
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Ayça ile paranın psikolojisini konuşuyoruz.
***Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba arkadaşlar, Alternatif Vizyon''a hoş geldiniz.
Ben Ayça. Bugün sizlere hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan para konusunu ele alacağım bir podcast bölümüyle geldim.
Paranın psikolojisine bakacağız.
Bugün terapi koltuğunda...
Parayı farkında olmadan kendimizden nasıl uzaklaştırıyoruz?
Parayı daha çok istedikçe neden para daha çok elimizden gidiyor?
Ve farkındaysanız şu anda çevremde de gördüğüm kadarıyla parayla ilgili garip bir şekilde aynı döngü sürekli tekrarlanıyor ve o çok istediğimiz para bir türlü bize gelmiyor.
Bunlardan bahsedeceğiz bugün.
M.Ö. 7. yüzyılda Lidya Kralı'nın tek bir emriyle para icat edildi değil mi?
İnsanlar takasla alışveriş yapıyorlardı ama bir noktada tıkandılar ve değerli eşyalardan...
değerli madenlerden, altın ve gümüşten parayı hayatımıza soktular.
İnsanlar o zamandan beri parayla arasını düzeltmeye çalışıyor.
Buradan yola çıkarak ilk yapmamız gereken şey parayla ilgili kendi düşünce tarzımızın dışına çıkmamız.
Şimdi size parayla ilgili olması gereken değil olmaması gereken bir psikolojiden bahsedeceğim.
Para, zenginlik bakın bir düşünün bunlar bize ne okullarda ne ailelerde bir ders olarak ya da bir öğreti olarak öğretilmedi değil mi?
Hatta belli bir yaşa kadar parayla ilgili çocuklara çok fazla şeylerden de bahsedilmezdi.
Çocuk parayı öğrenmesin, parayı bilmesin diye.
Okullarda, işte ilkokulda, ortaokulda Aylin'in, Ayşe'nin problem soruları çözerken belli meyve, sebze almak için ya da kalem kağıdı almak için birkaç kuruş parası olurdu.
Onlar da zaten tekli işlem problemleriydi.
Fransızla ilgili bir üniversitede ilgili bir bölüm okuyduysanız ancak bu şekilde bilgi sahibi olabilirdiniz.
Peki siz para dediğiniz zaman gözünüzün önüne ne geliyor?
İçinizden ne hissediyorsunuz?
Nasıl bir duygu içine giriyorsunuz?
Önemli olan bu. Ortak bir bilgi var psikologların okey dediği.
Kıtlık ve yokluk bilinci.
Hep yokluk korkusuyla büyütüldüyseniz para yaşadığınız evde varken bile yokmuş gibi davranıldıysa yani işte ne bileyim doğalgazla ilgili mesela kullanılmayan boş bir odanızın doğalgaz
yakılmaması işte çöp poşetleri yerine market poşetlerinin kullanılması Ya da aşırı cimri veya gereksiz temkinli insanlarla büyüdüyseniz zihninizde bir kıtlık korkusu
oluşuyor ve bu zamanla yerleşiyor.
Bu korkudan dolayı istediğiniz miktardaki paraların size geleceğine hiç inanmıyor olabilirsiniz.
Yani siz para istiyorum, para gelsin, çok maaşım olsun, çok zengin olayım diyorsunuz ama aslında içten içten çocukluğunuzdan size aşılanmış olan bu yokluk ve kıtlık bilincinden dolayı siz
o para... Arayıp bir şekilde kendinize çekemiyorsunuz.
Eğer bu şekilde bir evde büyüdüyseniz yani bunları görerek büyüdüyseniz bunların doğruluğuna inanmışsınızdır.
Burada anlaşılması gereken şey tasarruf yapmak kötüdür değil.
Ay sonunu getiremezsek, ay faturaları ödeyemezsek, paralar yetmezse...
Zaten az kazanıyoruz, fakiriz diye böyle bir vizyona sahip olmak ve her an paranın sizden gidebileceğinize inanıyor olmak oluyor.
İlk bürünülen yanlış psikoloji bu.
Paranın psikolojisine ters düşen bir durum çünkü bu.
Yani sizin parayı sevmeniz gerekiyor.
Parayı istemek değil aslında buradaki biliyorsunuz.
