
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm “fizy” hakkında reklam içerir.
Kim ne derse desin ister bencil desin ister kendini beğenmiş desin hayatınıza sahip çıkmak için hayatınıza takıntılı olmak zorundasınız diyor psikoloji profesörü Robert Vallerand. Bu bölümde hayatımıza nasıl takıntılı olacağımızı anlatıyorum.
Transkript
Bazen sadece anlaşılmak istersin.
Terapin, uzman psikolog, diyetisyen ve fizyoterapist kadrosuyla bütünsel iyi oluş yolculuğunda hep yanında.
Uygulamayı hemen indir.
Tekli seanslarda pot 750 koduyla 750 TL, paketlerde ise pot 2000 ile tam 2000 TL indirimden yararlan.
Kendine bir iyilik yap. Bugün başla.
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün hayatınız elinizden kayıp gitmesin diye sizi elinizden tutup masanın tam karşısına oturtuyorum.
Ve gözünüzün içine bakarak şunu söylüyorum.
Hayatına tutkulu şekilde takıntılı ol.
Kulağınıza ilk başta fazla iddialı gelmiş olabilir.
Hatta biraz bencil, biraz aşırı, biraz ben merkezci gibi de duymuş olabilirsiniz.
Ama inanın arkadaşlar insanın kendi hayatını ciddiye alması kötü bir şey değil.
Kendi sabahına, kendi bedenine, kendi emeğine, kendi hayaline, kendi geleceğine sahip çıkması ayıp bir şey değil.
Asıl ayıp ne biliyor musunuz?
Bir kere verilmiş bu hayatı sürekli başkalarının gündemine kiraya vermemiz.
Amerikalı şair Mary Oliver demiş ki söyle bana sen bu tek vahşi ve kıymetli hayatınla ne yapmayı planlıyorsun?
Kendi hayatınızı artık kimsenin boş vaktine, kimsenin onayına, kimsenin keyfine, kimsenin sizi fark etme ihtimaline bırakmayın.
Çünkü fark etmeden biz bunları yapıyoruz arkadaşlar.
Günlerimizi böyle geçiriyoruz.
Mesela diyelim ki iş yerinde çok emek verdiğiniz bir iş var.
Saatlerinizi verdiniz, detayları toparladınız, herkesin işini kolaylaştırdınız.
Ama toplantıda biri o işi böyle iki tane cümleyle anlatıp hızlı bir şekilde geçti.
Sizin adınızı anladı bile.
O an içinize böyle bir sıkıntı düşer değil mi?
Bir üzüntü düşer. Dersiniz ki ya demek ki ben görülmedim, görülmüyorum.
Sonra o gün yapmanız gereken asıl şeyleri, asıl işleri ertelersiniz.
Kendinize ertelersiniz.
Eve gelirsiniz, yorgunluk sanarsınız ama o yorgunluk değildir.
O görülmemenin içinizde açtığı küçük küskünlüklerdir.
Telefonunuzu elinize alırsınız, başkalarının hayatına bakarsınız, biraz daha dağılırsınız.
Ama o gün kendinize dönüp şunu diyebilirdiniz arkadaşlar.
Benim emeğimin değeri birinin toplantıda ismimi söylemesine bağlı değil.
Bundan sonra emeğimi görünür kılacağım.
Ve bu benim sorumluluğum.
Ya da diyelim ki uzun zamandır yapmak istediğiniz bir şey var.
Bir podcast fikri var. Podcast yapmak istiyorsunuz.
Ya da bir eğitim düzenlemek istiyorsunuz.
Ya da bir spor düzenine geçmek istiyorsunuz.
Ya da işte bir kitap yazacaksınız.
Ya da bir işe başvuru yapacaksınız.
Herhangi bir şey. Başlayacaksınız ama önce birine sizi cesaretlenmesini bekliyorsunuz.
Bir arkadaşınızın size bu çok iyi fikir demesini bekliyorsunuz.
Eşinizin bence bunu kesin yapmalısın demesini bekliyorsunuz.
İşte müdürünüz yaptıklarınız işlerinizi fark etmesini bekliyorsunuz.
Sosyal medyada insanlar sizi alkışlasın istiyorsunuz.
