
İnsanlarla Baş Etme Yöntemleri/ Hayatını Yönetmeyi Öğren
29 Aralık 2025 · 29 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
İnsanlar seni mi yönetiyor, yoksa sen hayatını mı? Bu bölüm, kontrolün nerede kaybolduğunu fark etmen için.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün insanlarla baş edebilme yeteneğimizden ve bu yeteneğimizi geliştirmek için birkaç tane tavsiyeden bahsedeceğim.
Ne demek insanlarla boş etmek?
Böyle aklınıza hemen şey gelebilir.
İşte laflarıyla hemen oturtan, hazır cevap, kimseden korkmayan, çekinmeyen, onları çok kolay alt edebilen insan olarak aklınıza gelmiş olabilir ama değil.
Çünkü bu saydığım şeyler çok yorucudur ve zamanla insana yaşam savaşında havlu attırır, bitirir yani.
İnsanlarla boş etmek, üstünlük kurmak, işte psikolojik oyunlar yapmak ya da bir tür manipülasyon değil.
Kendi kontrol alanını bilmektir.
Arkadaşlar epiktetos der ki başkalarını alt edemeyen değil kendini yönetemeyen zayıftır.
Yani arkadaşlar insanlarla baş etmeyi öğrenmek istiyorsanız öncelikle kendi sınırlarınızı korumanız, başkalarının duygusal dalgalanmalarında savrulmamanız ve manipüle edilmeden, suçluluk duymadan,
kendinizi kaybetmeden ilerlemeniz gerekir.
Ama ben bugün bu kısmını anlatmayacağım.
Sadece bu söylediklerimi sağlayamadan, hayatınızda bunları konumlandırmadan insanlarla baş etmeye çalışırken zorlanacağımızı hatırlatmak istedim.
Çünkü insanlarla baş edemeyen biri ne yaşar biliyor musunuz?
Sürekli kendini açıklar, sürekli yanlış anlaşılır, sürekli niyetim bu değildir der başkalarına ve günün sonunda da çok yorulur, çok çok yorulur.
Çünkü bu yaptığı fark etmese de herkesle iyi geçinmeye çalışmaktır.
Aslında tam olarak yaptığı herkesle iyi geçinmeye çalışmaktır.
Ve herkesle iyi geçinmeye çalışan kişi kendisiyle sonunda kötü geçinir.
Peki insanlarla baş etmeyi öğrenmeli miyiz?
Neden öğrenmeliyiz?
Yani kendimizle iyi olmak yetiyorsa neden öğrenelim ki diye sormuş olabilirsiniz.
O zaman size Marcus cevap versin.
Marcus Arielyus'un çok sevdiğim bir tavsiyesi vardır.
Marcus sabah uyandığınızda kendinize şunu söyleyin diye tavsiye etmiştir.
Bugün muhatap olacağım insanlar müdahaleci, nankör.
kibirli, dürüst olmayan, kıskanç ve huysuz olacaklar.
İster toplu taşımadaki o kabasaba yolcu, ister tartışmacı, özgüvenle egoyu karıştırmış bir iş arkadaşı olsun.
Zor insanlarla karşılaşmak hayatımızın kaçınılmaz bir parçası arkadaşlar.
Görüyorsunuz 2000 yıl önce de bu şekildeymiş.
Marcus yani kendisi imparator olmasına rağmen her sabah bunu kendisine hatırlatırmış.
Yani bir önlem almak açısından.
1990'ların sonunda Harvard kökenli psikolog ve bilim yazarı Daniel Goleman, Harvard Business School, MIT ve Hay Group'la birlikte, bunlar arkadaşlar bu arada dünyanın en prestijli araştırmaların
çıktığı yerlerdir. Çok büyük bir saha araştırmasına girişiyorlar.
Yüzlerce üst düzey yöneticiyi inceliyorlar tamam mı?
İşte IQ'larına bakıyorlar, teknik bilgilerine bakıyorlar, deneyimlerine, işte diplomalarına, aldıkları eğitimlere ayrı ayrı öltüyorlar.
Ne sevdi olduklarına bakıyorlar yani.
Sonra da insan ilişkilerine bakıyorlar.
İnsan ilişkilerindeki tavırlarına, Streslerini yönetme şekillerine, empatilerine yani empati yapabiliyorlar mı, yapamıyorlar mı?
Ya da hangi durumlarda yapıp yapamıyorlar?
İşte çatışma yöntemlerine falan hepsine bakıyorlar.
Ve diyorlar ki bir insanın bilgi birikimi ve zekası başarı için, huzur için, mutsuzluk için sadece bir eşik değerdir.
