
İlber Ortaylı/ Geleceğimizi Nasıl Kurabiliriz?
13 Nisan 2026 · 34 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Geleceğimizi nasıl kurarız? Sevgili İlber Ortaylı’nın "İnsan Geleceğini Nasıl Kurar?" kitabı üzerinden anlatıyorum.
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Çok uzun sayıda bölüm yapamadım arkadaşlar maalesef maalesef kayıt alamadım uzun sayıda süren bir rahatsızlığım var.
Bazı sesimde de, sesterlerimde de sıkıntı oldu.
Bu yüzden karşınıza çıkamamıştım.
Artık o kadar çok mesaj aldım ki dedim Ayça.
Tamamen iyileşmeyi bekleme kızım.
Otur artık mikrofonun başına yoksa sıkıntı çıkacak.
Ve bugün kayda geçmeye karar verdim arkadaşlar.
Biliyorsunuz ne yazık 13 Mart 2026 Cuma günü büyük tarihçi İlber Ortaylı'yı kaybettik.
Kendisi büyük ve entelektüeldi.
Tarih bilgilerini çok geniş kitlelere ulaştırmış birisiydi.
Onu kaybettiğimiz için çok üzgünüm.
Çok büyük bir kayıp. Bu bölümü hazırlarken, notlarımı alırken, cümlelerimi, satırlarımı seçerken gerçekten çok zorlandım.
Uzun süre ağladım diyebilirim.
Türkiye sadece bir tarihçisin değil, aynı zamanda hafızasını, kelimelere vakar kazandıran bir hocasını, bilgiyi gösterişe kaçmadan taşıyan çok kıymetli bir aydınlığı kaybetti.
Bir ömür nasıl yaşanır, insan geleceğini nasıl kurar, bize anlatan büyük bir insandı.
Zaman başkalarının tavrını anlamlandırmaya harcanacak kadar değersiz.
derdi. En sevdiğim sözlerinden biri.
Bugün onun anısına ve onu özledikçe açık bu podcast bölümünü dinleyebilelim diye İnsan Geleceğini Nasıl Kurar kitabını konuşalım istiyorum.
Bana ve hatta oğluma da çok ilham olan bir kitaptır.
Kitabın alt başlığı zaten kendini inşa etmenin yolları.
Kitapta gayemizi nasıl belirleyeceğimizi, hedefimizi nasıl koyacağımızı, geleceğimizi nasıl planlayacağımızı, potansiyelimizi nasıl değerlendireceğimizi anlatmış İlber Hoca.
Ben de bugün bu kitap üzerinden hocamızın bize bıraktığı en kıymetli miraslardan birini yani kendi geleceğimizi nasıl kurabileceğimize dair o güçlü zihniyeti konuşmak istiyorum.
Ama önce İlber hocamızı çok kısa böyle ona yakışır bir yerden hayat hakkında bir bahsedelim arkadaşlar.
İlber Ortaylı 21 Mayıs 1947'de Avusturya'nın Bregenz kentinde doğmuş Kırım kökenli bir aileden gelmiştir.
Annesi Şefika Hanım Rus dili ve edebiyata eğitimi almış çok güçlü bir kültürel halka plana sahip.
Babası da Kemal Ortaylı.
Uçak mühendisi aynı zamanda Kırım tarihi ve Tatarlar üzerine çalışmalarıyla Türkçemize de birçok eser kazandırmış bir isim.
Biliyorsunuz Osmanlı dünyası zamanında çok genişti.
Balkanlar, Kırım, Kafkasya, Orta Doğu gibi çok farklı bölgelerde işte Türk olan Müslümanlar Osmanlı'ya bağlı topluluklar vardı ve o şekilde yaşıyorlardı.
İşte İlbera hocamız da ailesi de bunlardan biriydi.
Ben de o taraflardan gelmiş birisiyim.
Yani İlbera ortaylı ve ailesi Kırım Tatarı Türklerindendi arkadaşlar.
Fakat 2. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında Kırım Tatarlarının hayatları alt üst olmuş.
Savaş zorunlu yer değiştirmeler yapmış insanlara yani zorunlu kılmış.
O Stalin dönemini baskıları yüzünden.
Onlar da İlber Hocamız ve ailesi de Avrupa'ya savrulmuşlar.
Avusturya mülteci kampına gitmek zorunda kalmışlar.
İlber Hocamız da o kampta doğmuş.
Sonra aile Türkiye'ye gelmiş.
İlber Hocamızın akademik hayatı da tabii ki çok parlak.
Ama arkadaşlar bu akademik hayatının...
Ekonomik hikayenin arkasında bence daha önemli bir sebep var.
Onu çok sevmemizde ve bu kadar büyük bir insan olmasında.
Çünkü çok canlı, çok kültürlü bir evde büyüyor arkadaşlar.
Yani böyle bir insan olması böyle evde büyüyen bir insan için tesadüf değil.
Evde sürekli birkaç dil bildikleri için farklı farklı dillerde konuşurlarmış.
İlber Ortaylı daha küçük yaşlardayken arkadaşlar daha çok küçükken o döneme istinaden böyle operaya, sinemaya, konserlere annesi, ve babasıyla birlikte sürekli giderlermiş.
İlber Hoca hatta diyor ki ben büyüdükten sonra annem sinemaya, operaya, konsere falan gitmeye devam etti.
Ama diyor babamın hiç operaya gittiğini görmedim diyor.
Meğerse babam beni o sosyal hayata, o kültüre hayata sokmak için, o hayatı göstermek ve örnek olmak için gidiyormuş demişti.
Evet işte biz de karı koca bunu yapmaya çalışıyoruz.
