
Hayatımızın 2.Yarısı Daha Mutlu, Daha Tatminkar..
13 Temmuz 2026 · 20 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Evet, hayatınızın ikinci yarısına hoş geldiniz efendim.
Bugün bir huzursuz beyin kitabından bahsedeceğim.
Yazarımız Emre Özarslan çok sevdiği ve çokça özlediği anneannesine hediye etmiş kitabını.
O karanlık gecelerde beni yatıştıran sadece masalların değildi diyerek tam 334 sayfayı can vermiş.
Şimdi bugün neden bu kitabı seçtim?
Yazarımız zincirlerini kırarak kendi senin ne olduğunun ve ne olmadığının farkına vararak hayatının ikinci yarısına başlamış birisi.
Yani ben neden böyleyim diye kendisine o kadar dürüst pencereden bakıyor ki hayran kaldım ve diyor ki bugüne kadar yaşadığın ilk bölüm yalan değildi.
Seni buraya o getirdi.
Kitabımızın adı da Neden Böyleyim Nasıl Değişebilirim?
Kitaptaki alıntılar, verilen bilgiler, cümleler bana çok geçti arkadaşlar.
O yüzden size de şifa olması için anlatmak istedim.
Hayatınızın ikinci yarısına geçmeniz için hemen başlıyorum.
İlk bahsetmek istediğim konu, mutsuz biten deneyimlerimizi değersizleştirerek daha da mutsuz olmamız.
Psikolog Daniel Kahneman'ın Nobel ödüllüdür aynı zamanda.
Mutluluk üzerine tam 20 yıl araştırma...
Yıllar geçtikçe ben şunu anladım.
İnsanların mutlu olmak gibi bir dertleri yok.
Onlar yaşamlarını tatminkar yaşamak istiyor diyor.
40 dakika boyunca mükemmel bir şarkı listesi dinlediğinizi düşünün.
Eğleniyorsunuz, gülüyorsunuz, motivasyonunuzu arttırıyorsunuz.
Tam şarkı listenizin sonuna gelmişken birden ses bozuluyor ve garip sesler gelmeye başlıyor ve bütün deneyiminiz mahvoluyor.
İşte psikolog Daniel diyor ki aslında deneyiminiz mahvolmadı.
Aldığınız bütün hazlar hala orada duruyor.
Sadece anınız bozuldu diyor.
Ve siz ona tatminsiz bir deneyimdi.
Bu diyor dikkat etmemiz gereken bilişsel bir tuzaktır.
Çünkü beynimiz arkadaşlar bütün anılarımızı depolamıyor.
Bunun yerine gidiyor, deneyimimizin özetini çıkarıyor, saklıyor ve sadece iki noktasını önemsiyor.
Zirve ve bitiş noktasını.
Şimdi bu konuyla ilgili bir tane deney yapılıyor.
Aynı derecede acı verici kolonoskip operasyonuna girecek iki ayrı hasta grubunu alıyorlar.
İlk grubun operasyonu 8 dakika sürüyor.
Sadece bitişinde acı hissediyor.
diyorlar. İkinci grubun operasyonu da 16 dakika sürüyor.
Yani ilk operasyonun iki katı.
Ama bitişi acısız olarak sonlandırılıyor.
Sonra bu iki gruba soruyorlar.
Diyorlar ki ne kadar acı çektiniz?
8 dakika süren ama sonu acıyla biten gruptaki hastalar diyor ki çok acılı bir operasyondu.
16 dakika süren operasyonun hastalarına soruyorlar.
Diyorlar ki hani sizin için nasıldı?
Çok acısızdı. Çok basitti ve acısızdı diyorlar.
Yani arkadaşlar ne kadar uzun ve kısa olduğunu bir önemi yok.
Beynimiz sadece anımızın o yaşadığımız anının sonunda hissettiği acıya bakıyor.
Geriye baktığımızda deneyimimizin zirve noktasındaki ve en sonundaki ku düzeyimizin ortalamasını alıyoruz.
Sürenin hatırladığımız toplam duygumuzun üzerinde hiçbir etkisi yok.
Yani bizler kötü bitti diye bütün deneyimimizi değersizleştiriyoruz.
