
İnsanlığın En Büyük Ortak 2 Derdi ve Kurtulma Yolları
22 Mayıs 2026 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
1967’de iki psikiyatrist, Thomas Holmes ve Richard Rahe, 5.000’den fazla hastanın hayat kayıtlarını inceliyor ve insanların hastalanmadan önce hangi büyük hayat olaylarından geçtiklerine bakıyorlar. Sonra 43 maddelik bir dert listesi çıkarıyorlar. İşte bu bölümde en büyük 2 derdi ve kurtulma yollarını anlatıyorum.
Transkript
Altyazı M.K.
Eski zamanlarda bir kasabada herkes derdinden şikayet edermiş.
Kimi parasızlıktan yakınırmış, kimi evladından, kimi hastalığından, kimi yalnızlığından.
Herkesin derdi aynı yere çıkarmış.
Benim imtihanım bana çok ağır.
Bir gün kasabaya yaşlı bir derviş gelmiş.
Meydanda toplanan insanları dinlemiş.
Herkes sırayla derdini anlatmış.
Bir de demiş ki benim evimde hiç huzurum yok.
Diğeri ben yıllardır hastalıklarla uğraşıyorum demiş.
Bir başkası da benim evladım bana çok büyük dert oldu demiş.
Bir diğeri de ben çalışıyorum ama bereketim hiç olmuyor.
Hiç bereketini göremiyorum demiş.
Kadı balık büyüdükçe şikayette büyümüş.
Herkes kendi derdinin en ağır dert olduğunu anlatmaya çalışmış.
Derviş bir süre susmuş.
Susmuş ve sonra demiş ki peki madem herkes kendi derdini dünyanın en büyük derdi sanıyor bu gece hepiniz evinize gidin.
Dertlerinizi birer torbaya koyun.
Sabah gün doğmadan buraya meydandaki çınarın altına getirin demiş.
Ertesi sabah herkes gelmiş.
Kimi torbasının sırtında zor taşımış, kimi kucağında getirmiş, kimi torbasını yere bırakırken çok büyük bir it çekmiş, kimi neredeyse torbanın altında kalıyormuş.
Derviş bütün torbaları Çınar'ın dallarını astırmış.
Sonra halka dönüp demiş ki şimdi herkes istediği torbayı seçsin.
Kendi torbanızı almak zorunda değilsiniz.
Kimin derdi size hafif görünüyorsa onu alın lütfen demiş.
İnsanlar önce sevinmiş.
Nihayet kurtulacağız dertlerimizden demişler.
Ama sonra torbaların arasında dolaşmaya başlamışlar.
Bir kadın komşusun torbasına yaklaşmış.
Bir bakmış içinde evlat acısı varmış.
Bir adam başka bir torbaya bakmış.
İçinde yıllardır saklanan bir hastalık varmış.
Bir genç başka bir torbayı açmış.
İçinde kimseye anlatamadığı yalnızlıkları duruyormuş.
Biri zengin sandığı hep dışarıdan baktığı zaman ne kadar çok parası var, kim bilir ne kadar mutludur dediği adamın torbasına bakmış.
İçinde korku, uykusuzluk ve evladıyla kopmuş bağları varmış.
Biri güçlü sandığı kadının torbasına bakmış.
İçinde yıllardır susulmuş kırgınlıkları varmış.
Herkes torbadan torbaya gitmiş.
Her torbanın içinde başka bir yük, başka bir yara, başka bir gece varmış.
Ve öğleye varmadan herkes sessizce kendi torbasının yanına dönmüş.
Derviş sormuş. Ne oldu?
Daha hafif bir dert bulamadınız mı?
Kalabalıktan biri öne çıkmış.
Başını eğmiş ve demiş ki bulduk sandık ama herkesin derdi kendi içinde ağırmış.
İnsan başkasının derdini dışarıdan görünce küçük sanıyormuş.
Der işte demiş ki, işte hayatın sırrı burada.
Hayat kimseye aynı imtihanı vermez.
Çünkü herkesin kalbi başka yerden sınanır.
Kimin sınavı sabırdır, kiminin affetmek, kiminin susmak, kiminin yürüyüp gitmek, kiminin kalıp dayanmak.