Gerçekten çok önemli. Hani ne söylediğinden çok çocuk neyi gösterdiğine odaklanır ya.
Ailesi onu yapmaya çalışmış.
Ne kadar bilinçli bir aile.
Annesi için de şöyle söylüyor.
Çok fazla kitap okuyan bir annesi varmış ve annesi her okuduğu kitapta not alırmış.
Bir tane defteri varmış okuduğu kitapların notlarını aldığı bir defter.
İlber Hoca çok uzun yıllar hatta bu defteri saklamış sonradan kaybetmiş tabii.
Yani anlayacağınız arkadaşlar bir ev var ama bu ev sadece işte anne baba çocukluğuna oluşmuyor.
Çok büyük bir kültürel bir dünyaya sahip bir ev var.
Ve hocamız Ankara Atatürk Lisesi'nden sonra da Ankara Üniversitesi'nde tarih okumuş.
Şikago Üniversitesi'nde de yüksek lisansı yapmış.
Ve Ankara'da yine doktorasını yapmış.
Sonra da Viyana Üniversitesi'nde Slovaklarını ve Doğu Dünyası'nı incelemiş.
Nasıl bu kadar büyük kitlere ulaştı peki İlber Hoca?
Yani zor olanı yaptı bence o.
Çünkü akademik bilgileri halkın anlayacağı dile çevirdi.
Yani bizim anlayabileceğimiz bir dile çevirdi.
Hem gerçekten çok derin çalışan birisiydi.
Derin bilgilere sahipti.
Hem de o derinliği bizlere taşıyabilen bir anlatıcıydı.
Hatta bir dönem Topkapı Sarayı'nın yönetiminde de yer almış ve sonra TV programlarına çıkıyor ve çoğumuz onu televizyon programlarından tanımış görmüş olduk.
Şimdi arkadaşlar ben son zamanlarda şöyle bir şey fark ettim.
Biz gerçekten geleceğimizi nasıl kuracağımızı bilmiyoruz.
7'sinden 70'ine kadar bilmiyoruz.
Bakın ülkemizde 15-24 yaş arasındaki gençlerin çok ciddi bir kısmı ne eğitimdeler ne istihdamdalar.
Yani... Boşta görünüyorlar.
Bu yaş aralığındaki bir genç herhangi bir eğitime kayıtlı değilse, herhangi bir işlerinde çalışmıyorsa ne yapıyor?
Ne yapıyor arkadaşlar soruyorum size.
İlber Hoca diyor ki... Yatarak geleceğinizi inşa edemezsiniz.
TÜİK'in son verilerine göre bu oran %22.9, %23 neredeyse.
Ne okuyorlar ne çalışıyorlar.
Kabaca her 5 gençten biri demek bu arkadaşlar.
Kadınlar da %30, erkekler de %16.
Yani çok fazla insan hayatına Nereden başlayacağını bilmiyor.
Nereden başlayacağımızı bilmezsek geleceğimizi nasıl kuracağız?
Geçenlerde Benjamin Franklin'in hayatını yeniden okuyordum.
Biliyorsunuz İlber hocamızın da önerisidir.
Bol bol böyle biyografi kitapları okuyun derdi.
Normal okuduğunuz kitapların dışında.
Benjamin çok acayip bir adam ya.
Hani deriz ya kendi kendine yetiştirmiş insan diye.
Böyle tam ona göre bir söz.
Yani düşünsenize. Bacı olarak başlıyor.
Sonra yazar oluyor. Sonra bilim insanı oluyor.
Sonra mucit oluyor. Sonra diplomat.
oluyor. Sonra da dönüp Amerika'yı kuran adamlardan biri oluyor.
Geleceğini çocukluğundan başlamış arkadaşlar düşünmeye.
Aynı şekilde kim var? Mustafa Kemal.
Değil mi? Annesi ne diyordu abisine?
Yetimdir abi. Yetimden ne olur?
Hepimiz izledik filmde bu sahneyi.
Ona biçilen yetim geleceğini o yetim günlerini kendi hedefleriyle planlarıyla nasıl da güzel yıktı değil mi Mustafa Kemal?
Kendi geleceğini inşa etti aynı zamanda da bizimkini.
Ki İlber hocamız neler demiş geleceğimizi nasıl kurarız diye sorduklarında.
Şimdi İlber hoca diyor ki kesinlikle size sunulan seçeneklerle kısıtlı.
Tekrar edeceğim.
Bence bunu idrak edemiyoruz.
İlber Hoca diyor ki arkadaşlar kesinlikle size sunulan seçeneklerle kısıtlı kalmayın.
Geleceğinizi inşa ederken size birinci ve ikinci yol verildiyse ikisi de size uymuyor ama illa birini seçmek zorundaysanız en yakını seçmeye çalışmayın.
Kendi yolunuzu kendiniz yapın.
Üçüncü yolu... Siz var edin diyor.
Çoğumuzun yol açmaya cesareti yok.
Ya sağa dönüyoruz ya sola.
Üçüncü bir yoldan yürümek istemiyoruz.
Hep hazır yola sapmaya çalışıyoruz.
Kendi taş yolumuzu döşeme gayretimizi bir türlü kendimizde bulamıyoruz.
Bu bir cüret, bir cesaret meselesidir.
Ama şunu bilin ki azizim, hayatta ancak kendi fillerini Alp Dağı'ndan aşıran, aşırmayı düşüren insanlar başarılı olur.
Mesela General Henevlu arkadaşlar.
Antik dönemin en büyük genellerinden biri.
Savaş taktikleri o kadar iyi ki hala daha günümüzde askeri akademilerde okutuluyor.
Bu General Hamill arkadaşlar Romalılara büyük darbeyi indiren adamdır.