Yani arkadaşlar sahip olduğunuz bilgi ve zeka sizi oyuna sokar ama oyunu kazanmanızı sağlamaz.
Siz hayatın neresinde durmak istiyorsunuz?
Sürekli yorulan, gerilen tarafta mı yoksa daha sakin, daha sağlam duran tarafta mı?
İşte bu sorunuzun cevabını verdikten sonra insanlarla baş etmeyi öğrenmemiz gerektiğini artık bilmiş olacaksınız.
Bu yüzden öğrenmemiz lazım.
Şimdi... Arkadaşlar insanlarla baş etmenin ilk adamı ilk tavsiyesi dış gönlüşünüzü kendinizi en güçlü hissettiğiniz hale getirmek.
Davranış güç ve özgüven arasındaki ilişkiyi inceleyen dünyanın en önemli isimlerinden biri olan Adam Gloski diyor ki ne giydiğiniz nasıl düşündüğünüzü değiştirir.
Tekrar edeyim isterseniz ne giydiğiniz nasıl düşündüğünüzü değiştirir.
Diyelim ki bugün önemli bir toplantınız var ya da bir iş görüşmeniz ve karşınızdaki ki insanlar da böyle birazcık ukala.
Kendilerini beğenmişler.
Ama alanlarında da çok iyi isimler.
Zaten bu yüzden tırsıyorsunuz.
Bu yüzden zor bir gün olacağını düşünüyorsunuz.
Yani sizin bu insanlarla görüşmeden önce bunlarla baş etmenin yolunu bulmanız lazım.
Şimdi onlardan üstün olmaya çalışmak ya da İyi olduğunuzu sözlerinizle göstermek değil arkadaşlar.
Bunu yapamazsınız. Adam diyor ki o gün dolabınızdan kendinizi en güçlü, en net, en ben buradayım hissettiren kombininizi seçin diyor.
Bakın buna göre bir kıyafet seçin demiyor.
Sizin için de böyle hissedeceğiniz bir kombin yaratın.
Onu giyinmenizi söylüyor.
Çünkü diyor işte o yapacağınız kombin karşı taraf için değildir.
Sizin içindir. Sizin sinir sisteminiz içindir diyor.
Sinir sisteme ne alaka diyebilirsiniz arkadaşlar ama sizin bu tarz bir kıyafetin, bu tarz güçlü ve özgüman hissedeceğiniz kombinlerin, kıyafetlerin içinde etkileyeceğiniz en püf nokta olan yer sinir
sisteminiz arkadaşlar. Buna çok özel, çok güzel bir örnek var.
Şeytan marka giyer filmindeki Andy karakteri.
İzleyenleriniz vardır diye tahammül ediyorum.
Andy nasıl bir karakterdi?
Çok zeki, çok çalışkan ve iyi.
yetti bir kızdı. Ve patronu da tam tersi.
Aşırı ukala, kendini beğenmiş bir kadın ama dış görünüşlerine çok çok iyi, çok çok önem veren birisi.
Andy de işte dediğim gibi tam tersi.
Ve Andy'nin o işte devam edebilmesi için, kariyer yapabilmesi için arkadaşlar o zor partneriyle baş etmesi gerekiyordu değil mi?
Patronla bir şekilde onu yönetmesi gerekiyordu.
Ne izledik biz? Ne izliyoruz o filmin o sahnelerinde?
Andy bunu ilk fark ettiğinde ya benim bu kadınla baş etmem gerekiyor.
Bu işte devam etmek istiyor.
İlk yaptığı şey neydi arkadaşlar?
İlk neyi değiştirmişti? Kıyafetlerini değiştirmişti değil mi?
İçinde kendisini güçlü hissedeceği kıyafetler giymeye başlamıştı.
Kendisine yakışan kıyafetler giymeye başlamıştı.
Yani Andy patronunu değiştirmeye çalışmadı.
İşi bırakmayı düşünmedi.
Patronuna laf yetiştirmeye çalışmadı.
Kendisini savunmadı.
Kendini ciddiye almaya başladı.
Andy ilk başta kıyafetlerini değiştirerek kendini ciddiye almaya başladı.
Buradaki kıyafetler... Sadece kıyafet değil.
Ve patronun da arkadaşlar sırf güzel şeyler giydiği için hemen böyle anında ona tavır değişmedi değil mi?
Ama azalmıştı o kötü tavırları.
Psikolojide şu çok nektir.
Beynimiz dış duruşumuzu iç...
duruşumuza, iç durumumuza çeviriyor arkadaşlar.
Yani siz kendinizi güzel gördüğünüzde kıyafetlerinize bakarken aynanın karşısında sonrasında konuşurken ne oluyor biliyor musunuz?
