
İnsanları Etkilemek İçin Aura Nasıl Kullanılır?
23 Haziran 2025 · 30 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
''Aura, sadece enerjin değil, bıraktığın izdir.” — Barbara Ann Brennan (NASA fizikçisi, aura terapisti)
Bu bölümü, etki alanını görünmez şekilde genişletmek isteyen herkes için hazırladım.
🟡 Yeni bölümde:
✨ Aurası yüksek insanlar neden dikkat çeker?
✨ Etki gücü sadece görünüşle değil, enerjiyle mi kurulur?
✨ Bilim insanları ve spiritüel liderler bu konuda ne söyledi?
✨ Aura yükseltmek gerçekten mümkün mü, nasıl?
Anlatıyorum 🎙️
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün Aura'yı anlatıyorum arkadaşlar.
Aurayı anlatıyorum çünkü bazen bazı insanlar bizden durduk yere uzaklaşıyor.
Bizi dinlemiyorlar. Söylediklerimize önemsemiyorlar.
Kendimizi değersiz hissetmemize sebep oluyorlar.
Bazen de girdiğimiz bir ortamda hiç konuşmasak bile bütün dikkatleri üzerimize çekiyoruz.
İnsanları ikna ediyoruz.
İnsanları etkiliyoruz.
İşte bu bizim o anki aura durumumuzdur.
Harvard Fakültesi'nde bir araştırma yapıyorlar.
Araştırmaya göre...
Bir insanın enerji alanı yani aurası karşısındaki kişinin bilinçaltını 3 saniyede etkileyebiliyor.
3 saniye arkadaşlar. Bugün bir kafeye gitsek, bir kahve siparişi versek ortalama sanırım 7 saniye gibi bir süre tutar.
7 saniye ve 3 saniye.
Yani siz karşınızdaki insan daha isminizi söylemeden ona doğru yürürken 3 saniye içerisinde sizin hakkınızda bir fikir sahibi oluyor.
Benim aklıma aura deyince hep Audrey Hepburn gelir.
Hatta ona bir röportajını soruyorlar yaşlandığı zamanlarda.
Hani yaşınız ilerlemesine rağmen hala nasıl bu kadar zarif ve güzelsiniz diye.
O da diyor ki güzelliğimiz yüzde değildir.
İçimizdeki iyiliğin.
İçimizdeki güzelliğin yüzümüze yansımasıdır diyor.
Yani sizin saçınız ışıktadır demek istiyor.
Ağır odadır demek istiyor.
O zaten içteki güzelliğin iyilikle büyüdüğünü ve bunun da insanın yüzüne yansıdığını ve bundan dolayı da ışık saçtığını söylermiş.
O öyle güzelliğiyle değil kalbiyle hatırlanmak isteyen birisiydi.
Zaten bu isteğini hayatının son 30 yılında fazlasıyla gerçekleştirmişti.
Yunus Efe biliyorsunuz iyi niyet elçisi olmuştu.
Bizzat savaş alanlarına kendisi gitmişti.
Yoksulların çok fazla olduğu yerlere kendisi gitmişti.
O da 2. Dünya Savaşı'nda aç kalan kişilerden biriydi.
Ailesiyle hatta patates kabuklarını yiyerek hayatta kalmaya çalışmışlar.
Sanırım bu sebepten dolayı gerçek bir Yunus Efe iyilik elçisi olmuştu.
Ben de zaten onu hep öyle görüyorum.
Çok zarif bir kadın, çok iyi bir kadın.
İçindeki o güzellik tamamen onun aurasının ışığına yansımış.
Yani Odri de demiş ki iyilik yapın, içiniz güzelleşsin.
Dolayısıyla dışınız ışık saçsın, aurunuz yükselsin, temizlensin demek istemiş.
Peki biz auramızı nasıl kullanacağız?
Neyimize yarayacak kullansak bile Ayça?
Aurayı bilmeliyiz arkadaşlar.
Çünkü aura halin, olduğumuz halin dili.
Aura sözsüz, sessiz ama çok güçlü bir iletişim sekli.
Ve insanları etkileyerek ikna etme şeklimiz aslında uğramız.
Hayatımızı her alanında kullanıyoruz farkında olmadan.
İşimizde kullanıyoruz.
Aile içinde söylüyoruz.
Mesela hafta sonu ailenize bir yere gitmek için.
Sizin gitmek istediğiniz yeri ikna etmek için.
olduğunuz hal, söylerkenki haliniz, tavrınız, bunlarınızın hepsi aura.
Mesela bir yöneticinizden bir izin alacaksınız ya da bir fikriniz var.
O söylediğiniz şekil, duruş, ona verdiğiniz, karşı tarafa verdiğiniz enerji.
Hani deriz ya birisi size bir şey söylerken.
