
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Günün içinde iki zaman var ki, çoğu insan o saatlerden sadece geçip gidiyor. Oysa sabah uyandıktan sonraki ilk anlar ve gece uyumadan önceki son saatler, zihnimizin en savunmasız, en açık ve en şekillenebilir olduğu zamanlar.
Bu bölümde “neden sabah ve gece saatleri bu kadar önemli?”, “bu saatlerde zihnimiz bize ne yapıyor?” ve “hayatımızın yönünü değiştirmek için bu iki kapıyı nasıl kullanabiliriz?” sorularına bakıyoruz
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün size son zamanlarda okuduğum kitaptaki bir fikirden bahsedeceğim.
Hayatımızdaki en büyük iki güç saatini anlatacağım.
Güç derken sabah beşte kalk, buz gibi bir duş al, işte limonlu, zeytinyağlı suları iç.
10 tane hedef yaz sonra dünyayı fethet gibi bir güçten bahsetmeyeceğim tabii ki.
O zaten artık biraz yorucu bir kişisel gelişim dili oldu.
Benim bugün anlatmak istediğim güç daha sessiz bir güç, daha fark edilmez, fark edemediğimiz bir güç.
Hani bazen hayatımızı değiştiren şey çok büyük kararlar değil de hiç önemsemediğimiz küçük geçiş anlardır ya.
İşte tam olarak bunlardan bahsedeceğim.
Okuduğum kitap Stan Jacobs'ın The Dusk and Dawn Master diye bir kitap.
Türkçe çevirisi yok arkadaşlar.
Ben online kaynaklardan ve kitaptan paylaşılan bölümlerden okudum.
Akşam ve sabah alışkanlıklarını dönüştürmek, daha iyi uyumak ve hayatında ustalaşmak için pratik bir rehber olarak geçiyor.
Bayağı bir uzun bir ismi var.
Siten kitapta sabah ve akşam saatleri için diyor ki sabahlar ve akşamlar bizim iç evrenimize açılan kapılardır.
Bu cümle benim çok hoşuma gitti.
O yüzden bu bölümü yapmaya karar verdim.
İç evrenimize açılan kapılar diyor ve belli bir saati günün belli bir zamanını işaret etmiş.
Bu biraz iddialı. Yani bence gerçekten öyle.
Biz şey sanıyoruz işte günüm.
İşe başladığımda başlayacak.
Evden hazırlanıp çıktığımda, iş için masa başına oturduğumda başlayacak.
Ama arkadaşlar biz güne daha erken başlıyoruz.
Yani günün tonunu daha erken belirliyoruz.
Daha biz kimseyle konuşmadan, daha kimse bize bir şey yapmadan, bir şey söylemeden, daha dünya bize dokunmadan önce başlıyoruz güne.
Zihnimizin içine ilk neyi aldığımızla belirleniyor günümüz.
Yani alışkanlıklarımızla, uyandığımız anda yaptıklarımızla belirleniyor.
Amerikalı filozof ve psikolog William James hayatımızı büyük kararlar değil, tekrar eden davranışlar şekillendirir diyor.
eylem ekersin, alışkanlık biçersin.
Alışkanlık ekersin, karakter biçersin.
Karakter ekersin, kader biçersin diyor.
Ve aynı şekilde gece de öyle.
Günün nasıl bittiği, sadece uykuya ne zaman daldığımızla ilgili bir şey değil.
Uyumadan önce zihnimizi neyle baş başa bıraktığımızla ilgili, neye maruz kaldığımızla ilgili.
Yani kitapta Sten diyor ki her gün iki tane pencere var.
Biri uyandıktan sonraki ilk saat, diğeri uyumadan önceki son saat ve bu iki saat zihnimizin en geçirgen olduğu zamanlardan biri.
Yani gün içinde kendimizi Biz normalde daha fazla savunuyoruz.
Daha kontrollüyüz.
Mantığımız daha çok devrede.
Ama sabah uyanırken ve gece uykuya geçerken zihnimizin sınırları biraz daha yumuşar diyor.
Mesela hani şu vardır ya iki tane klasik lafımız vardır.
Of sabah sabah hiç uğraşamadım cevap vermedim.
Ya da işte gece için akşam için.
Ay gece gece hiç uğraşacak halim yok zaten yorgunum.
Yani gördüğünüz gibi mantığımız devre dışı.
Yorulmuşuz bitiyiz ya da güne yeni başladığımız için enerjimiz henüz yeni başın.
Daha sıfır noktasında.
O yüzden bu şekilde mantığımız devre dışı oluyor ve istemiyoruz herhangi bir şey yapmak.
Tabii ki psikolojide bunun da bir karşılığı var.
Psikolojiden iyi karşılığı yok ki.
Neyse uyandıktan sonraki o bulanık geçiş haline hipnopompi deniyor.
Şey gibi değil mi? Antik bir kentin başkent ismi gibi.
Uykuya dalmadan önceki o arada kalmış halimize de hipnagogik durum deniyor arkadaşlar.
Yani ne tam uyanız ne tam uykudayız.
Ne tamamen buradayız ne de tamamen gitti.
İşte o ara, o alan çok kıymetli.
Zihnimiz o sırada daha açık, daha savunmasız, daha alıcı oluyormuş.
Peki o zaman öncelikle sabahlarımıza bir bakalım.
Sabah gözümüzü açıyoruz.
Daha kendimize ait tek bir düşünce kurmadan ne yapıyoruz?
Hadi gelin itiraf edelim.