Böyle sesiniz daha net çıkıyor.
Gözleriniz işte başkalarıyla konuşurken kaçmıyor.
Gözlerinin içine içine bakabiliyorsunuz.
Çünkü sizin içinizdeki sinir sisteminizin özgüveni tavan yapmış durumda oluyor.
Ve o zor insanlar eskisi kadar zor gelmemeye başlıyorlar.
Biz zor insanlarla baş edemiyoruz sanıyoruz ya zor zamanlarda.
Yani baş edemiyoruz. Aslında sorunumuz baş edememek değil.
Kendimizi o ortamda nasıl konumlandıracağımızı bilmiyoruz arkadaşlar.
O yüzden insanlarla baş etmenin ilk adımı sözlerimiz değil, kıyafetlerimiz ve duruşumuzdur.
Yani kombinize göre özgüven seviyeniz değişebiliyor.
Zor insanlarla iletişim kuracağınız bir güne hazırlanırken iyi giyinmeye çalışın ki iyi görünmekten güç alabilirsiniz.
Ve insanlarla baş etmenin en güzel bir diğer tavsiyesi de arkadaşlar artık insanlara ve olaylara kalbinizle değil gözlerinizle bakın.
Çünkü çoğumuz insanların bize gösterdiklerini değil.
Görmek istediklerimizi görüyoruz ve bu yüzden onlarla baş edemiyoruz.
Bu nedir biliyor musunuz arkadaşlar?
Sizi seven birisi için mücadele etmektir.
Yani onun gösterdiğini değil de görmek istediğini görmek, mücadele etmek demek bence.
Aslında o hayatınızdan çıkartmanız gereken toksik bir arkadaş ya da sevgili ya da bir yönetici.
Ama siz mücadele etmeyi seçiyorsunuz.
Yaptığı kötü şeyleri görmeyip görmek istediğiniz iyi olanlara.
Odaklanıyorsunuz ve savaşmış oluyorsunuz.
Sizi seven birisi için mücadele edilir ama birinin sizi sevmesi için mücadele edilmez.
Kendinize olan saygınızı sizi sevmeyen birisi için hiç etmeyin.
Kaybedeceğiniz savaşlara girmeyin.
Biz bir insanla ilgili zihnimizde bir hikaye yazıyoruz.
Sonra o insanın darmanışlarını o hikayeye uydurmaya çalışıyoruz.
Genelde beynimizin yaptığı şey budur.
Yaptıklarını yani görmezden geliyoruz.
Mazur görüyoruz. Aslında iyi insan diyoruz.
Maya Angelou'nun çok güzel bir sözü vardır.
Bir insan sana kim olduğunu gösterdiğinde onu ciddiye al der.
Mesela hayatımızdan kolayca çıkaramayacağımız insanlar vardır değil mi?
Kimler bunlar? Annemiz.
Babamız, eşimiz, çocuğumuz, yıllarca her şeyimizde paylaştığımız dostlarımız.
Yani onlar bizi ne kadar zorlasalar da bilinçaltımız bunların hayatımızdan çıkarmamız gereken insanlar olmadığımı söylediği için çıkaramayız onları.
İşte aklımız bahaneler üretir ama o şöyle ama bu böyle diye.
İşte bu bir farkındalık meselesi arkadaşlar.
Bazı insanlar hayatımızda olmak zorundalar diye o insanların baş etmemiz gereken insanlar olduğunu fark etmiyor.
Yani hani insanlarla baş etme deyince hep aklımıza iş gelir, beraber çalıştığımızda insanlar gelir ya da işte garip arkadaşlarımız gelir.
Hani onlarla baş etmemiz gereken garip arkadaşlarımız derken böyle sipastik demek istemedim.
Hani böyle çalışmak zorunda olduğunuzda insanlar, iş yapmak zorunda olduğunuz tipler diyelim ama aslında dibimizdedir.
Yani bu dibimizdeki insanlarla baş edemediğimiz için aslında bütün hayatımız etkilenir.
Onlar müdahale ederler hayatımıza.
Ve biz onlarla baş edemediğimiz için onlara boyuna yemek zorunda kalırız.
Ve en kötüsü de ne biliyor musunuz?
Ya bunu fark etmeyiz arkadaşlar.
Yani fark etmediğimiz için de ne olur işte mutsuz bir hayat yaşarız.
Sevmediğimiz bir şey oldu diyelim bu tarz insanlarla.
Annenizle olsun. Ya bu benim annem ya dersiniz.
Ya da işte babanız. Ya bu benim babam ya.
Ya da eşiniz için işte. Kaç yıllık kocam.
Hatta çocuğunuz olsun arkadaşlar.