Ya bunu anlatırken ben hissettim.
Kıskanıyordu. İçinden kötü bir şey geçiyordu.
Ben bunu hissettim. Ben o enerjiyi aldım.
Bir irkildim. İşte bu karşı taraftaki aurayı almamızla ve karşı tarafa aurayı vermemizle ilgili bir durum.
Şöyle düşünün, bazen bir şey anlatırsınız ama karşı tarafa onu geçiremediğiniz için, o duyguyu, o hissi veremediğiniz için söyledikleriniz sadece sözcükten, kelimeden ibaret kalır.
Çünkü onu ışığımızla ya da sahip olduğunuz o anki avranınız düşük olduğu için etkileyemezsiniz.
O yüzden işte öğrenmemiz gerekiyor orayı.
Bakın şöyle bir söz vardır.
Bütün kişisel gelişimciler kullanıyor.
Başlarınızda 85'e iletişime, insanlarla olan ilişkilerinize ve kişisel başarılarınıza bağlıdır diye.
Aksi durumda o çok parlak olan fikriniz, kimsenin bilmediği bilgileriniz, pazarlama kültürünüz, iletişim alımınız yoksa işe yaramaz.
Ya da siz böyle kasap dükkanının önünde bekleyen kediler gibi.
Birisinin size fark etmesini bekleyene kadar öylece beklersiniz.
İşte burada auranızı kullanacaksınız.
Yani tüm çalışmalarınız, başarılarınızı yaydığınız aura sayesinde zirveye götürür ya da çabuklaştırabilirsiniz.
Peki insan aurası nedir?
Yaşayan her insanı çevreleyen ince, eterik bir radyasyon yayılımıdır.
Bu kadar arkadaşlar. Fizikteki tanımı bu.
Bizi çevreleyen bir radyasyon yayılımı.
Peki biz aurayı neden göremiyoruz?
Bizi çevreliyor olsa ben de bakıyorum şu anda göremiyorum.
Çünkü gözümüz sadece 400 ile 700 nm arasındaki ışığı algılayabiliyor.
Yani mordan kırmızıya kadar olan renkleri işte klasik bildiğimiz renkleri görebiliyoruz.
Ama aura onun rengi farklı.
O spektrumun dışında.
Yani wifi gibi düşünün.
Göremezsiniz ama etkilenirsiniz.
Bir fayda görürsünüz.
Bizim biliyorsunuz görsel algılarımızın sınırı var.
Bizler elektromanyetik spektrumun sadece %0.0035'ini görebiliyoruz.
Buna İslam'da ne diyorlar?
Gözüne bir perde inmiş.
Hani bazı varlıkları da bu yüzden göremezsiniz diye açıklar ya.
İşte onun gibi düşünün.
Ama Aura arkadaşlar gözle görünmeyen elektromanyetik alanı içinde yer alıyor.
Bu tıpkı cep telefonlarımızın yaydığı sinyali göremek gibi bir şey.
Ya da wifi sinyalini dediğim gibi.
Yani biz göremiyoruz ama bu onun orada olmadığı anlamına gelmiyor.
Ha bu arada arkadaşlar, Aura kelimesi nereden geliyor biliyor musunuz?
İlk kez Aura kelimesini Antik Yunan'da kullanmışlar.
Kelime olarak anlamı esinti, hafif rüzgar, işte ruhun nefesi gibi bir şey demek.
Yani görünmeyen ama hissedilen bir varlık hali gibi düşünebilirsiniz.
Ve mitolojide bir tanrıca var.
Avra diye okunuyor Antik Yunanca'da.
Av tanrıçası Artemis'in yoldaşı.
Ormanlarda rüzgar gibi dolaşan, hiç kimseye yakalanmayan, dokunulmaz bir varlık.
kendini hissettirmeden, göstermeden etkileyen bir tanrıçadır.
Aron'un görevi de dokunmadan etkilemek.
Bakın Antik Yunan'da Eskilerden tanrıçanın görevi.
Dokunmadan etkilemek.
Doğadaki olayların dengesini müdahale ettiğini fark ettirmeden sağlamak.
Hani bazen deriz ya birisi için ağrısı var, ağrısı çok yüksek diye.
Aslında belki de çirkindir ama çok çekici enerjisi olduğu için işte böyle çok konuşmasa bile duruşuyla, enerjisiyle etkiler sizi.
İşte bunlar arkadaşlar ağrısı yüksek olan insanlardır.
Zaten aurayı ilk kez tarif eden kişi de antik günon hekimi Gallen'dır arkadaşlar.
M.S. 2. yüzyılda epilepsi hastalarının nöbet öncesi yaşadığı içsel hissi tarif ederken kullanmıştır.
Böyle tarif etmiş aurayı.