Yıllar süren bir ilişkiniz var.
Acısıyla tatlısıyla yıllarınızı vermişsiniz.
Bin bir türlü olaylar yaşamışsınız ve bir şekilde ilişki kötü bitiyor.
Aldatma olur, yalan olur, geçimsizlik olur, para pul olur, sebep neyse artık bir şekilde ilişkiniz kötü ve acılı bitiyor.
Ve siz diyorsunuz ki yıllarım gitti.
Çok acı çektim, perişan oldum.
E ama mutlu hissettiğiniz yıllarınızı ne oldu o yıllarınıza?
Neden yaşadığımız deneyimleri değersizleştirip mutsuz oluyoruz?
Neden hemen kurban rolüne girip kötü bitti diye, bundan sonraki ilişkilerimiz de kötü olacak diye...
Üzüyoruz kendimizi. Daniel diyor ki sadece sona odaklanmak yerine bütüne bakma becerinizi geliştirerek bundan kurtulabilirsiniz.
Sınavlar beklediğiniz gibi geçmedi diye bütün öğrendikleriniz silinmez.
Filmler istediğiniz gibi bitmedi diye bütün film boyunca zevk aldığınız gerçeği değişmez.
İlişkileriniz hayal ettiğiniz gibi bitmedi diye size katları değersizleşmez.
Yazarımız diyor ki anılarımızla ilgili adı konmamış bir kural vardır.
En çok sıradan anılarımızı özleriz.
Sonunda bize ne kadar travmalar yaşatmış olursa olsunlar.
Yaz tatiline giderken ailecek arabada dinlediğimiz o karışık kasetler.
Ne kadar çok bugün sobayı kim yakacak kavgası etsek de sobada pişirip yediğimiz o kestaneler onların tadı.
Tek derdimizin pazar günleri televizyon izlemek için biraz daha geç yatmak olduğu o günler.
Bunlar en sıradan ama en çok özlediğimiz anılar değil mi arkadaşlar?
Evet en özlediğimiz anılar.
İzlem çektiklerimiz bunlar. Bir şey sormak istiyorum size.
Yani hatırlamanızı istiyorum.
Çocukluğunuza dair en geriye gitseniz ilk hatırladığınız anınız ne olurdu?
Siz düşüne durun ben cevap vereyim ben söyleyeyim.
İlkokul 1'e gidiyorum servisteyim eve gidiyorum yani yaklaştık işte bir oda 15 saniye sonra ineceğim servisten.
Servis birden durdu kapısı açıldı bir baktım annemle babam aynen şöyle dediler ikisinden biri hangisi hatırlamıyorum.
Babaannenini hastaneye kaldırmışlar oraya gidiyoruz sen eve git ablan evde haber vereceğiz.
Servise durduruyorsunuz ya.
Niye servise durduruyorsunuz?
Ben eve gidince ablam daha sakin bir şekilde söyleyecekti ve belki de daha az panik olacaktım.
Ve üzerinden 31 sene geçmesine rağmen babaanne deyince aklıma hep o gün gelmeyecekti.
Çünkü ertesi gün Kaybettik biz babaannemi.
Sonra arkadaşlar ben fark ettim bunu çocuk aklımla.
Sürekli iyi anılarımızı düşünerek iyileştirmeye çalıştım kendimi.
Ölümün acı bir sonu olmadığını, güzel ve sıradan anılarımızı düşündükçe yüzümün güldüğünü fark ettim.
Özellikle iki anımla bağdaştırdım ben babaanne kelimesini.
Birincisi kır pidesi.
O zamanlar çok revaçtaydı.
Ve ben harçlıklarımdan biriktirir hafta sonu ona kalmaya giderken kıymalı pide alırdım.
Bir de akşam haberlerinden sonra...
Dedem televizyonu kapatırdı, gazete okurdu, bir şeyler okurdu ya da bulmaca sözerdi ya da balkonda oturur çayla sigara içerdi.
Ama öncesinde arkadaşlar benimle bilmece oyunu oynarlardı.
Babaannem de hep aynı bilmeceyi sorardı.
Hep aynı bilmeceyle başlardı.