Kimse arkadaşlar o beklediğiniz tonu vermeyecek ve o beklediğiniz ton verilmeyince siz de içinizdeki isteği sessiz alacaksınız.
İşte hayatınızı başkasının onayına bırakmak tam olarak budur.
Hayatına tutkulu olmamak tam olarak budur.
Ve siz günün sonunda fark ediyorsunuz şunu fark ediyorsunuz.
Takıntılı olduğunuz şey kendi hayatınız olmamış.
Başkalarının ne dediği, başkalarının nereye geldiği olmuş.
Yani siz hep başkalarını konuşmuşsunuz.
Başkalarının sizi nasıl görüyor, bunu konuşmuşsunuz.
Kim ne paylaşmış, kim nerede, kim sizi aramamış, kim aramış, kim sizi fark etmiş ya da fark etmemiş.
Ama sizin hayatınız, sizin hayatınız masanın kenarında unutulmuş bir defter gibi kalmış arkadaşlar.
Ben bugün bu defteri açmak istiyorum.
Çünkü bir tane hayatımız var, bir daha tekrarı yok.
Bu cümleyi özellikle böyle söylemek istiyorum.
Bir daha tekrarı yok.
Hayat maçtan sonra hocam ben o pozisyonu bir daha oynayayım diyeceğimiz bir yer değil arkadaşlar.
40 yaşınıza geldiğinizde 20'li yaşlarınıza dönüp aynı cesareti daha düzgün bulma şansınız yok.
50 yaşına geldiğinizde 30'lu yaşlarınızdaki enerjiyi tekrar çağırıp ben bunu şimdi başka türlü yapacağım deme şansınız ihtimaliniz yok.
Seneca'nın böyle çok bilinen bir cümlesi vardır.
Yaşamak için kısa bir zamanımız olduğu doğru değil.
Asıl mesele zamanın büyük kısmını harcamamız.
Yani Seneca hayatın kısalığı üzerine yazdığı bir metinde yazıyor bu.
Yani bunu söylerken bir ölümle alakalı böyle bir duygusal bir şey yazmak istememiş.
Demiş ki hayatınız kısa olduğu için değil.
Dikkatinizi yanlış yerlere verdiğiniz için elinizden kaçar.
Yani hayatınız bu yüzden sizden kaçar.
Siz dikkatinizi vermemeniz gereken yerlere veriyorsunuz.
İşte ben de bugün tam olarak bunu söyleyeceğim arkadaşlar.
Hatta bakın antik Roma'da zafer kazanan komutanlar şehre büyük törenlerle girerken ki Marcus da bunun çok büyük örneklerinden biridir.
Bir podcastında sanırım söylemiştim.
Arkalarında biri dururdu değil mi?
Ne derdi onlara? Memonto Mori ölümlü olduğunu hatırla.
Böyle derdi değil mi? Bu sözün amacı işte komutanı küçültmek falan değil.
Onu ayıltmak arkadaşlar.
Çünkü biz alkış aldığımız zaman, acı çektiğimiz zaman ya da çok yorulduğumuz ya da çok sevildiğimiz zaman arkadaşlar bu ihtimalini unutabiliyoruz.
Ölüm olduğunu hatırlamamız gerekiyor.
Yani vaktimiz sınırlı, dikkatimiz çok kutsal.
Hayatımızı kiraya vermiş gibi yaşayacak halimiz yok.
O yüzden bugün bu konuya dikkat çekelim.
İki tane çalışmalarını çok beğendiğim adam var.
Psikolog Edward Deitch ve Richard Ryan öz belirleme kuramını açıklarken diyorlar ki insan psikolojik olarak iyi hissetmek ve içten motive olmak için Üç şeye ihtiyaç duyar.
Kendi hayatına söz sahibi olmak, geliştiğini hissetmek ve anlamlı bağlar kurmak.
Kendi hayatının direksiyonuna geçmediğinizde sadece hedeflerinizin uzaklaşmıyorsunuz.
İç motivasyonunuzdan, canlılığınızdan ve kendinize olan güveninizden de uzaklaşmış oluyorsunuz.
İşte bu yüzden hayatımıza takıntılı olmalıyız.