Sanki vücuttan dışarı yayılan bir enerji, bir nefes gibi demiş.
Ve 1970'lerde Dr.
Valerie Hunt EMG cihazlarıyla insan bedeninden yayılan elektromanyetik alanları ölçmüştür.
Ve demiştir ki farklı duygusal haller farklı frekanslar yayar.
Bu frekanslar diğer insanlar tarafından da fark edilebilir.
Yani Hunt yüksek frekanslayan insanların girdikleri ortamda dikkat çeken, güveni uyandıran, ne kadar güzel enerjisi var ya dedirten insanlar olduğunu kanıtlamış arkadaşlar.
Ve bunun devamında da ünlü Rus fizikçi Dr.
Konstantin Karatkov arkadaşlar Kirl'in fotoğrafçılığıyla ağırlığının izini sürmüş ve bu fotoğraflama tekneliyle çıplak gözle göremediğimiz ama hissettiğimiz şeylerin fotoğraflanması
demek. Aurayı fotoğraflamış ve ışığı çok kısık, hafif pembeye yakın demiştir.
Yani bilimin ve spürtelliğin birleştiği bir nokta.
Mesela bakın korku filmi sever misiniz?
Ben çok severim. Film serisi vardır bir tane konuşun ilk biliyorsunuzdur belki.
Orada kullanıyorlar şeytanın görüntüsünü elde etmek için, neye benzediğini görebilmek için.
Bu arada... Korku filmi demişken hemen bir tavsiyede bulunayım.
Bu konjörünki izlemediyseniz mutlaka izleyin ama korku filmi seviyorsanız izlediğinizi düşünüyorum.
James Fun genelde filmleri yapıyor, senaryolarını yazıyor ya da yönetiyor.
James Wan'ın bütün filmlerine bakın.
Bence çok az var içinde.
Fena değil diyebileceğiniz.
Hatta şöyle söyleyeyim.
James Wan'ın hem senaryosunu yazdı hem yönettiği filmler mükemmel oldu.
Eğer korku filmi seviyorsanız izleyin.
Ben özellikle arkadaşlar şiddetli başarıları çektiğimde oturup bir tane korku filmi patlatıyorum.
Çünkü benim enteresan bir şekilde baş ağrıma korku filmi çok iyi geliyor.
Beni sanırım başım ağrıyor.
Geçmeyecek hissinden o duygusundan çıkartıp Farklı bir yere bütün korkularımı, duygularımı aldığı için sanırım başarım bitiyor.
Size de tavsiye etmiş olayım.
Yani Dr. Konstantin Auro'nun resmini çektikten sonra da demiş oluyor ki Auro kesinlikle ölçülebilen bir etki alanıdır.
Yani Auro gerçek arkadaşlar.
Bu var. Mesela bakın.
Dostoyevski okuyor musunuz arkadaşlar?
Bak aklıma geldi şimdi.
Onun kitaplarındaki kahramanları düşünün.
Suç ve cezada kahraman bir odaya girdiğinde kimse ona doğrudan bakmıyordu.
O da kimseye bir şey söylemiyordu.
Ama herkes içten içe bir huzursuzluk istiyordu.
Ve Dostoyevski bunu çok güzel anlatmıştı.
Dostoyevski'ye göre insanın içindeki düşünce bedenden önce odaya giriyor.
Çok güzel bir tanım bence.
Tamamen farkında olarak ya da olmadan aurayı tarif etmiş.
İnsanın içindeki düşünce bedenden önce odaya girer.
Çünkü düşüncelerimiz de neye dönüşüyordu?
Duyguya dönüşüyordu değil mi?
O anki hissettiğimiz suçluluğumuz, korkumuz, sevgimiz, bastırılmış öfkemiz vücudumuza gerek kalmadan yayılıyor.
Bir bakıştan, bir sessizlikten, bir duruştan, hepsinden.
Yani aura sadece renkli halkalarla çevrili bir enerjimiz değil.
Bilinçaltımızdan sızan grip gölgelerimiz.
Yani aura alanımız eşittir o anda hissettiğimiz duygu halimiz.
Şöyle düşünün.
Hayatınızda bir sorun var.
Küçük değil. Canınızı sıkıyor.
Çözümünü göremediğiniz bir şey.
Ne yapıyorsunuz? Muhtemelen önce şöyle bir sessiz oturuyorsunuz.
Ya da öncesinde çıldırıyorsunuz.
Sonra diyorsunuz ki içinizden nasıl çözeceğim?
Bu sorun geçmiyor. Cevabım yok.
Sonra zihniniz bir döngüye giriyor.
Aynı düşünceyi yüz kez çevirip çevirip tekrar ediyorsunuz.
Ve farkında olmadan arkadaşlar auramızda bir karanlık başlatıyorsunuz.
