
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hayatımızı dönüştürmek, değiştirmek için harika hikayeleri bu bölümde anlatıyorum.
Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese selam arkadaşlar. Alternatif Vizyon'a hoş geldiniz.
Ben Ayça. Bugün hayatımızda yaşadığımız olaylardaki engelleri düşünerek takılıp düşmek yerine o engelleri basamak gibi kullanıp başarıyla yükselebilmemiz için birkaç tane kısa
hikaye, böyle masalımıza bir şeyler anlatmaya çalışacağım size.
Hem aklınıza hem kalbinize dokunmak istiyorum bu bölümde.
Bazı hayat derslerini basit hikayelerle öğrenmek, kafamızda ömrü tükenmiş pillerin tekrar çalışmasını sağlayıp Biliyor.
Çünkü ben de o pilleri tekrar çalıştırmayı başardım.
Nasıl başardım peki? Geçenlerde bir arkadaşım taşınıyor.
Ona yardım etmeye gittim.
Çocukluk arkadaşım. 5-6 yaşından beri tanıyorum.
Ben de öpeyim falan diye böyle etrafa bakarken kitaplık duruyor.
Son nefesine kadar okuduğu için en sona onu bırakmış.
Başladım işte kitapları toplamaya.
İnce kitapları da sona sakladım.
İşte kolonun en üstüne sıkıştırıp kapatacağım koliyi.
Bir de ne göreyim arkadaşlar ince kitapları elime alınca.
Benim ona hediye ettiğim kitap.
Kitaplar böyle, masallar, çocuk kitaplarım.
Şöyle bir baktım dedim ki ya kesin ben bir yerlere bir şeyler yazmışımdır.
Bir notlarım vardır diyor. O kadar heyecanlandım ki.
6-7 yaşındaki Ayça'nın yazıp sonradan unuttuğu o notları tekrardan okuyacağım.
Biliyorum yani yazmışımdır bir şeyler.
Bir baktım Pamuk Prenses arkadaşlar kitap.
Prens Pamuk Prenses'i öpüyor, uyanıyor.
Tam oraya yazmışım yani not almışım.
Demişim ki bir öpücükle hayata dönen prenses.
İşte sevginin gücü.
Ayt'i sağlardı.
Daha bu zamandan başlamışım notlar almaya.
Sonra devam etmişim.
Demişim ki sevmeye devam ettikçe sevildiğimize inandıkça prensesler hep yaşar.
Çok güzel. Çok güzel gerçekten.
O anda aklıma ne geldi biliyor musunuz?
Cemal Süreyya'nın dediği bir söz geldi.
Masal dinlememiş çocuklar büyüyünce kedi resmini bile cetvelle çizerler.
Ve çoğu şeyi cetvelle çizdiğimizi fark ettim.
Yani Cemal Süreyya burada şunu demek istemişti.
Çocukken inandığımız, çocukken hayal kurduğumuz, çocukken bildiğimiz o her şeyi büyüdüğümüzde unutuyoruz.
Bilmişlikle, öğrenmişlikle yapmaya çalışıyoruz bazı şeyleri.
Yani biz çocukken sevginin gücü...
gücüyle, kendimize olan inancımızın gücüyle başarabileceğimize inandık.
Hayallerimizi hep kurduk.
Ona rağmen şöyle genel bir insanlığa bakıyorum da, yani artık ne upuzun saçlarıyla kuleden kurtulan kızı hayal edebiliyoruz, ne küllerinden doğan anka kuşlarını, ne de bir öpücükle hayata dürünecek olan prensesi.
Artık hiçbirimiz bunlara inanmıyoruz, hayal edemiyoruz.
Hepimiz böyle bir mantık arayışına girmiş gibiyiz.
Bir öğrenilmiş psikolojiyle kendimizi şifa bulmaya çalışıyoruz.
Hayal ederek varmamız...
gereken ama aslında varamadığımız yere çoktan varmış gibi davranıyoruz.
Hayallerimize inanmak, aklen ve kalben sahip olduğumuz gücümüz, yaşam gücümüz, yaşam enerjimiz.
Hayatımız karanlık bir yolsa hayallerimiz de bu karanlık yolu aydınlatan fenerler.
Fenerlerimiz ne kadar güçlü olursa aydınlanan yollarımız da o kadar.
fazla olacaktır. Ve arkadaşlar her zaman gerçek başarıların ilk adımı hayallerle oldu.
Mucizelere inanmakla başladı her şey değil mi?
Çoğu başarı hikayesinde hep ne görüyoruz, ne okuyoruz?
İlk önce o başarmalığın, o mucizenin, o herkesin imkansız dediği şeyin bir hayalle başladığını görüyoruz.
Çok fazla hikayem var aslında.
Çok fazla. Çok zor seçtim.