Takıntılı olmadığınız hayat başkalarının gürültüsünde eriyip gider arkadaşlar.
Binlerce yıl önce Antik Yunan tabletlerine yazılmış bir şey.
söz var ama bazı kesimlerde bu sözü Sufi düşünür Hazrat İnayat Kanah atfetmiştir.
Diyor ki, Allah
hadi bu da hazır senin olsun demiyor arkadaşlar vermiyor.
Bize o istediğimiz şeyi taşıyabilecek insana dönüşmemiz için gereken malzemeleri veriyor.
Özgüven istiyorsanız hayat önünüze konuşmanız gereken büyük bir toplantı çıkartıyor.
Sakinlik istiyorsanız evinizin içinde sabrınızı ölçecek bir kriz çıkartıyor.
Başarılı olmak istiyorsanız kimsenin fark etmediği kimsenin alkışlamadığı sessiz ve uzun bir emek döneminin içine girdiriyor sizi.
Bunları günün sonunda ne sanıyoruz biliyor musunuz?
Bela sanıyoruz. Bize bir ceza sanıyoruz bunları.
Niye bunlar benim başıma geldi diye hayıflanıyoruz.
Ben neden bu kadar zorlanıyorum diyoruz.
Niye herkes kolayca ilerlerken ben bu kadar uğraşıyorum diyoruz.
Ama belki de bazı zorluklar hayatın bizi cezalandırma biçimi değil.
Bizi kendi hayatımıza daha ciddi bağlama biçimidir arkadaşlar.
Çünkü özgüven kimse bizi sınamadığına oluşmuyor.
Sakinlik hiçbir şey bizi germeden büyümüyor.
Başarı kimse görmüyorken devam edebilme kası geliştirmiyor.
İşte hayatımıza tutkuyla bağlanmak burada başlıyor arkadaşlar.
Başınıza gelen her şeyi romantize etmekten bahsetmiyorum.
Acıyı süslemekten, zorluğa güzel isimler takmaktan bahsetmiyorum yanlış anlaşılmasın.
Ama biz şunu görmezden gelmemeliyiz.
Bazı dönemler sizi yormak için değil, sizi kendinize geri vermek için gelir.
Biz bu noktayı görmediğimiz anda hayatımıza takıntılı olmaktan vazgeçiyoruz.
Arkadaşlar unutmayın ıstakoz büyüdükçe kabuğu ona dar gelmeye başlar.
Kabuğun içine sıkışır, basınç hisseder ve rahatsız olur.
Sonra bir kayanın altına saklanır, eski kabuğunu atar ve yeni kabuğu oluşana kadar savunmasız kalır.
Ama yine de hayatına...
Tutkuyla bağlı bir şekilde bekler.
Yani ıstakozun büyüme işareti rahatlığı değil, rahatsızlığıdır.
O yüzden rahatsız olduğunuz binlerce olan yaşıyor olabilirsiniz şu anda.
Hayatınızda çok büyük acılar çekiyor olabilirsiniz.
Acı çekmek bu dünyanın olumlu bir unsurudur.
Hatta bu dünya ile olumluluk arasındaki tek bağlantıdır demiş Kafka.
Yani acılar sizi hayatınıza takıntılı olmaktan geri alamaz.
Peki. hayatımıza nasıl takıntılı hale gelebiliriz?
Tutku ve hayatımıza takıntılı olma konusunda yıllarını vermiş bir isim var.
Psikoloji profesörü Robert Wallerand.
Onun bilgilerini, tavsiyelerini aktaracağım size.
Madde madde. Anlatacağım arkadaşlar.
İlk maddemizde güzel bir hikayeyle başlayayım.
Mageralılar diye bir halk yaşadıkları yerden memnun değiller.
Daha ferah, daha bereketli, daha yaşanabilir bir yer arıyorlar.
Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, herkes yola düşüyor.
Bohçaları hazırlıyorlar, umutlarını yüklüyorlar.
Uzun bir yolculuğa başlıyorlar.
Dağları ışılıyor, denizler geçiliyor, ırmaklar geride bırakılıyor.
Ama nereye gideceklerini bilmiyorlar.