Çünkü auramız sadece şeyle parlayan değil, kaygıyla da kararan bir şey.
Siz bu çözülmez dedikçe etrafınıza çaresizlik yayarsınız.
Kimse size bir şey demez ama biri sizi negatif bulur.
Çünkü içinizde o duygu var.
Başkası da yorgun der.
Yani bugün çok yorgun görünüyorsunuz.
Halbuki üstünüz başınız düzgün, makyajınız tam, her şey okey.
Ama sizin o anda negatif olduğunuzu, yorgun olduğunuzu hissediyorlar.
Ve bunu saklamak gerçekten çok zor biliyorsunuzdur mutlaka.
Ama ağırlığınızda olan konuşmadan da konuşuyor durumu.
Ve işte bu halimiz yani zihinsel kapanma artı duygusal yükümüz eşittir.
Çekilmiş, daralmış, gölgelenmiş bir aradır arkadaşlar.
Buna enerji alanının çökmesi deniyor.
Psikologlar bu hali şöyle açıklıyorlar.
Bir kişi diyorlar çözümsüzlük inancını taşıdığında bedeni enerjiyi korumamadığında geçer.
Yani yaymak yerine içeri çeker.
Tıpkı çiçeklerin güneşi görmediğinde büzüşmesi gibi.
O güneşi hep görmemiz gerekiyor.
Bu duygu durumu devam ettikçe ne oluyor?
İnsanlar size yaklaşmak istemiyorlar.
Çünkü enerjiniz yaklaştırmıyor.
Fırsatlar size çekilmiyor.
Çünkü sizin içinizden bir olmaz zaten frekansı yayılıyor.
En kötüsü de şu.
Siz bile kendinizden uzaklaşmaya başlıyorsunuz.
Kendinize vermiş olduğunuz değer bitiyor.
Sonra geçmişte yapmış olduğunuz hatalarınızı hatırlıyorsunuz.
Tekrar tekrar kendinize kızıyorsunuz.
Yani içsel ağrımızla bağımızı koparmış oluyorsunuz.
Bakın bir hikaye vardır aklıma geldi yine anlatayım belki bilirsiniz.
Bir adam hapse düşüyor.
Uzun yıllar hapiste kalacak.
İlk senesine daha babasından mektup geliyor.
Oğlum diyor nasılsın iyi misin?
Ben çok iyi değilim.
Artık yaşlandım. Dizlerim ellerim pek tutmuyor.
Tarlayı süremedim diyor.
Keşke yanımda sen olsaydın da bana yardımcı olsaydın diye yazıyor.
O da babasına cevap yazıyor.
Diyor ki babacım ben iyiyim ama baba sen tarlayı sakın sürme cesetlerin hepsini oraya gömdüm.
Sonra ne oluyor tabi ki polis maymurun mektubu okuyor.
Adamın bu yazdığını görünce hepsi hemen gidiyorlar.
Bütün tarlayı cesetleri bulmak için sürmek zorunda kalıyorlar.
İmkansız gibi görünen bir durumda.
Ama ne kadar kolay bir şekilde çözüm üretti.
İşte bu hotlistteki adam gibi.
Ne kadar zor ve çözüme imkansız bir durumda olsak da duygu durumumuzu, kaygı durumumuzu, stresimizi negatifte uzun süre tutmamamız gerekiyor.
Bu auramızı bitiriyor.
Gerçekten bazen polyancılık yapmamız gerekiyor.
Her zaman mutlu. İşte neşeli, iyiyi düşünen olamayız.
Evet. Ama bu zaten hayatın dengesi arkadaşlar.
Biraz yaşarsınız ama orada kalmamanız gerekiyor.
Çözümsüz durumlarda ya da kötü hissettiğiniz durumlarda bile minik bir neşe kıpırtısını bile yakalamamız gerekiyor.
Bakın aklıma şimdi Sait Faik geldi mesela.
Sait Faik bir gün balık tutuyor.
Yanında da bir balıkçı var. Başkaları var yani balık tutan.
Yakalıyor balığı.
İşte yakaladığı balığı çok küçük görünce onu öpüyor ve denize tekrardan atıyor.
Yanındaki balıkçı da şaşırıyor tabii.
Sen diyor ne yaptın? Hiç diyor balık öpülür mü?
Said Farklı diyor ki olsun bu denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor artık.
İşte böyle bir neşe kıpırtısı.
Yani aslında orada adama karşı...
Genel algıya karşı gerizekalı durumuna düşmüş olabilir.
Ama verdiği cevabın güzelliğine bakar mısınız?
Kendini aptal gibi hissedebilirdi.
İçini böyle karalar bağlayabilirdi o anda.
Ya yapmasa mıydım değil miyim ben diyebilirdi.