Tarihte ilk defa Alpleri geçen kişidir.
Artık ona ne demişler? Klasik artık bu.
Yapamazsın alamazsın.
O da bunu diyenlere inat hem de karda kışta koskoca ordusuyla Afrika'dan getirdiği filleri kullanarak başarmış arkadaşlar bunu.
İlber Hoca diyor ki işte biz...
Geleceğimizi kurarken, planlarken ya da hiç kurmazken yani düşünmekten bile korkarken yaptığımız hatalardan biri bu diyor.
Biz büyük düşünmekten ölesiye korkuyoruz ya.
Ağzımızdan işte büyük bir laf çıkar yapamayız ona buna rezil oluruz diye ölesiye korkuyoruz.
Dalga geçilmesinden, utanmaktan ölesiye korkuyoruz ya.
Bir oyuncu var Austin Butter biliyorsunuzdur.
Bir röportajında şey demişti.
Çok iyi hatırlıyorum o konuşmayı.
Utanç yeterince keşfetmediğimiz bir duygudur demişti.
ve Take Us programındaki konuşmasını gidi hatta.
Gidin kendinizi biraz aptal durumuna düşürün ya.
Zaten bir şey yaptıktan sonra, denedikten sonra başarısız olduysanız, düştüyseniz yanınızdakiler sizi aptal gibi hissettiriyorsa zaten yanlış yerdesiniz arkadaşlar.
Yani bence de gerçekten utanç duygusu yeterince deneyimlemediğimiz bir duygu.
Çünkü korkuyoruz. Büyük düşünmeyi hatta bir kenara bırakın.
Bir şeyler düşünmekten, inşa etmekten.
Geleceği acaba nasıl ayarlayabilirim?
Gelecekte ben nasıl olacağım?
Yani biz... Geleceği düşünmeyi ne sanıyoruz biliyor musunuz?
Kaygı. Kaygılanıyoruz mesela.
Bu iş olmazsa, şu iş olmazsa, şu borcu ödeyemezsem, şuraya gidemezsem, bunu yapamazsam.
Bu geleceği inşa etmek değil, bu geleceği düşünmek değil.
Bu sadece kaygı arkadaşlar.
Ve yanımızdaki insanların söylediklerini o kadar çok kafaya takıyoruz ki.
Aslında kaygılarımız onlara rezil olmamak.
Aslında bu. Yani onların bize laf söylememesi.
Biz bunun kaygısındayız.
Yani biz bir nevi büyüyemiyoruz.
Hep böyle o kaygılı küçük çocuk gibi kalıyoruz.
Çünkü büyümek, başarılı olmak, mahcup olmayı göze almakla başlar.
Biz mahcup olmayı göze alamıyoruz ki.
Yani denemeden başarılı veya başarısız olamayız değil mi?
Yani hayatı başkalarının gözleriyle göremeyiz.
Onların beyinleriyle yaşayamayız.
Hayatı bizim keşfetmemiz gerekiyor.
Ya ben ne düşünüyorum, ne hissediyorum, benim için önemli olan ne?
Kendime bu soruları tekrar tekrar sormam lazım.
Sizin de sormanız lazım. Hep annemizin, babamızın ya da başkalarının değerlerini taklit ederek yaşayamayız ki.
Onların bize koyduğu hedefler ya da onların uygun gördüğü hedefler doğrultusunda, onların bize vaat ettiği, uygun gördüğü gelecek üzerinden yaşayamayız ki.
Çünkü sonunda ne olur? Onlarla aynı noktaya varırız.
Ama bizim bu yolculuğu kendimizden tek başına yapmamız gerekiyor.
Ne hissettiğiniz konusunda bence kendimize dürüst değiliz arkadaşlar.
Ne istediğiniz konusunda içinizdeki sese kulak vermeniz lazım.
Kendi içinize bakıp neler olup bittiği konusunda duyarlı olmanız lazım.
Kendinize duyarlı olmanız lazım.
Bunları kabul edecek cesaretinizin olması lazım.
Yani kendiniz olma cesaretini göstereceksiniz.
Ve bu doğrultuda gerçek kendinize istinaden bir geleceğinizi belirleyeceksiniz.
düşünmeniz lazım arkadaşlar. Kendiniz olma cesaretini gösterin ve bunda kararlı olun.
Yoksa başkalarının düşüncelerinden oluşan bir kafes içinde yaşarsınız.
Kim olduğunuzu keşfedemezsiniz.
Başka insanların yanında kendinizi rahat hissedemezsiniz.
Çünkü arkadaşlar bence kendiniz de dürüst değilseniz en iyi taraflarınızı kaçırırsınız.
Bakın biz bu hayatta geleceğimizi düşünürken, böyle kaygılar içinde yaşarken bir ikilemde kalıyoruz.
Çünkü bir insanın ne olduğuyla ne olması gerektiği düşündüğünün farklı olması özgüveni ve cesaretini zedeler.
Bir daha söyleyeyim mi? Bir daha söyleyeyim mi?
Bayılıyorum böyle ikilemlere.
Bir insanın ne olduğuyla ne olması gerektiğini düşündüğünün farklı olması özgüveni ve cesaretini zedeler.
Kendinizi gizlemeden, maske kullanmadan yaşayabilme cesaretini kendinize gösterin arkadaşlar.
Aksi takdirde insan...
aranızda gerçek bir bağ kuramazsınız.
Sürekli onlara kendinizi kanıtlamaya çalışırsınız.
Dolayısıyla kendi geleceğinizde doğru kuramazsınız.
Kendiniz gibi davranmadığınızdan sürekli yakalanma korkusuyla yani gerçekte kim olduğunuzun görülme kaygısıyla yaşarsınız.