Bu yüzden diyorlar ki bir tane kâine danışalım.
Reisleri Bizas halkı adına soruyor kahine artık buralarda yaşayamıyoruz ve nereye gideceğimizi de bilmiyoruz.
Bize daha güzel daha huzurlu bir yer var mıdır?
Kahin onlara tuhaf bir cevap veriyor.
Bir ülke kuracaksınız bu ülkeyi körler ülkesinin karşısına kurun.
Kahinin bu söylemi tabii ki onlara çok garip geliyor.
Diyorlar ki ya bu çok büyük bir bilinmez yani körler ülkesi neresi kim bu körler ve neden şehir onların karşısına kurulmalı?
Megeralılar yola devam ediyor.
Uzun bir yolculuktan sonra Sarayburnu'nun olduğu yere geliyorlar.
Gece orada konaklıyorlar.
Ayın ve yıldızların altında sabahı bekliyorlar.
Gün ağarınca Bizas karşı kıyıya bakıyor.
Karşıda Kalkedonlat halkı var.
Bugünkü Kadıköy tarafı.
Oraya daha önce yerleşmiş insanları görüyorlar.
Ama Bizans bir de kendi durduğu yere bakıyor.
Sağına bakıyor, soluna bakıyor.
Denize, tepelere, boğaza, geçiş yollarına, suyun ve toprağın verdiği o büyük imkanlara bakıyor.
Ve o an kahinin ne demek istediğini anlıyor.
Burayı görmeyip karşıya yerleşenler...
kör olmalı diyor. Burada körlük gözle ilgili değil tabii ki.
Konunun körlükle hiçbir alakası yok.
Burada körlük kıymeti görememek.
İnsanın önünde duran büyük fırsatı sıradan sanması, ayağının bastığı yerin değerini anlamaması, elindeki imkanı küçük görüp başkasının tarafını daha değerli sanması.
Bu arkadaşlar efsanevi lider Bizas'ın İstanbul'u kurmasının hikayesidir.
Sarayburnu biliyorsunuz İstanbul'un ilk yerleşim yeri.
Evet anlayacağınız üzere hayatınıza takıntılı olmak için öncelikle sahip olduğunuz güzelliklerin farkında olmanız lazım.
Bu hikaye bizim konumuz için çok önemli arkadaşlar.
Çünkü hayatımıza tutkuyla bağlanmak için önce kendi hayatımızı değersiz görmeyi bırakmamız gerekiyor.
Bakın bunu o kadar çok artık görüyorum ki ve bana çok mesaj atıyorsunuz.
Kendini tükenmiş hissedenler, değerli hissetmeyenler, hayatından memnun olmayanlar, hayatını değersiz görenler diyorsunuz.
Ayça böyle bir bölüm yap. Zaten bugün bunu da istedim ama ilerleyen günlerde tükenmişlik senedromuyla ilgili bir bölüm daha yapacağım.
Tekrar edeyim arkadaşlar bu sözümü.
Kendi hayatınızı değersiz görmeyi bırakacaksınız.
Tamam bunu bırakmanız gerekiyor.
Elinizdeki işi. İlişkinizi, sağlığınızı, yeteneğinizi, sesinizi, sezginizi, fikrinizi küçük gördüğünüzde hayatınızın üzerine bir şehir inşa edemezsiniz.
Başkasının kıyasına bakar durursunuz.
Ve kendi hayatınızın değerini görmeden o hayata tutkuyla bağlanamazsınız.
Kendi hayatınızın değerini bilmiyorsanız arkadaşlar beni hiç dinlemeyin.
Kapatın bu bölümü gitsin. Çünkü eğer hayatınızın değerini bilmiyorsanız tutkuyla bağlanamayacaksınız ona.
Şimdi arkadaşlar. Biliyorsunuz Viktor Franklin'in psikiyatrisi Viktor'u çok seviyorum.
Ona gelen, baksana gelen bir tane danışan var.
Yaşlı bir tane doktor.
İşte geliyor Viktor'a adam işini kaybetmiş.
Hani böyle üzüleceğim, toparlanacağım, üzülüyorum böyle bir zaman geçiyor falan filan gibi konuşmuyor.
Diyor ki ya diyor...
