
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Davranış psikolojisinin kurucularından John B. Watson’ın bilimsel çalışmaları ışığında, korkuların nasıl öğrenildiğini, bu öğrenilmiş korkuların günlük hayatta bizi fark etmeden nasıl durdurduğunu ve hayatı yaşamamıza nasıl engel olduğunu anlatıyorum.
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Yüzyon'a.
Bugün korkularımızdan konuşalım istiyorum arkadaşlar.
Beni çok etkileyen bir cümle okudum.
Diyordu ki, cesurlar sonsuza kadar yaşamazlar ama korkaklar hiç yaşamazlar.
Sonra aklıma Göthe'nin sözü geldi.
Mal kaybeden bir şey kaybetmemiştir.
Onurunu kaybeden çok şey kaybetmiştir.
Cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.
Sonra üzerine bir de aklıma Tutunamayanlar kitabındaki Oğuz Atay'ın sözleri geldi.
Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım.
Kötü yaşarım korkusuyla hiç...
Böyle söylüyordu kitapta.
Bu yüzden bugün korkularımızdan bahsedeceğim.
Bizler dünyaya nasıl geliyoruz arkadaşlar?
Bir kimliğimiz olmadan geliyoruz değil mi?
Yetişkin olduğumuzda, sahip olduğumuz fikirlerimiz, hislerimiz, inançlarımız, tutumumuz, değerlerimiz doğduğumuzda hiçbiri yoktu.
Bir tanesi bile yoktu.
Kim olduğumuzu büyürken yaşadığımız çevreden öğrendik.
Doğduktan sonra yaşadıklarımız kimliğimizin hangi yöne gittiğini belirledi.
Değil mi? Bir çocuk düşünün.
Kendisini anne ve babasının ona karşı olan tepkileriyle geliştirmeye çalışır.
Kendinizden zaten pay biçebilirsiniz.
İşte ben sevilebilir miyim, kabul edilebilir miyim, değer görür müyüm, komik miyim, zeki miyim, aptal mıyım, becerikli miyim?
Bunların hepsini ailesinin gözlerindeki tepkiye bakarak anlamaya çalışıyor bir çocuk.
Bizim de yaptığımız gibi. Hatta hala yapmaya devam edenlerimiz de var eminim buna.
Doğduğumuzda çocuk olarak arkadaşlar temelde ilk...
Neye ihtiyacımız var? Yiyecek, giyecek, işte barınma.
Devamında da sevgi akışına ihtiyacımız oluyor.
Darvanış bilimci ve psikiyatrist John Bolvay diyor ki, ruhsal sorunların, korkuların büyük bir kısmı hayatın ilk yıllarında kurulan sevgi bağlarının sürekli göstermemesiyle ortaya
çıkar. Bakın sevgi bağlarına gittik.
Bizi kapıyı açtık ve korkularımıza bakarken sevgi bağları karşıladı.
Yani ilk bakım verenimizde kurduğumuz ilişki arkadaşlar ileride kendinizle ve dünyayla kuracağınız ilişkinin...
Eğer doğduğunuz an itibariyle ilk 5 yıl kesintisiz sevgi akışına sahip olursanız ileride gerçek potansiyelinizi gerçekleştirebileceğiniz, mutlu olma ihtimalinizin,
başarılı olma ihtimalinizin temellerini atmış oluyoruz.
Yani hayatımızı layığıyla yaşamanın temellerini atıyoruz arkadaşlar.
Eğer sevgi akışını sağlayamazsak...
Karşılanmayan ihtiyaçlarımızı hayatımız boyunca telafi etmeye çalışıyoruz.
Hem de fark etmeden diyor John.
Bizler dünyaya sadece iki tane korkuyla geliyoruz.
Yüksek ses ve yüksekten düşmekten korkmak.
Diğer bütün korkularımızı yaşadıkça öğreniyoruz arkadaşlar.
Hayatınızı sizden çalan korkularınızın her biri...
Her biri hepsi sonradan oluşuyor.
Tamamen sonradan oluşan korkular.
Çünkü bir bebek yapmak zorunda değilim hisleriyle doğar.
İstediği bir şeyi yapar.
İstemediği hiçbir şeyi yapmaz.
Mesela örnek iki yaş sevdromu.
Bir bebek düşün. Yeni doğmuş bebek düşünün.
O kadar iki yaşta da gitmeye gerek yok.