Siz kendi torbanızı taşırken yalnızca yükünüzü değil, ruhunuzun hangi yerden büyüyeceğini de taşırsınız.
İnsan kendi derdini lanet sanır ama bazen o dert ruhunun olgunlaşmak için seçtiği bir kapıdır.
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon'a.
Bugün dünyada en çok yaşanan iki ortak derdimizden bahsedeceğim.
Ve bu dertlerimizi hafifletmek için, hayatımızı böyle insan insan sonuna kadar canlı canlı yaşayabilmek için neler yapabiliriz?
Bunları anlatacağım arkadaşlar. Şimdi nereden çıktı bu konu derseniz eğer, geçenlerde bir araştırmanın analizini okudum.
Şimdi araştırma şöyle 1967'de iki tane psikiyatrist Thomas Holmes ve Richard Ray.
Bu iki tane arkadaş 5000'den fazla hastanın hayat kayıtlarını inceliyorlar.
Hayatlarına bakıyorlar. İnsanların hastalanmadan önce hangi büyük hayat olaylarından geçtiklerini anlamaya çalışıyorlar.
Ve sonra da arkadaşlar 43 maddelik bir dert listesi çıkarıyorlar.
Tam 43 tane. Bu 43 tane madde dünyada en çok yaşanan dertler listesi.
Yani insan ruhunu en çok zorlayan, bedenini etkileyebilen hayat sınavlarını ve dertlerini işte buluyorlar.
Ve bir de bunların üzerine işte hayatımızı yüzü üzerinden ne kadar etkiler buna göre bir puan veriyorlar.
Neden böyle bir araştırma yapıyor bu adamlar?
Çünkü onlar insan hayatındaki bazı olayların işte ister kötü olsun ister iyi bedenimizi yeniden uyum sağlamaya zorladığını biliyorlar.
Diyorlar ki yani bizim bedenimiz farklı olaylar yaşadığımız zaman yeni normale, yeni doğrumuza bizi zorlar.
Ama bu zorladığımız olayların tam olarak açılımı nedir?
Yani biz bunlara isim koyalım diyorlar ve işte böyle bir listeyi ortaya çıkartıyorlar.
Yani bunların baktığı şey yaşadığımız olayların bizi mutlu ya da mutsuz etmesi değil.
Bizim düzenimizin bozulması.
Yani bir olay yaşıyorsunuz düzeniniz iyi veya kötü yönde.
bozuluyorsa arkadaşlar beynimiz, bedenimiz ve sinir sistemimiz diyor ki tamam şimdi yeni bir hayata alışacağız.
Bu olaylardan sonra yeni hayatımıza alışmamız gerekir diyorlar.
O yüzden arkadaşlar bu iki adam ortak dertlerimizin bilinmemiz gerektiğini söylüyorlar ki bunun normal olduğunu bilelim.
Ki zayıf yanlarımızı görelim.
Daha bilinçli yaşayalım.
O yüzden Yaşadığımız derdin büyük veya küçük biraz sonra zaten en büyük en çok yaşadığımız iki tanesini anlatacağım.
Hani o anda onu bilincinde olmanız lazım.
Yani şu anda ben böyle bir olay yaşadım.
Evet bunun farkındayım bilincindeyim ve şöyle davranacağım.
Vücudum şöyle bir tepki verdi.
İşte aklım şu şekilde davranıyor.
Sıkıntı yok Ayça devam edelim.
Hani bunları demek için tabii ki bilinçli olmamız gerekiyor.
Bu yüzden bu iki adam da bu araştırmayı yapmışlar.
Yani insan neyle savaştığını bilirse kendine daha doğru davranır.
Dinlenmesi gereken yerde kendini kırbaçlamaz.
Yardım istemesi gereken yerde de kimselerden utanmaz.
Hayatınızda çok fazla değişim varsa eğer şu anda yeniden yapılandığınızı bilmeniz gerekiyor yani.
Mesela arkadaşlar örnekten gideyim.
Ya bitkileri düşünün değil mi?
Çoğu bitkinin normal şekilde çiçeklenmesi için ne olması gerekiyor yani?
Belli bir süre boyunca hatta bu dönemin bir de süresi var.