Telefona bakıyoruz. Alarmı kapatacağım bahanesiyle telefonu elimize uzatıyoruz.
Ya bir 5 dakika, bir 10 dakika diye eğer doğrudan evden çıkmayacaksak telefona bakıyoruz, dalıyoruz değil mi?
Daha ben bugün nasıl bir insan olmak istiyorum demeden başkasının storiesine giriyoruz.
Birinin tatiline, birinin kavgasına, birinin başarısına, birinin mutsuzluğuna, birinin alışverişine, birinin öfkesine bakıyoruz.
Daha kendi iç sesimizi duymadan başkasının hayatının gürültüsüne bağlanıyoruz.
Ve sonra diyoruz ki kendimize.
bugün çok dağınığım ya bugün böyle bir kendimi yorgun hissediyorum bugün bir içim sıkılıyor ya bugün kendimi nedense bir toparlayamadım bugün kafam çok doldu ya diyoruz evet dolu çünkü sabah kapısının Siz
açmadınız. Sabah kapısından içeri ilk siz girmediniz.
Sabah kapısından içeri algoritma girdi.
Bildirimler girdi. Başkasının gündemi girdi.
Başkasının aciliyeti girdi.
Başkasının enerjisi girdi.
Yani mesele telefon zararlı meselesi değil.
Hatta bence bu çok basit kalır.
Sabah ilk baktığınız şey zihninize...
Bugün dünyayı böyle algılayacağız deme şekliniz.
Eğer sabah ilk iş kaosa bakıyorsanız zihniniz kaosa normal sanacak.
Eğer sabah ilk iş kıyaslamaya bakıyorsanız ki başkalarına baktığınızda içinizden kıyaslamayı kesinlikle geçireceksiniz.
Geçiriyorsunuzdur zaten. O zaman zihniniz günü eksiklik duygusuyla açacak.
Eğer sabah ilk iş haber okuyacaksanız zihniniz dünyayı tehditli bir yer olarak kodlamaya başlayacak.
Yaşamak istemeyeceksiniz.
Devamında da tükenmişlik gelecek.
Ya da tam tersi işten bakın ilk yaptığınız şey maillerinize bakmaksa hemen yapacağınız işlere dalacaksanız, dalıyorsanız zihniniz savunma pozisyonuna geçecek.
Çünkü daha ilk dakikadan...
başkalarının taleplerine cevap vererek başlarsanız sonra sizi zihninizi yaratma kurma modundan çıkarıp tepki verme moduna sokar bu yaptığınız şey.
Ve bütün gününüzde öyle devam eder.
Bizler sabahları telefonda oyalanarak sadece zaman kaybetmiyoruz arkadaşlar.
Kendi zamanımızın sahibi olma hissini de kaybediyoruz.
Bence bu hepsinden önemli.
Çünkü sizi gün içerisinde En çok yoran şey aslında yolunuz değil.
Kendi hayatınızın kumandasının elinizden alınmış gibi hissetmeniz.
Kendi hayatınızın kumandasının...
elinizden alınmış gibi hissetmeniz.
Bunu bir düşünmenizi istiyorum.
Hani gün bitiyor ve ben bugün ne yaptım diyorsunuz.
Bir sürü şeye cevap vermişsiniz.
Bir sürü şeyi halletmişsiniz.
Ama içinizde böyle tuhafi boşluk var.
Çünkü bütün gün tepki vermişsiniz.
Sadece önünüze gelen şeylere tepki vermişsiniz.
Ama yön vermemişsiniz.
Çünkü sabahtan akşama kadar bir sürü şeyi hallettiniz.
Mail'lerinize döndünüz. İşlerinizi yetiştirdiniz.
Mesajlara cevap verdiniz.
Sizden beklenen her şeyi yaptınız.
Ama günün sonunda İçinizde tuhaf bir boşluk var.
Çünkü arkadaşlar o gün sizin hayatınız ilerlemedi ki.
Siz sadece sizden beklenenleri ilerlettiniz.
Yani kendi yolunuza bir adım atmadınız.
Sadece başkalarının açtığı boşlukları kapattınız.
Ve bakın burada şunu karıştırmayalım.
Elbette çalışacağız. Elbette meyillerimize döneceğiz.
İşimizi yapacağız. Para kazanacağız.
Sorumluluklarımızı yerine getireceğiz.
Hayatımızı iyileştirmek için de, güzelleştirmek için de bir şeyleri devam ettirmeye ihtiyacımız var.
Ama insan sadece yapılması gerekenleri yaparak kendi içinde ilerleyemez.
Sadece işe yetişerek, sadece faturaları ödeyerek, sadece başkalarının beklediği cevapları vererek içimizdeki hayatı büyütemeyiz.
O yüzden sabah ve gece saatlerinden bahsediyorum.
Çünkü günün içinde en çok kendimizle kalabildiğimiz iki yer orası.
Sabah dünya henüz üstümüze yığılmadan önceki o küçük açıklık.
Gecede herkes sustuktan sonra kendimize en dürüst yakalandığımız yer değil mi?
Gece yatağa girince kendimize en dürüst olduğumuz yer.
Gün içinde bir sürü rolümüz var.
Çalışanız, anneyiz, eşiz, arkadaşız, yetişmesi gereken işlerin insanıyız.
Ama sabah ve gece...
Bütün bu rollerden önce ve sonra kendimize en yakın olduğumuz iki eşik arkadaşlar.
Mevlana'nın insan bir misafirhanedir.
Her sabah yeni bir misafir gelir diye bir sözü vardır.
Çok anlamlı bir söz değil mi?