İki yıl geçti ama diyor ben hala eşimi kaybettiğim için hala diyor toparlanamadım.
Hayatım devam ediyor gibi görünüyor.
İşime de gidiyorum. İnsanlarla da konuşuyorum.
Günlük düzenimi de sürdürüyorum bozmadım ama diyor sanki diyor içeride diyor hayatım durdu gibi diyor.
Victor arkadaşlar adamın karşısına geçiyor ve sadece bir tane soru soruyor.
Diyor ki doktor siz eşinizden önce ölseydiniz ne olurdu?
Adam bir an duruyor. İşte Victor tabii ki devam ediyor.
Yani diyor bu acıyı siz değil de eşiniz yaşasaydı onun için nasıl olurdu?
Adam da diyor ki bu onun için çok korkunç olurdu.
Buna diyor asla dayanamazdı.
Victor da diyor ki işte görüyor musunuz?
Eşiniz bu acıdan kurtuldu.
Bu acıyı onun yerine şimdi siz taşıyorsunuz.
Bakın arkadaşlar Victor burada acıyı yok etmedi.
Kadını da geri getiremedi. Yapamaz.
Adamın yasını da dindirmeye çalışmadı.
Boşver de demedi. Aman abartıyorsun da demedi.
Sadece acının yerini değiştirdi.
Adamın zihninde acı şuydu.
Eşim gitti, eşim yok ve ben mahvoldum.
İki senedir de acı çekiyorum.
Victor, eşinizin çekebileceği acıyı artık siz taşıyorsunuz.
Bu sizin sevginizin son göreviydi.
dedi adam arkadaşlar. Zamanında sahip olduğunuz ama şimdi olmadığı için ne kadar üzgün olduğunuz herhangi bir şeyi getirin hakkınıza.
Ona sahipken ne kadar da farkında olamıyoruz değil mi?
Sahipken ona bize çok sıradan geliyor.
İşte önceliğimiz bu diyor psikoloji profesörü Robert.
Sahip olduklarınızın kıymetini bilerek yaşayın diyor.
İkinci olarak da arkadaşlar farkındalıklardan bahsediyor.
Farkındalık halimizden bahsediyor.
Amerika'nın eski first ladies.
Eleanor Roosevelt'in çok sevdiğim bir sözü vardır.
Sizin izniniz olmadan hiç kimse size...
kendinizi değersiz hissettiremez demiştir.
Bunu hayatınızda uygulayın diyor psikoloji profesörü Robert arkadaşlar.
Kimsenin sizin üzerinizde bir gücü olmasın.
Çünkü birisi söylediği sözlerle ya da bana yaptıklarıyla beni güçsüz hissettiriyorsa ben nasıl kendi hayatıma takıntılı olabilirim?
Ne yapacağım ağlayarak gündeme mi yazacağım arkadaşlar?
Tabii ki hayır. Tabii ki umursamama sanatını kullanacağım.
Umursamamak duygusuzluk, tepkisizlik gibi yansıtılıyor ama yanlıştır arkadaşlar.
Tam tersi var olan rahatsız edici durumun kendinizle alakalı olmadığını bilerek takmayarak süreci doğru yönetmektir umursamama sanatı.
Çünkü psikolojik bir gerçek var.
Çevremizdeki her insan bizi etkiler.
Amaç etkilenmediğimizi göstermemek veya etkilenmemek değil süreci doğru yönetmektir.
Ne yapabiliriz arkadaşlar? Nasıl yapabiliriz?
Gri yıkaya yöntemi var.
Bunu kullanacaksınız. Mesela sizi sürekli kışkırtan, laf sokan, manipüle eden.
insanlar var. Bu insanlara karşı önerilerde bulunmuş.
Mesela bir olay oldu diyelim.
İşte dedi ki size birisi sen zaten diyor işte hiçbir zaman düzgün karar veremezsin.
Yanlış karar aldınız. Bunu anlattınız.
O da size böyle söyledi.
Şakayla karışık olsa da böyle bir şey söyledi.
Mesela ne dediniz sinirlendiniz döndünüz onu dediniz ki ya sen ne demek istiyorsun ya karar veremem.