Ağlamak istiyorsa ağlıyor.
Karnı acıkıyorsa ağlıyor.
Değil mi? Altını pisletiyorsa ağlıyor.
Yani yapmak istediklerini yapıyor ve yapmak istemediklerini yapmıyor.
Yani bir bebeğe zorla...
O memeden süt veremezsiniz.
Bir çocuğa işte zorla o mamayı yediremezsiniz.
Eğer istemiyorsa gerçekten yemiyor.
Tecrübeyle sabit gerçekten yemiyor arkadaşlar.
Yani bir bebek bilincinde büyümüş olsaydık darmanış bilimin kurumcularından John Watson diyor ki arkadaşlar.
O zaman diyor hiçbir şeye denemekten korkmazdık.
Şimdi bu John Watson darmanış bilimin kurucularındandır bu arada söylediğim gibi.
Bir tane deney yapıyor tamam mı?
Bir yaşında bir çocuğa bir tane fare gösteriyor ama bu çocuk hayal...
hiçbir zaman bir fare görmemiş.
Sonra ikinci defa bu fareyi tekrar gösterdiğinde fareyi gördüğü anda çocuk yüksek ses veriyor ve korkunç sesler çıkartıyor.
Yani etraftan böyle bir sesler yayılıyor.
Sonra çocuğa üçüncü defa gösteriyorlar bu fareyi ve bebek yine o sesi duyacağım diye çünkü neydi?
Doğuştan seslere olan korkularımız vardı.
Çocuk fareyi gördüğü anda ağlamaya başlıyor, korkmaya başlıyor.
Yani çocuk Korkuyu öğreniyor.
Korktuğu şey fare değil değil mi?
Aslında korktuğu şey fareyi gördüğü anda o kötü, o korkunç sesi duyacağını bilmesiydi.
Yani ses korkusunu fareyle bağdaştırarak öğrenmiş oluyor.
Kaç yıldır arkadaşlar dünyada bir şeyleri deneyimliyorsunuz ve bu deneyimleri gerçekleştirerek yaşayarak korkular oluşturuyorsunuz kendinize.
Beyniniz bu korkularla dolacak ve hayatın zenginliklerini kaçıracaksınız.
Yer açamayacaksınız hayatın zenginliklerine ve bu yüzden hayatın zenginliklerini yaşayamayacaksınız diyor John Watson.
Yapmamız gereken şey, hayatınızı layığıyla yaşamak için önce zihninizin onu almaya hazır olması gerekiyor.
Bunun içinse üç temel korkunun ne olduğunu bilip onları temizlemeniz gerekiyor ki hayatınızı olmasını istediğiniz şekilde yaşayabilin.
Şair Maya Angelou demiş ya.
Cesaret korkunun yokluğu değildir.
Cesaret korkuya rağmen hareket edebilmektir.
Bakın korkuya rağmen hareket edebilmektir diyor.
Hani burada korkmayın demiyor aslında.
Ama korkanların yolda olamayacağını...
aynı yerlerinde sayacaklarını söylüyor.
Bence arkadaşlar bazı insanlar var böyle korkmamanın canlı örneği gibiler.
Mesela M.S. 415.
yılında Hristiyan yobazlar tarafından vücudu midye kabuklarıyla lime lime edilerek öldürülen Hypatia.
Filozof, matematikçi bir kadın.
Erkek egemenliğin hakim olduğu ve dini olarak çok sert zamanların yaşandığı bir dönemde kamusal alanda ders veren bu kadın korkmadan bilimi savunduğu için akla dayalı düşünmeyi savunduğu
için, hakikat kimin söylediğine göre değişmez dediği için öldürülen bir kadın filozof.
Yanlış da olsa düşünmek hiç düşünmemekten daha iyidir demiştir hatta.
Üzerine bir de mum dikmiş.
En beğendiğim bakış açılarından biridir ayrıca bu.
Düşünce tarihinin ilk bilim kadındır zaten Halpatia.
Yani o kadar yobaz erkeğin içinde...
Kadın korkmuş ki yani tabii ki çok korkmuş.
Ama korktuğunu bildiği halde kendi çizgisini pazarlık konusu yapmamış.
Sonunda ölüm olsa da hayatını istediği gibi yaşamış.
Yani gerçekten hayatını layığıyla yaşayabilmiş birisi korkmasına rağmen.
Aynı Maya'nın dediği gibi devam etmiş.