Ne kendinizi yaşarsınız ne de başkalarının istediklerini verirsiniz.
Bu general hani bile geri dönmek istiyorum arkadaşlar.
Sizi şöyle bir güzel çevirdikten, kendinize getirdikten sonra özlemişsinizdir diye düşünüyorum.
Hani bile bir geri dönelim şu generale.
Arkadaşlar nasıl başarılı olmuş?
Şimdi kendisinin önünde iki tane seçenek var.
Şimdi bu adam gelecekte ne diyor?
Ben işte diyor bu Alp dağlarını FETÖ'den almış olan adam olmak istiyorum diyor değil mi?
Geleceğini kurma şekli bu.
Ama bunu nasıl yapacak?
Şimdi oturuyor düşünüyor. Diyor ki benim önümde diyor bazı savaşları kazanılmış başarılı yollar var.
Bir de başarılı olamamış yollar var.
Bir de bir yol daha var diyor.
Vazgeçmek diyor. Üç tane yolu var yani.
Bu ne yapıyor arkadaşlar bunların hiçbirini görmüyor çünkü neden kendisi kendi yöntemiyle başarılı olmak istiyor ve almak istediği yerde şu ana kadar hiç alınmamış bir yer o yüzden o kendi yöntemleriyle kendi
yolunu bulmuş ve başarılı olmuş neden yaptı bunu tek bir cevabı var arkadaşlar niye bu kadar zorladı niye bu kadar kendini harap etti çünkü Generalin bir hedefi vardı.
İlber Hoca diyor ki tek cevabı bu.
Kendisini bu kadar sıkıntıya sokup yıllarca uğraşmasın tek bir cevabı vardı.
Hedefi vardı çünkü. Bakın biz bu hedef muhabbetine, hedef olayına ve hedefin olmalı.
O kadar çok bunun kafasına giriyoruz ki, o kadar çok başkalarından etkileniyoruz ki.
Adam hedefine ulaşmak için yollar arıyordu.
Onun hareket etmesini sağlayacak, dördüncü bir yolu var etmesini sağlayan işte budur arkadaşlar.
Gerçek bir hedefinin olması.
baskın olması. En olmaz koşullarda bile yürümeye devam etmesi.
Olay bu abi. En olmaz koşullarda bile yürümeye devam etmek.
Bu işin başında demiş ki general ya bir yol bulacağım ya bir yol yapacağım.
Üçüncü bir seçeneğim olamaz.
Bir yol takalıysa diğerinden gidersiniz.
O da yoksa üçüncü yolu siz yaratırsınız.
İlber Hoca diyor ki bu bütün hayatınız için geçerli bir sistemdir.
Zorda kalırsanız kendinize yol açar ve Oradan gidersiniz.
Bir şey daha var diyor arkadaşlar İlber Hoca.
Artık diyor hayatındaki bazı gidişatları düzeltemeyenlere hediye olsun diyor bu da.
Bazı yollardan artık gitmemeyi seçmek.
Israr etmemek.
Endülüs Fatih Tarık Bin Ziyat'i bilenleriniz vardır.
Tarık Bin Ziyad Emeviler dönemindeki meşhur komutandır arkadaşlar.
Kuzey Afrika'dan bir çıkıyor Cebeli Tarık'a kadar gidiyor.
O sırada İspanya tarafı yani Endülüs Vizigot Krallığı'nın elinde ülkede tah kavgalarıyla iç savaşla uğraşıyor ve Tarık da saldırıp kazanıyor.
Ama kazanmadan önce askerlerine geri dönüşü düşünmesinler.
Önümüzde savaş, arkamızda deniz var.
Kazanmak zorundayız diye düşünsünler diye gemileri yaktırmış.
Kendi gemilerine yani arkasında geri dönecekleri bir ihtimal bırakmamış.
Diyor ki yanındakilere burada kalır, burada çalışır ve burada ölürsünüz.
Yani diyor ki adam ben diyor bir defa geçtiğim yoldan bir daha geçmem, geri dönmem.
Gemilerimi yakarım kendimi de bu savaşa kazanmaya mecbur ederim diyor.
İyi bir taktik değil mi arkadaşlar?
Yani varsa bir hedefiniz hep hazır yollara sapmayın.
Bu generalde demişler ya sen deli misin?
Fillerle Alp Dağı'na mı saldırılır?
Demişler yani. Delilikse delilik demiş.
Ama yolu açtı değil mi?
Başarılı oldu değil mi? Hatta bu kısımda İlber Hoca kendi torunundan da örnek vermiş.
Düşünsenize böyle tarihçilerden bahsederken kendi torunun aklına gelmesi.
Demek ki onda da nasıl bir arzu, nasıl bir istek gördü?
Küçük torunu bisiklet öğrenmeye takmış kafasını.
Demiş ki işte dedesine ya öğreneceğim ya öğreneceğim.
Bugün demiş akşama kadar.
Öğreneceğim, hıp hızlı gideceğim, sağa sola döneceğim, öğreneceğim dede ya falan demiş işte.
Ve o günün, onu dediğinin günün akşamında öğrenmiş arkadaşlar bisiklet kullanmayı.
Kendi kendine öğrenmiş.
Neden diyor İlber Hoca? Çünkü bir hedefi vardı ve yaptı.
Ama diyor ki işte 5 yaşındaki çocuk hedef koyabilirken 35 yaşındakiler görüyorum hala hedef koyamıyorlar diyor.
Bu arada bu kitap söyleşi tarzında gazeteci Yenel Bilgici soruyor arkadaşlar sorularını.