Ne biçim konuşuyorsun sen benimle falan filan diye böyle çıkıştınız diyelim.
Karşı tarafın da istediği bu zaten arkadaşlar.
Yani karşı taraf zaten sizi çıldırtmaya çalışıyor.
Sizi o pozisyonu sokmaya çalışıyor.
Sizin duygularınızı yöneterek sizi güçsüz bırakmaya çalışıyor zaten.
Ama gri kaya yöntemiyle arkadaşlar diyeceksin ki senin fikrin tamam olabilir evet böyle kısa düz.
Sakin cevaplar vermeniz gerekiyor.
Çünkü karşınızdaki kişi sizin üzerinizde ateş yakmaya çalışıyor.
Ama unutmayın arkadaşlar siz odun taşımıyorsunuz.
Sizin sırtınızda odunlar yok.
Manipülatif, narsistik ya da sürekli kaosla beslenen insanların en büyük yakıtı ne biliyor musunuz?
Sizin duygusal tepkileriniz.
Siz sinirlendiğinizde, kendinizi savunduğunuzda veya ağladığınızda onlar besleniyorlar.
Ve kontrolü ellerine alıyorlar.
Bu yüzden... Onlara kesinlikle meydanı bırakmayın diyor Robert.
Ve üçüncü madde arkadaşlar saygı.
Yazar ve şair Rupikar diyor ki, kendini nasıl sevdiğin başkalarına seni nasıl sevmeleri gerektiğini öğretir.
Yani buradaki olayımız başkalarının size nasıl davrandığı değil, sizin kendinize nasıl davrandığınız.
Mesela iş yerinde biri sizden sürekli son dakika bir şey istiyor.
Siz de her seferinde kendi planınızı, kendi işlerinizi bozup yetiştiriyorsunuz.
Sonra içinizden kızıyorsunuz.
Neden herkes beni böyle kullanıyor diyorsunuz.
Ama dışarıya verdiğiniz mesaj şu, benim zamanım esnetilebilir.
Benim elimde iş olsa da ben sana yardımcı olabilirim.
Ya da mesela bir arkadaşınızla haftalar öncesinde plan yaptınız.
Akşam buluşacaksınız.
Gündüz arayıp bir bahaneyle iptal etti buluşmayı.
Birkaç saat sonra yine sizi aradı.
Dedi ki o işim iptal oldu.
Buluşabiliriz diyor. Tamam dedi.
Yani gitmem arkadaşlar.
Gitmem. Asla gitmem.
İsterse bunu yapan annem olsun gitmem.
Çünkü ben hayatıma...
Takıntılı birisiyim. Kendi hayatımın değerli bir şey olduğunun farkındayım ve ona göre davranırım.
Yani ben ona tamam dersem zaten kendime saygısız davranabildiğimi göstermiş oluyorum.
E o da sonraki zamanlarda bana saygısız davranmaya devam edecek.
Kendinize davranış biçiminizle başkalarına size nasıl davranabileceklerini öğretin arkadaşlar.
Kimsenin gönlünün kahyasına, gönlünün durumuna göre davranmak zorunda değiliz.
Bakın kirli mutfak örneği vardır.
Çok hoşuma gider bu örnek.
Dağınık bir mutfağa girdiğinizde bir arkadaşınıza gittiniz.
Dağınık bir mutfağa girdiniz.
Bir bardak su alacaksınız tamam mı?
Suyu aldınız. Suyu aldığınız yere ya da işte makineye bulaşık makinesi mi koyarsınız?
Yoksa lavaboya mı koyarsınız?
Tabii ki lavaboya koyarsınız.
Çünkü zaten mutfak kirli ve çok dağınık.
Ama tertemiz bir mutfağa girdiğinizde su içtikten sonra insan elindekini yerine aldığı yerine ya da bulaşık makinesine kirli olan bulaşık makinesine koyma ihtiyacını hisseder.
Çünkü ortam size bir standart göstermiş.
Arkadaşınız size o düzenle bak benim mutfağım düzenli, benim mutfağım tertemiz.
Sakın kirli bardağınla benim mutfağımı kirletme.
Düzenimi sakın bozma diye bir mesaj vermişsiniz.
