda bu kahvemi içiyorum.
Kendi rezonansımı oluşturuyorum.
Kendime istediğim şeyleri, isteklerimi çekmek için bir alan yaratıyorum deyin.
Yanınızda eğer sizin frekansınızı bozan, sizin moralinizi bozuran, sizi düşüren insanlar varsa lütfen onun frekansını almadan sadece onu gözlemleyin.
Dışarıdan izleyin. Mevlana ne diyordu?
Cahil'le sohbet etmek zorunda kalırsan susmak kadar büyük bir cevap.
Olamaz. Rezonans kanunu sadece ben iyi olayım demekle çalışmıyor.
Çalışırken iş yerinde yani başınızda işte yöneticiniz, müdürünüz sizi dibe çekiyorsa, vizyonunuzu zehirliyorsa, her sabah enerjinizi boyuyorsa, böyle insanlar varsa iç frekansınızı korumak
sıradan bir bilinç hali değil.
Aktif bir ustalık gerektirir ve bu konuda gerçekten aydınlanmış olmanız gerekiyor.
Hiç kolay şeyler değil. İşlerinizde dediğim gibi sizinle aynı dili konuşmayan insanlar olabilir.
Her dediğinize pasif, agresif, yorumlayan bir yönetici olabilir.
Sürekli şikayet eden bir ekip arkadaşınız olabilir.
Ben çok gördüm.
Ya da sadece varlığıyla sizin alanınızı daraltan biri olabilir.
Şimdi burada yapılacak şey onu duymamak.
Onları duymamak değil. Onu yansıma olarak görmektir.
O sadece bir yansıma.
Siz sadece onu dışarıdan görüyorsunuz ve Burada şuna dikkat edin.
Aynı nöronları. Beynimizin içinde aynı nöronlar dediğimiz bir yapı var.
Birisi esniyorsa biz de esniyoruz ya.
Birisi bağırırsa bizim kalbimiz hızlanıyor.
Biri korkuyorsa bizim de içimizde bir şey tetikleniyor.
Bu. Yani yanındaki insanın duygusu istemeseniz de sizin biyoninize sızıyor.
Ama rezonansın farkı burada ortaya çıkıyor.
Siz bu enerjiyi fark ettiğinizde onu almak yerine gözlemlemeyi seçin.
Yani onun frekansına girmemiş olacaksınız.
Yani duygusal bir zırh hazırlayacaksınız kendinize.
Bakın Epictetus, antik Yunan filozofu Epictetus biliyorsunuz.
Ne diyordu? Seni sinirlendiren kişi değil o kişiden ne beklediğindir.
Yani patronunuz sizi anlayısızca azarladığında sizi öfkelendiren şey onun sesi değildir.
Sizin içinizde...
beni anlayacak biri olmalıydı.
Beklentisidir arkadaşlar. Bu yüzden sizin yanınızı sıkıyor.
Siz içinizden diyorsunuz ki benim patronumun Beni anlayacak biri olması, bana hak verecek biri olması lazım.
Bu farkındalık sizi otomatik olarak duygusal tepkiden çıkaracak.
Yani rezonansa girmeyi değil, mesafeli gözlemlemeyi seçmiş olacaksınız.
Peki gerçekte ne yapabilirsiniz?
Birkaç mekanik tavsiye vereyim.
Bedeninizi koruyun.
Bunlar işe yarar. Yanınıza sizi tüketen biri varsa bedeniniz kasılıyor.
Omuzlarınızı gevsetin, nefesinizi sabitleyin.
Sözlerini içselleştirmeden zihninden değil, üzerinden geçen rüzgar gibi alın.
Onların sözlerini zihninizden tekrar tekrar geçirmeyin.
Düşünüp durmayın arkadaşlar.
Üzerinizden geçen esen bir rüzgar gibi algılayın.
Size o lafı söyleyen, sevmediğiniz lafları söyleyen kişileri arkadaşlar zihninizde bir rol verin.
Deyin ki bu kişi işte iş yerindeki x görevinde herhangi biri.
Küçsel bir düşmanım değil.
Görevde bu görevdeki herhangi bir figür başkası da olabilirdi.
Böyle bir mesafe koyarsanız sizin rezonansınıza girmekten korur.
Yayına bozulan frekansa girmemeyi seçin.
Onlar yayına bozulan frekanslar.
Şöyle düşünün arkadaşlar. Radyoda cızırtılı bir kanala denk geldiyseniz kızıp radyoyu kırmazsınız.
Kanalı değiştirirsiniz. Aynı ortamda başka bir iç kanalı açın kendinize.