Diyor ki işte Yenel Bey, hocam diyor neden koyamayız hedef?
Kafamız mı karışık?
İlber Hoca da diyor ki hayır kafamız karışık değil.
Hayatı daha kolay yaşamak istediğimizden koyamıyoruz hedefi.
Hayatı daha kolay yaşamak istediğimizden.
Yani şey mi diyoruz acaba?
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.
Öyle diyoruz galiba değil mi?
Böyle işte. Aman akarı kokarı yok.
İşime giderim. Paramı kazanırım.
Olduğu kadar. Olduğu benim.
Olmadığı sizin. Böyle diyoruz galiba değil mi?
Yani arkadaşlar İlber Hoca demek istiyor ki haklı bir davanız varsa kendinizi parçalayın.
Durduğunuz yerle yetinmeyin.
İpin ucunu bırakmayın diyor.
Şimdi bizim hareket edemememizin yani durmamızın sebebi İlber Hoca'nın da dediği gibi rahat yaşama isteğimiz.
Şimdi burada devreye irade gücümsükürüyor arkadaşlar.
İradenin terbiyesi diye bir kitap var Jules Péon'un yazdığı orijinal Fransızcadan tercümesinde.
İlk sayfasında der ki irade duygusal bir güçtür ve onun üzerinde etkili olmak istiyorsanız tutkuya bürünmek zorundasınız.
Bakın bu altındır arkadaşlar cebinize koyun.
İrade duygusal bir güçtür ve onun üzerinde etkili olmak istiyorsanız tutkuya bürünmek zorundasınız.
Tutkuya bürünmek zorundasınız.
Yani hedefiniz iradeyle mümkün.
İrade de tutkuyla mümkün.
Hedef, irade ve tutku arkadaşlar.
Sevgili geleceğini inşa etmek isteyen arkadaşlarım.
Bu üç şeye sahip olarak.
Geleceğinizin ilk inşasını yaratabilirsiniz.
İstediğiniz bir şey var. Bir iş yapacaksınız.
Yani bir hayaliniz var diyelim.
Kalkıp o hayaliniz için o gün bir iş yapmanız gerekiyor tamam mı?
Yapmanız lazım. Ama kalkamıyorsunuz.
Ne oluyor? İradeniz önünüze geçiyor.
Ne bu iradenizin önüne geçtiği şey?
Duygusal güç. Peki bu duygusal gücü nasıl yeneceksiniz?
İşte o hayalinize duyduğunuz tutkuyla yeneceksiniz.
İstekle yani iradeyi tutkuya büründüreceksiniz arkadaşlar.
Başka hiçbir yolu yok bunun.
Ve sevgili Yener Bilgici başka bir soru soruyor.
Diyor ki hocam diyor zaman diyor.
Zaman hiçbir şeye yetmiyor.
Zamanla nasıl başa çıkabiliriz?
Zamanı en doğru nasıl değerlendirebiliriz?
Duraklamadan, saçmalamadan, olayları ve yapacağınız işleri birbirine karıştırmadan, düzenli bir şekilde, enerjik ve tez canlı olarak gününüzü dolduracaksınız diyor.
İşte bu size verilen zamanı verimli.
kullanmanız demektir diyor İlber Hoca.
Çünkü biz sanıyoruz ki bize zaman yetmiyor.
Ama çoğu zaman olan şey bu değil arkadaşlar.
Biz günün içinde tam olarak kendimizi yaptığımız işe veremiyoruz.
Mesela bilgisayar başında çalışanlar üzerinden örnek vereyim.
Sabah bilgisayarı açıyoruz.
Bir işe başlayacağız. Tam o sırada tık bir mail geliyor.
İşte telefona bir mesaj geliyor.
Bir arama geliyor. Sonra ona bakarken dikkatimiz dağılıyor.
Hop bir bakıyoruz telefon elimizde.
İşi gücü bırakmışız. Takılıyoruz öyle.
Sonra içimizde hafif bir stres.
Bu sefer de yapacağımız işe dönmek zor geliyor.
Erteliyoruz. Akşam olunca da zamanım boşa gitti diyoruz.
Diyoruz ki çok iş vardı.
O oldu, bu oldu, şu oldu diyoruz.
Yani problem çok iş olmuş gibi geliyor.
Aslında problem işin çokluğu değil.
Her şeyi aynı anda yapmaya çalışmamız ve düzenli olmamamız.
Yani zamanı yönetemediğimizi düşündüğümüz yer zihnimizin dağınıklığı.
Mesela ben kendimi uyumadan önce aklıma geldikçe şu soruyu soruyorum.
Gerçekten soruyorum. Bugün yaptığım şeyler...
Kurmak istediğim hayata hizmet etti mi?
Bakın sorun siz de. Bugün yapmak istediğim şeyler kurmak istediğim hayata hizmet etti mi?
Yani eğer ben kurmak istediğim hayatı istediğin stüdyodaki o lokal hayatı yaşamak istiyorsam gün içerisinde yaptığım şeylerle ilerlemek zorundayım.
Yoksa nasıl elde edeceğim değil mi?
Yani gün içerisinde yaptığım şeylerle o hayata ilerleyemezsem beni ona doğru sürüklemezse e nasıl istediğim hayatı yaşayacağım?
Zamanı doğru kullanmak, hayata çok şey sığdırmak değil.
Hayatınızı gerçekten ilerleten işlere yer açmaktır.
Peki bunu nasıl yapabiliriz?
İyi bir zaman mühendisi olmanız lazım diyor İlber Hoca.
İnsanın öğrenmesi gereken ilk önemli meseledir bu.
Nedir bu zaman mühendisliği?
Birincisi arkadaşlar, Enerji mühendisi olacaksınız.