Kendi yolunda kalmış. Arkadaşlar zaten...
Bir şeylerden korkmak normal.
Korku mutlaka karşımıza çıkacak.
Her günde çıkacak. Normaldir zaten bunlar.
Normale olmayan korkunun hayatımızı kontrol etmesine izin vermemiz.
Aslında mantıklı ve dengeli korku da faydalı.
Bizi tehlikelerden korur, önlemler alırız, hesaplar yaparız, zarar ziyanın ne olabileceğini anlarız.
Ama bazı korkularımızın yaptığı şey bizi yaşamaktan geri tutmak.
Yaşayabileceğimiz hayatı bizden çalmak.
Şimdi soruyorum size. Korkularınız yüzünden şimdiye kadar nelerden vazgeçtiniz?
O çok hoşlandığınız kişiye mi açılamadınız?
O işe mi başvurmadınız?
Sizi mutsuz eden o kişiden mi boşanamadınız, ayrılamadınız?
Ticarete mi atılamadınız?
Değdi mi arkadaşlar ya?
Değdi mi sizce? İstediğiniz şeyleri yapmamak hayatı kaçırmanıza değdi mi korkularınıza?
Boyun eğmek. Evet şimdi yine şapkalarımızı önümüze alıyoruz ve bakıyoruz neymiş bu üç tane korkumuz.
Birincisi arkadaşlar başarısızlık korkusu.
Hatırlıyor musunuz? Size bir bölümde şey sormuştum.
Başarısız olamayacağınızı bilseydiniz.
Neleri hayal etmeye cesaretiniz olurdu?
Hani %100 emin olsaydınız başarılı olacağınızdan ne yapardınız hayatınızda?
Neleri değiştirirdiniz diye sormuştum.
O kadar çok bölüm var ki artık hatırlamıyorum hangi bölüm olduğunu.
Hatırlayanlar yazsın lütfen.
O zaman cevap vermediyseniz şimdi cevap verin.
Kendinizi bu korkularınızdan dolayı nelerden geri tuttuğunuzu görün arkadaşlar.
Bir düşünün istiyorum. Stoğcuların bir yöntemi vardı hatırlıyor musunuz?
Ondan da biraz bahsetmiştim.
En kötüsü ne olabilir ki düşünmek.
Hani deriz ya en kötü ne olabilir ki abi ya?
Ucunda ölüm yok ya diye.
İşte başarısızlık korkunuzdan dolayı yapmadığınız, başvurmadığınız o işleri bu şekilde alt edebiliyorsunuz.
Başarısızlık korkusu tamamen psikolojik bir alışkanlığımız.
Başarısız olduysanız devamında hep başarısız olacağımızı sanıyoruz çünkü.
Umudumuz bitiyor.
Ve cesaretimiz kırılıyor başarısız olduktan sonra.
Confucius diyor ya, en büyük başarı hiçbir zaman düşmemekte değil, her düşüşünüzde tekrar tekrar ayağa kalkabilmektir.
Niye? Çünkü ancak böyle umudumuzu, cesaretimizi canlı tutabiliyoruz.
Başarısızlık, başarı için bir şeyler yaptın ve öğrendin demektir.
Hayatınızı boş yere harcadın değil, yeni bir başlangıç yapabilirsiniz demektir.
Asla başarılı olamayacaksınız değil, daha sabırlı olmanız...
Nasıl gerekiyor demektir arkadaşlar.
Başarısızlık korkusu potansiyelinizin en büyük korkusudur.
Bir yerde okumuştum. Korkularımızın hayatta yaşayabileceklerimizle baş edemeyeceğimiz duygusundan kaynaklandığını söylüyor.
Eğer karşılaşabileceğimiz her şeyle baş edebileceğimizi bilseydik korkmazdık.
Yani her şeyle baş edebileceğimizi bilseydik korkmuyoruz arkadaşlar hiçbir şeyden.
Bu yüzden kendimize daha fazla güvenelim.
Hayatta başa çıkabileceğimize...
İnanalım arkadaşlar. Bazılarımız kendisini, ailesini ya da çevresindekilere hayal kırıklığını uğratmamak için başarısızlık korkularını görmezden geliyorlar.
Ben biliyorum bunu. Görüyorum ben de yapıyorum bazen.
Yani bir nevi korkularımızdan kaçmış oluyoruz.