Yer altında kilitli sandık.
Babaannem zaten ne kadar minnoş, tatlı, pamuk, sarışın ve renkli gözlü olup da...
Şeker tanesi olsa da böyle psikopat tarafları vardı.
Mezar tabii ki cevabı.
Yani bu iki sıradan anımla bağdaştırarak acı bir sonun babaannemle yaşadığım tüm o güzel duyguları, tatminimi, mutluluğumu görmezden gelmesine engellemiş oldum.
Yani arkadaşlar yazarımızın da dediği gibi tatminkar hayatın sırrı sıradan günlerimize değer vermemizde saklı.
Sonu ne kadar acı olursa olsun.
Ve diğer başlığım sizin için seçtiğim diğer bir konu.
Yalnızın ikinci yarısında daha mutlu ve tatminkar olmanız için neyi feda edeceğinizi seçmeniz gerekiyor.
Hayatımızın ilk yarısıyla ikinci yarısı arasında kala kaldığımız Araf burası arkadaşlar.
Şimdi bizler bazen bunun cidden farkında olmuyoruz.
Büyümekten kaçıyoruz.
Hayatımızda her yerde olmaya çalışıyoruz.
Ya da neyi feda edeceğimizi bilmediğimiz için, seçmeyi bilmediğimiz için, bizim için iyi olacak olanları bilmediğimiz için ertelemeye başlıyoruz.
Karar vermemeyi, seçim yapmamayı seçiyoruz.
Ve mutlu ve tatminkar olamıyoruz.
Mesela bakın bir örnek vereyim.
Hayatınızın şöyle bir noktada olduğunuzu düşünün tamam mı?
Normal bir işte... Sabit bir işte çalışıyorsunuz.
İşte yan haklarınız ve maaşınız var.
Sabit bir maaşınız var.
İşe gidiyorsunuz, geliyorsunuz.
Sağlık sorularınız da yok.
Her şey stabil. 3-5 para da kazanıyorsunuz.
Hayatınız devam ediyor.
Ama bir yerde içinizin sıkıldığını fark ediyorsunuz.
Yani bir şeyler yapmak istiyorsunuz.
Potansiyeliniz var. Böyle içiniz kıpır kıpır oluyor.
Ama hiçbir şey yapmıyorsunuz.
İşte bu arkadaşlar bir şeyleri feda etmemek demek.
Neyi feda edeceğinizi seçmemek demek.
Yani şöyle bir şey. Mesela diyelim.
ki influencer olmak istiyorsunuz ama ilerleyemiyorsunuz.
Feda etmeniz gerekenler nedir?
Feda etmeniz gerekenlerden biri uykunuzdur.
Feda etmeniz gerekenlerden biri boş vaktinizdir.
Feda etmeniz gerekenlerden biri zamandır.
İşte neyi feda edeceğinizi seçmediğiniz için böyle oluyor.
Mutluluğunuz ve başarınızı feda etmiş oluyorsunuz.
Gelecekte olmak istediğiniz o insanı feda etmiş oluyorsunuz daha iddialı konuşayım destek olmayan bir sevgiliyi feda etmek bir iş yapmak istiyorsunuz size destekmiş destek oluyormuş gibi
görünüyor yardımcı olacağını söylüyor ama eve hiçbir şekilde işte yemekte temizlikte yardımcı olmuyor bir yere gitmek istediğinde siz bu işle ilgili bir şeyler araştırırken çalışmanız gerektiğini
söylerken onunla gitmemeyi seçtiniz diye size trip atıyor huzurunuzu kaçırıyor sabit işinizi bırakıp bu işe yönel Geldiğinizde sabit gelininizin eksik olursa sıkıntı yaşayacağınızı söyleyerek
sizi bundan vazgeçiriyor.
Ve siz burada neyi seçmiş oluyorsunuz?
Ona okey tamam huzurum kaçmasın, ilişkim bozulmasın, elimden gitmesin diyerek siz kendinizi feda etmiş oluyorsunuz arkadaşlar.
Feda etlerinizi seçerken bu yüzden dikkatli olmanız gerekiyor.