Ama o ne dedi? Olsun bu denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor artık.
Neşelenmek istediğiniz zaman, neşelenmek istediğinizde bir sebep aradığınızda hakkınıza sahip fahim bir cümlesi gelsin olur mu arkadaşlar?
Olsun bu denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor artık.
Hatta şuradan devam edeceğim.
Muhammed'e çok uzun süre vahiy gelmiyormuş bir dönemde rivayete göre ve ona moral vermek için Bir tane ayet indiriyorlar.
Diyor ki üzülme çünkü Allah seninle beraber, bizimle beraber.
Hani sen başkalarına üzülme Allah bizimle beraber diyordun ya şimdi bunu mu unuttun diyor.
Yani onun...
aslında bir nevi enerji alanını, moralini, motivasyonunu yerine getirmeye çalışıyor.
Sanırım Tevbe suresi 40.
ayette buydu. Yani aura arkadaşlar tamamen duygu haliniz.
Duygunuz neyse onu yayıyorsunuz dışarıya.
En derin inancınız, en köklü dayanağınız, ne haldeyseniz ağırlığınız yükseliyor ya da düşüyor.
Hayatınızın en güzel haberini almış gibi yürüyün.
Herkes, tüm dünya sizi dinliyormuş gibi konuşun.
Evren daima sizin tarafınızdaymış gibi hareket edin.
Enerji mıknatısıymış gibi, pas parlak, bembeyaz ve ışık saçıyormuşsunuz gibi hissedin.
Ve özgüven gerçeği bile eğip yükebilir arkadaşlar.
Bunları yaptıkça fark edeceksiniz.
Özgüveniniz de artacak.
Araya şunu sokuşturayım hemen.
Bu ay benim kutlu doğum haftamdı arkadaşlar.
14 Haziran doğum günüm.
Evet lanet olası bir ikizlerim.
Yükselenim de ikizler.
Çok fazla benzemiyorum ama.
Yani benziyorum ama ayrıştığım noktalarda çok fazla.
Bana söylediler işte sen şu anda yolun yarısına geldin.
Ne hissediyorsun diye. Yani yolun yarısına gelmiş bir yaşta olarak hissettiklerimi sizinle de paylaşmak istiyorum.
Hani ne öğrendin şimdiye kadar gibi bir şeyler sordular bana.
Benim canıma arkadaşlarım.
Her gelen gider arkadaşlar.
Her acı azalır.
Hayatta hiçbir şeyin sizi üzecek kadar hükmü olmadığını.
Herkesle kahkaha atabildiğinizi ama yalnız ağladığınızı, ölümden başka her şeyin çaresi olduğunu, çok geçten daha kötü bir kelime olmadığını, keşkeden daha kötü
bir kelime olmadığını, her şeyin zamanında kıymetli olduğunu, bir taneye sonrasının kaygısına düşmeden şu anın değerini bilerek yaşamak gerektiğini öğrendim dedim.
sizinle de paylaşmak istedim.
O yüzden acıları kendinizde tutmayın arkadaşlar.
Tamam mı? Hareket edin. Çünkü acı hareket etmezseniz birikir.
İşte benim gibi ben 37 yaşına girdim bu arada.
35 değil ama tabii ki yaşın yarısı hala.
Ben de aynanın karşısına geçip...
Diyorum. Benim mi bu çizgili yüz?
Böyle oluyorsunuz. Ama ne yapacaksınız?
Herkes bu yaşı tadacak. Eğer öncesinde ölüm yazılmamışsa anlarınıza.
Hepimiz tadacağız arkadaşlar bu yaşı.
Yapacak bir şey yok. Şükürler olsun.
Peki. Aurayı öğrendik.
Güzelce anladık. Duygusal tepkilerimizi de aldık.
Auram çok düşük Ayça.
Ya da ben böyle. Ya da ben aurayla etkileme alanını yok yani bende.
O yok Ayça bende diyorsanız.
Auranızı nasıl yükselteceğinizi soruyorsanız.
Şimdi cevap veriyorum. Birinci önereceğim şey arkadaşlar halo etkisi.
Halo etkisinin farkında olun.
Yargınızı bulandırmasına izin vermeyin.
Nedir halo etkisi? Bir insanın ya da bir şeyin tek bir olumlu ya da tek bir olumsuz özelliğine bakarak diğer tüm özelliklerini de o doğrultuda değerlendirme eğilimimiz.
Yani zihnimiz ışık halesi yaratıyor ve bu hale bütün algımızı etkiliyor.
Mesela birini çok güzel veya çok karizmatik buluyorsak Onu aynı zamanda çok zeki, dürüst, başarılı sanmaya da meyilliyiz.
Bir kanıdımız olmasa bile öyle sanıyoruz.