Ama korkularınızdan kaçarsanız sadece geçici bir süre için rahatlarsınız.
Zamanla kendinize olan güveninizi ve saygınızı zedelersiniz.
Kendinizi güçsüz ve çaresiz hissedersiniz.
Kendinizi başarabileceklerinizden mahrum etmiş olursunuz.
Korkularınızın, pişmanlığınızın, hayallerinizin yerini almasına lütfen izin vermeyin.
Çünkü korktuğumuzda hayattan istediklerimizi elde etmek yerine hayatın bize verdikleriyle yetiniyoruz.
Hep endişeli, kararsız, şüpheci oluyoruz.
Sonra bunlar bir kafes olup bizi içinde yaşamaya mahkum ediyorlar.
Böyle bir hayatı yaşamak zorundaymışız gibi hissettiriyorlar.
James Dyson'ın bir röportajında izledim.
Diyor ki, ben başarısızlıktan korkmadım.
korkuma rağmen devam ettim diyor.
Yani Dyson başarısızlığı bir öğretmen olarak görmüş ve diyor ki hala daha bugün başarısızlık korkusu her şeyden çok beni başarı için çalışmaya itiyor.
Yani içindeki başarısızlık korkusunu Dyson doğru bir şekilde yönlendirmeyi başarmış arkadaşlar.
Dyson'ı biliyorsunuz bu bildiğimiz klasik Dysonlar.
Bu işe girmeden çok ciddi şekilde korkmuş gerçekten yapabilecek miyim diye.
Çünkü süpürgede toz torba Demiş ki benim bir şekilde bunu halletmem ve bu ürünü yapıp üretip piyasaya sürmem gerekiyor.
Yani burada emiş gücünün düştüğünü ve prototipini düzeltmek için bir şeyler yapması gerektiğini fark etmiş.
Ve tam 5127 kez deneme yapmış.
5127 arkadaşlar.
Şu anda ben oturup şurada 1, 2, 3 diye 5127'ye kadar saymaya çalışsam buna bile üşenirim.
Bu adam 5127 kez denemiş ve sonra bulmuş.
Hava girdabıyla tozu ayırmayı başarmış.
Bize her gün süpürdüğümüz zaman bir sürü tozu içine çeken ve her süpürdüğümüzde ya ben bu evi yeni temizlemedim mi ya da işte yeni temizletmedim mi dememize imkan
sağlayan bu lanet olasıca süpürgeyi yapmış.
İnanılmaz sinirim bozuluyor.
Ben dayısını süpürdüğüm zaman gerçekten normal kullanılarınız biliyordur.
Sert zeminde değildi.
halı zemininde inanılmaz derecede çünkü tozu çok topluyor.
Yalnız böyle söyleyince reklam almış gibi oldum.
Hayır hiç reklamla hiçbir alakası yok.
Sadece ben bu Dyson'ın gerçekten büyük bir başarı hikayesi olduğunu düşünüyorum.
Kendim de test edip onayladığım için ürünleri.
Yani en sonunda bu adam başarısız olacağım korkusuna rağmen hatta bu biraz önce söylediğim cümlesi sanırım biosuna yazan bir cümle.
Yani korkmasına rağmen korkunun onu diri tuttuğunu ve bu yüzden yapmak.
Yani arkadaşlar korkularınıza rağmen denemeyi bırakmayacaksınız.
Başaramam olmaz diyerek vazgeçmeyeceksiniz arkadaşlar.
Hele ki geçmiş deneyimlerinizin ve etrafınızdaki insanların size söyleyeceklerinden ya da size olacak olan tutumlarından dolayı bundan vazgeçmek sizin için yapabileceğiniz en güçlü şeylerden biri arkadaşlar.
Ve diğer korkumuz eleştirilme korkusu.
İnsanlarla birlikte yaşadığımız sürece eleştirileceğiz arkadaşlar.
Bir düşüncenizi anlatırken, yeni bir işinizi anlatırken, sevgilinizle yaşadığınız bir olayı anlatırken eleştirileceksiniz.
Yapmanız gereken bunlara hazırlıklı olmak.
Eğer eleştirilmekten kaçmak istiyorsanız o zaman hiçbir fikriniz olmayacak.
Yani en azından fikirlerinizi kimseye söylemeyeceksiniz.
Bir şey ifade etmeyeceksiniz.
Konuşmayacaksınız. Hatta biraz daha ileriye gidip evden çıkmayacaksınız.