Ya çocuğum o benim. Şimdi o böyle diyor ama.
Ya ben annesiyim onun deyip en çok yıprandığınız yerlerde en yakınlarınızdan zorlandığımızı fark etmiyoruz.
Çünkü alıştığımız insanlar, çünkü normal sanıyoruz biz bu yaşadıklarımızı ve fark etmediğimiz her şey de hayatımıza mutsuzluk olarak yazılıyor.
Dürüst olalım arkadaşlar. Benim de işte ailem var, dostlarım var değil mi?
Çoluğum çocuğum var. Her şey sizce kusursuz mu bu ilişkinizde?
Benim değil. Şimdi biliyorsunuz benim oğlumun bir LGS süreci var ve biz bunu çok önemsiyoruz.
Evet ben onu belki çok güzel özel okullara yazdırabilirim.
Hani öyle bir gücüm, imkanım da var.
Ama neden? Neden ben kendimi zorlayayım ki?
O sadece günde bir 150 soru çözerek, biraz da kitap okuyarak bu süreci çok kolay atlatabilecekken neden ben kendimden vereyim?
İşte o zaman ne olur biliyor musunuz arkadaşlar?
Ben çocuğumla baş etmemiş olurum.
Şu anda onunla baş etmeye çalışıyorum.
Geçen gün 150 tane soru çözmesi gereken gününde.
Yani planımız var ve bu... Planlara asla şaşamam.
Çünkü eğer o niyeti ona verirsem o benim niyetimi fark edecek ve bunu kullanacak biliyorum çünkü.
150 tane soruyu çözmedi.
100 küsur bir soru çözdü.
Yani bir 20-30 daha çözmesi gerekiyordu.
Ya bana şey demeye başladı.
Sen de çok abarttın, çok saçmaladın.
İşte yarın tamamlarım vesaire gibi.
Şimdi buradan ben ona annelik içgüdüsüyle yaklaşıp da ya evet ya tamam oğlum evet sen 100 tane soru çözdün.
Hani bu da yeterli diyebilseydim eğer onunla baş edemezdim.
Çünkü o hareketini inanın bir hafta sonra iki hafta sonra neyse artık tekrar edecekti.
Ve ben onunla baş etmeyi bilmediğim için kendi kendime çöküşe girecektim.
Ya bu kadar soruyu çözmedi.
İşte denemeden mesela düşük aldı diyelim.
Bugün şu soruyu çözmediği için şunu yapmadığı için ben izin verdiğim için ne olacak?
Ben kendimle saçma bir çıkmaza gireceğim.
Neden bunu yapayım kendime?
Yani bizim en yakınlarımızla.
Baş etmeyi öğrenmemiz gerekiyor öncelikle.
Bu baş etmeyi ya uğraşmak, çözümlemek diye değil.
Biraz ziki olmak, biraz bu konuda farkındalıkla hareket etmek arkadaşlar.
Bunlar nedir biliyor musunuz? Bu anne baba, işte toksik kelimesi maalesef çok kullanıldığı için belki ben de söylemek istemiyorum ama sırf bu arada gerçekten çok kullanıldığı için öyle bir sıkıntım var benim biliyorsunuz.
Çok kullanılan, çok okunan, çok dinlenen şeylerden biraz da uyuyabiliyorum.
Zorlayıcı bağları arkadaşlar.
Toksik yerine zorlayıcı bağları kullanayım.
Yani bu zorlayıcı bağlarınızı fark etmediğinizde Sınırınızı koyamıyorsunuz.
Yani burada yapacağınız benim biraz önce anlattığım örnekteki gibi sınırınızı koyabilmek.
Yakınlarınızla hayatınızdan çıkaramadıklarınızla baş etmenin yolu sınır koymaktır.
Breen Brown bir TED konuşmasında sınır koyamıyorsan kırgınlıklarını biriktirirsin demişti.
Biz genelde sınır koymaya çalışırken ya hiç konuşmuyoruz ya bir anda patlıyoruz.
Patlatıyoruz mevzuyu.
Ya da suçlayarak dile getiriyoruz.
Breen Brown diyor ki Sınır koyarken açıklama yapmayın.
Anneniz bu akşam sizinle bir yemek yemek istedi.
Ama siz çok yoğunsunuz.
Eve gitmek istiyorsunuz.
Yorulmuşsunuz o gün. Ya da arkadaşlarınızla plan yaptınız.
Tek yapmanız gereken, tek yapmanız gereken arkadaşlar.
Bunu yapmak istemiyorum demek.
Bran diyor ki. Açıklama yok, savunma yok, geçmişi açmak yok.