Bu tamamen bilinçaltımızın bir yanılması arkadaşlar.
Mesela iş görüşmelerinde güzel giyimli ya da kendine güvenli biri daha yetkin olarak algılanıyor karşı taraf sayesinde.
İlişkiler, ilk görüşte etkilendiğimiz biri.
hatalarını daha geç fark edebiliyoruz.
Sırf dış görünüşünden ya da o anki iyi duygu durumunda olduğu için yaydığı güzel enerjiden dolayı.
Mesela marka algısı vardır.
Apple gibi markaları tasarımı iyi diyebildiğimizde ürünlerinin her yönüne mükemmel olduğunu düşünüyoruz.
Aa diyoruz Apple yaptıysa güzeldir.
Apple yaptıysa şöyledir.
Ya da Apple'ı sevmiyorsunuz.
Apple yaptıysa kötüdür ya.
Onlar şunu yapıyor. Mesela öğretmenler de bunu çok kullanıyor öğrenci değerlendirmelerinde.
İyi not olan bir öğrenci daha saygılı ya da çalışkan oluyor.
Ama kötü not olan ama gerçekten saygılı olan bir öğrenci de ezik olarak algılanabiliyor arkadaşlar.
Bunu ben bizzat gördüm.
Ya diyorlar Ahmet evet saygılı bir çocuk ama biraz sessiz.
Neden? Çünkü çocuğun ders notları düşük.
Yani sadece bir iyi tarafı var diye tamamen iyi değil, bir kötü tarafı var diye tamamen kötü değil.
İşte biz bu halo etkisini en çok nerede yaşıyoruz biliyor musunuz?
Kendimizde yaşıyoruz.
Ben zaten şunu yapamadım bunu da yapamam.
Ben zaten güzel değilim.
İşte benim şuram da zaten çirkin.
Bu hala ötküsünden çıkmamız gerekiyor.
Çünkü neden? Bu bizim duygu durumumuza etkiliyor.
Duygu durumumuzu da böyle şeylerle etkiledikçe ne yapıyoruz arkadaşlar?
Auramızı düşürüyoruz. Işığımızı kesiyoruz.
Ve bu halo etkisi bilinçaltımızla da çok bağlıdır.
Çünkü bilinçaltımız hızlı karar vermeyi seviyordu değil mi?
Bütün ayrıntılara bakmak yerine tek bir olumlu ya da tek bir olumsuz veriye dayanarak genel bir yargıya varıyordu.
Bu hızlı yargı evrimsel olarak enerji korumak için geliştirilmiş.
Doğru ama günümüz kararlarında bizi yanıltıyor.
Peki biz halo etkisini yönetmek için ne yapabiliriz?
Kendinize şunu sorun arkadaşlar.
Bu insan ya da bu şey hakkında düşündüğüm her şeyin kaynağı nedir?
Kendim için şu anda bu kötü şeyi söylüyorsam hiç mi iyi bir şey yapmadım?
Neden bunu söylüyorum? Somut veriye mi yoksa ilk izinime mi dayanıyor?
Önceden yaptığım geçmiş hatalarıma mı dayanıyor?
Zıt senaryoları, farklı senaryoları düşünün.
Bir kişi aynı şeyi başka bir kıyafetle yapsaydı ya da daha az çekici olsaydı yine de aynı şekilde düşünür müydünüz o insan hakkında?
Şimdi aynısını kendinize uygulayın.
Birisine bir şey söylediniz.
Eğer ben bu söylediğimi ona ikna edeceksiniz mesela.
Şu kıyafetle, şu şekilde, şöyle durarak söyleseydim acaba daha farklı...
olur muydu diye farkındalık geliştirmeniz lazım.
Bilinçli farkındalıkla kendinizi izleyin.
Bu tür otomatik varsayımları daha erken fark etmenizi sağlar.
Kararlarınızı biraz yavaşlatın arkadaşlar.
Hızlı kararlar daha çok bilinçaltı etkisine açık.
Biraz önce söylediğim gibi. Karar sürecinizi yavaşlatırsanız ve detaylı analiz ederseniz bu hala etkisini azaltmış olursunuz.
Yani kısacası bilinçaltımızın hızlı ve kolay yolu seçme arzusu bizi yanıltıyor.
Bir insanın tek bir tarlayan yönü tüm gerçekliğini aydınlatıyor gibi görünse de bazen bu sadece bilinçaltımızın gölgesi oluyor ve yanlış kararlar vermemize sebep oluyor.
Başarısız olduğumuz bir nokta varsa kendinizi bütünüyle başarısız görmeyin.
Ben şunu yapamadım zaten bunu da yapamam demeyin.
İkincisi de arkadaşlar yargılamamayı öğrenmek.
Yargı en çok kendi enerjimizi düşürüyor.