Düşük sıcaklıkta kalmaları lazım değil mi?
Ne diyoruz işte buna? Fizikte sanırım ne diyorlar?
Soğuklama. Yani soğuklama ihtiyacı deniyor.
İşte bu soğuklama bitkinin kendi oluşumunu noksansız tamamlaması için kış süresince belli bir santigrat derecenin altında beklemesi gerekiyor.
Yani beklemiş olması gerekiyor.
Çünkü bitkinin hormonal dengelerinin soğuklama sayesinde kurulacağını biliyor.
Ve bu bitki türleri de arkadaşlar yaşamda kalmaları için bunu sağlamıyorlar.
Yaşarken yüksek verimli ve kaliteleri olmaları için geçirmeleri gereken bu pozisyonun farkındalar.
Soğuklama pozisyonunun. Sağlıklı bir şekilde büyüyemeyecekler eğer bu soğuklama durumuna gelmezlerse.
Ve tabii ki ne olmayacak? Gelişme gösteremeyecekler.
İşte dertlerimiz de bu yüzden varlar.
Yani mesela bitki demişken aklıma geldi şimdi.
Buğdayı düşünelim değil mi? Buğdayın ekmeğe dönüşüp bize faydalı oluncaya kadar geçirecekler.
aşamaları düşünelim arkadaşlar.
Her bir buğday tanesi çok çarpıcıdır veya bence buğdaylar gerçekten çok farklılar.
Toprağa gömülüyorlar, toprakla mücadele ediyorlar.
Bu toprakla mücadele ettikten sonra bizim önümüze geliyorlar ve eziliyorlar.
Sonra biçiliyorlar. Sonra harmanda dövülüyorlar.
Sonra samandan ayrılıyorlar.
Sonra değirmende yine dövülüyorlar.
Sonra teknelerde yoğuruluyorlar.
Sonra fırında ateşlere atılıyorlar.
Sonra dişlerimizde paramparça oluyorlar.
Yetmiyor mide asitimizde mide asitlerimiz tarafından daha da parçalanıyorlar.
İşte buğday arkadaşlar bütün bu çilelerin sonrasında bize fayda sağlamak için varlar.
Yani bizim dolaylı olarak devamlılığımıza vesile olmak için böyle aşamalardan geçiyorlar.
Bu bir ceza değil arkadaşlar.
Bunlar bizim var olmamızı sağladığı için aslında buğday gerçek değerini ortaya çıkarıyor.
Düşünsenize insanlığın devamını sağlamak için yıllardır bu kadar zorlu ve acı veren aşamalardan geçiyorlar.
Hazreti Mevlana soruyor.
Diyor ki bahçıvan ağaçları budamazsa dallar gelişir mi?
Terzi kumaşı paramparça etmezse elbise çıkarır mı?
Evet o zaman dertlerimize geçelim.
Holmes ve Ray'nin ölçeğine göre hayatımızdaki en ağır sınavlara bir bakalım.
Listenin birinci sırasından seçtim bunu.
Yani %100 insanın hayatını etkileyen ve %100 herkesin başına geldiğinde aynı aşamalardan geçtikleri bir dert olduğunu söylemişler.
Ne arkadaşlar sizce hangi dert olabilir?
Çok sevdiğiniz birinin ya da eşinizin ölümü.
Yani aslında eşinizin ölümü diyor.
Yani evlilik olarak görüyor.
Ama tabii ki evli olmak zorunda değilsiniz.
Çok sevdiğiniz, sevgiliniz, beraber yaşadığınız arkadaşınız da olabilir.
Derler ya hani... Ölenler ölümü bilmez, ölüm kalanlar içindir.
Çok zorlar bu his insanı yani.
Gerçekten zor bir histir.
Şimdi ben de bu konu tabii ki narin bir konu.
O yüzden belki detaylarına girmeden anlatırım.
Eğer kendimi tutabilirsem bilmiyorum.
Çok da hani böyle bir kayıp yaşayanları üzmek de istemem.
Ama belki dinlemek hoşunuza gider.
Başkasının ağzından bunları duymak belki hoşunuza gider.
İnşallah şifa olsun diyelim.
Ölmüş birini özlemek dünyanın en çaresiz hissi diyorlar.