Net olacaksınız yani. Netlik seviyesidir arkadaşlar bu.
Evet sınır koyduğunuzda herkes sizi alkışlamayacak, kırılacaklar, kızacaklar, manipüle etmeye çalışacaklar.
Ama arkadaşlar şunu unutmayın.
Sınır koyduğunuz için sizi sevenler değil, size sınırsız erişime alışmış olanlar rahatsız.
Bir kitap okumuştum ben zor insanlarla baş etme yöntemleri diye.
Orada ilk fark etmiştim.
Aslında baş etmemiz gereken ilk insanların en yakınımızdakiler olduğunu yani.
Başta ailemiz olduğunu.
Çünkü bizler farkındaysanız arkadaşlar onlarlayken kendimize en çok ikinci planı atıyoruz.
Değil mi? Onların söylediklerine sıkıntı olmasın diye susuyoruz.
Şimdi size kendimde uyguladığım, yıllardır uyguladığım bir teknikten bahsedeceğim.
Küçüktür ama etkisi çok büyüktür.
Önce Steven Pargas'ın bir önerisidir arkadaşlar.
Evdesiniz diyelim ailenizle ya da en yakın dostunuzla.
Baş etmeniz gereken bir durum ortaya çıktı.
Yani bir tartışma. Oturduğunuz yeri ya da oturma şeklinizi değiştirin diyor Steven.
Çünkü sinir sistemimiz mekan ve pozisyonla bağlıdır diyor.
sinir sistemimiz bulunduğunuz mekana ve durduğunuz pozisyona bağlıdır diyor.
Aynı pozisyonda kaldığınızda eğer bir tartışmaya girerseniz aynı duygusal rolde kalacaksınız demektir bu.
Böyle söylüyor Steven. Bu teknik karşı tarafı değiştirmek ya da tartışmayı kazanmak için değil kendinizi kazanmak için arkadaşlar.
Kalkın, yürüyün, oturma şeklinizi değiştirin.
İşte uzanıyorsanız yarı oturur hale gelin ve tartışmanın nasıl seyirinin değiştiğini görün diyor.
Ve diğer tavsiyemiz geçelim arkadaşlar.
İnsanlarla baş etmenin diğer bir tavsiyesi de insanlara ya da olaylara takılı kalmamak.
Hayatlarımızı tüketen şey nedir?
Bizler ne düşünürüz?
Hayatlarımızı tüketen şey ne diye sordum.
Ne düşünüyorsunuz şu anda? Acı deriz genelde değil mi?
Kökeninde hep acıya iner.
Ne cevap verirseniz verin. Ama bizi tüketen aslında acı değil.
Takılı kalmak, bir olayda bir insanın tavırlarında bize darvanış şekline takılmak, haddinden fazla düşünmek ya da ya benim işte çocukken şöyle bir olay geldi, benim bu konuda bir travmam
var diye kendine sıkıntı sürekli olarak sıkıntı yaratmak.
Unutmamayı seçmek.
Bunlar o olaydaki insanlarla baş edemediğinizi gösterir ve bu olayı unutamadığınız için de yenilere eklenir ve siz...
Bu tarz olaylar yaşayacağınızda bu gelecek olan insanları da yine onlarla baş etmemiş olursunuz arkadaşlar.
Tolstoy'un dediği gibi insan acıyı yaşadığı için değil aynı yerde kalmayı sürdürdüğü için çöker.
Mesela yine örnek verelim ailenizde bir mesele yaşadınız.
İşte kardeşiniz siz babanız yani doğduğunuzdan beri tanıdığınız ve canım dediğiniz insanlarla bir sıkıntı yaşadınız.
İşte bu meselenin sonucunda da hepsi size karşı durup haksız olduğunuzu söylediler.
Üzerinize geliyorlar. Halbuki siz haklısınız.
Ama onlar sizi sıkıştırdılar.
Bir fırsat buldular. Ve bir olup sizi kınıyorlar.
Şimdi bu durumda çoğumuz ne yapıyoruz?
Ya kendimizi parçalayarak anlatıyoruz, daha da yalnızlaşıyoruz, ya küskünlüğe kaçıyoruz, içten içe yanıyoruz ya da haklı çıkma savaşına giriyoruz.
Diyalektik darbınış terapisti Marsha Lane'ın öncelikle bu tarz olaylarda insanlarla baş ederken önce hedefini seç diyor.
Çünkü aynı anda hem haklı çıkıp hem sevilip...
hem de saygınızı koruyamazsınız diyor.
Bir yerde patlayacağımızı söylüyor.
Marshall'ın tavsiyesi şöyle konuyu kavgaya çevirmeden konuşun.