Yani sabah sadece güne biz başlamıyoruz.
İçimize de yeni bir duygu, yeni bir düşünce, yeni bir ihtimal giriyor arkadaşlar.
Her sabah girer bu ihtimal içimize.
O misafiri... İlk kim karşılıyor?
O içinize gelen ihtimali misafir olarak düşünün.
Kim karşılıyor? Siz mi?
Telefonunuz mu? Sizin niyetiniz mi?
Başkalarının aciliyet mi?
Marcus Aurelius'u düşünün ya.
Hep bahsediyorum ben bu Marcus'tan.
Roma İmparatorluğu. O adama bir düşünün.
Dünyanın en büyük imparatorluklarından birini yönetiyor.
Savaşlar, siyaset, ihanet, hastalıklar, devlet meseleleri.
Ama sabahları kendine yazıyordu ya bu adam.
Bugün karşıma nankör insanlar çıkabilir.
Kibirli insanlar çıkabilir.
Haksızlık yapanlar olabilir.
Ama ben kendi karakterimi kaybetmeyeceğim diyordu.
Yani adam sabah zihnine bir anayasa defnediyor.
Gününün içine rastgele düşmüyordu adam.
Gününün içine kendi duruşuyla, kendini bilerek giriyordu.
Bu çok güçlü bir şey. Darwin'e bakın mesela sabah yürüyüşleri yaparmış.
Thinking bad deniyor sanırım bu düşünme yoluna.
Adam sabahları yürüyerek düşünüyor arkadaşlar.
Mesela Einstein o da sabahları düşüncelere takıldığı zaman yani tıkandığı zaman keman çalarmış.
Sabah düşünün adam alırmış.
Koca Einstein keman çalmaya başlarmış.
Beethoven da uzun yürüyüşlere çıkarmış sabahları.
Yanında hatta defter taşırmış.
Virginia Woolf işte sabah yazma disiplini çok önemsermiş.
Sabah kalktığında o da yazarmış.
evinin dışında sade bir otel odasında sabahın köründe uyanır yazmaya başlarmış.
Bu insanlar bu sabah saatlerini rastgele tüketmemişler arkadaşlar.
Sabaha günün giriş kapısı olarak kullanmışlar.
Size aynısını yapın demiyorum.
Hepimiz Marcus gibi sabah oturup Stolci günlük yazmak zorunda değiliz.
Hepimiz ya da Einstein gibi keman çalacak da değiliz.
Buradaki olay onların ne yaptığı değil.
Buradaki olay onların sabahları kullanmaları.
Yani prensip sahibi olmaları.
Peki ne bu prensip? Ne yapacağız sabahları?
Gününüzün içine ilk neyin gireceğine siz karar vereceksiniz.
Bu bazen sadece üç cümle yazmak da olabilir.
İşte bugün kendimi neye kaptırmak istemiyorum?
Bugün neyi büyütmek istiyorum?
Bugün hangi duyguyla hareket edeceğim?
Yani bu üç cümle bile bir kapı ritüeli arkadaşlar.
Yani bir ritüel gibi düşünün bunu.
Kendinize komut veriyorsunuz.
Ya da sabah kahvenizi yaparken telefonunuzu başka odada bırakacaksınız.
Sadece kahvenin sesini duyacaksınız.
Hani su kaynıyor, işte oradan süt kaynıyor, işte ısıtıyorsunuz.
Kincanınızı alıyorsunuz. Kahvenin kokusu geliyor.
Çok basit bir şey gibi ama zihniniz şunu anlıyor o anda.
Ben güne başkasının sesiyle değil kendi varlığımla kendimi dinleyerek uyanıyorum.
Bu şekilde başlıyorum. Yani hatta bazen tek sayfa kitap okumak olabilir.
Ama öyle rastgele bir kitap okumayın arkadaşlar sabah saatleri.
Zihniniz yukarı çeken bir metin.
O tarz bir kitap okuyun.
Yani Montaigne'den bir sayfa okuyabilirsiniz.
Doğan Cüceoğlu'ndan bir sayfa okuyabilirsiniz.
İlber Ortaylı'nın çok güzel videoları var biliyorsunuz.
Bunları açabilirsiniz.
Yani burada amacınız bilgi depolamak değil.
Kitap okuyun derken ya da birisinin acısını okumak ya da bir tasviri okumak değil arkadaşlar.
Buradaki amacınız sabah zihninize kontrolün sizde olduğunu göstermek.
Zihninizin şöyle bir tarafı var.
Sabah ne verirseniz o günün dilini oradan kuracak çünkü zihniniz.
Mesela iş yerine gittiniz.
İşte arkadaşlar kahvaltı yapıyorsunuz ya da kahve içiyorsunuz işe başlamadan.
Tamam mı? Evde bir şekilde kendinizde gün geçirdiniz.
İş yerine gittiniz. Dedikodu yapıyorsunuz.
Yaparsanız eğer işe başlamadan önce dedikodu verirseniz zihninize gün içinde daha kolay dedikodoya çekilirsiniz.
Bir bakarsınız o kahvede de dedikodu yapıyorsunuz.
Akşamüstü çayında da dedikodu yapıyorsunuz.
Öğlen yemeğinde de dedikodu yapıyorsunuz.
Sabahlarınıza kıyas verirseniz instagramdan onun bunun hayatlarını izlerseniz.
gün içinde daha eksik hissedersiniz.
Sabahlarınıza öfke verirseniz daha sabahtan saçma sapan ufak şeylere sinirlenmeye başlarsanız sinirlenirseniz gün içerisinde kendinize daha kolay patlayacak bir ortam yaratmış olursunuz.