Bir eşiniz var. Bayağı var yaşıyorsunuz.
Yaşınız kaç olursa olsun bir gün yanınızdan göçüp gidiyor.
İnsan gider hırkası kalır, terlikleri kalır, fotoğrafları kalır, yattığı köşede gülümsemeleri kalır, duvarlarda sesi kalır, birlikte diz çökülen sofra öylece kalır.
İnsan kalmaz ama acısı.
Yapılan yaz araştırmaları sonucuna göre arkadaşlar bilim insanları diyor ki biz yakınımızı kaybettiğimizde beynimiz bunu sadece duygusal bir olay olarak görmez.
bedensel bir acı olarak da görür diyor.
Yani sosyal ve fiziksel acının ortak olarak beynimizde etkilediği yerler var diyor.
Nerelere oralar? Tabii ki bağışıklık sistemimiz, uyku düzenimiz, iştahımız, bedenimizde alakasız yerlerimizin durduk yere ağrıması.
Çünkü bağışıklık sistemimiz zaten biliyorsunuz stres hormonlarıyla ortak çalışıyor.
Birbirlerini kolayca etkileyebiliyorlar.
Sevdiğiniz birinin ölümüne tanıklık ettiyseniz ya mutlaka şunu demişsinizdir.
Ya ben neden hala toparlanamıyorum?
Hani ileriki günlerde neden hala toparlanamadım demişsinizdir.
Neden? Çünkü beynimiz, bedenimiz ve kalbimiz aynı anda yeni bir gerçekliğe alışmaya çalışıyor.
Psikolojik olarak bakalım.
Beynimiz bir süre diyor ki evet eşim ölmüş olabilir ama o hala hayatımın bir parçası ama ben artık ona ulaşamıyorum.
Bir arkadaşımın annesi vefat etmişti.
Telefonunu annesinin telefonu o aldı ve telefonunun şarjı bittikçe şarja takıyordu.
Bir gün dedim ki niye dedim annenin telefonunu şarj ediyorsun biliyorum yani teyzenin telefonu o niye dedim sürekli bunu şarj ediyorsun.
Dedi ki kendi telefonumdan annemi hala arıyor olabilmek bana annemin telefonu açma ihtimali var gibi geliyor Ayça demişti.
Bana çok dokundu bu gerçekten böyle.
Benim annem çok şükür ki hala ise bunu söylerken bile utanabiliyorum.
Çünkü çok yakın bir arkadaşımın annesiydi vefat eden.
İnanamamıştım böyle aklıma o anda şey gelmişti.
Anneme kavga sırasında söylediğim laflar, sözler.
Tabii ki benim de problemlerim oluyor ailemle.
Tabii ki olacak olmazsa zaten değil ama önemli olan sağlıklı olması.
Yani ne olursa olsun. Çok kötü olmuştum böyle.
Kendimi nankör gibi hissetmiştim.
O yüzden bu yeni normale alışmaya çalışan insanların birisini kaybettikten sonra ne kadar zorlandığını yaşamasam da az çok tahmin edebiliyorum.
Yaz üzerine yıllarca çalışma yapmış bir sinir bilimci var arkadaşlar.
Mary O'Connor diyor ki yaz sürecinde bırakmayı öğrenemezsiniz.
Çünkü o kişi fiziksel olarak artık ulaşılmaz durumdadır.
Ama duygusal olarak hala ulaşabildiğiniz için kaybettiğiniz kişiye hala bağlı olduğunuzu bilerek bu süreci doğru ancak yöneterek devam edebilirsiniz diyor.
Yani mesela ne demek bu arkadaşlar?
Bizim kültürümüzde vardır değil mi?
Ölen kişi niyetine...
Kokmalar döktürülür.
İşte helva kavrulur.
İşte insanları dağıtılır. Eve gelenlere verilir.
Onun adına çeşmeler yaptırılır.
Hani durumun, maddi durumun çok iyiyse adına yaşatacağın şeyler yaptırırsın.
İşte Sakıp Sabancı mesela oğlu Metin, özel oğlu Metin öldükten sonra bir sürü rehabilitasyon merkezleri, eğitim, sağlık kurumları falan yaptırmıştı.