Çünkü yapılan her şey mutlaka eleştiriye uğrar.
Sizin nasıl bir konuda bir fikriniz oluyorsa başkasının da o konuda kendine ait bir fikri var.
Yapacağınız şey bunu kabul etmek.
Ve diğer bir yapacağınız şey de arkadaşlar size yapılan eleştirileri ya da işte fikrinize ya da anlattığınız herhangi bir şeye yapılan eleştirileri kişisel algılamayacaksınız ve hemen savunmaya geçmeyeceksiniz.
Şu kişisel algılamama olayı zaten bence hayat kurtaran bir sistem.
Artık hayatımıza nüfuz etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Bir eleştirile karşı karşıya kaldınız diyelim tamam mı?
Öncelikle sakin kalmaya çalışacaksınız.
Bir düşünün hani bu söylediğinin doğruluk payı var mı diye.
Varsa asla tartışmaya girmeyin ya da atlamayın.
Sakın aa evet tabii doğru ya doğru söylüyorsun demeyin.
Yoksa her seferinde...
O kişinin bunları söylemesi daha sonraki konuşmalarınızdaki her seferde devam edecek arkadaşlar.
Diyecek ki ya ben sana söylemiştim geçen de böyle olmuştu hatırlıyor musun diye eleştirmeye devam edecek o kişi.
O yüzden eğer o kişinin söylediklerinde eleştirdiklerinde haklılık payı varsa yapacağınız şey susmak, geçiştirmek.
Doğruluk payı olmadığını düşünüyorsanız söylediklerinde önemsemeyeceksiniz.
Yapacağınız şey önemsememek arkadaşlar.
Yine aynı şekilde susup kafa sallayabilirsiniz.
Haha diye kafa sallayabilirsiniz.
Aynen diyebilirsiniz.
Zaten onu sallamadığınızı görünce o da susacak.
Bir de sizi eleştiren kişiye bir bakın arkadaşlar.
Konuştuğu şey hakkında.
Bilgi sahibi mi?
Siz bir şeyler yapmaya çalışırken, o yan gelip yatarken ya da sizi izlerken sadece sizi mi eleştiriyor?
Acaba o başarılı olmak için neler yapmış, nelere cesaret etmiş?
Sizin yaşamak istediğiniz hayata sahip mi?
Ha değil mi? O zaman...
Konuşmayacaksın kardeşim.
Konuşmasınlar. Onun eleştirilerine dikkate değer bulmayacaksınız arkadaşlar.
Bunları sorduktan sonra ve bu sorulara cevap verdikten sonra olmadığını gördüğünüzde zaten gerçekten kişisel algılamayacaksınız ve o size eleştiri olarak görmeyecek.
İçinizden bu soruları geçirin.
Eğer sizi sinir eden bir eleştirile karşılaşırsanız.
Bazen öyle insanlarla arkadaşlık ediyoruz ki bize tavsiye vermeye çalışıyor ama daha kendi hayatını yönetemiyor.
size ne yapacağınızı söylüyorlar.
Beni eleştirecek kişi zekasıyla benim saygımı kazanması lazım.
Yani benim saygımı aklıyla zekasıyla kazanmış olması lazım.
Geriye kalan hiçbir eleştiri ben kişisel algılamam.
Ben kendi doğrumdan eminsem Başkalarınkini önemsemem.
Psikolojide çakarlayan örüntü diye bir olgu vardır arkadaşlar biliyorsunuzdur.
Eğer bir insanın hayatınızdan çıkması gerekiyorsa hayat onu tek seferde değil aynı duyguyu size tekrar tekrar yaşatarak anlatır.
Ne kadar garip değil mi? Mistik bir olay gibi ama mistik bir olay değil arkadaşlar.
Bu gerçekten psikolojide yaralan bir şey.
Yani burada mistik bir şeymiş gibi söyledim.
Hayat sizi önünüze çıkarır diye ama aslında arka tarafta...
çalışan zihniniz size bunu göstermeye çalışıyor.
Yani hani algıda seçicilik diye bir olgu var ya, zihniniz bu karşınızdaki kişinin size zarar verdiğinin ve sizin almanız gereken, öğrenmeniz gereken şeyleri öğrenemediğinizi gördüğü için algınız
da oraya size odaklıyor arkadaşlar.