Ama sabahlarınıza anlam verirseniz gün içinde anlamı arayan bir yerlere yerleşebilirsiniz.
Bu yüzden arkadaşlar sabahların ilk saatini günün böyle küçük bir provası gibi düşünün.
Neyi verirseniz kendinize o şekilde devam edecek.
önce bir dönem çalıştığım bir yaşam koçum vardı.
O bana ilk uyandıktan sonra yani işte sabah saatleri için demişti ki Ayça sabah saatleri zurnanın zırt dediği yerdir.
Sabahların iyi olursa iyileşirsin.
Sabahlarını kendini iyileştirme saatleri olarak görüyor olman gerekiyor.
Ve demişti ki yapman gerekeni yapmak sahip olmak istediklerine sahip olmanın ön koşulu olarak Gör demişti sabahları.
Yani hayatınızı, işinizi, sağlığınızı, evliliğinizi bir üst seviyeye taşımak istiyorsanız sabah saatlerini iyi değerlendirmeniz lazım.
Peki Ayça, Ayça bu kadar şeyi söyledin.
Sen nasıl değerlendiriyorsun sabah saatlerini?
2-3 tane iş yapıyorsun aynı anda.
Hani... Nasıl oluyor aşça?
Sen sabahları ne yapıyorsun derseniz arkadaşlar.
Kendi olmam gerektiğim ve kim olmayı kafama koyduğumla geçiriyorum.
Evet sadece bunu düşünüyorum.
Her sabah yapıyorum bunu.
Gerçekten mutfağa gidiyorum.
Telefonumu kesinlikle baş gibi odada bırakıyorum.
Yani ben normalde ofiste olduğum günlerde 6 gibi uyanıyorum.
6.30'da uyansam da çok rahat yetişebilirim.
Ama bilerek 6 gibi uyanıyorum.
Orada yaptığım bazı ritüeller var.
İşte bu düşme vesaire dua mua başka şey.
Onun dışında arkadaşlar bu kahveli türemden bahsedeceğim.
Çok hoşuma gidiyor çünkü bu.
İşte gidiyorum mutfağa telefonumu yanımda bırakarak.
Espresso makinem var bir tane tamam mı?
Neredeyse 10 senelik bir makine.
Baya bir güzel ses çıkartıyor.
Çok güzel kahve yaptığı için inatla onu hala değiştirmiyorum.
Ama sütüm de... Aygazla ısıtıyorum tamam mı?
Ayrı ayrı böyle manuel.
Ama bu manuellik arkadaşlar ilk başta benim sinirimi bozuyordu.
Sonra ben bu olaya bakış açımı değiştirmeye karar verdim.
Çünkü inat ettim almayacağım diye.
Çünkü makinenin gerçekten kahvenin tadını çok güzel yapıyor.
Şimdi bu araya reklam gireceğim sanabilirsiniz ama reklam yok.
Neyse o kahvenin kokusu, o kahve makinesinden çıkan ilk başta beni rahatsız eden o garip bir ses.
Bağırıyormuş, çığlık atıyormuş gibi o ses.
Sonra işte sütün kaynaması orada çıkan sesler şey gibi oldu ya bir tane çocuk vardı ya bak yine aklıma o geldi.
Siz anlayamazsınız işte bu motorun sesini tekne için mi diyordu yat için mi diyordu bir tane zengin bir bebesi vardı o söylüyordu.
Neyse o anda arkadaşlar gerçekten kim olmak istediğimi hep düşünüyorum yani kendimi değiştirmek için.
Değil ama olmak istediğin insan için yani 5 sene sonra nasıl bir insan olmak istiyorum bunu düşünüyorum aklımdan geçiriyorum.
Unutmamak için yapıyorum arkadaşlar bunu.
Kendimi hatırlatıyorum aslında ben orada.
Diyorum ki Ayça kim olmak istediğini unutma.
Yapmak istediklerini unutma.
Şu an ben evet bankaya gideceğim biraz sonra.
Bankadan evet para kazanması için bu işi yapacağım.
Ama sonuçta onlar da bana bir karşılık verecekler ve ben bu karşılığı alamazsam standartlarımı düşüreceğim.
Çünkü Ayça için şu anda standartlarımı düşürmeden bu şekilde çalışmam gerektiğini biliyorum.
Yani bu olayı çoktan kapattım.
Of bugün işe gidiyorum.
Sabah erken kalkıyorum.
Şu da var bu da var. Bu kafadan çoktan çıktım ben arkadaşlar.
Bu büyük zihinsel bir tuzak çünkü.
Yani böyle düşünerek hiçbir sorunun hiçbir kötü durumun üstesinden gelemeyiz.
Yani acı çekme modu acı çekme moduna sıkışıp kalmamızın zaten sebebi şikayet etmek.
İşler daha da kötüleşsin istiyorsanız hayatınıza şikayet edin.
Hayatınızdan hep şikayet edin.
Yani benim şu anda sahip olduklarım ve bulunduğum yerle olmam gerektiğini düşündüğüm yer arasında bir mesafe var.
Ve bu mesafeyi geçmek için sabahları biraz sonra geceye geçeceğim.
Sabahları böyle değerlendirmem gerekiyor.
Sahip olduğum şeyle sahip olmayı dilediğim şey arasında bir mesafe var.
Yaşadığım hayatla hayal ettiğim hayat arasında da...
Bir mesafe var. Bu mesafede arkadaşlar ne biliyor musunuz?