İstemek aslında kıtlık bilinciyle eksiklik bilinciyle aynı yönde paralel gider.
Bu yüzden sizin içinizde paranın iyi bir şey olduğuna, güzel bir şey olduğuna inanmanız gerekiyor.
Geçen bir yazı okumuştum çok komiğime gitti bu yazı.
Diyor ki parayı sevin hatta eğer hijyen açısından takıntınız yoksa parayı koklayın.
Şöyle bir elinize alıp omuzlarınızdan sağdan ve soldan savurun diyordu.
Bilemiyorum etkisi olur mu ama...
Parayla ilgili belki etkileşimi arttırabilir diye düşündüm.
Çünkü geçen gün çok buruş buruş çantamın içerisinde paralar buldum.
Kağıt paralar, 10 liralar, 20 liralar.
Önemsemeyip atmışım. Dedim ki neden böyle yaptım?
Sonuçta ben hiçbir iş yapmadan bana kimse 1 kuruş bile vermez.
Ama ben bu 10 lira için, 20 lira için bir mesai harcadım.
Ve kendi verdiğim emeğe de bu kazandığım paraya az da olsa değer vermediğimi gördüm.
Onu sevmediğimi fark ettim aslında.
Güzelce kağıt paraları düzeltip cüzdanıma yerleştirdim.
Ve inanın o gün... Bakın
şimdi bir örnek vereceğim size.
Tamamen benden uydurma bir örnek bu.
Orta sınıf bir mahalle düşünün tamam mı?
Camdan bakıyorsunuz.
14-15 yaşlarınızdasınız.
Tam binanın önüne bir araba geliyor.
Lüks ama nasıl lüks?
Araba duruyor. Şapkalı bir bey.
Takım elbiseli. Tabii ki şoför.
İçinden... Çok güzel.
Sarı saçlı. Böyle makyajlı.
Niye sarı saçlı dediysem. Herhalde sarı saçlar daha bakımı duruyor.
O yüzden dedim. Kürklü bir kadın iniyor.
Havalı havalı böyle. Ağzında da sakız olsun.
Biraz abartayım. Şaşırıp bakıyorsunuz.
Kim bu ya? Ne iş var bu mahallede?
Falan diyorsunuz. O sırada yanınıza annenizi geliyor.
O da görüyor. Ne der? Kim bu kadın?
Allah Allah. Nereden düştüler buraya?
Kadını düşürdü bakın.
Kadın anneniz kendini düşürdü bu cümleyle.
Kendisinin fakirliğini kabul etmiş.
Kesin kötü kadındır.
Nereden kazanacak bu kadar parayı?
Bu arabalar, kürükler kim bilir ne işler yaptı?
Bu şekilde pardon çuval çuval götürenler var tabii ki o ayrı burada.
Bu olayda görmemiz gereken travma gibi çocukluktan paranın fazlasının zarar verdiği ve günah bir şeymiş gibi öğretildiğini vurgulamak istiyorum.
9-6 çalışma, ay sonu sabit sigortalı bir gelir.
Bu kadarı yeter. Bir evim, bir arabam olsun bana yeter.
En acımı... Sız tarafı da şükretmeyi burada yanlış resmetmek.
Yani yanlış öğrenmek.
Şükretmek bizi azla yetinmek olarak öğrettiler.
Geneli şu anda bu şekilde. Söylenmeden otur sesini çıkartma.
Şükretmek sahip olduğun en ufak şeyden en değerlisine kadar onların varlıkları için teşekkür etmektir.
Asla azla yetin demek değildir.
Çekim yasasıyla ilgili araştırmacıların yapmış olduğu bilgiye göre olsun buna da şükür dediğimizde bizler ne yapmışız?
oluyormuşuz biliyor musunuz?
Bu kâfi. Bu kadar para yeterli.
Daha fazla para bana gelme.
Ben bu şekilde halimden memnunum.
Şimdi bakın. Yıllar önce bir arkadaş ortamında bir olay yaşadım.
Bundan bahsedeceğim size. 19-20 yaşlarımdayım.
Temel fıkrası gibi yalnız bu.
Böyle 7-8 kişi var arkadaşlar işte.