Bu davranışlar işte sizin gerçekten olmak istediğiniz kişiye dönüşürken önünüze ket vurulmasıdır.
Ve bu çok... Kısa
Çünkü onu sevdiğiniz insan olduğu için iyi niyetleme böyle yapıyor.
Yoksa kendi rahatından vazgeçmemek için mi yapıyor?
Onu anlayamıyorsunuz.
Beni kıskanmaz, benim iyiliğimi düşünür diye düşünüyorsunuz.
Ama size şunu söyleyebilirim.
Kıskançlık, ilişkinizin boyutu ne olursa olsun.
Ne aşk ne sevgi. Hiçbirini dinlemez.
O kadar... Ne kadar iğrenç bir histir ki kıskançlık.
Hayalini gerçekleştirememiş herkes, herkes bakın kim olursa bu.
İster sevgiliniz, ister anneniz, babanız, kardeşiniz kim olursa hayalini gerçekleştirmeye çalışan insanları kıskanırlar.
Yani size sana helal olsun be neler halletti, nasıl da cesaretlisin demezler.
Siz kendi kendinize diyeceksiniz.
Sırtınızı siz sıvazlayacaksınız.
Montaigne ne diyor? Bir amaca bağlanmayan ruh yolunu kaybeder.
Çünkü her yerde olmak hiçbir yerde olmaz.
Peter Pan'ı hepimiz biliriz değil mi?
Onun hikayesini hepimiz biliyoruz ve onun hikayesine kafasını takmış biri var.
Psikolog Jordan Peterson diyor ki günümüz yetişkinleri önemli konularda sınırlanmamak için seçim yapmayı sürekli ertelerler.
Bu nedenle onlar çocuk psikolojisinde kalırlar.
Ya o sınırlamaları kendiniz seçersiniz ya da 30'lu yaşlarınıza geldiğinizde o sınırlamaların sizin için çoktan seçilmiş olduğunu Görürsünüz diyor.
Çok güzel bir cümle arkadaşlar.
Bakın ya bu sınırlamaları yani feda edeceğiniz şeyleri kendiniz seçersiniz ya da 30'lu yaşlarına geldiğinizde başkasının başkasının sizin için seçtiğini görürsünüz.
İşte biraz önce verdiğim sevgili örneği de buna cuk.
Yani şöyle düşünebilirsiniz Peter Pan çocuk kalmayı istemişti.
Evet Peter Pan'ın zaman kavramı yok.
Yani o büyümeyen bir çocuktu.
Ama maalesef onun dünyasında değiliz.
Bizler zamana bağlıyız.
Yapmak zorunda olduğunuzu bildiğiniz seçimleri ertelemeyin.
Sorumluluk almaktan ve cesur olmaktan yani kaçmayın.
Yoksa bir bakarsınız ki elinizde istemediğiniz bir hayatı tutuyorsunuz.
Ve son başlığım arkadaşlar.
Hayatınızın ikinci yarısında kendinize aşırı genellemeyin.
İkinci oku kendinize saplamayın.
Bir gün bu da bir öğrencisine soru soruyor.
Diyor ki eğer bir kişi okla vurulursa...
Acı çeker mi? Canı acır mı?
Öğrencisi de diyor ki tabii ki canı acır.
Peki diyor Buda bu kişi aynı yerden ikinci okla vurulursa acı daha fazla yanar mı?
Daha fazla acı çeker mi? Öğrencisi de diyor ki evet canı daha fazla acır, daha fazla acı çeker diyor.
İşte diyor Buda bu ikinci oku biz kendimize saplarız.
Nasıl saplarız arkadaşlar? Bir olay yaşadığımızda.
başarısızlıkla sonuçlandığında bunu sadece maddi olarak iş olarak düşünmeyin.
Bir ilişki de olabilir, bir arkadaşlık ilişkisi de olabilir ya da duygusal bir ilişki de olabilir.
Burada bir başarısızlık yaşadığında yani sonucu kötü bittiğinde ondan sonraki ilişkilerinizde ya da ondan sonraki başarısızlığınızın da kötü bitmesinde hemen ya zaten bir öncekinde de böyle olmuştu ben zaten
hep böyleyim diye ikinci oku da kendinize saplamayın.