Bu mesafelerde acılarımız yaşıyor.
Acılarımız var bu alanlarda.
Biliyorsunuz doğucular bunu 2000 yıl önce söylemişlerdi.
Epiktetos ne diyordu? Sahip olmadığın şeyi arzulayarak sahip olduklarını mahvetme.
Şu anda sahip olduğun şeyin bir zamanlar sadece umduğun şeyler arasında olduğunu unutma.
O yüzden sabah saatlerine sadece kendimle kim olmak istediğimle geçiriyorum.
Sakin bir şekilde. Şimdi gelelim geceye.
Bence gece kapısı daha ilginç.
Çünkü sabah hiç değilse bir hareket var.
Kalkıyoruz, hazırlanıyoruz, işe gidiyoruz, okula gidiyoruz.
Bir şeye başlıyoruz ama gece.
Gece daha sinsice elimizden kayıyor arkadaşlar.
Yatağa giriyoruz. Biraz bakayım diyoruz telefona.
Sonra bir video. Bir video daha.
Bir yorum, bir haber, bir mesaj, bir tartışma.
Birinin attığı bir story'e, birinin yazdığı laf derken zihnimiz uykuya değil parçalanmaya hazırlanıyor.
Ve sonra... Sabah kalkıyoruz daha dün başlamadan içimizin böyle yorgun olduğunu fark ediyoruz.
Çünkü bedenimiz uyumuş olabilir ama zihnimiz gece boyunca ona verdiğimiz malzemelerle çalışmış durmuş.
Bu bilimsel olarak da kanıtlanmış zaten.
Beynimiz uyku sırasında hafızayı düzenliyor.
Gün içinde aldığımız bilgileri işliyor.
Bazı anıları da güçlendiriyor arkadaşlar.
Uyku sadece bedenimizin kapanması değildir.
Beynimizin içeride temizlik ve düzenleme yaptığı aktif bir süreçtir.
Özellikle hafıza pekiştirme dediğimiz süreçte gün içinde yaşananların beynimizde yeniden işlendiğini biliyoruz.
Bilim de zaten bunu yine destekliyor.
Yani uyumadan önce zihninize ne veriyorsanız beyniniz gece boyunca işleyecek ya bir şeyleri.
İşte o verdiğiniz malzemeleri kullanıyor.
Bir tartışmayı veriyorsanız uyumadan önce zihniniz onu çevirip çevirip duruyor.
Bir korkuyu veriyorsanız yine onu çeviriyor.
Bir kıyas duygusu veriyorsanız yine onu çeviriyor.
Bir cevapsız mesajı, bir kırgınlığı, bir haberi, bir felaketi ya da bir kaydırma sarı...
boşluğu veriyorsanız beyniniz yine bütün gece bunların içinden geçiyor.
Aklınızda arka planda çevirip çevirip duruyor arkadaşlar.
Gece zihnimize çöp bırakıp sabah gül bahçesi bekleyemeyiz.
Thomas Edison'a atfedilen çok güzel bir fikir var.
Bilinçaltına bir talepte bulunmadan asla uyuma demiş.
Farklı kaynaklarda farklı şekillerde geçiyor ama fikri bu.
Uyumadan önce zihninize bir tane soru verin.
Çünkü zihniniz siz uyurken de çalışmaya devam edecek diyor.
Hatta Edison'un meşhur bir yöntemi var.
O biraz daha farklı.
Şöyle uyku podcast bölümünde de anlatmıştım galiba.
Uykuya dalarken elinde metal toplar tutuyormuş.
Bazıları da çatal tuttuğunu söylüyor.
Altına bir tane metal tabak koyuyormuş.
Tam uykuya geçerken kasları gevşediği için toplar tabağa düşüyormuş.
Çıkan ses de uyanıyor ve o aradaki fikirleri de hemen not ediyor.
Bakın uykuda Adam fikir geldiğini söylüyor.
Yani biz daha olayın başındayız.
Daha ben size diyorum ki yaşadığınız olayları düşünmeyin diyorum.
Adam yaratıcılık için kullanıyormuş uykuyu.
Salvador Dali de benzer bir yöntem kullanıyordu.
O da aynı şekilde kendine bir mekanizma kurmuş.
Tam uyandığında rüyasında neler gördüyse onları resmediyormuş arkadaşlar.
Yani siz uyumadan önce zihninize neyi teslim ettiğinize dikkat edeceksiniz.
Bu iki adam da uykuda yaratıcılık olduğunu...
Fark ettikten sonra uyumadan önce dertlerini, sıkıntılarını ya da o gün anlamlandıramadıkları, çözemedikleri olayları tabii ki düşünmüyorlardı.
Tabii ki güzel şeyler düşünerek uyumaya çalışıyorlardı.
Çünkü gece kapısı da bizim bir kapımız.
O kapıdan içeri en son ne girerse, siz o kapıdan içeri en son ne sokarsanız zihniniz onunla karanlıkta baş başa kalacak.
Bu yüzden gece içinde küçük bir ritüel yapmanız lazım.
Böyle çok gösterişli olmasına gerek yok.
Çok mükemmel de olmasına gerek yok.
Ama sürdürebilir olmalı arkadaşlar.
Sürdürebileceğiniz bir şey olmalı.
Mesela yatmadan önce 3 dakika.
Sorular sorun yine kendisi.
Bugün ne iyi gitti? Yani o gün iyi giden şeyleri düşünmek gibi.
Bakın burada yarın yapacaklarım listesini söylemiyor.
Tamam mı? Onu söylemiyorum. Bugün ne iyi gitti ya.