Ortam bozuldu diye, işlerinizin ortamı kötü diye siz de bozulmak zorunda değilsiniz.
Şirketiniz bir cehennem olabilir.
Oraya gitmek cehenneme gitmek gibi gelebilir.
Müdürünüz vizyonsuz olabilir.
Sevmediğiniz birisi olabilir. Ekip arkadaşınız bencil olabilir.
Ama bu sizi... aynı hale getirmek zorunda değil.
Çünkü bu insanların frekansı geçici.
Ama sizin öz frekansınız sizinle mezara kadar gidecek olan şey.
Ve rezonans diyor ki karanlıkta kalabilirsin ama o karanlığa dönüşmek zorunda değilsin.
Ben bu işten çıkamam diyenlere epik tesosu tanıyor musunuz demek istiyorum arkadaşlar.
Ya şöyle düşünün sabah 8.45 serviste camdan dışarı bakıyorsunuz ya da işte arabadan düşünüyorsunuz.
Ben bu işi nasıl bırakacağım ya işte yaşım olmuş 30-35.
Borçlarım var. İşte belki çocuğunuz vardır.
Çocuğum var. Kredilerim var.
Yani bir alana geçsem başka bir alana geçsem sevdiğim bir alan.
Neyle geçineceğim diyorsunuz?
CV'm bile bu şirkete özel.
Yani CV'm baktığım zaman şu an bu işi yapmam normal.
Yani olmaz geçemem.
İşte böyle düşündüğünüzde gözünüzün önüne Epiktetos'u götürün.
Ne diyor Epiktetos? Ben köleyken filozof oldum.
Sen sabit maaşlı bir bireyken neden değişmeyesin?
Biliyorsunuz Epiktetos Roma İmparatorluğu'nda başka birinin mülkü olarak doğdu.
Adam doğuştan köle.
Kendi vücudu bile kendine ait değildi.
Yani ne iş değiştirebiliyordu ne ortamını değiştirebiliyordu.
Sabahları ne hissediyorsun diye soran bir kişi bile yoktu.
Ama ne yaptı? Zihnini özgürleşti.
Ve sonra ne dedi?
Seni rahatsız eden şey olayın kendisi değil.
Senin o olaya yüklediğin anlam.
Ve Epictetus bugünkü iş insanına yani bizlere sesleniyor.
Yani bizler ofiste bir şeylere sinir olmuşken Epictetus diyor ki sana hakaret eden kişiye sinirlenmen onun seviyesine indiğini gösterir.
Zihnini oradan çek kendin kal.
Ya da bugün seni zorlayan çalışma koşulları olduğunda bu koşullar geçici ama ben kılıcım diyebiliyor musunuz?
Bunları sorun. Epiktetos bunları yapıyordu.
Çünkü kontrol edemediğin şeyleri hakkında dertlenmek dev bir yangına bir bardak su taşımaktır.
Değil mi? İş değiştirmek istiyorsanız ama korkuyorsanız kendinize şöyle dersiniz.
Ya olmazsam? Ya yeni işte mutsuz olursam?
Ya yapamazsam? Epiktetos bunu hiç istememişti arkadaşlar.
Çünkü onun yeni iş hayali bile yoktu.
Öyle bir hayal bile kurmuyordu.
Onun sadece kendine ait bir düşünme sistemi vardı.
Böyle bir hedef vardı ve bunu da başardı.
Sizin elinizde CV'niz var, internet var, Google var, bir sürü iş arayabileceğiniz yerler var, bir sürü insanlar var.
Ama Epictetus'un sadece özgürleşen bir beyni vardı.
Ve o beyin hala dünyanın dört bir yanına ilham veriyor.
Her gün işe giderken, sizi içten içe öldüren bir ortamda yaşarken kendinize şöyle bir şey sorun ya.
Ben yapıyorum arada bir. Başka bir bölümde de söylemiştim sanırım.
Hatta Spiderman olsa ne yapardı demiştim.
Size de şöyle söyleyeyim.
Epictetus olsa ne yapardı?
Bence muhtemelen şöyle derdi.
Dış dünyanın zincirleri seni boğabilir ama sen içindeki anahtarı hatırla.
Çünkü kölelik bedenindeyse geçicidir.
Zihnindeyse... kalıcı.
Epiktetos köleyken filozof oldu.
Siz neden hala mutsuz bir ofis ortamında sömürülüyorsunuz?
Neden oturuyorsunuz? Her gün sizi siz yapan bir alana 15 dakika yatırım yapın arkadaşlar.
Yazın, düşünün, üretin, dinleyin.
Bunu sadece katlanmak için değil, frekansınızı içeriden sabitlemek için yapın.