Sesiniz sakin, omuzlarınız öne ya da arkaya gitmemiş olacak.
Omuzlarınız açık pozisyonda olacak ve konuşmanızın sonunda mutlaka bir çözümle giderek işte şöyle mi yapsak böyle mi yapsak bundan sonra diye hani soru sorup bırakın diyor.
Bu şekilde Onları ve yaşadığınız olayı sizin yönlendirebileceğinizi söylüyor arkadaşlar.
Ayrıca konuşurken kendinize anlatacaksınız diye sakın yalvara moda girmeyin diyor.
Bunları uygularsanız diyor Marsha.
Olaydan sonra kafanız keşke şöyle deseydim öyle yapmasaydım böyle olmazdı diye gitmeyecek.
Takılıp kalmayacaksınız diyor.
Kurt sürülerinde av sırasında içlerinden bir kurt hata yaparsa işte zamanlamayı bozar ya da liderlerinin kararını sekteye uğratırsa sürünün tamamı ona karşı pozisyon
alır. Isırmazlar saldırmazlar ama bakışları beden duruşları mesafeli olur.
Mesafeleri değişir. Şu an sen Bizden değilsin derler o kurda.
Kurt böyle bir durumda kendini savunmaz, üzerlerine yürümez, gürültü çıkarmaz, avı neden kaçırdığını anlatmaya çalışmaz.
Sadece biraz geri çekilir.
Kaçmaz, terk etmez ama artık mesafeyi ne kadar ayarlaması gerektiğini bilir.
Ne meydan okur ne teslim olur.
Sessiz kalır ama bir sonraki avda zamanlamasını tutturur.
Gereksiz risk almaz.
Net, sakin.
yerinde davranır. Sonra sürü onu tekrar kabul eder.
Bu kurt size güzel bir örnek olsun arkadaşlar bu tavsiye için.
Diğer insanlarla baş etme tavsiyemiz de Jung'tan gelsin arkadaşlar.
Jung diyor ki kendi karanlığını bilmek başkalarının karanlığıyla başa çıkmanın en iyi yoludur.
Zorluklar ve meydan okumalar nimettir.
İnsan zorluklara ihtiyaç duyar.
Çünkü sağlıklı gelişim, bireyselleşme ve kendini gerçekleştirme ancak böyle olur.
Şimdi burada Jung'un söylediği şey çok kritik aslında arkadaşlar.
Çünkü biz genelde insanlarla başa çıkmaya çalışırken Biraz önce de söylediğim gibi hep dışarıya baktık değil mi?
Bu niye böyle davranıyor? Niye beni tetikliyor?
Niye bu kadar zor biriyle ben uğraşıyorum?
Jung şöyle diyor. Asıl mesele diyor karşınızdaki değildir.
Sizde neye dokunduğudur?
Sizde neye dokundu?
Bakın biri sizi sinirlendiriyorsa, biri sizi küçümsüyorsa, biri sizi fazlasıyla tetikliyorsa bu çoğu zaman onun karanlığı değil sizin tanımadığınız bir tarafınızın alarm vermesidir diyor.
Biz kendi içimizdeki karanlığı tanımadığımızda ne oluyor biliyor musunuz?
Onu başkalarının üzerine projekte ediyoruz.
Yani aslında şunu yapıyoruz.
Kendi içimizde görmek istediğimiz şeyi başkasında görünce sinirleniyoruz.
Bunu yapıyoruz aslında. O yüzden insanlarla baş etmenin bu yolu da arkadaşlar onları düzeltmek değil.
İşte biraz önce de söylediğim gibi onları düzeltmek değil.
Onları anlamaya çalışmak değil.
Bende neye dokundu bu insan?
Ancak bunu dediğinizde ve bunu bulduğunuzda o sert insanlarla baş edebileceğinizi söylüyor Jung.
Mesela birinin sizi değersiz hissettirmesi neden bu kadar canınızı acıtır?
Birinin sizi eleştirmesi neden bu kadar sizi tetikler?
Birinin rahatlığı neden sizde öfke yaratır?
İşte Jung'un karanlık dediği şey burası arkadaşlar ve bir diğeri de yaşadığımız zorluklar.
Jung'a göre arkadaşlar biz zorluklardan kaçıyoruz ama diyor Jung zorluklar düşman değil.
Zorluklar kişiliğimizin şekillendiği yerdir diyor.
Eğer diyor zorluk yoksa gelişim yoktur.
Tetiklenme yoksa farkındalık yoktur.
Rahatsızlığınız yoksa dönüşümünüz yoktur.
İnsanlarla başa çıkmayı öğrenmek demek hayatı böyle pürüzsüz hale getirmek demek değil.