Yani göstermeye çalışıyor onun size olan yaptığı kötü şeyleri ve kusurları ortaya çıkartmaya çalışıyor.
Ayşe'de göremedin mi? Fatma ile tanıştın.
Fatma da bir bakıyor ki zihniniz aslında alttan alttan anlıyor.
Yani mesela bir çanta aldınız.
Çok basitten anlatayım. Bir çanta aldınız.
Siz söylemediniz ama çantayı yeni aldığınızda.
Taktınız. Aa çantanı yeni mi aldın?
Bilinç altında ilk aslında aklınıza gelen şey ya bu çantamı yeni alıp almadığımı nereden biliyor?
Ya samimi bir arkadaşınız değilse eğer yanlış anlaşılmasın.
Samimi arkadaşınız size gelip de ya çanta aldım bana nasıl haber vermiyorsun diyebilir.
Bu çok normal yani bu hatta güzel de bir şeydir.
Ama hani x bir kişisi olsun o size soruyorsa samimi olmamanıza rağmen aslında aşağıdan Zihniniz şeye düşünüyor.
Ya bu nereden biliyor benim bu çantayı yine aldığımı, çantalarımı ezberlemiş diye.
Ve bunu fark ediyor. Yani o insanın hayatınızda olmaması gereken ve o insandan almanız gereken dersi size fark ettiriyor.
Ama biz hemen yok ya öyle dememiştir, öyle düşünmemiştir diye üzerine örtüyoruz.
Her zaman yaptığımız gibi üzerine bir toprak atıyoruz.
Sonraki sonraki insanlarda da böyle insanlar geldiğinde de yine aynı şeyleri hissediyoruz.
Bu tarz durumlar yaşadığımızda ama kabul etmiyoruz.
O yüzden de sürekli bu tarz insanlar...
Yani böyle insanlar arkadaşlar, bu tipler sizi sürekli eleştirenler.
Yani bunları gerçekten hayatınızdan çıkması gerekiyor, çıkartması gerekiyor.
Ne derler? Hayat yanlış yerde kalmanızı tekrarlayan hayal kırıklıklarıyla sabote eder.
Ben gerçekten arkadaşlar sürekli eleştirilen bir dille konuşan bir insanın mutlu olduğunu hiç görmedim.
Çünkü eleştirel dil kullananların ulaşamadıkları mevkiler elde edemedikleri başarıları var ve bunu başaranlara ya da başarmak isteyenlere de büyük bir öfke duyarak gösteriyorlar.
Gerçek eleştiri yapıcı olur, yakıcı değil.
Can acıtmaz. Fikir verir.
Vizyon sağlatır. Bir arkadaşınıza, eşinize, annenize, kardeşinize bir fikrinizi paylaştığınızda kalbinizi sızlatıyorsa, içinizi acı kaplıyorsa konuşurken sizi kıskanıyordur arkadaşlar.
Kardeşler de kıskanabilir.
Ben yaşamadım. Allah korusun.
Ama bu normal yani.
Kıskançlık insanın fıtratında var.
Sakın ola ki yok ya o iyi niyetinden söyler.
Aslında o öyle şeyler yapmaz.
Yıkıcı değildir. İşte o ben üzülürüm diye bana negatif tarafını kötü tarafını söyler ki ben sonradan işte üzülmeyeyim gibi.
Hayır arkadaşlar öyle değil.
mutlaka onun çıkarlarına ters düşen bir durum vardır orada.
Yani sizi eleştirmesinin sebebinde mutlaka bir şey ters düşüyordur ona.
Lütfen akıllı düşünün ve bu insanları yakınınızda tutarak eleştirilme korkunuzu tetiklemeyin.
O yüzden bu eleştiriler tipleri daha çok anlattım.
Çünkü bu insanlar yakınımızda oldukça ve onlarla iletişimde oldukça hatta onları dinledikçe arkadaşlar eleştirilme korkumuzu tetikliyoruz.
Ve eleştirilme korkumuz tetiklendiğinde ne oluyor biliyor musunuz?
Hayal gücünüz yok oluyor.
Bireyselliğiniz sınırlanıyor.
Kendinize güveniniz yıkılıyor.
Çekingenlik, özgüven eksikliği, zayıf kişilik, aşağılık kompleksi, savurganlık, işte inisiyatif eksikliği, hırs yetersizliği bunları tek tek yaşıyorsunuz.