Çünkü o da zihninizi yorabilir.
Yani yarın yapacaklarım listesi de sizin zihniniz yorabilir.
Çünkü zihnimiz netliği seviyor.
Zihnimiz belirsizlikte yoruluyor.
O yüzden bu planınızı yaparken hani yapacağım diye yazıyorum ama inşallah yapabilirim deriz ya.
Öyle bir şey mutlaka geçer.
Yani uyumadan 2-3 saat önce mutlaka yapın.
Hatta mümkünse hafta başında yapın arkadaşlar.
Uyumadan hemen önce kalem kağıdı alıp yarın yapılacaklar listesini hazırlamayın.
Martin Seligman'ı biliyorsunuz pozitif psikolojinin en önemli isimlerinden biri.
2005'te yaptığı çok meşhur bir çalışması var.
Birkaç tane insanı alıyor işte onlara diyor ki her gece yatmadan önce o gün iyi giden 3 tane şey yazın.
Ama sadece şükür listesi gibi yazmayın diyor.
Yazdığınız yani teşekkür ettiğiniz ya da o gün iyi gidecek şeylerin her birinin yanına diyor bu neden iyi gitti.
Sorusunu da ekleyin diyor.
Çünkü zihnimiz sadece olayı yazmaz, sadece olayı düşünmez.
Olayın anlamını da yeniden kurar arkadaşlar.
Siz düşündükçe o olayın anlamını yeniden bağlamaya çalışır.
Ve çalışma sonunda görüyorlar ki insanların mutluluk düzeyi artmış, depresif belirtileri azalmış.
Sadece bugün ne iyi gitti, neden iyi gitti bunu yazarak.
Bu kadar arkadaşlar. Bir hafta boyunca bu insanlara bunu yazdırarak mutluluk seviyelerini yükseltmişler.
Depresif hallerini azaltmışlar.
Ya isterse %10 azaltmış olsun.
İsterse %5 azaltmış olsun.
Yani öyle çok efendim Ersin'in tam öyle boktan günler geçiriyoruz ki %5 bile mutluluğa ihtiyacımızın olduğu günler oluyor.
O kadar böyle yorgun düşmüş, o kadar tükenmiş hissettiğimiz günler oluyor ki %1 mutluluğa bile ihtiyacımız oluyor.
İşte o zaman gerçekten kendine söz...
Sözü geçirmek gerekiyor. Kendine söz geçirebileceksin.
Kalk diyeceksin Ayça. Kalk yaz şunları.
Uyumadan önce yaz. İşte ne oldu bugün?
Şu şu çok güzel oldu.
İyi gitti. Neden iyi gitti? Ben neden iyi hissettim?
Çünkü kendimi değerli hissettim.
Çünkü kendimi tamamlanmış hissettim.
Kendimi güzel hissettim.
Gururlu hissettim. Başarılı hissettim.
Sonrasında şunlar olabileceğini düşünüyorum.
Bundan dolayı hedefimi büyütmeyi düşünüyorum.
Bir sürü neden yazabilirsiniz.
Bir sürü sebep yazabilirsiniz.
Peki sizce bu hayatımızı nasıl değiştirir?
Mutluluk vs. bunların dışında.
Gece yatarken beynimiz genelde eksi tarafa gidiyor.
Yani yaratılış bu şekilde.
Eksi tarafa gidiyor. Hani işte atalarımızdan gelen bir kodlama var ya kendimizi koruma falan filan o muhabbetten işte.
İşte diyoruz ki bugün ne kötüydü?
Ya alenen zihnimiz yatağa girdiğinde bunu düşünüyor biliyor musun?
Çok heyecanlı bir şey olmadıysa o gün.
Bugün ne kötü gitti diyor. Ayça ne oldu bugün diyor.
Müdürün sana öyle mi söyledi?
Demek ki seni sevmiyor. Demek ki sen bundan sonra o müdürünle o işte problem yaşayacaksın.
Yani böyle kötüyü çağırıyor güya beni düşündüğü için.
Kim ne dedi? Kim işte eksik kaldı?
Yarın ne olacak? İşte Martin'in egzersizi arkadaşlar.
Beynimizin arama motoruna başka bir komut veriyor.
Bugün ne yolunda gitti komutunu veriyor.
Bu çok önemli. Çünkü hayatımızı değiştirmek için önce hayatımızı nasıl taradığımızı değiştirmemiz gerekiyor.
Gece zihnimize en son neyi sorarsak beynimiz geceyi onunla kapatacak.
Ne eksikti diye sorarsak eksiklikle uyanacağız.
Bugün ne iyi gitti ve neden iyi gitti diye soracaksak sorarsak beynimize ona göre sabah.
güzel uyanmış olacağız. Bu soruları zihnimize tohum gibi verdiğimizi düşünün.
Toprağa tohum ekersek hemen meyve bekleyemeyiz değil mi?
Gece sorusu da böyle. Siz bırakıyorsunuz Zihniniz onunla çalışıyor.
Bazen sabah cevap verecek.
Bazen birkaç gün sonra.
Bazen de belki duş alırken ertesi gün.
Belki bir yolda yürürken.
Ama sonunda o sorduğunuz sorunun cevabını arkadaşlar mutlaka alacaksınız.
Mutlaka o sorduğunuz sorunun cevabını yaşayacaksınız.
John Steinbeck diyor ki eğer diyor zor görünen bir probleminiz varsa.
Gece diyor uyku komitesi kurun.
Ne demek bu uyku komitesi kurmak arkadaşlar?