İki kişi konuşurken bir tanesi şey diyor vay be diyor işte adama bak diyor malı var mülkü var diyor şöyle böyle diyor ne kadar zengin diyor nereden bulmuş bu parayı falan kız da diyor ki ya diyor aman diyor ben diyor o
kadar para istemem diyor fazlası zarar diyor zaten bir evim olsun bir arabam olsun yeter diyor ben Allah'tan diyor düzgün bir maaş istiyorum işim gücüm olsun sigortam da olsun yeter yandaki çocuk birden sinirlendi
böyle ne oluyor dedik bizde çocuk dedi ki ya dedi evrenden mi istiyorsun işte Allah'ından mı Tanrı'ndan mı bilmiyorum ama dedi.
Siz dedi demiyor musunuz ya dedi.
Her şeyi yaratan o.
Her şeyin sahibi o.
E sen dedi böyle az istediğin zaman onun gücüne gitmez mi ya?
Ben dedi Allah olsam dedi aşağı tövbe.
Ben dedi Allah olsam dedi sana var ya dedi zırnık vermem dedi.
Hepimiz şok olduk.
Nihat'ın çocuk öyle bir konuştu ki yani ağlamamak elde değil.
Sanki Ramazan programında Nihat Hatipoğlu'nu dinliyormuş gibiydik.
Nasıl inanıyorsunuz? Bu kadar çok yücelttiğiniz birisinden nasıl az istersiniz?
Bence siz onun büyüklüğünden şüphelisiniz.
Ben de de olsam vermem.
Şöyle böyle diye kızı gözyaşları içinde bıraktı.
Hiç unutmuyorum bu olayı.
Gerçekten ben de ne zaman dua istesem her zaman en çoğunu istiyorum.
Çünkü çocuk o kadar haklıydı ki.
Yani biz inanamadık.
için söylüyorum bunu. Madem bu kadar çok güveniyoruz, bu kadar büyük görüyoruz.
Neden küçük küçük şeyler isteyelim ki?
Çünkü aslında biraz önce bu kıtlık bilincinde söylediğim gibi.
Bize çok çok garip şeyler kodlandı.
Yani denamıza, beynimize işlendi galiba bunlar.
Böyle işte azla yetinelim.
Az olsa da olur.
Kafam rahat olsun. Bunun kafalarına giriyoruz galiba biz biraz.
Kızın ismi de Eyşan'dı.
Aklıma Eyşan dizisi vardı ya, dizinin adını hatırlamıyorum şu an, Ramiz Dayı vardı.
Kimi bir başkasıyla yapar bunu, kimi dal kavukça sözlerle diye.
Aklıma bu söz geldi, bu cümle geldi.
Kızı gerçekten alaşağı ettiler.
Nihat Atipoğlu görse ağlardı herhalde.
Çocuk inanmıyormuş yani, hani böyle bir evren, Allah, Tanrı, böyle bir inancı yokmuş yani.
Para... kafamızda öyle bir kötü yerde durmuş ki yani dediğim gibi dua ederken bile Allah'ım şu olsun bana yeter işte bu kadarı olsun yeter yani Tanrı'nın bize ne ifade ettiğini biz
unutmuşuz galiba evrenin gücünü unutmuşuz biz bu durumda sanırım bu yüzden para da sevilmediğini düşünüyor ve bizden uzaklaşıyor bunu ben söylemiyorum bu arada çekim yasasıyla ilgilenen araştırmacılar söylüyor bazı psikologların
da aynı görüşte olduğunu okudum arkadaşlar yani paranın size gelmesini istiyorsanız o psikoloji Kolejide olmanız gerekiyor.
Onu sevmeniz gerekiyor.
Sevmediğiniz bir kişiyi evinize davet eder misiniz?
Hayatınızdan çıkartırsınız hatta değil mi?
İşte para da bize o şekilde bakıyormuş.
Duygusal bir harcayıcı olabilirsiniz.
Borcunuz çoktur. Paranızı yönetmeyi bilmiyorsunuzdur.
Bu acıları yaşamaya devam ettikçe paradan içten içten nefret etmeye devam ediyorsunuz aslında.
İşte Allah kahretsin ay sonu geldi bağışımı aldım ama elimde bir kuruş para kalmayacak demeniz parayı sizden uzaklaştırır.
Çünkü para demek ki bu beni sevmiyor.