Çünkü birkaç tane hikaye anlatacağım için en güzellerini, böyle aklınızda en çok kalacak olanları seçmek istedim.
Belki İçinizde bu söyleyeceğim hikayeleri bilenleriniz vardır ama ben yine de size bu bölümde bunu anlatmak istiyorum.
Hikayelere geçmeden önce size tabii ki bir kısım olarak yani mantık olarak kısmını söyleyeceğim.
Şöyle arkadaşlar, nörobülüm alanında yapılan son çalışmalarda yani son araştırmalarda mantıklar kararlar aldığımıza inandığımızda bile aslında bilinçaltımızın etkisinde olduğumuz ve duygularımızla karar
verdiğimizi gösteriyor. Yani mantıklı düşündüğünüzü eğer düşünüyorsanız bazı...
konularda karar verirken aslında o bilinçaltınızdaki duygularınızın hareket etmesiyle olabiliyormuş.
Yani şöyle birisine bir şey öğretirken bilgiyle veriyle ya da rakamlarla beyninin çok küçük bir alanını uyarıyorsunuz.
Ama hikayelerle bir şeyi birisine öğretmek istediğiniz zaman renkli, zengin, 3 boyutta görüntüler ve duygusal yanıtlar oluşturacağı için beyinle birlikte birçok kısım aktif oluyormuş arkadaşlar.
Ben de bugün eğer olursa onları yapmaya çalışacağım.
O zaman birinci hikayemizden başlayalım.
Dere tepeye dağ ovada ulaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış.
Gider gider yürürmüş, yürür yürür gidermiş.
Bir gün çok uzaklarda böyle renkleri karmakarışık, garip bir köy bulmuş.
Alacalı bulucalı değişik bir köy.
Yaklaşmaya başlamış köy ne olduğunu merak etmiş.
Yolları da bir değişikmiş, evleri de bir değişikmiş.
İnsanları da garipmiş köyün.
Köyün içine girince tabii ki meseleyi anlamış olmuş.
Körler köyüymüş burası.
Kadınların, erkeklerin, çocukların yani herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri.
Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya.
Hiç değilse benim bir gözüm var diyormuş.
Körler ülkesinde şaşılar kral olur.
Ben de bunların başına geçer.
Kralı olurum demiş. Yani adam burada yaşamaya karar vermiş.
Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok iyi gelişmiş.
Yani çok hassas durumdaymış.
Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yaşayıp gidiyorlarmış.
Körlerin çok şaşkın halleri varmış ve adam tabii ki bunu garipsemiş.
Böyle kör oldukları için yürümeleri, konuşmaları yani her şeyleri bizlerden farklı türlüymüş.
Bir gün körlerden biri öteki körün malını çalmış.
Tabii sadece bizim bu tek...
gözlü adam görmüş bunu. Hemen bağırmaya başlamış.
Filanca malını falanca çaldı diye.
Körler de demiş ki nereden biliyorsun?
O kadar uzaktan duyulmaz ki.
Ben duymadım, gördüm.
Gözüm var benim. Görüyorum demiş adam.
Tabii körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış.
Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
Ne demek görmek demişler?
Nasıl görüyorsun yani? Duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?
Anlıyorum tabii demiş adam.
İnanmayız. İmtihan edeceğiz seni.
Adamı almışlar. Uzak bir yere götürmüşler.
Tecrübeleriyle biliyorlarmış ki o uzaklıktan hiçbir şey işitilemez.
Hadi anlat bakalım şimdi. Biz ne yapıyoruz demişler.
Adam başlamış anlatmaya.
İşte konuşuyorsunuz. Şu ayağa kalktı.
Bu oturdu. Bu elini oynattı.
İşte bir iki bacağını sallıyor falan diye.
Körler sonra bir evin içine girmişler.
Bağırmışlar evin içinden.
Anlatsana. Bizim tek gözlü adam da demiş.
E içeri girdiniz göremiyorum ki.
Körler... Bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu, e ne olmuş yani içeri girmişsek 50 santim fark etti.
Anlat anlat sen demişler.
Arada duvar var görmüyorum demiş adam.
Sen atıyorsun. Biraz önce de zaten söylediklerini tesadüf etti.
Bak şimdi bilemiyorsun işte demişler.
Adam da demiş ki çıkın dışarı söyleyeyim ne yaptığınızı.
Bu kadar uzaktan duyunca ha içerisi ha dışarısı ne çıkar yani demiş körler.
Ben duymuyorum ben görüyorum diyormuş adam.
Sürekli tekrar ediyormuş.
Ben duymuyorum ama ben görüyorum.
Öyle şey olmaz. Sende bir bozukluk var kardeşim.
Sen saçmalıyorsun. Acayip değişik gibi şeyler söylüyorsun.