Hayatımız zor olacak, insanlar zor olacak, ilişkilerimiz bizi zorlayacak.
Ama her seferinde arkadaşlar demeniz gereken ya bu benim hangi tarafımı görünür kılda?
O zaman diyor Jung işte.
Bunu gördüğünüzde, görünür olan taraflarınızı gördüğünüzde diyor.
İçinizdeki güç harekete geçer.
Güç kendini göstermeye başlar.
Çünkü o noktadan sonra kimse sizi kolay kolay yönetemez.
Kimse sizi aynı yerden vuramaz.
Kimse sizi sürekli aynı döngüye sokamaz arkadaşlar.
Yani yapacağınız şey kendi karanlığını tanımak.
Devamında da zaten sınır da gelecek, denge de gelecek, özgüven de gelecek.
Ve arkadaşlar bu tetiklendiğimiz yerler var ya aslında tetiklendiğimiz yerler gücümüzün saklığı olduğu yerler.
Gabor Mete çok güzel bir şey söylüyor.
Diyor ki tetiklenme zayıflık değil iyileşmemiş bir yaradır diyor.
Yani mesela bir toplantı yapıyorsunuz tamam biri sözünüzü kesti diyelim.
Hemen böyle canınız sıkılır değil mi?
Sesiniz titremeye başlar ondan sonra konuştuğunuzda.
Ya da biri sizi görmezden geliyor diyelim.
İçinizde böyle çok orantısız bir öfke yaşarsınız.
Ya da çok küçük bir eleştiri aldığınızda gününüz mahvolur ona takılırsınız.
Aslında arkadaşlar Jung da Gabor da diyor ki ya mesele diyor.
Aslında o kişi de değil diyor. Sorun diyor sizde diyor eski bir yerin diyor eski bir yarının uyanması diyor.
Yani bazı insanlar bizim içimizdeki yanık yerlere dokunuyorlar arkadaşlar.
Hatta Gabor da kendi hayatında bu tarz bir şey yaşamış.
Çocukken annesinden koparılmış savaş zamanında.
Yetişkinliğinde de en ufak bir reddedilme hissettiğinde böyle aşırı tepkiler verdiğini fark etmiş.
Aslında sorun bana diyor insanların nasıl davrandığı değildir diyor.
Ben diyor bu yaşadığım zaman reddedildiğim zaman.
bu öfkeleri vs. yaşadığım zaman diyor çocukluğumdaki o terk edilme izini diyor gördüm.
O terk edilmeyi hissediyordum.
O yüzden bu kadar büyük tepki veriyordum diyor.
Bakın o verdiğimiz büyük tepki sonucunda işte biz insanları yönetemeyiz.
O yüzden bu kadar detaylarına girip anlatmaya çalışıyorum size.
Yani sizi tetikleyen insanlardan kaçmanıza gerek yok.
Onlarla savaşmanıza gerek yok.
Sadece size neyi hatırlattığını bulacaksınız ve bu hissin ne zaman ortaya çıktığını bulacaksınız arkadaşlar.
O zaman gücünüz ortaya çıkmış olacak.
Ve arkadaşlar kontrol etmeye çalıştığınız şey sizi kontrol ediyordur diyor Epictetus.
Diğer bir tavsiyemiz. Epictetus ne diyordu?
Hep söylüyorum bunu bölümlerimde.
En sevdiğim sözlerinden biridir zaten.
Görüşlerinden biridir diyeyim.
Kontrolünde olmayan şeyler için harcadığın enerji hayatından çalınmıştır diyor.
Şimdi arkadaşlar günlük hayatımıza bir bakalım.
Birisini siz değiştirerek rahat etmeye çalışıyorsanız, birinin sizi anlamasını zorlayarak huzur arıyorsanız, birinin davranışını sürekli...
Ve kafanızı da tekrar tekrar döndürüyorsanız ne oluyor?
İpler sizin elinizde olmuyor.
Başkasının darvanışını kontrol etmeye çalışmayacaksınız.
Siz kendi tepkinizi yöneteceksiniz.
Birisi size soğuk davrandı diyelim.
Hemen mesela ne olur bir açıklama yapmak istersiniz.
Hayır yapmayacaksınız diyor.
Ya da hani ne oldu iyi misin vesaire sorular sormayacaksınız diyor.
Diyeceksiniz ki arkadaşlar bu onun meselesi.
Benim duruşum değişmeyecek kardeşim.
İster sıcak olsun ister soğuk olsun.
Benim şu anki duruşum bu.
Ben şu anken mutlu hissediyorum, iyi hissediyorum ve onun saçma sapan soğuk tavırlarıyla bir çözüme gitmeyeceğim ya da onun soru sormayacağım.