Hani bazen deriz ya ya işte üzerimde bir ağırlık var hiçbir şey yapmak istemiyorum.
Yani mutluyum ama sanki mutsuzum.
Aslında kendime güveniyorum ama özgüvenim bir eksik.
Eğer böyle diyorsanız şöyle bir 10 gün geriye gidin arkadaşlar ya da bir...
Son gün içerisine bakın. Bu zaman içerisinde yapmak istediğiniz işle ilgili, başarmak istediğiniz şeyle ilgili hiç herhangi birisine bir şey anlattınız mı?
Nazırı tenzih ediyorum.
Nazırı kenara tutuyorum. Nazar değmesini boş verin.
Birisine anlattığınız, başarmak istediğiniz ya da yaptığınız bir işle ilgili anlattığınız konudaki karşı tarafın tavrı.
sizi etkilediyse yani üstü kapalı da olsa fark ettirmeden de olsa sizi eleştirdiyse ve siz işte dediğim gibi ya kendime güveniyorum aslında ama nedense bu konuda bir özgüvensiz hissettim demenize sebep
olmuş olabilir. Yani eleştirilme, eleştiri korkunuzu tetiklemiş olabilir.
Eleştiren insanlarla İletişimde olmak işte bu kadar büyük zararlara uğratır sizi.
Ne pahasına olursa olsun bu insanları hayatınızda çıkın.
Yer vermeyin hayatınızda.
Çünkü yıkıcı eleştiren insanlar sizi uyarmaya değil durdurmaya çalışırlar.
Ne diyor Mevlana? Söz seni büyütmüyorsa yük etmeye gerek yok.
Ve üçüncü korku şimdi ters köşe olmaya hazır olun.
Ölüm korkusu. Aklımızda arka planda hep açık olan aynı soru.
Nereden geldim?
Nereye gidiyorum? Bilim insanları ölüm korkusunu şöyle tanımlıyor.
Yaşamın sona ermesi, yok olma, kontrolü kaybetme, bilinmezlikle karşılaşma korkusudur diyorlar.
Ve bu korku evrensel.
Herkes yaşar. Hepimiz yaşıyoruz.
Sadece yoğunluğu farklı oluyor arkadaşlar.
Burada yapacağınız yoğunluğunu...
etki altına alabilmek.
Şimdi son araştırmalar şöyle söylemiş.
Travma yaşamış kişilerde, anksiyete, kaygı bozukluğu olanlarda, yaşamın anlamını sorgulayanlarda, yakınlarını kaybedenlerde, kronik hastalık yaşayanlarda ölüm korkusu çok yoğun
hissedilir diyor. Ve eğer bu söylediklerimden biri sizde varsa burada yapacağınız şey arkadaşlar, benim söyleyeceğim iki kelimeyle asla düzelmez.
Burada böyle wow bir tavsiye vermeyeceğim size.
Burada yapacağınız şey, çünkü bu Bunlar gerçekten somut şeylerdir.
Gerçekten doğru bir uzmana başvurmak.
Eğer bu söylediğim şeylerden dolayı ölüm korkunuz varsa uzmanla görüşeceksiniz.
Ve ölüm korkusu, bunların dışında yaşadığınız ölüm korkusundan bahsediyorum.
İsimlendiremediğimiz en sinsi bir korku arkadaşlar.
Çünkü ölüm korkusu kılık değiştiriyor.
Bakın nasıl kılık değiştiriyor.
Yani şöyle demiyorsunuz durduk yere ya ölmekten korkuyorum demiyorsunuz.
Olaylarda risk almayarak işte bir şeyleri erteleyerek güvende kalmak adına hayattan kaçarak sonra yaparım diyerek gerçek arzularınızı bastırarak aslında ölümden korkunuzu
yaşamış oluyorsunuz arkadaşlar.
Yani ne yapmış oluyorsunuz bu söylediklerimle?
Ölüm gerçeğiyle başa çıkmak için hayatınızı belli şekillerde yönetmeye çalışıyorsunuz ve geçiştiriyorsunuz.
Bugün arabayla giderken kırmızı ışıkta durduk.
Baktık ki önümüzde bir cenaze aracı var.
Cenaze aracıyla böyle bir yarım saat kadar beraber yolculuk yaptık.
İçinde de yakınları vardı ve cenazede de arkada tabii ki cenaze vardı.
Ona böyle baka baka gittik.
gördüm. Hemen aklıma tabii ki bir ölüm korkusu geldi.