Yani günün hangi saatinde en canlı, hangi saatinde en düşük olduğunuzu bileceksiniz.
Bu cepte. İkincisi dikkat mühendisi olacaksınız.
Aynı anda 10 tane şeyi taşımaya, 10 tane şeyi yapmaya çalışmayacaksınız.
Dikkatinizi verebileceğiniz şeylere odaklayacaksınız.
Üçüncüsü tempo mühendisi olacaksınız.
Hayatınız her döneminde aynı hızda.
Israr etmeyeceksiniz.
Yani enerjinizin, dikkatinizin, temponuzun hangi saatlerde hangi işlerinizi yapmak için uygun olduğunu anlamak.
Bakın bu kendini bilmektir.
Yani sizin enerjiniz hangi saatte iyi, hangi saatte kötü?
Hangi saatlerde hangi işlerinizi yapmak için kendinizi uygun görüyorsunuz?
Sabah insana mısınız, gece insana mısınız?
En enerjik hissettiğiniz saatleriniz, en yorgun hissettiğiniz zamanlar ne zaman?
Bunu bilmek, biyolojik saatinizi tanımak.
arkadaşlar. Zamanı kullanmak için bunlar gerekli.
Bu arada zaman mühendisliği demişken benim aklıma tek bir örnek geliyor.
Mimar Selan'ın bu Prut köprüsü zamanını doğru kullanan insan dediğimizde gözümüzün önüne ne gelir böyle ajanda tutan, plan yapan, planlarını yazan insanlar gelir değil mi?
Rahat bir masada, sakin bir yerde biri oturmuş plan yapıyor.
Zamanını doğru kullanmak için işte bir şeyler yazıyor.
Genelde gözümüzün önüne bunlar gelir değil mi?
Prut köprüsünü yaparken zamanın doğru planlaması Mimar Sinan.
Bir masada oturup yapmadı herhalde değil mi?
13 günde zemini...
bataklık olan bir nehir üzerine nasıl koydun sen o köprüyü nasıl kullandın zamanını stres olmadın mı koca ordu bekliyor karşıya geçecek Sefere
gidecek. Kanuni bekliyor.
Yani bu prut köprüsü hikayesi.
Bana şunu düşündürüyor ya.
Bir insanı ileri götüren şey daha uzun saatler çalışması, oturup böyle deli gibi plan yapması, yazması değil.
Öncelikle problemin ne olduğunu görmesi ve enerjisinin de çözüme odaklaması.
Bu arkadaşlar konu.
Yani İlvan Hoca'nın... Olayları ve yapacağımız işleri birbirine karıştırmadan yapın dediği şey bu.
Bu işte arkadaşlar yani Mimar Sinan'ın yaptığı iş.
Padişahım bekliyor, ay kellem gider, zamanım yok, malzemem yok değil.
Tasavvufta da vakit saat olarak ya da belli bir zaman olarak görülmez.
İçinde bulunduğunuz anın hakkını verebilme olarak görülür.
İşte Mimar Sinan. O zamanın hakkını verebilmiş bir insandır.
Gerçekten paniğe, strese odaklanmamış, çözümsüzlüğe değil çözümlülüğe odaklanmış.
İşte zamanını doğru yönetmiş arkadaşlar.
Ne kadar doğru değil mi bu? Tasavvufun, vakit bakış açısı, zamanı doğru kullanmanın anahtarı bu.
İçinde bulunduğu anın hakkını verebilmek.
İçinde bulunduğunuz anın hakkını verebilmek.
Temizlik mi yapıyorsunuz?
O temizliğin hakkını verin arkadaşlar.
Yazı mı yazıyorsunuz? O yazının hakkını verin arkadaşlar.
Bir çizim mi yapıyorsunuz?
O çizimin hakkını verin arkadaşlar.
Oturdunuz ağlıyorsunuz.
Canınız bir şeye sıkıldı.
Psikolojik olarak çökmüşsünüz, tükenmişsiniz.
Oturun o ağlamanın hakkını verin.
Çünkü ağlamaya başladınız.
Orada bir zaman kaybediyorsunuz.
O zaman artık kendinize vermişsiniz.
Onun da hakkını verin.
Ki başa dönmeyin. Ki bir daha ağlamaya dönmeyin.
Zaten yaşamak budur.
Arkadaşlar yani siz yaşadığınız zamanın hakkını verdiğinizde gerçekten yaşamış oluyorsunuz.
Yoksa sadece yaşamak için yaşıyoruz değil mi?
İlber Hoca diyor ya yani sen diyor bir boyacıysan fırçanı bile öyle bir salla ki diyor boyaların en iyisi olsun diyor.
Marcus Aurelius da ne diyordu?
İnsan ölmekten değil yaşamaya hiç başlamamaktan korkmalıdır.
İlber Hoca da diyor ki dünyanın Tadına bakın.
Hayat çok önemli ve her şeyden değerli.
Tevrat'ta da yazar. Hayat en büyük ilahi hediyedir.
Bir de şu kısmı çok düşünmeye itmişti beni arkadaşlar.
İnsanların çoğu çekingendir diyor İlber Hoca.
Kendimizi yeterince yetenekte bulamadığımızda diğer insanlardan sakındığımızı, korktuğumuzu söylüyor.
Kendimizi yeterince yetenekte bulmuyor muyuz?
Şimdi bu çok önemli. Sonra da diyor biz kendimizi yetenekte bulmadığımız için yaşamaya korkuyoruz.
Ve ne oluyor biliyor musunuz?
Yaşarmış gibi yapıyoruz. İşte Marcus'un biraz önce söylediği şey bu.