İşte siz de bu yöntemi bunu Bu standardı hayatınızda uygulayacaksınız.
Uyku düzeniniz, çalışma disiplininiz, bedeninize davranışınız, kendinizle konuşma biçiminiz, ilişkilerdeki sınırlarınız, hayallerinizi arkadaşlarınıza da ailenize anlatırken ağzınıza alma biçiminiz.
Bunların hepsi çevrenize verdiğiniz sessiz mesajlar.
Bu yüzden buna çok ama çok dikkat etmeniz gerekiyor ki hayatınızda takıntılı bir psikopat olduğunuzu göstere.
bilin arkadaşlar ve diğer bir maddemiz arkadaşlar o gün ne olmuş olursa olsun hatta paranız olsun ya da olmasın yaşadığınız yeri güzelleştirin kullandığınız arabayı temiz
tutun ve İlgilenin diyor Robert arkadaşlar.
Ev sizin olsun ya da kira olsun.
Odanız büyük ya da küçük olsun.
Hayatınız şu an tam istediğiniz yerde olsun ya da olmasın.
Yaşadığınız yeri güzelleştireceksiniz.
Çünkü insan yaşadığı yere sadece eşya koymaz.
Yaşadığımız yerlere ruh halimizi koyarız.
Evinize giriyorsunuz mesela.
Her yer dağınık.
Masanın üstü birikmiş bardaklarla dolu.
Sandalyenin üstünde kıyafetleriniz var.
Açılmamış bir sürü poşetler.
Hatta belki kargolarınız var.
Sonra bakarım diye... kenara attığınız şeyler var.
Ve siz sanıyorsunuz ki sadece evim dağınık.
Hayır arkadaşlar. Bir süre sonra zihniniz de o dağınıklığın içinde yaşamaya başlayacak.
Bir tane çalışma var. Çalışma şöyle bir şey göstermiş.
Evi daha dağınık olan insanların sürekli yorgun yorucu hissettiklerini bulmuş ve arkadaşlar sürekli bitmemiş, dağınık ve yorucu kelimelerini kullandıklarını
görmüşler. Dolayısıyla da bu insanlarda yüksek stres ve olumsuz duygular tespit etmişler.
Yani evlerimiz sadece dekorasyon olayı değil.
Yani bu anlattığım dekorasyon meselesi değil.
Sinir sistemimizin her gün temas ettiği alanlarımız.
Bununla ilgili bir bölüm yapmıştım.
O bölüme mutlaka bakın.
Gerçekten kanıtlı olan, bilimsel kanıtlı olan, hatta biraz spritüel konulara da değinmiştim hatırladığım kadarıyla.
O bölümü mutlaka okuyun arkadaşlar.
Bakın geçen şöyle bir şey oldu.
Geçen dediğim işte yakın zamanlarda.
Böyle kendi eşimle, oğlumla...
İşte annemle babamla ve arkadaş çevremle üst üste her hafta bir tanesiyle bir sıkıntı yaşamaya başladım.
Sonra dedim ki ya ne olmuş olabilir?
Niye böyle oldu? Ben bugünlerde stresliyim.
Klasik Ayça ilk önce suçu kendinde arar.
Neyse işte ya dedim o da bana şunu yaptı bunu yaptı falan filan derken sonra otururken böyle işte kendi bölümlerimle ilgili Instagram'a gönderi hazırlayacağım.
Bakıyorum işte eski bölümlerden bir şeyler paylaşayım diye.
Sonra bu bahsettiğim düzenle ilgili bölüme denk geldim.
Sonra oturdum bölümü tekrardan dinledim.
Yeni de hatırlamam iyi oluyor. Çünkü artık o kadar çok bilgi var ki kafada bir süre sonra bazılarını unutabiliyorsun.
Sonra dedim ki ya şu dolabıma bir bakacağım.
Çünkü biliyorsunuz orada dolap dağınıklığının ilişkilerimizin düzeltilmesiyle ilişkilendiriyorum.
Bilgiler veriyorum. Dolabıma baktım arkadaşlar.
Gerçekten dolabımın sağ tarafında hiç kullanmadığım bir alan olduğunu fark ettim.