Yazarımız diyor ki, o ikinci ok yanlışlarımıza, hatalarımıza, kusurlarımıza verdiğimiz abartılı, aşırı genelleyici tepkilerimizdir.
Kötü bir seçim yaptığımızda zihnimize yılan gibi sızar, sen zaten hep kötü seçim yaparsın der.
diyor kızdığımızda öfkelendiğimizde sinirlendiğimizde neden kendimi tutamıyorum niye bu kadar çok sinirliyim diye yankılanan bir sestir o ikinci ok arkadaşlar yani şöyle yapmamız lazım hatalarımızı
anlamamız gerekiyor bu hatayı neden yaptım neden böyle oldu diye gerçekten oturup buna kafa yorun arkadaşlar neden ben bu hatayı yapıyorum neden böyle oluyor diye bunu anlamamız gerekiyor yoksa ne olacak biliyor
musunuz bunu anlamazsınız çok aptal bir bant kuracaksınız yazarımız aynen bu şey şekilde söylüyor berbat bir mantıkla diyor yaptığınız hataları değiştirmeye çalışacaksınız ya da hepimizin nihai sonuçta yaptığı gibi ne yapalım
kaderim böyleymiş bunu diyeceksiniz diyor hani iki arkadaş konuşurken bir şeylerden bahsedersin bahsedersin şöyle mi olacak böyle mi olacak bir iki mantık kurarsın falan filan öyleydi şöyleydi tartarsın ölçersin biçersin cümle bitmeden
yani konuşma bitmeden iki tarafta şey der ne yapalım ya neyse artık hayırlısı olsun yani o yüzden hayırlısı olsuna kadere çok bağlamadan bazı şeyleri kendimizde bu hatayı yapmamızın anlamını
bulmamız gerekiyor.
Yani bunu keşfedebilecek olan sizsiniz arkadaşlar.
Başkası değil. Şu noktaya geleceğim neden sizi keşfetmeniz gerektiğinde.
Belki de kendimizi diğer hatalarımızla genelleyerek bu kadar çok suçlayan kişi biz değilizdir.
Sorun kendinize arkadaşlar belki de o kadar hızlı konuşuyorum ki söyleyeceğim ikinci cümleyi söylerken o aklıma geldi ikinci cümleye atladım bir anda birinci cümleden.
Neyse o içinizdeki size laf söyleyen sizi genelleyen kötüleyen kişiye o sese bir kulak verin.
Bakın bakalım o ses size mi ait?
Bakın o ses aynısını yazarımız da söylüyor.
Annemize ait olabilir mi?
Babamıza ait olabilir mi?
Yani istemeden hayatımızın bir noktasında rol model aldığımız birisi ya da söylemlerine çok kafayı taktığımız birisi ya da kendimizi kanıtlamaya çalıştığımız birisi olabilir mi?
Ben mesela itiraf edeyim hadi yine her bölümde olduğu gibi yine kendime örnek vereyim.
Ben de arkadaşlar sırayla en çok duyduğum sesler duyduğum diyorum.
Geçmiş zaman kullanıyorum artık duymuyorum çünkü.
Birinci sırada annem vardı. İkinci sırada eşim vardı.
Üçüncü sırada babam vardı.
Babam çok az konularda vardı.
Genelde babam işle ilgili konularda oluyordu.
Eşim işle ilgili konularda ikinci sıradaydı.
Ama bilin bakalım eşim hangi yaptığım hatada, hangi konuda vicdan azabı çekerken onu sesini duyuyordum.
Erkek. Eşim biliyorsunuz ben de kadınım ne olabilir?
Alışveriş. Çok uzun süre, çok uzun süre.
Bir şey alırken yani nasıl söyleyeyim size yani rakam vereyim hepimiz kazandığımız rakamları az çok biliyoruz yani sabit maçta çalışan insanlarız yani zengin değiliz.
Yani şöyle söyleyeyim arkadaşlar çok beğendiğim bir çanta yani maksimum 20 belki 25 veririm belki yani çok beğendiğim sevdiğim bir modelse.