Çünkü başkalarını yargılarken aslında kendimizi eleştiriyoruz.
Jung'un harika bir sözü var.
Diğerlerine tahammül edemediğin her şey senin içinde bastırdığın şeydir.
Aorayı karartan en büyük şeylerden biri budur.
Sürekli dışarıyı düzeltmeye çalışırken içeriye sırtını dönmek.
Her yargı bir bağdır ve o bağ enerjinizi çeker.
Peki yargılamamayı günlük hayatta biz nasıl uygulayabiliriz?
Metro'da huysuz birine denk geldiniz.
Canınızı sıktı.
Şunu söyleyin arkadaşlar.
Belki de onun da canı yanıyor.
Kendi hatanızı yakaladınız mı?
Şunu söyleyin.
Herkesin öğrenme şekli farklı.
Benimki de buymuş. Arkadaşınızın başarısını mı kıskandınız içten içe?
Deyin ki bu duyguyu tanıyorum ama onun ışığı benimkini söndürmez.
Enerji ustası Panek Deizli arkadaşlar şöyle diyor.
Yargı enerjiyi kilitler.
Kabul ise... akıtır.
Yani kimseyi yargılamayacağız arkadaşlar.
Bırakın herkes kendi yolunda gitsin aksın gitsin.
Diğeri de arkadaşlar üçüncüsü de ayna çalışması.
Bunu sana bir podcastime daha söylemiştim.
Ben de yapıyorum zaten. Deli gibi yapıyorum aynanın karşısına geçip.
Louis Hay'in dünyaya kazandırdığı ama aslında kadim öğretilerde kökü olan bir uygulamadır.
Gözlerinizin içine bakarak kendinizle barışmaktır aslında bu.
Aynanın karşısına geçiyorsunuz ve konuşuyorsunuz.
Ayna çalışması basit gibi görünür ama gerçekten çok güçlüdür.
Kendinize biraz baktıkça göz bebeklerinizin büyüyüp küçüldüğünü gördüğünüzde bir tırsıyorsunuz zaten.
Eluzey hatta şöyle söylüyor.
Kendine aynada sevgiyle bakabildiğin gün tüm dünya senin için değişir.
Her sabah yüzünüzü yıkadıktan sonra aynaya bakın ve kendinize deyin ki seni seviyorum, sen yeterlisin ve güvendesin.
Bu kadar. Gülümsemeniz bile sahte olabilir ama beyniniz buna da inanır arkadaşlar.
Bilinçaltı tekrar edilen her şeyi gerçek sanar.
Bilinçaltı tekrar edilen her şeyi gerçek sanıyor.
Zamanla o söz iç sesiniz oluyor ve iç sesiniz değiştiğinizde yaydığınız enerji değişiyor.
Sabah dişinizi fırçalarken aynaya bakın.
Kendi isminizle kendinize hitap edin.
Pozitif cümleler kurun.
Ayça bu sabahta kendin için kalktım.
Seni seviyorum. En son söylediğim cümle buydu.
Zor bir gün geçirdiyseniz aynada kendinize bakın ve deyin ki bugün sana en...
en çok ne iyi gelir, ne yapsam bugün seni iyileştirebilirim deyin.
İçsel eleştirmeniz sizi yediğinizde, o içimizde o eleştirmenler çok var biliyorum.
Aynaya bakın ve deyin ki ben buradayım, her şey geçmişte kaldı, artık güvendeyim deyin.
Bazı sabahlar ne giyeceğimizi deyin, ne düşüneceğimizi değiştirmemiz gerektiğini, nasıl düşüneceğimizi değiştirmemiz gerektiğini düşünmemiz gerekiyor.
Ayna karşısında kendine sevgiyle bakan, dünyaya bakarken yargı yerine merakla bakan birisinin aurası parlar.
Çünkü içi parlar.
Aynanın karşısında bu söylediklerinizin dışında da gün içerisinde mantralar söyleyin arkadaşlar.
Şimdi bir tane mantıra vereceğim size.
Neden mantıra söylemeniz gerekiyor?
Önce onu da bir söyleyeyim. Mantralar arkadaşlar öfkenizi serbest bırakmanıza ve iç huzuru aşılamanıza yardımcı olacak.
Farkındalığınızı koruyacak.
Zor olsa da farkındalık, aşırı düşünmeyi ve...
Ergıyı durdurur. Bunu biliyorsunuz.
Şimdi mantıramız şu. Şimdi hazır mısınız?
Om. Om mantırası arkadaşlar.
Bu var ya. Om dediğimiz.
Bu mantıra gerçekten enerjinizi çok güzel dengeye sokuyor.
Ve sizin olduğunuz ağrınızı çok yükseklere çekiyor.