Ve çorba olmuş. İnanamazsınız ya ne ara oldu nasıl oldu hiç bilmiyorum.
Spor kıyafetlerimin olduğu biraz daha kalın spor kıyafetlerimin olduğu.
Kıyafetler oraya koymuşum.
Bizim spor salonunda birkaç gün klima bozulmuştu.
Ben de ayırmıştım. Kalın kıyafetlerimi.
Ama sonra onları oraya koyduğumu unutup farklı materyallerle işte ince olanlarla onunla bununla falan böyle karıştırmışım.
Atmışım fırlatmışım. Biraz sağ tarafta kaldığı için çok da önemsememişim.
Sonra ben inandım ama gerçekten içime inandım.
Benimki şimdi ben burayı katlayacağım, burayı düzenleyeceğim.
İşte materyallerine göre, kumaşlarına göre ayıracağım.
Ve benim bu ilişkilerim düzelecek ve asla böyle bir sorun bir daha yaşamayacağım diye.
Ama gerçekten inanarak tabii ki yaptım ve ona göre katladım, ona göre düzenledim.
Dedim severek işte müziğimi açtım falan filan.
Gerçekten yemin ediyorum inanmazsınız bak iki gözüme ne baksın ki ay böyle yemin etmeyi hiç sevmem.
Gerçekten arkadaşlar. İlişkilerim düzeldi bir anda.
Hani böyle şöyle düzeldi.
Bana söylediğim kelimenin karşısına bir kelime getirenler.
Evet ya sen galiba haklısın Ayça dediler.
Hala da bu etki sürüyor.
Bundan sonra böyle bir şey yaşadığımda hemen gidip bir şeyi düzelteceğim.
Bir de geçenlerde bir yazı okudum.
Twitter'da okudum sanırım hatırlamıyorum nerede okudum.
Artık okuduğum yerleri de unutuyorum.
Çok fazla şey okuduğum için.
Şöyle diyordu. Ben hayatımı toparlamak...
İhtiyacı hissettiğimde hayatım gay anlamda dağıldığında ilk önce evimi toparlamakla başlarım demişti.
Ben de kesinlikle buna katılıyorum.
Bu da size benim bir tavsiyem olsun.
Sanatçı ve tasarımcı William Morris demiş ki evinizde yararlı olduğunu bilmediğiniz ya da güzel olduğuna inanmadığınız hiçbir şey bulundurmayın.
Yani bu bölümden sonra evinizde şöyle güzel bir temizlik dip köşe hazır böyle yaz da geliyorken yapmanız size faydalı olabilir arkadaşlar.
Yani sözün kısası.
Hayatınıza takıntılı olacaksınız ki hayatınızı hak ettiği gibi yaşayabilin arkadaşlar.
Çünkü siz kendi hayatınızı ciddiye almadığınızda hayatta size çoğu zaman küçük kırıntılar verecek.
Bunlarla idare et kızım bunlarla idare et oğlum diyecek.
Ama siz kendi hayatınızı ciddiye aldığınızda bir...
Bir şeyler değişecek ya arkadaşlar.
Duruşunuz bile değişecek.
Seçimleriniz bile değişecek.
Çevreniz değişecek. E sonra yaşadığınız günlerin çeşidi değişecek.
Sonra tabii ki tabii ki kaderiniz de değişecek.
Yani siz emeğinizi gösterin.
Hayatınıza takıntılı olmak için bu söylediklerimle beraber değiştirmek için emeğinizi gösterin arkadaşlar.
Kalem hala elinizdeyken sayfanız hala açıkken.
Kendi kitabınızı lütfen siz yazın.
Bu bölümün sonuna geldik.
Beni lütfen Spotify'dan ve Instagram üzerinden takibe almayı unutmayın.
Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere.
Bay bay. Bazen sadece anlaşılmak
istersin. Terapin, uzman psikolog.
Diyetisyen ve fizyoterapist kadrosuyla bütünsel iyi oluş yolculuğunda hep yanında.
Uygulamayı hemen indir.
Tekli seanslarda pot 750 koduyla 750 TL.
Paketlerde ise pot 2000 ile tam 2000 TL indirimden yararlan.
Kendine bir iyilik yap. Bugün başla.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