Hatta şey demişti bir röportajında da o benim içimdeki, yüreğimdeki ateşim demişti.
Çok seviyordu o oğlunu çünkü.
Hani bu şekilde yaz sürecinizi sağlıklı bir şekilde geçiriyorsunuz.
Diyor ki bizde de hani bizde Müslüman olanlar da aynı şeyi yaparlar.
Hani ne yaparlar işte dua okurlar.
Her ne kadar işte okuduğunuz dua hocalar ne diyorlar şu anda ben de dinliyorum.
İşte okuduğun dua gitmiyor artık onun hesabı bitmiş oluyor.
Sonra bazıları da diyor ki işte sadece kız çocuğunun okuduğu dualar.
İşte babaya ulaşıyor, anneye ulaşıyor.
Her kafadan bir ses çıkıyor ama insan hani onun gittiğini fiziksel olarak gittiğini biliyor.
Ama hani duygusu olarak hiçbir şey yapamıyorsa bir dua okuyayım bari.
Ona bir faydam olsun ya da onu hala unutmadığımı hissedebileyim, bağımın devam ettiğini hissedebileyim diye.
Hani sağlıklı yaz sürecinde bunları yapabilirsiniz diyor bu sinir bilimci Mary.
Sinir bilimci Mary dedim yalnız şey bakkalca Recep amca gibi.
Ve arkadaşlar Harvard Halk Sağlığı Okulu'nda da yapılan bazı çalışmalar var.
Bu çalışmalara göre de eşini kaybeden...
kişilerin özellikle ilk 3 ayda ölüm risklerinin belirgin şekilde arttığını görüyorlar.
Yani sizin bir yakınız öldü diyelim.
3 ay boyunca sizin yüksek ihtimalle hastalanma ya da büyük bir hastalığa yakalanma ihtimaliniz çok yüksekmiş.
O yüzden kendinizi çok fazla maalesef bu da hayatın bir gerçeği üzmemeniz gerekiyor.
Bağışıklığınız düşüyor arkadaşlar.
Yani bu dertlerle, bu sıkıntıyla uğraşmak için bazılarımız farklı şeyler yapabiliyoruz.
Garip şeyler yapabiliyoruz.
Mesela ben bir haber hatırlıyorum.
Amerika'da bir tane kadının hikayesi vardı.
Haber olmuştu işte. Eşi ani bir kalp kriziyle ölüyor.
O da ölmeden önce eşinin yaptığı suşi var.
O suşiyi alıyor, buzluğa koyuyor.
Ve iki yıl boyunca o suşiyi buzlukta bekletiyor.
Hazır olduğunda da çıkartıp onu yiyor.
Sonra soruyorlar kadına. Diyorlar ki neden iki sene beklettin?
Neden bir sene değil? Neden bir aydır?
O anda yemedim. Kadın diyor ki o yemek diyor buzlukta kaldığı sürece ben diyor şöyle bir şey hissettim.
Eşim yaşıyor. Eşim bana yemek yapmış buzluğa koymuş.
Eşim hala var. Yani onun yaptığı bir şey olduğu için ben onun varlığını hissediyordum hala diyor.
Yani bu mesela arkadaşlar sağlıklı bir yaz süreci değil.
Çünkü hani bir anısı olur bir eşyası olur bir hediyesi olur onu kullanmaya devam edersiniz.
Resmi olur bakmaya devam edersiniz.
Ama hani bu tarz bir yemekte ve o yemek orada yenilmeye hazır bir şekilde beklediği sürece ben...
onun işte ruhunu ben ne olduğunu düşünüyordum gibi bir kafa sağlıklı bir kafa değil.
Nasıl sağlıklı bir yaz süreci geçirebiliriz?
Bunu biraz daha açayım. Mary Connor diyor ki yaz beynimizin öğrenme sürecidir.
Diyelim ki eşinizi kaybettiniz.
Sağlıklı yaz böyle bir durumda ertesi gün güçlü görünmek değildir arkadaşlar.
Ağlamamak değildir. Sağlıklı yaz beynimize zaman tanımaktır.
Çünkü yıllarca o insanı beynimiz ne olarak gördü?
Evim olarak gördü, güvenli yerim olarak gördü, diğer yarım diye kaydetti aklına.