Sanki içimizde gece toplanan görünmez bir kurul var gibi düşünün.
Biz uyuyoruz ama onlar masanın etrafında oturup bu meseleye bir de buradan bakalım diyorlar.
Yani iç dünyanıza güzel komut verin diyor ki uyku komitesi sizin için o sorunu çözebilsin.
Bakın sabah ve gece saatlerini bu dediğim şekilde düşündüğünüz zaman hayatınız bir anda daha yönetilebilir olacak.
Bütün hayatınızı değiştirmenize gerek yok.
Büyük kararlar vermenize gerek yok.
Önce sabah ve gece kapısını, bu iki kapıyı koruyun arkadaşlar.
Yani bu şey gibi gelebilir size.
Ya ben bunu her gün yapamam, işte böyle disipline olamam gibi gelebilir.
Ama buradaki olay aslında disiplin değil.
Sizin gecenize ve sabahınıza yani bu iki hayat kapınıza, iki hayat saatinize sahip çıkmanız, sahiplik.
Çünkü gün içinde çoğu şey kontrolümüzün, dışında insanlar ne diyecek, işten ne çıkacak, kim nasıl davranacak, hangi haber gelecek, hangi sorun patlayacak bunların hepsini kontrol edemeyiz.
Ama sabah ilk 20 dakikayı ve gece son 20 dakikayı daha bilinçli koruyabiliriz.
Hayatınızın tamamına hükmedemiyorsanız bile giriş ve çıkış kapısını tutabilirsiniz.
Bir ev düşünün, evin içine kimin gireceğini hiç önemsemiyorsunuz.
Kapı açık, gelen giriyor.
Biri kirli ayakkabısıyla giriyor, biri bağırarak giriyor, biri evin ortasına çöp bırakıyor, biri ışıkları açıyor, biri camı kırıyor.
Sonra siz evin içinde huzur arıyorsunuz.
Olmaz. Önce kapıyı korumanız lazım.
Zihnimiz de böyle. Sabah ve gece zihnimizin kapısı açık olur.
Biz o kapıya nöbetçi koymadıkça herkes içeri girer.
Mesela uyumadan önce sadece 5 dakika telefonunuzu kapatın.
Tamamen kapatamıyorsanız en azından yanınızdan uzaklaştırın.
Sonra kendinize sorular sorun biraz önce söylediğim gibi.
Bugün zihnimde geceye taşımaya değmeyen ne var?
Gün içerisinde yaşadıklarınızdan neler var?
Değmeyecek yanınıza alabileceğiniz, değmeyecek şeyler neler var?
Bazı şeyler gerçekten geceye taşımaya değmez.
Birinin lafı, birinin...
tavrı o gün size yapılan işte o gün size birinin lafı birinin söylediği söz birinin size yaptığı tavır bunlar değmez arkadaşlar gece yatağınıza taşımaya gün içinde yaşanan küçük bir gerilim yatağınıza
taşımayın birinin mesaj atması sizi sinirlendirecek bir mesaj atması işte birinin size kötü bir bakışı ya da birinin kıskandığınız bir storiesi hikayesi ya da garip bir mail kötü bir mail bunların hepsini biz yatağa
alıyoruz sonra da uykuya geçmeye çalışıyoruz Sonra o yatak uyku yeri olmaktan çıkar.
Zihinsel mahkeme salonuna döner.
Herkesi çağırıyoruz biz yatağa.
Savunmalar yapıyoruz. Eski olayları açıyoruz.
O bana bunu niye dedi? Ben şunu niye demedim?
Yarın şöyle olursa ne olur?
Böyle olursa böyle derim.
Zihnimiz resmen gece yarısı mahkemesi kuruyor.
O yüzden uyumadan önce kendinize şunu söylemek bile bir ritüeldir.
Bugünlük bu kadar. Bu konuyu yatağa almıyorum arkadaş.
Bu zihninize sınırı öğretir arkadaşlar.
Gandhi der ki her gece uyuduğumda ölürüm.
Ertesi sabah uyandığımda yeniden doğarım.
Her gün aslında küçük bir hayat veriliyor bize.
Sabah doğuyoruz. Gün içinde yaşıyoruz.
Gece kapanıyoruz. Ertesi gün yeniden başlıyoruz.
Eğer böyle bakarsak sabah ve gece saatleri sıradan zamanlar olmaktan çıkar.
Biri doğum kapısı. biri kapanış kapısı olur.
Bizler bu saatleri unutarak doğru değerlendirmeyerek doğmayı da kapanmayı da unutuyoruz arkadaşlar.
Sabah doğmuyoruz. Ekranlarda işlerde boğuluyoruz.
Geceleri aynı şekilde kapanmıyoruz.
Kendi içimize çekilmiyoruz.
Gün içerisinde yaşadıklarımız olayların içinde kayboluyoruz.
Sonra ne oluyor biliyor musunuz?
Bütünlük hissimizi kaybediyoruz.
Çünkü insanın ruhu geçişlere ihtiyaç duyar.
Eskiden ritüeller bunun için vardı.
Sabah doğası, akşam doğası, sofraya oturma doğası, işte kandiller yakma, gün batımı izleme, defter tutma.
Böyle çay demleme, özel çay saatleri, yürüyüşlere çıkma bunların hepsi aslında zihne şimdi başka bir hale geçiyoruz diyen işaretlerde.
Hani deriz ya of daraldım bir camı açayım.
Bir hava alayım. Başka bir hale geçmek istiyor çünkü orada zihnimiz.