Yaşarmış gibi yapıyoruz. Bir dizi var bakın hatta aklıma geldi şimdi patron kız diye göl bastı.
Başrolde bir tane kız var işte kendi işini kuruyor.
Bakın kız öyle korkusuz ki öyle özgüvenli ki düştüğünde işleriniz yolunda gitmediğinde açın izleyin bu diziyi.
Çok asi bir kız ama resmen bir oyun kuruyor.
Kurallarını da kendi yazıyor.
Sophie'ydi sanırım ismi gerçek hayatta Sophie olması lazım.
Kitabı da vardı. Şirket kuruyor arkadaşlar dünyaca ünlü bir şirket kuruyor.
geçenlerde okudum. Şirket sanırım bu yıllarda satılmış, batmış mı bilmiyorum ama satılmış.
Ama hikayesi o kadar güzel ki.
Yani yapabilme ihtimalinize kulak arkası yapmayın diyor hocamız.
Yapabilme ihtimalinizi kulak arkası yapmayın.
Çalışıyorsanız çalışıyormuş gibi yapmayın.
Gerçekten çalışın.
Hayat sizi beklemez.
Siz de hayatı bekletemezsiniz.
Hayat bir süredir. Yaşamda o süreyi nasıl kullandığımızdır.
Ve insan Kendi talihinin mimarıdır.
Ve arkadaşlar İlber Hoca kendi hayatımızda mimarı olmak için kendinizden beklentiyi düşürmeyin diyor.
Amerikalı eğitim sosyoloğu Bowen Paul şu anda da Amsterdam Üniversitesi'nde sosyolog olarak görev yapıyor.
Bahsettiği bir kavram var.
Düşük beklentiler hapishanesi.
Bir çocuk düşünün. Siz annesisiniz, babasınız.
Zor şartlarda yaşıyor.
Yani kafasında çok çalışmıyor gördüğünüz kadarıyla.
Anneler babalar öyle hemen etiket yapıştırırlar ya.
Bakıyorsunuz çocuğa diyorsunuz.
Biliyorsunuz ki bu başarılı olamaz.
Beklentinizi düşürüyorsunuz.
Kitapları az, işte çalışmıyor, çok çalışma hevesi yok, ders çalışma ortamı falan da yok.
İşte fakirsiniz diyelim. Ne yapıyorsunuz işte?
Siz beklentinizi düşük tutuyorsunuz.
Ve o çocuğun gelişme ve potansiyelini gerçekleştirme imkanını köreltmiş oluyorsunuz.
İşte biz aynısını kendimize yapıyoruz arkadaşlar.
Aynısını kendinize yapmayın diyor İlber Hoca.
Düşük beklentiler içine hapsolmayın diyor.
Ne olursa olsun beklentinizi düşürmeyin.
Çıtayı düşürmemek. İşte bütün mesele bu.
Bugün yapacağınız şey.
Birinci ödeviniz bu olsun arkadaşlar.
Kendinizden beklentinizi düşürmeyin.
Çıtanızı düşürmeyin. Dulu isterken de, kendimizi inşa ederken de, geleceğimizi kurarken de, hayatın ölçüsünü ararken de birinci görevimiz bu arkadaşlar.
Aksi halde düşük beklentiler hapishanesinden kurtulamayız diyor İlber Hoca'mız.
Sene kadar ki olayların rüzgarına veya kötü alışkanlıklarına kapılanlar, yaşamaktan korkanlar, geçmişe takılanlar hayatlarını kısaltırlar.
İyi değerlendirenlerse yaşamlarını uzatırlar.
Yaşam uzundur ama iyi değerlendirirseniz.
Ve son olarak İlber Hoca diyor ki, kendini dünya kurmaya niyet edenler, kendini gerçekleştirmeye gayret edenler, kendini inşa edenler eğitim hayatını bitirmesinler diyor.
Sonra... Bazı tavsiyelerde bulunmuş arkadaşlar.
Birincisi sanat tarihi öğrenin demiş.
Benim okuduğum bölümde ders olarak gördüğüm bir alan sanat tarihi arkadaşlar.
Mükemmel bir entelektüellik seviyesidir.
Yani Buda'nın heykeli.
Tamam Buda'nın heykeli var.
Bir ortamdasınız Buda'nın heykeliyle alakalı bir şey konuşuyorsunuz.
Ya da Buda'nın resmi geldi.
Yani saçma sapan bir şekilde Buda'nın heykelini gördünüz.
Yani Buda'nın kült heykelinin ne olduğunu, malzemesinin ne olduğunu bilmek arkadaşlar.
Yani o kadar farklı bir seviye taşır ki sizi.
Yani aynen şöyle olsun bana öyle olmuştu.
Ulan ben bunu nasıl bildim ya olmuştu.
Ben bunu nasıl hatırladım ve gerçekten ortamdaydık.
Konuşuyorduk ben ne olduğunu falan anlatmıştım böyle bir anda gelmişti tabii ki.
Hani böyle bilmiş bilmiş tabii ki söylemiyorsunuz.
Sonuçta en yakın arkadaşlarım.
Bunu nasıl bilebiliyorsun oluyorsun?
O kadar başka bir seviye taşıyor ki.
Sonra bana ne verdi biliyor musunuz?
Ben dedim bunu bilebiliyorsam şunu da bilirim.
Bunu da yaparım. Bunu da ederim.
Yani en başta dediğimiz şeye döndük.
Büyük düşünmeme sebep oldu.
Ve biraz önce dediğimiz şeye döndük.
Kendimden beklentimi yükseltmeme sebep oldu.
Şimdi yine başka bir şeye dönüyorum.
Kendimle alakalı çıtayı yükseltmeme sebep oldu.