Yani gördüğünüz gibi rezonans Bazı şeylerden kaçmak ya da sadece hafta sonu olduğu zaman hadi kafamı dağıtayım ya zaten bu işi de hiç sevmiyorum demek değil.
Çünkü hafta içleri de hafta sonunda biz ölene kadar devam edecek, bitmeyecekler.
Yani kirli suyun içinde kendi sesinizi duymak ve o sesi korumak arkadaşlar rezonans.
Sizin sesiniz o işin gürültüsünden daha önemli.
Yani şu anda kimse yeni bir iş için, istediğim işi bulmak için imkanım yok.
Bana kimse bir imkan vermiyor diyemez.
Yani imkansızlıklardan bir sürü imkanlar çıkartabiliyorlar.
Bakın şu an aklıma şey geldi.
Hazreti Hacer, İbrahim peygamberin eşi biliyorsunuz.
Henüz kundaktaki bebeği İsmail ile bugünkü Mekke'nin olduğu çölde yalnız bırakılıyor.
İşte bir vaha yok, bir şehir yok.
Bir kadın ve çocuğundan başka hiç kimse yok.
Hiçbir şey yok. Bebeği ağlıyor, su yok, gölge yok, ses yok.
Ne yapıyor Hacer? Koşmaya başlıyor.
Safa ve Merve tepeleri arasında yedi kez gidip geliyor.
Bir kadın çocuğu için çölden başka hiçbir şeyin olmadığı bir yerde, çorak toprakların olduğu bir yerde taşların üzerinde ayaklarını umutla yere basmıştı değil mi?
Su bulamadı ama vazgeçmedi.
Tam 7. geliş gidişten sonra İsmail'in ayaklarının dibinden çocuğun ayaklarının dibinden bir kaynak fışkırmıştı değil mi Zemzem?
Bu sadece Allah bir mucize gönderdiği hikayesi değil arkadaşlar.
Bu çabanın Allah katındaki değeri.
Allah onun doğasına değil çabasına cevap verdi.
Kur'an'da aslında bu olay doğrudan anlatılmıyor ama işte İslam kültüründe bu olay sünnetle sabit ediliyor.
Ve hatta biliyorsunuz haç ibadetinde Safa ile Merve arasında koşmak Hacer'in koşuşunu hatırlamak için yapılıyor.
Yani bugün bile her yıl milyonlarca insan onun izinden gidiyor.
Çünkü Hacer hiçbir şeyin olmadığı yerde her şeyin mümkün olduğunu gösterdi.
Ve şöyle bir bilgi vereceğim.
Safa ile Merve arasındaki mesafe arkadaşlar Hacer'in yaptığı kadar 7 kere gidip gelmek toplamda yaklaşık olarak 1 saat yürüyüşe karşılık.
Yani şöyle düşünün. İnanılmaz sıcakta çıplak ayaklarınızla hiçlikte panik halindesiniz.
Ve çocuğunuz ölmek üzere 1 saat boyunca koşturmak.
Bu nasıl bir umut?
Bu nasıl bir imkan?
Değil mi? Çok güzel bir hikaye bence Hazreti Hacer.
Bugün biz hala şu anda ben de Hazreti Hacer'in o yürüyüşünü anıyorsak konuşuyorsak demek ki bazen bir saatlik bir yürüyüş binlerce yıl sürecek bir umut olabiliyormuş.
Bir de hata yapmaktan çok korkuyoruz arkadaşlar.
Rezonansı o yüzden de kullanamıyoruz.
Çünkü hep acaba da kalıyoruz.
Hani bu işi bırakırsam acaba iş bulabilir miyim, yapabilir miyim diye.
Mutluluk tuzağı kitabını okumuşsunuzdur.
Orada yazarın şöyle bir cümlesi vardı.
Hata yapmaktan kaçmanın tek yolu hiçbir şey yapmamaktır ki muhtemelen bu da hataların en büyüğüdür.
Yani hata yapmaktan lütfen korkmayın.
Umudunuzun ve çabanızın hiç bitmemesini tüm kalbimle diliyorum arkadaşlar.
Umarım anlattıklarım, sesim, kelimelerim size şifa olur.
Umarım beni dinlerken kalbimden çıkan bu güzel titreşim size şifa olur.
Çünkü siz beni dinledikçe, bana mesajlar attıkça çok güzel mesajlarınız geliyor.
Çok güzel sorular soruyorsunuz.
Bana sorular sorduğunuz zaman, yorumlar yaptıkça hatta siz de bana şifa oluyorsunuz.
İyi ki varsınız ya. İyi ki ben de varım.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