Ama beynimiz zamanla diyor Mary öğrenecek bunu diyor.
Zamanla bırakın diyor. Normal hayatınızda yani eşiniz varken o ölmeden önce ne yapıyorsanız diyor rutinlerinizi diyor sakın diyor bozmayın diyor.
Eğer onunla beraber yaptığınız şeyler varsa size çok zarar vermiyorsa tek başınıza da yapmaya onları devam edin diyor.
Yani onun ölüm acısını inkar etmeden ben güçlüyüm artık ağlamayacağım demeden nedenini de neden öldü?
Bunu da sorgulamadan yaşamaya devam edin diyor.
Ve diyor ki bir de arkadaşlar bu benim çok dikkatimi çekmişti.
Yalnız kalmayın diyor.
Yani burada kastettiği kalabalığa çıkın değil tabii ki.
Bir tane güvenli bir insan yanınızda olsun konuşmasın.
Siz konuşmak istiyorsanız konuşun.
İşte sakın ağlama toparlan falan böyle şeyler de söylemesine izin vermeyin.
Hatta böyle söyleyen bir insansa yanınızda bulundurmayın.
Hani sizin yanınızda dursun sakin kalsın sessiz kalsın ama mutlaka yanınızda birisi olsun diyor.
Yani arkadaşlar ölen kişiyi kalbinize alıp yaşamaya devam edin diyor.
İkinci dert işten çıkarılma ya da istifaya zorlanma.
Buna bu iki psikiyatrist arkadaşlar 47 puan vermişler.
Düşünsenize 100 üzerinden 47 veriyorlar.
Deli etkiliyor sizi. Ve bu iki psikiyatristin yaptığı araştırmaya göre işten çıkarıldığımız zaman sadece benim maaşım kesildi artık parasız kalacağım demiyormuşuz arkadaşlar.
Öncelikle kendimize bakış açımı sarsılıyormuş.
Kendimize olan güvenimiz de azalıyormuş.
Bir de üzerine işten çıkarıldığımız ve maddi imkanımıza düştüğü için ki başka da maddi gelirimiz yoksa hayat düzenimiz bozulunca da biz tamamen kopuyormuşuz.
diyor bu iki psikiyatrist zaten bu iki adamın ölçeğinin ana fikri şu arkadaşlar yaşadığımız olay hayatımızı ne kadar çok yeniden ayarlamak üzerine kuruluysa o dert diyor o yükümüz diyor bizi
diyor o kadar çok O kadar çok canımızı yakar diyor.
Şimdi ben de biliyorsunuz çok uzun süredir kurumsal hayattayım.
Kurumsal hayatın tozunu yutmuş birisi olarak arkadaşlar.
Yani bu deneyimime dayanarak birkaç bir şey paylaşmak istiyorum sizinle.
Eğer iş konusunda böyle bir atılma yaşadıysanız arkadaşlar çok ciddi söylüyorum.
İsterseniz borç batağında olun.
Oh iyi oldu deyin gitsin.
Kıymetinizi bilmeyen hiçbir işte çalışmak zorunda değilsiniz.
Hiçbir iş yapmak zorunda değilsiniz.
Ok ancak geri çekilerek atılır.
Alın şunu yazın bir yere. Hayat sizi zorluklarla geri çekiyorsa sizi daha büyük bir şeye fırlatacağı içindir.
Ya iki kere iki dört.
Ben de bir sürü şey yaşadım.
Evet ben hiç kovulmamış olabilirim ama kovulmaktan beter de etildiğim yerler oldu arkadaşlar.
Mobbing yediğim yerler tabii ki oldu.
Her musibet bir sonraki için sizi daha dayanıklı kılacak.
Yani şu anda getirin hadi kaşığı hadi üzerine bir imza atayım.
Unutmayın lütfen bunu. Annelerimiz mesela hep ne yapardı arkadaşlar?
Küçükken biz seneye giyer seneye giyerdi.
diye bir iki numara büyük ayakkabı alırdı değil mi?
İşte kaderimiz de bize bunu yapıyor.
İleride yaşayacağımız sorunlarla baş edebilelim diye.
Bu kurumsal hayattaki ayağınızı kaydıranlar mı?