Minicik bir şey. Bu da heykelinin taşı.
Neyden yapılmış? Nasıl bir eser bu?
Bakın ufacık bir entelektüellik seviyesi benim hayatımda, geleceğimi kurmamda ne kadar farklı bir kafa vermiş oldu bana.
Ve ikincisinde diyor ki müzik diyor dinlediğiniz müzikleri sistematik şekilde dinleyin diyor.
Öğrenerek, araştırarak dinleyin diyor.
19. yüzyılda insanlar müziği dinlemek, öğrenmek için ne yapıyorlardı işte?
Pahalı biletleri almak zorundalardı değil mi?
Ama şartlar herkeste aynı olmadığı için sadece zengin kesim yapabiliyordu.
zengin kesim bilgili oluyordu.
Ama şimdi hepimizin elinin altında akıllı telefonlar, bilgisayarlar var.
Lütfen açın dinleyin diyor.
Araştırarak dinleyin diyor müzikleri.
Bilgi edinerek dinleyin diyor.
Size bu bilgilerin sizin karakterinize kattıklarının dışında nerede nasıl bir fırsat getireceğini de bilemezsiniz.
Ben önceki bankamda çalışırken arkadaşlar bu bildiğimiz büyük kanalların birine gitmiştik ziyarete.
Mevcut müşterimiz de.
Yanımda da genel müdür yardımcımız var.
İşte kanalın yetkilisiyle konuşuyoruz.
Yani kanalın en başındaki adamlardan biriyle konuşuyoruz.
Onların dizilerinden konu açıldı.
Bir anda konu... Dizi müziklerine geldim.
Ben de o dizinin müziklerini çok beğeniyordum.
Dinlerdim böyle ve araştırmıştım.
10 sene önceki olay bu bu arada arkadaşlar.
Sonra ben işte şu şarkıyı şu kişi bestelemiş.
İşte şunu yapmış, şunu kullanmış falan diye böyle konuşmaya başladım.
Adam şoka girdi. Adam inanamadı.
Nasıl yani? Nereden biliyorsunuz?
Çünkü adam da biliyor. Yani sonuçta müzikleri onlar yaptırmışlar.
O kadar garip bir hava oldu ki.
Adam şaşırdı inanamadı.
Bizim müdüre döndü dedik.
Nereden buldunuz bu kızı falan diyor böyle.
10 sene önceki halim şu anki kadar deneyimli değilim.
Ama tabii ki iyi bir pozisyondaydım.
Sonra arkadaşlar biz o adama o kadar güzel krediler verdik ki.
Çok iyi bir seviyeye gelmişti.
Yani belki krediyi ben sırf müzikleri biliyorum diye almadı ama ben orada adama...
bir güven verdim. Yani adam şunun güvenini aldı.
Bu kız biliyor. Bu kız söylüyorsa doğrudur.
Yani orada ona o hissiyatı verdim.
Yani B bankasından da alacaktı.
Belki oranlarımız daha yakındı ama bizden almayı seçti.
Bizi tercih etti. Ve sonra biz onlarla çok uzun yıllar çalışmıştık.
Ben o bankadan ayrıldıktan sonra da arkadaşlar şöyle bir şey oldu.
Benim özel numaramı istiyor veriyorlar beni arıyor adam ve bana iş teklifinde bulundu.
Ben tabii yine banka kısmında devam ettiğim için farklı bir işe girdiğim için hani kibarca reddetmiştim tabii ki kabul edemeyeceğimi söylemiştim.
Ama farklı bir şey olsaydı yani ben o işten çıkmış olsaydım artık orada çalışmıyor olsaydım işte başka iş bulamamış olsaydım ya da daha kötü şeyler yaşamış olsaydım.
Bakın bana bir fırsat. Sırf o adamla müzikle alakalı araştırdığım bilgileri paylaştığım için geldi bu başıma.
Yani o yüzden kendinizi normal hobilerinizle alakalı bir şeyler yaparken de onları araştırırken bulun ki fırsatlarınız, geleceğinizi inşa edebileceğiniz fırsatlarınızı kaçırmayın arkadaşlar.
Ve şunu da söyleyeyim son olarak.
İlber hocamız diyor ki şu ana kadar anlattıklarım hepsi zaten aklımızı çalıştırmakla alakalı.
Sadece diyor aklınızı çalıştırmayın.
Vücudunuzu da çalıştırın.
Yüzün. Yürüyüş yapın.
ve gezin. Etrafa merakla bakarak gezin diyor.
Beyninizi boşaltın ve yeni bilgilere yer açın diyor.
Yani İlber Hoca demek istiyor ki arkadaşlar, ölçülü bir hayat yaşayın.
Tüketmeyen, kirletmeyen bir hayat.
Her esen rüzgarda savrulmayacağınız düzenli bir hayat.
Neyi öğreneceğinize, neyi yapacağınıza kendinizin karar verebileceği bir hayat.
Gerçekten ne istediğinizi bulun.
İstemeniz gerekeni değil, başkasının sizden istediğini değil, kalbinizin derinliklerinde Sizin istediğinizi bulun.
Bu bölümün sonuna geldik.
Gönderim sosyal medyada olacak arkadaşlar.
Dinleyen arkadaşları yorumlara bekliyorum.
Beni lütfen Spotify'dan takip etmeyi ve sosyal medyadan takip etmeyi unutmayın.
Bu arada Spotify'da takip aldıktan sonra orada bir zil işareti var.
Ona bir tık atarsanız yeni bölümlerim yayınlandığında size bildirim gelecek.
Çok teşekkür ederim beni dinlediğiniz için.
Görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Bay bay. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