İşte bugün bu geçişlerimizi kaybettik arkadaşlar.
Yataktan kalkıyoruz, telefona geçiyoruz.
Telefondan işe geçiyoruz. İşten eve geçiyoruz.
Evden ekrana geçiyoruz tekrar.
Ekrandan uykuya geçiyoruz.
Ama hiçbir geçişin ruhu yok.
Her şey birbirine karışmış.
Bu yüzden sabah ve geçer ritüelleri aslında ruhsel hijyenimizdir.
Nasıl ki kendi vücudumuza, saçımıza, cildimize özen gösteriyorsak Ruhumuza da bu şekilde hijyeni vermek zorundayız.
Nasıl yüzümüzü yıkıyoruz, dişlerimizi fırçalıyoruz, evimizi havalandırıyoruz.
Zihnimizde havalandırmamız gerekiyor.
Dediğim gibi büyük şeyler yapmamıza gerek yok.
Küçük şeyler yapacağımız, kendimizi rahatlatacağımız, sadece o saatlerimizi kendimize adayacağımız saatler olmalı.
Zaten büyük değişiklikler, böyle büyük ritüeller olursa sürdüremezsiniz.
Bizim hayatımız zaten kalabalık.
İş var, evler var, sorumluluklar var, ailemiz var, çocuklar var.
var. Yetişmesi gereken şeyler var.
O yüzden burada size mükemmel bir rutin önermeyeceğim.
Mükemmel rutinler genelde üçüncü gün bozuluyor ve insan kendini suçlu da hissediyor.
Ben size daha insani bir şey önereceğim arkadaşlar.
Sabah uyandığınızda belli bir süre telefonu elinize almayacaksınız.
Kendinizin dışında olan işleri yapmayacaksınız.
Tekrar ediyorum. Kendinizin dışında olan işleri yapmayacaksınız.
Belli bir sürede Gecede uykudan önce sizinle ilgili olmayan şeyleri yatağınıza sokmayacaksınız.
Bu kadar. Ve ayrıca arkadaşlar kitapta yazarımız Stan diyor ki bu iki güç saati kendimize olan güvenimizi de attırır.
Nasıl güvenimiz artacak bu iki saatlerde bu söylediğim şeyleri yaparak?
Diyor ki güveniniz artar çünkü kendinize verdiğiniz küçük sözleri tuttuğunuzda içeride bir şeyleri toparlarsınız diyor.
Sabah telefona bakmadan kendime 10 dakika vereceğim deyip Bunu yaparsanız diyor beyniniz diyor şunu kaydeder.
Ben kendimi yönetebiliyorum.
Gece uyumadan önce zihnimi çöple doldurmayacağım deyip gerçekten saçma sapan şeyleri düşünmeyip uykuya daldığınızda içeride başka bir güven oluşacaktır diyor.
Öz güveninizi kendinize verdiğiniz küçük sözleri tutmakla oluşturmuş olacaksınız diyor.
Bence bu bonusu. O yüzden bu gece başlamak için çok iyi bir gece.
Belki de hayatınızı değiştirmek için önce bütün günü değiştirmeniz gerekmiyordur.
Belki sadece günün girişini ve çıkışını korumanız yeterlidir.
Sabah kapısını, akşam kapısını Özellikle yatmadan önce gün içerisinde yaşadığı şeylerle boğuşan arkadaşlarım için o gün olan olayları düzeltmeye çalışmayın.
Yani her şey yolunda dümdüz gitmesine gerek yok arkadaşlar.
Kendinizi düşünmekten alamıyorsanız kendi bakış açınızı değiştirmeye çalışın.
Yani olaylara... karşı bakış açınızı en kötü değiştirmeye çalışın ve bunu gün içerisinde yapmaya çalışın arkadaşlar.
Bakış açısı demişken aklıma güzel bir hikaye geldi.
Bir dakika kapatmadan önce bu hikayeyi hemen anlatacağım.
Sherlock Holmes yardımcısı Watson'la birlikte kamp yapmaya gidiyorlar.
Gece yarısında Holmes uyanıyor ve Watson'ı dürtüyor.
Watson Watson diyor hemen diyor kalk göğe bak ve bana ne gördüğünü söyle.
Milyonlarca yıldız görüyorum diyor Watson.
Peki diyor Holmes bundan ne sonuca varıyorsun?
Biraz düşünüyor ve diyor ki Astronomik açıdan milyonlarca galaksi ve muhtemelen milyarlarca gezegen bulunduğu sonucuna varıyorum.
Astrolojik açıdan Satürn'ün Aslan Burcu'na girdiğini görüyorum.
Zaman açısından saatin yaklaşık 3'ü çeyrek geçtiğini kestirebiliyorum.
Meteorolojik açıdan yarının harika geçeceğini düşünüyorum.
Teolojik açıdansa...
Tanrının her şeye gücünün yettiğini ve bizim minnacık olduğumuzu çıkarabiliyorum.
Peki sen, sen ne sonuca vardın Holmes diyor Watson.
Holmes da çok kızıyor ona ve diyor ki...
Birisi çadırımızı çalmış dostum.
Bazen detaya bakan çirkin, bütüne bakan güzellik görür.
Bazen de tamamına bakan çirkinlik, detayına inen güzellik görür.
Bugünlük benden bu kadar.
Eğer bu bölüm size iyi geldiyse Spotify'da takip etmeyi ve bildirim zilini açmayı unutmayın.
Instagram'da da bölümün gönderesini paylaşacağım.
Dinleyen arkadaşlarımı yorumlara bekliyorum.
Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