Siz parayı öyle olduğu durumlarda sadece borç olarak kredi kartını ödemek, kira ödemek, fatura ödemek ya da kredileri ödemek olarak görüyorsunuz.
Parayı sevip tamamen içinden kabul etmeniz gerekiyor.
Evet bu ay paramı...
Borca gitti. Evet bu şekilde.
Ama ben biliyorum ki benim para kaynaklarım açık.
Ben parayı seviyorum. Ve o da beni seviyor.
Bir şekilde o çok para bana gelecek.
Şimdi size bir belgesel söyleyeceğim.
Netflix'te para bilgisi diye bir belgesel var.
4 tane finans koçu var.
Başvuruları üzerine seçtikleri insanların 1 yıl boyunca finans yönetimini yapıyorlar.
Bunu siz izlersiniz. Bunu tam olarak anlatmayacağım ama.
Burada bir tane Linda diye bir kız vardı ya.
O kıza çok ağladım. Çok üzüldüm.
Bu kız böyle çizimler yapan moda...
tasarımcısı olmak isteyen çok yetenekli bir kız.
Ama hayat onu bir şekilde iki işte çalışan bir garson haline getirmiş.
Ama kalan zamanlarında kendi kendine çizimler yapıp kostümler tasarlıyor.
Ve onun kullandığı bir cümle var.
Ondan bahsetmek istiyorum.
Şöyle bir cümlesi oldu Linda'nın.
İki işte çalıştığım için kendim olmaya vaktim kalmıyor.
Benim bu söz o kadar yaraladı ki.
Ya düşünebiliyor musunuz? Kendisi olamıyor.
Çünkü hayallerinden vazgeçmiş bir kız var.
Vazgeçilmiş hayallerinden.
Maddi sıkıntılar yaşıyor.
Borç batağında. Çıkamıyor bir şekilde.
Ama devamını izleyin.
Çok güzel sonu. Bir de bazı yakınmalar var.
Parayı sevmemizi engelleyen ve paranın bizden uzaklaşmasını sağlayan şeyler.
Çok fazla çalışıyorum.
Çok fazla vakit harcıyorum.
Allah bu parayı bulanın bin cezasını versin.
Ben çok duydum bunu arkadaşlarımdan.
Para gitti. Param bitti.
Ben bittim, dipteyim.
Kazanmak için kendimi yırtıyorum.
Böyle ifade ettiğiniz zaman yine para çevrim dışı oluyor ve hayatınızdan çıkıyor.
Çünkü sevilmediği yerde neden kalsın ki?
Siz kalır mıydınız? Diğer yapmanız gereken şey de Instagram oldukça çok zor bir şey.
Ben bile bazen yapıyorum çünkü.
Hiç kimsenin kazandığı kazanca bir kulp bulmamak.
İçten içe kıskanmamak.
Hemen B.O.K.
Para psikolojisine dahil arkadaşlar.
Bu hayatı öylesine yaşayan insanlar olmamayı seçmek o paraya eninde sonunda kavuşacağınız anlamına geliyor.
Geçmişte parayla ilgili yaşadığınız deneyimleri hatırlamak, ders çıkartmak, kendi kendinizin filozofu olmak anlamına geliyor arkadaşlar.
Madonna ne demiş? Hiçbir zaman gelişi güzel öylesine yaşamadım.
Geçmişimde de yaşadığım zorlukları unutmadım.
Yani geçmişte yaşadıklarınızdan ders çıkartırsınız ama bu hayatta öylesine...
Yani yaşamadığınız zaman para zaten size gelecektir.
Yani bu durumda kendinizi istemeden sabote etmemiş oluyorsunuz.
Parayı çektiğiniz zaman neler olabileceğinden korkuyor da olabilirsiniz.
Bunda bir sorgulamanız gerekiyor.
Hani diyorlar ya piyango size çıksa ne yaparsınız diye.
Şöyle düşünceler olabilir. Acaba şaşırır mıyım?
Kendimden geçer miyim?
Ya ben sürekli şey söylüyordum bazen mesela.
Ya Allah'ım diyordum lütfen beni paraylasın ha.
Bana şu paraları bir gönder bir bakalım ben yoldan çıkıyor muyum?
bir görelim diye. Belki içinizde böyle içten içten çok paraya karşılık bir korkunuz da olabilir.