Seni bir tane doktora götürelim muhane ettirelim demiş.
Adamı tuttukları gibi yakı paça köyün doktoruna götürmüşler.
E tabi doktor da kör.
Elleriyle yoklamaya başlamış adamı.
Her yerini yoklamış. Parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken...
Buldum. Bozukluk burada.
Adamın açık olan gözünü kastediyormuş doktor.
Saçmalaması bundan dolayı.
Ben şimdi halledeceğim.
Düzelteceğim bu açık olan gözünü demiş.
Körler ülkesinde kral olmaya kalkan gezgince zor bela kurtarmış kendini oradan.
Körler görenleri anlayamazlar.
Saçmalıyor sanırlar.
Ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini...
çıkarmaya uğraşırlar.
Bilinci kaskatı kalıplaşmış olan insanlar olayları başkasının gözü ya da kulağıyla değerlendirme yapamazlar.
Sahip olduğumuz bazı kalıplarımız vardır.
Bize onlar zamanla, yaşadıklarımızla empoze edildiği için kalıplarımız dışına hiçbir zaman çıkamıyoruz.
ikinci kez doğabilme şansını kaçırmış oluyoruz.
Kendini belli bir kalıba sokmak, kendi algılamasının dışında farklı bir anlam göremeyeceği için hayal edebilecekleriyle, yapabilecekleriyle devam edemez hayatına.
Hep aynı kalıp içinde, hep aynı bakış açısıyla, hep aynı vizyonuyla devam eder.
Hani çok uğraşıp da başaramadığımız anlarda diyoruz ya olmaz, yapamam, yapamıyorum, saçmalıyorum diye.
İşte burada kendi kalıplarımız dışında bir dünya yaratabileceğimiz fikrini kaçırmış oluyoruz.
Bu körler hikayesinde de anlatılmak istenen ne birisini kendi kalıplarınıza sokmak için uğraşın ne de başkasının kalıbına girmeye çalışın.
Kendi kalıplarınız dışında öğrenebileceklerinizle yolunuza devam edin.
Emin olduklarınızı sorgulayın, sorguladıklarınızdan da emin olun.
Eğer hayallerinize ulaşmak istiyorsak yanlış kalıplardan, gereksiz şartlanmalardan kurtulmamız gerekiyor.
Yani arkadaşlar bazen kendi içimize bir bakmamız, bir dönmemiz gerekiyor.
İstediklerimiz olmuyor.
Üzerine hep aynı sorunlarla cebelleşiyorsak sıkıntı belki de bizdedir.
Vizyonumuzu böyle bir genişletmemiz gerekebiliyor.
Ne demişler? Dışa bakan hayal görür, içe bakan...
Uyanır. Vizyonumuz ancak kendi kalbimize baktığımızda netleşir.
Yani hep bildiğinizden biraz şaşmak gerekiyor.
Olduğunuz, gittiğiniz çizgiden.
Ya belki bir şeyi hani diyoruz ya vazgeçmek lazım diye.
Vazgeçmeden önce gerçekten hep aynı yolları deneyip denemediğimize bir bakın.
Kalıplardan biraz çıkmaya çalışın bence.
O zaman ikinci hikayemizden devam ediyorum.
Bu çok kısa bir hikaye.
Beş tane kurbağa, bir tane nülüfer yaprağının üzerinde durup vakit geçiyorlarmış.
Sohbet. muhabbet ediyorlar işte.
Canları sıkılmış. Bir tanesi diğer nülüfer yaprağına atlamaya karar vermiş.
Peki bu durumda kaç tane kurbağa kalmış?
Cevabınız 4 ise harika bir matematik beceriniz için kendinizi tebrik edin.
Ama ne yazık ki bu bir matematik sorusu değil.
Bu bir yaşam sorusu.
Doğru cevap yine 5.
Evet. Çünkü 5 kurbağanın da 5'i hala orada.
Kurbağalardan biri sadece atlamaya karar verdi ama atlamadı.
Hayatta İlk günden itibaren oyunun içindeyiz değil mi?
Bir spor müsameresini izler gibi seyircilerin içinde değil, spor müsameresini yapanların içinde olmalıyız.
Ne kadar klişe olsa da başarmak istediğiniz şeyi yapmak için çıkacağınız yolculuk tek bir adımla başlar.
O adımı atmayı düşünerek değil, harekete geçerek sağlamalıyız.
Hep istemek, planlar yapmak ama bir an önce harekete geçememek.
Doğru ya da yanlış, o şeye götürecekse vakit kaybetmeden ilk adımın...
hemen atılması gerekiyor.
Yoksa yanınızdaki o kurbağalarla beraber o Nilüfer yaprağının üzerinde sayar sayar koca bir hayatı Mahvetmiş oluruz.