Hani o rakamlarda bir şey alırken Ayça buna bu para verilmez bunun ürünü şöyle kaç sene kullanılır bunun şöyle bir muadili falan bir şeyler.
Orada onu çok duyardım. Neyse onu hallettik.
Annemde de para harcamayı da duyardım.
Ama onun da genelde arkadaş ilişkilerine ilgili.
Şöyle çok fazla arkadaş kızı yemiş bir insanım.
Yani şunu söylemeyi sevmiyorum ama sanırım öyle.
İyi niyetten dolayı çok kaybetmiş birisiyim.
Annem de sürekli şey söylerdi.
Sen arkadaş seçemiyorsun. İşte bu da şöyle yapacak.
Bu da işte seni kullanacak.
Bunları çok söylerdi.
Ya her arkadaşımla, her birisiyle sorun yaşadığımda onun mesela birisinin benim...
Çok sevdiğim bir arkadaşım.
Ölümüne gideceğim bir arkadaşım.
Duyuyorum ki x bir kişisine benim hakkımda bir şeyler söylemiş.
Hemen annemin sesi geliyor. Ben sana demedim mi?
Şöyle onun sesini duyuyorum.
Yani arkadaşlar işin aslı içinizde sizi kötüleyen, size laf söyleyen, bir başarısızlık olduğunda hemen genelleyerek konuşan o sese bir bakın.
Eğer o ses siz değilseniz onların ağzına bant yapıştırmanız gerekiyor.
Yoksa gerçekten bu hayatta hiçbir şeyden tatmin olamıyorsunuz ve mutlu...
Mutluluğumuz da emin olun ki uzun sürmüyor.
Şöyle oluyor. Mesela işle ilgili dedim ya babamın sesini duyuyordum diye.
İşe girdim. Çok memnunum.
Pozisyondan memnunum.
Yaptığım işi seviyorum.
Maaşımı seviyorum.
Ama kafamda bazı sesler dönmeye başladı.
Beni gıcıklamaya başladı. Ne diyor bana?
Diyor ki ya kötü olursa, ya şöyle olursa, ya işinden bırakırsan babana ne diyeceksin?
Yani... Anlatabildim arkadaşlar.
O yüzden eğer o ses size ait bir ses değilse onların çenesini kapatmanız gerekiyor.
Ha diyelim ki o konuşan kişi sizsiniz arkadaşlar.
Sese kulak verdiniz. Baktınız gerçekten siz konuşuyorsunuz.
Kendinizi suçlayıp durmak aynı hataya yeniden düşmenin en kestirme yoludur.
Kendinizi de başarılarınızı ve güzelliklerinizi yaptığınız güzel işleri anlatarak, onları anımsayarak ikna edebilirsiniz.
Kitabın arkasında diyor ki asıl soru...
Bugünden itibaren ne yapacaksınız?
Ben de size soruyorum.
Bugünden itibaren siz ne yapacaksınız?
Hayatınızın ikinci kısmını, ikinci yarısını inşa etmek için ne yapacaksınız?
Jung arkadaşlar hayatımızın ikinci yarısı için şakayla karışık bir öneri vermiş.
Demiş ki yetişkinliğe giriş okulları olmalı.
Yani hayatımızın ikinci yarısında yetişkinliğe girdikten sonra hazırlıksız yakalandığımızı ve bunun için aslında bir okul olması gerektiğini söylemiş.
Psikoloji alanında bu kadar büyük bir ismin bile bu konuda söylediği cümle çok manidar.
Aynı hayat gibi. Hayat gerçekten bir okul.
Her saat başka başka konularla bilgiler öğreniyoruz.
Sonra öğrendiklerimizden sınav alıyoruz.
Kalanlarımız da o dersi tekrar görüp tekrar sınava sokuluyor.
Tekrar sınava... girme hakkımız dolana kadar o derslerimizi öğrenmeye bakalım olur mu?
Unutmayın bizler duygularımızdan ve düşüncelerimizden oluşuyoruz.
Başımıza gelmiş olaylardan değil.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim arkadaşlar.
Eğer gönderimi beğenmek ve beni takip etmek isterseniz Spotify'dan ve Instagram üzerinden takip edebilirsiniz.
Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere.
başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