Hani çevrenizde belki piyango çıkmış birisi vardır, batmıştır.
İşte ailesi çok paradan dolayı, zenginlikten dolayı dağılmış birileri vardır.
Onlar belki sizin beyninizde kalmış olabilir.
Bunu da fark etmeniz gerekiyor.
Bu korkularınız varsa bunları da atmanız gerekiyor aklınızdan.
Biliyorum para şu anda gerçekten aslanın ağzında neredeyse midesine inmek üzere.
Bütün bir ayı borçları, kirayı faturaları düşünerek geçirmek, orta hali bir durumdayken statüsünü hala başkaları gibi yükseltemiyor olabilmek, tüm emeklerinize rağmen çok acı verici, evet doğru
ama bu hislerin tek yaradığı şey parayı sizlerden bizlerden uzaklaştırmak oluyor.
Bir şekilde parayı sevmemiz lazım.
Onun bize zarar verecek bir şey olduğunu görmeden bizim hayatımıza güzellikler katacağını düşünerek ve buna inanarak hayatımıza davet etmemiz gerekiyor o parayı.
Parayla ilgili bu kadar konuşmuşken bir de bir film önericem size.
Leonardo'nun bir filmi. Leonardo DiCaprio'nun Sıkıysa Yakala filmi.
Bakın o filmi izleyin.
Leonardo'nun parayı nasıl sürekli tezahür ederek aslında davranışlarıyla farkında olmadan kendini çektiğini, paradan korkmadığını, daha fazlasını daha fazlasını istedikçe hayatının her anlamında daha çok yoluna
girdiğini göreceksiniz ve gerçek bir hikaye.
O filmi mutlaka izleyebilirsiniz.
Tostoy'un İnsan Neyle Yaşar adlı kitabında Çiftçi Pahom'un Hazin bir hikayesini anlatacağım size.
Sıradan kendi halinde bir çiftçi Pahom, zengin bir hayatın hayalini kuruyor.
Çok uzak bir yerlerde cömert bir hükümdarın karşılıksız toprak verdiğini duyuyor.
Daha çok toprağa sahip olmak için hemen hükümdarın yanına gidiyor ve görüyor ki hükümdar gerçekten de karşılıksız toprak veriyor.
Hükümdar Pahom'a diyor ki, sabah güneşin doğuşundan batışına kadar kat ettiğin bütün yerler senin.
Fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere...
Dönmen lazım diyor. Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlıyor yürümeye.
Tarlalar görüyor. Büyük büyük bağlar görüyor.
Birbirinden güzel bahçeler görüyor.
O bahçeye bu bağ derken bir de bakıyor ki güneş batmak üzere.
Tüm gücüyle koşmaya başlıyor.
Yetişmeye her çalıştığında gücünün kesildiğini fark ediyor.
Çünkü çok ileriye gitti. O kadar zorluyor ki kendini.
Burnundan kanlar akmaya başlıyor.
Başladığı yere tam geliyor ki yere yığılıyor.
Hükümdar adamlarına Bakın ölmüş mü diyor.
Bakıyorlar. Evet çiftçi ölmüş.
Adamlarına mezarı kazmasını söylüyor kral.
Ve pahomu gömüyorlar.
Hükümdar pahomun üzerine toprakları atarken bir insana işte bu kadar toprak yeter diyor.
Ne acı değil mi? Sezen Aksu'nun şarkıda dediği gibi.
Ne acı ne acı. İnsan kendine...
Ne kadar yenik. Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince de tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz hepimiz.
Sofraya koyabildiğimiz çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edebileceğiz diye sormuş Hıncal Oluç bir köşe yazısında.
Biriktirdiğimiz paranın, eşyanın, malın, mülkün yanında zaman tüketiyoruz, sözlerimizi tüketiyoruz.
Benlik biriktirirken...
Aslında kendi birliğimiz tüketiyoruz.
Yemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanmayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar evlerimiz var.
Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük.
İrlandalı yazar George Shaw'un cümlesiyle bu bölümü bitirelim.
Diş ağrısı çekenler, dişleri sağlam olanları, yoksulluk çekenler de...
Parası çok olanları mutlu sanırlar.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