Ulaşabileceğimizi hissettiğimiz her şey bize aittir arkadaşlar.
Bazen de hata yapmaktan korktuğumuz için o çok istediğimiz işe bir türlü başlayamayız.
Bazen mükemmel olmaz, kusursuz olmaz diye düşünür vazgeçeriz.
Bir türlü üzerinde durduğumuz ünifer yaprağından atlayamayız.
Belki de suya düşüp boğulmaktan korkarız.
Bakın Sabahattin Ali diyor ki benim içimde öyle bir şeytan var ki bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler...
yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş.
Yalnız ben değil hepimiz onun elinde bir oyuncağız.
Senin dünyaya hakimiyet planların bile eminim onun mahsulü.
Bu yüzden arkadaşlar sadece nümüfer yaprağından atlamaya karar vermekle kalmayıp gerçekten de atlayan kurbağa olun.
Peki o zaman üçüncü hikayemizden devam ediyorum.
Bir zamanlar genç bir adam Bilge Sokrates'e başarının sırrını sormuş.
Sokrates adamın sorusunu sabırla dinlemiş ve cevap için ertesi sabah onunla nehrin yakında buluşması için ona randevu vermiş.
Ertesi sabah Sokrates genç adamdan kendisiyle nehre doğru yürümesini istemiş.
Nehre girmişler. Gittikçe gitmişler.
Gittikçe gitmişler. Genç adam merak etmiş yani biz nereye kadar gideceğiz diye.
Su boyunlarına kadar geldiği anda Sokrates çocuğu ensesinden tuttuğu gibi nehrin içine sokmuş.
Çocuğu başlamış boğmaya.
Genç çocuk tabii. Gücü Sokrates kadar yok.
Başlamış boğmaya. Çocuk çırpınıyor.
O çırpındıkça Sokrates daha çok boyuyor.
O çırpındıkça Sokrates daha çok bastırıyor.
Çocuk griye dönene kadar onu orada tutmuş.
Sonra Sokrates elini çekmiş.
Adamın şöyle bir soluklanmasını, şöyle bir nefesini alıp vermesini beklemiş ve demiş ki Sokrates ona başın suyun içindeyken en çok ne istiyordun?
Genç adam da ne demiş arkadaşlar sizce?
Ne diyecek? Tabii ki hava demiş.
Başarının sırrı budur.
Başarıyı sudayken havayı istediğiniz kadar çok istiyorsanız o zaman başarıyı elde edeceksiniz.
Başka bir sır yok.
Yakıcı bir arzu arkadaşlar.
İçinizi yakacak bir arzu.
Tüm başarılarınızın başlangıç noktası bu.
Nasıl küçük bir ateş fazla ısı veriyorsa, zayıf bir arzu da büyük sonuçlar doğurmaz.
Olmuyorsa demek ki istediğin kadar, olması gerektiği kadar, yakıcı olacak kadar istemiyorsundur.
Kendinize olan inancınızın, içinizdeki o arzunun azalmasına lütfen izin vermeyin.
Ve kendinize inanmak için illa geçmiş başarıları...
olmasına gerek yok.
Birçok kez denemiş, başarısız olmuş olabilirsiniz.
Ayrıca her yaptığımız işte başarılı falan olmak zorunda da değiliz.
Deniyoruz, yapmaya çalışıyoruz.
En azından istediğimiz ve inandığımız şeyin peşinden gidiyoruz.
Çünkü inandığımız şey yalnızca başarıya ulaştığımız zaman doğru olacakmış gibi gelebilir ama değil.
Değil arkadaşlar biliyorum.
Biz böyle öğrendik.
İnandığımız o çok istediğimiz şeyi her başarmadığımızda bir şeyi beceremedi.
Eline yüzüne bulaştı dediler.
Demiş olabilirler. Böyle hissettirilmiş olabilirsiniz.
Ama bu olay böyle değil.
Bunu hep... Hatırlayın.
İnandığınız şey sizin istediğiniz, keyif aldığınız şeydir.
İnandığınız için başarmak zorunda olduğunuz şey değildir.
Başkaları için başarısızlık olarak görünebilir ama elbet inanmaya devam ettikçe sonunda kazanan siz olursunuz.
Başaramasınız bile inandığınız için, o anlarda mutlu olduğunuz için siz mutluluğa ulaşmış olursunuz.
Sokrates'in de dediği gibi nasıl yaşamak için havaya çok ihtiyacınız var, başarıya ulaşmak için de kendinize...
inancınızın hep olması gerekiyor.
Hikayelerim bu kadardı arkadaşlar.
Daha aslında başka hikayelerim de var ama yani bir kişi bile eğer bana Instagram'dan mesaj atarsa bu bölümün ikincisini yapmak istiyorum.
Umarım beğenmişsinizdir.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