Bunu eğer ciddiyetle her gün içerisinde eğer yapamıyorsanız.
2-3 günde bir deneyin yani.
Om. Om. kelimesi harika bir mantıradır.
Bunu uygulaması tavsiye ediyorum.
Ve diğer bir önerim de kendinizi yeşile ve maviye maruz bırakın.
Bakın arkadaşlar bu yeşillik var ya doğa, doğa dediğimiz şey.
Kaygı ve depresyondan şizofreni gibi hastalıklara kadar her türlü zihinsel hastalığı iyileştirdiği bilimsel olarak kanıtlanmış.
Doğa aslında her zaman bizimle konuşuyor.
Ama onu yeterince dikkat edersek duyabiliyoruz.
Ve zaten yüksek titreşimli insanların çoğu doğayla sürekli iletişim halindedir arkadaşlar.
Ruhsal varlıklarla iletişim kurmanın bir yolu da hatta doğadır biliyorsunuz.
Şöyle bir toparlayacak olursak arkadaşlar.
Aura bizim duygu durumlarımızdan dolayı dışarıya verdiğimiz enerjidir.
Gerçekten bunu uygulamak zor.
Her şeyde olduğu gibi bu da pratik ister.
Yani her zaman söylüyorum.
Nasıl kaslarımızı geliştirmek için düzenli bir programımızın olması lazım.
Her gün tekrar etmemiz lazım o kas yerini geliştirmek için.
Aynı beyin kası da öyle.
O duygu durumlarımızın hepsi içinde beynimizde ayrı ayrı nöronlara ulaşıyor çünkü.
Bu hepimizin hayatı.
Bu sizin hayatınız. Fikrimizi değiştirebiliriz.
Duygu durumlarımız değişebilir.
Kalbimizi değiştirebiliriz.
Farklı bir insan olabiliriz.
Bir gün uyanıp tüm hayatımız boyunca yaptığımız şeyleri yapmak istememeye kendimiz karar da verebiliriz.
İstediğimiz kişiyi sevebiliriz.
Size iyi gelmeyen insanlardan ayırabiliriz.
Ama duygu durumumuz arkadaşlar buna çok bağlıdır.
Yani bu söylediğim şeyler var ya hep bizim duygu halimizi ortaya çıkartır.
Onu iyiye ya da kötüye uzatır.
O yüzden ben hep iyi düşünmenin peşindeyim.
İyi düşünün. Gerçekten iyi düşününce iyi oluyor.
Kendi yolunuzu güzel oluşturun.
Ve kimsenin duygularınız üzerinde bir etki alanı oluşturmasına izin vermeyin.
Ağrıyı düşüren birkaç şeyden bahsetmek istiyorum arkadaşlar.
Ağrınızı düşürmemek için bunları lütfen yapmayın.
Eğer çok konuşursanız...
İlerisinde yalan söyleyebilirsiniz farkında olmadan.
Lütfen çok konuşmayın. Lütfen çok düşünmeyin.
Eğer çok düşünürseniz sonunda depresyona girebilirsiniz.
Bunun sonu her zaman bu olmuştur.
Lütfen çok önemsemeyin hiçbir şeyi.
Çok önemserseniz siz özellikle insanlara karşı çantada keklik olursunuz.
Lütfen çok çok ağlamayın.
Ara ara ağlayın. Çok ağlarsanız bakış açınızı kaybedebilirsiniz.
Çok fazla düşük duygu durumuna girebilirsiniz.
Eğer çok çalışırsanız lütfen çok çok çok çok çalışmayın.
Çok çalışırsanız çünkü stresten kendinizi bitirebilirsiniz.
Lütfen bazı şeylere bazı konulara çok bırakmayın.
Bırakın bazen düşünmeyin.
Çok bakarsanız odak noktanızı kaybedebilirsiniz.
Bir çözüm arıyorsanız bir şeyle ilgili ona sürekli uzun baktığınızda inanın ki odak noktanızı kaybedeceksiniz.
Ve çok beklentiye girmeyin arkadaşlar.
Çok beklentiye girerseniz eninde sonunda hayal kırıklığına uğrarsınız.
Sakinlik arkadaşlar. Sakin kalın.
Her şeyi dengeyle yapın.
Sakinlik büyük bir güçtür.
Size söylenen her şeye duygusal tepki verdiğiniz sürece acı çekmeye devam edeceksiniz.
Gerçek güç arkanıza yaslanıp olayları mantık çerçevesinde değerlendirebilmektir.
İnsanların ve kelimelerin sizi kontrol etmesine izin vermeyin.
Bu bölümün de sonuna geldik arkadaşlar.
Sizi yine sosyal medyaya bekliyorum.
Mesajlarınız geliyor, yorumlarınızı yapıyorsunuz.
Çok tatlısınız. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