Arkanızdan tükürenler, arkanızdan bıçaklayan mı?
Dostum diye görünüp de sizin her türlü üzerinize basıp, sizin yüzünüze gülüp arkadan ya bu da bir bok bilmiyor deyip de arkanızdan iş çevirenler mi?
Ya bunlar olsun arkadaşlar bırakın olsun.
Gerçekten kaderimiz bizi bir sonraki için hazırlıyor.
Bunu yaşayın ki sonra bunu yine yaşayacağınız için böyle insanlar olduğu için özellikle böyle şirketlerde siz bunu hazır olun.
Onu uzaksan yürüyor mesela şirketlisiniz.
Yeni bir işe girdiniz. Yeni bir şirkete girdiniz tamam mı?
Koridorda yürüyorsunuz. Yeni ekip arkadaşınızı gördünüz.
Onun anında yazı göreceksiniz.
Bu senin arkadan iş çevirir.
Bu çok affedersiniz ama bu şerefsizdir.
Birden şaşıracaksınız kendinize ne oluyor ya ben nasıl görüyorum bunu diye.
Neden? Çünkü hayat sizi hazırladı.
Kaderiniz sizi buna hazırladı.
O yüzden bir işten çıkarıldıysanız şu anda ya da daha önceden çıkarıldıysanız ve travmanız olduysa lütfen travmayı ayaklarınızın altına alıp çiğneyin arkadaşlar.
Size... Travma olarak tekrar tekrar kötü şeyler yaşatmasına izin vermeyin.
Kurumsal hayatta şirketlerde beraber çalıştıklarınızda tabii ki iyi arkadaşlarınız olabilir.
Ama iş terfiye, iş fazla paraya, iş fazla iş yapmaya gelince işte orada duracaksınız arkadaşlar.
Orada işler değişir.
Yani nasıl sağlıklı bir bedene ulaşmak için çocukken bazı hastalıklardan geçmemiz gerekiyorsa kişiliğimizin güçlü olmasında da bu tarz dertlerin rolü büyüktür ve olmak zorundalardır.
Acı çekmekten korkmayın arkadaşlar.
Dertlerden, sıkıntılardan niye korkuyoruz?
Canımız acıyacak diye.
Acı çekmek dikkatini bir şeye en üst düzeyde vermek demektir.
O olaya dikkatinizi vermeyin.
Siz iyi olana dikkatinizi vereceksiniz.
Çözüme dikkatinizi vereceksiniz.
İştah mı çıkarıldınız? Evet olabilir.
Yaşadınız ve bitti. Sağlam bir siz için o acınızı çekmeniz gerekiyordu.
Botius felsefenin tesellisi kitabında diyor ki çok mutluluğa alışmış kimseler müşkülü pesent olur ve en ufak bir zorlukla karşılaşmaya alışık olmadıklarından herhangi bir şey beklentilerine
uygun düşmediğinde sarsılırlar ve yıkılırlar.
Müşkül pesent arkadaşlar.
Bir şeyden sıkıldığımı ofladığım zaman Hep bu kelime aklıma gelir.
Ne demektir bilir misiniz? Kolay kolay beğenmeyen demektir.
Hatta Osmanlı döneminden şu ana kadar gelmiş bir kelime de çok kullanılmaz ama benim sevdiğim bir anlamı var.
Yani zor beğenen demek.
Bakın mesela benim çok sevdiğim bir hikaye var.
1990'ların başında Prestij Müzik var.
Biliyorsunuzdur Hilmi Topaloğlu'nun kurduğu bir şirket.
Şirket... Batmak üzereyken Özcan Deniz, Haluk Levent ve Masum Kırmızıgül'ü ünlü yapmaya çalışıyorlar.
Belki filmini izlemişsinizdir.
Ben çok önyargılıydım.
Üç ismini de dinlemiyorum çünkü.
Gerçekten dinlemiyorum maalesef.
Bana uymuyor üçünün de tarzı.
Ama işte eşim dedi ki izleyelim.
Gerçek hikayeymiş ve çok yakınmış gerçeğine.
Ben de bilmiyordum onların nasıl ünlü olduğunu.
Bir de küs olduklarını biliyorum.