Bu nedir biliyor musunuz?
Bu özgürlüktür.
Özgürlüktür arkadaşlar. Ve herkes sizinle aynı bilinç seviyesinde olmak zorunda değil.
Bilinç çalışmalarıyla dünyaca tanınan bir isim var David Hawkins.
Hawkins diyor ki arkadaşlar insanların farklı bilinç seviyelerinde yaşama tarzları vardır.
Kimi diyor korkudan beslenir, kimi öfkeden beslenir, kimi suçluluktan, kimi sevgiden beslenir diyor.
Ve onların neyden beslendiğini biz bilemeyeceğimiz için farklı bilinç seviyelerinde oluruz.
Yani bu bunu nasıl yaptı, bu bunu nasıl söyledi demeyeceksiniz arkadaşlar.
Siz sadece kendinize bakacaksınız.
Yani insanlar nerede duruyorlarsa...
nerede bulunuyorlarsa o yerden davranıyorlar.
Yani herkesi kendiniz gibi sanmayacaksınız.
Bu sizi soğuk yapmaz.
Bu sizi gerçekçi bir insan yapar.
Ve diğer bir tavsiye de arkadaşlar bazı durumlarda en olgun tepki sessizliktir.
En büyük zafer savaşmadan kazınlandır derler.
Her mesaj cevaplanmak zorunda değil.
Her laf düzeltilmek zorunda değil.
Her yanlış anlaşılma açıklanmak zorunda değil.
Bazen arkadaşlar sessizlik çok güzel gelir ya sessiz kalın.
Ben buradayım ama bu oyuna girmiyorum diyebilin.
Size saçma sapan daralanan insanlara karşı.
Yani sessizlik aslında bir kaçış değil bir seçimdir.
Yani mutlaka yaşıyorsunuzdur.
Böyle bir işte çalışırken.
Yine işte örnek vereyim.
Çok garip böyle tepkiler oluyor.
Bir şey soruyorsunuz mesela birisine.
Çok değişik bir tarzda böyle bir tepki alıyorsunuz.
Yüksek bir tepki alıyorsunuz.
Hiçbir şey söylemeyin. Zaten bir 10 saniye kuralı var ya.
Bir 10 saniye, 20 saniye sessiz kalacaksınız.
Hiçbir şey demeyeceksiniz. O zaman ortamı yönetmiş oluyorsunuz biliyor musunuz?
Yani insanları yönetmenin de ötesinden geçmiş oluyorsunuz.
Ortamı yönetmiş oluyorsunuz.
Bırakın sessiz kalsın.
O kendi hatasını eğer göremiyorsa.
bir sonrakinde dönüp ona dersiniz ki Aynısını eğer yapabilecek cesareti gösterirse bu hareketlerini sürekli tekrar ediyorsun.
Ben sessiz kalıyorum, tepki vermemeye çalışıyorum.
Ama lütfen bu hareketlerini bir daha tekrarlama.
Ya böyle cümleleri artık normalleştirelim arkadaşlar.
Böyle cümleleri sadece psikologlar kurmuyor.
Ya da siz sadece psikolog görüşmelerinizde ya da çocuğunuzla konuşurken kurmuyorsunuz.
Bu tarz cümleleri artık normal hayatımıza, çok samimi olmadığımız insanlara da, iş arkadaşlarımızda da, iş yaptığımız insanlara da, Ya da otobüste markette muhatap olmak zorunda olduğumuz insanlara da lütfen
kullanalım. Bence insanlarla baş etmeye çalışmak biraz yorulmak değil mi?
Ben anlatırken yoruldum.
Siz dinlerken yoruldunuz mu bilmiyorum.
Çünkü bazen yorulduğumuzu bile biz fark etmiyoruz arkadaşlar insanlarla uğraşırken.
Sadece daha az konuştuğumuzu, daha çok sustuğumuzu, kendimize anlatmaktan vazgeçtiğimizi hissedebiliyoruz.
Kimseyle kavga etmediğimiz, kimseyle kopmadığımız günlerde içimizden bir parçanın yavaş yavaş geri çekildiğini hissediyoruz onlarla baş etmeye çalışırken.
Bu bölümün sonuna geldik ve ben bu bölümü artık hayatımda olmasını istemediğim ve bu yüzden
karanlıklarından kurtulduğum insanlara armağan ediyorum.
Bu arada Instagram'da çok güzel bir topluluğumuz var ve podcast bölümlerinde anlatamadığım ya da ek bilgiler vermek istediğim bölümlerde orada paylaşımlar yapıyorum.
Ayrıca bölümün gönderisini de paylaşacağım.
başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