Nasıl küspüşler acaba bunu da bir merak ettim.
Beğendim filmi. Güzel bir film.
Oyuncular da güzel oynamışlar.
İzlemediyseniz mutlaka izleyin.
Neyse bu üçünü işte ünlü yapmaya çalışıyorlar.
Sonra... Üçünü televizyona çıkartıyorlar işte tanıtıyorlar falan.
Bu tanıtımdan sonra Özcan'la Haluk'a teklif geliyor arkadaşlar.
Bunlar para falan kazanmaya başlıyorlar durumlarını falan düzeltmeye başlıyorlar.
Ama Mahsun'a teklif yok tamam mı gelmiyor.
Albüm yok işte konser yok hiçbir şey yok.
Mahsun diyor ki ya tamam olmadı bu iş.
Beni de zaten diyor işte bu şirketten diyor plak şirketinden diyor müzik şirketinden kovarlar diyor.
Ben de diyor artık diyor başka işime bakarım, yoluma bakarım diyor.
Mahsun arkadaşlar amatörce yaptığı tam 8 tane albümü varmış biliyor musunuz?
Ailem buysa kral sensin.
Albümü de en ünlü.
Hatta bu albüm arkadaşlar yaklaşık 2,5 milyon satış yapmış.
Yani çok büyük bir rakam.
Ama ne oldu Mahsun?
Onlardan geç oldu.
Onlardan daha geç ünlü oldu.
Ama onlardan daha çok para kazandı.
Hatta bir kesim için daha büyük fanları oldu.
Yani şimdi hani kişi sayısı olarak değil ama ün olarak bakarsak işte film sektörüne de girdi, daha büyük filmler yaptı falan filan derken geç oldu ama çok güzel oldu Mahsun.
Çok güzel paralar kazandı ve şu an Mahsun Kırmızıgül'ü tanımayan yok.
Hayat bazen gerçekten geç cevap verir ama cevap verdiğinde öyle güzel cevap verir ki bütün bekleyişiniz...
anlamlı bir hale gelir.
Yaşadığınız dertler, musibetler yolculuk esnasında uğradığınız duraklardır.
Ben şey diyorum ya hep kendime.
Bir derdim bir sıkıntım olduğunda yani.
Diyorum ki Nemrut'un ateşi İbrahim'in tevekkülünü arttırdı Ayça.
Sen diyorum kal kızım sen yolundan şaşma diyorum.
O zaman Marcus'un sözüyle kapatayım bu bölümü.
Düşünceler kitabında Marcus Arielyus şöyle der.
Yaşamını bir bütün olarak düşünüp kaygılanma.
Önce Başından geçmiş ve sonradan başına gelecek olan kederleri hep bir aradalarmış gibi düşünme.
Bu geçici hayatımızı kalıcı gördüğümüzde olaylar, acılar hepsi gözümüzde kocaman olur büyür.
Ve olaylara, dertlere tahammül gücümüz azalır.
Gelecekte sizi bekleyen musibetler fani hayatınızı baki görmenizden dolayı olduklarından.
Size daha büyük görünürler.
Dertlerinizi küçültmek için faniliğinizi hatırlamanız yeterli.
O zaman Memonta Mori diyorum.
Böyle bir bölümüm de var. Dinlemeyen arkadaşlarım varsa lütfen dinleyin.
Bu bölüm bu kadar arkadaşlar.
Dinleyen bütün arkadaşlarımı Instagram'a davet ediyorum.
Lütfen gelin gönderimi beğenin.
Yani bana mesaj atıyorsunuz.
Binlerce mesaj geliyor. Sürekli konuşuyoruz sizinle ama gönderimde göremiyorum.
Kendinizi saklamayın sayımızı bilelim.
Çok teşekkür ederim tekrar beni dinlediğiniz için.
Bu arada biliyorsunuz birkaç gün önce bir ses kısıklığı yaşadım.
Sağlam yaşadım yalnız.
O kadar çok mezar yaptınız ki Ayça bayramdan sonraya bırakma ne olur ne olur ne olur diye.
Biraz sesim kısık bazen konuşurken de sesim gittiğini fark ettim.
Lütfen bunun için kusura bakmayın.
Kendinize çok iyi bakın. Görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