Sardı bütün her yanımı.
Vücudum böyle bir sıcakladı.
Gerçekten sıcakladı. Böyle ellerim falan uyuştu.
Ben de bu kadar ölümden korktuğumu hissetmemiştim.
Elbette benim de yakınlarım vefat etti.
Ama çok garip hissettim.
Hani uzun süre o tabuta bakarak gidiyor olmak.
O yeşil rengini de zaten hiç sevmem.
Öyle beraber yolculuk yaptık.
Sonra ben Hemen dua etmeye başladım.
İşte yattı yer incitmesin, günahları affolsun.
Bildiğim bütün duaları okudum.
Hatim indirecek derecede.
Onları ben yaparken bir baktım eşim arkadaşlar radyonun sesini açtı.
Hatta radyoyu da bıraktı.
Spotify'dan kendi listesi var.
Hani böyle spor yaparken motivasyonu arttırmak için böyle listeler var ya onun da öyle listeleri var.
Bir baktım en yüksek olan, en decibeli yüksek olan müzikleri açıyor ve sesini açıyor.
Ve oğlan arkada uyuyordu bizim.
çocuk arkada uyuyordu. Ona rağmen hiç onu umursamadan artık nasip kafaya girdiyse müziğin sesini sonuna kadar açıp yolculuk yapmayı tercih etti.
Ben tabii fark ettim ölüm korkusunun tetiklendiğini ve bu yüzden böyle hareketler yaptığını fark ettim.
Hiçbir şey söylemedim. Gerçekten hiçbir şey söylemedim.
Ama bizde böyle hani ölüm korkusunu böyle bir olayda bu konuyu anlatacakken denk gelmem.
Bende de bir şeyleri tetikledi.
Ölüm sadece bir geçiştir arkadaşlar.
Boyut değiştirmektir.
Eğer ölüm salt değişiklik ya da geçiş değilse o zaman ölümden sonra ebedi huzurlu bir uykudan başka hiçbir şey yok.
Ve uyku korkulacak bir şey değil diyor Napoleon Hill Düşün ve Zengin Ol kitabında.
Aklıma bu sözler geldi zaten.
Ben de kendimi orada hemen geçiştirebildim.
Peki ölüm korkusu en az kimlerde oluyor?
Meşgul insanlarda.
Japonların yaklaşımı neydi?
Ikigai'yi hayatı anlamlı yaşayan ölümü daha az tehdit olarak algılar.
Hayatı anlamlı yaşamaya çalışan insan meşgul olur arkadaşlar değil mi?
E ölüm korkusunda düşünmeye zamanı olmaz.
Burada meşgul olmak, sabah akşam çalışmak, ölümü hiç düşünmemek, ölmeyecekmiş gibi davranmak, kendini sürekli oyalamak değil, anlamlı işlerle meşgul olmak.
Nevlana'nın çok sevdiğim bir sözü var.
Ölümden korkan, Hayatını boşa geçirmiştir der.
Mesela sırf cehennemde yanmamak için namaz kılan insanlar tanıyorum.
Lanet olsun. Arkadaşlar ya çok kötü değil mi?
Sırf korktuğu için.
Yani ne kadar kötü bir olgu ya.
Korkuyla yapılan bir ibadeti düşünebiliyor musunuz?
Yani Allah'ı sevdiği için değil.
Cezadan kaçmak için yapıyor.
Allah'a yöneldiği için değil.
Cezaya yöneldiği için yapıyor.
Ölüm korkusunun en kötü bir şekilde.
vücutta canlanmasının bir karşılığı bence bu.
Yani bağ kurmak için değil, cezayı önlemek için yapıyorlar bunu.
İnsan arkadaşlar ölüm korkusunu iyilik yaptıkça ve anlamlı yaşadıkça azaltabilirler.
Çünkü iyilik yaptıkça ve anlamlı yaşadıkça şunu bilirsiniz.
Ben bu hayatı boşa yaşamıyorum.
Hani genelde şöyle bir inanış var ya işte yaratıcı Allah bizi denemek için yarattı.
Şimdi sınıyor diye. Ya bu kadar mutlak bir güç zaten biliyor kim ne yapacak diye değil mi?
Hani başka bir amaç var ya ben böyle olduğunu düşünmüyorum.
Yani bence bizim dünyaya gelmemizin evrensel bazda...
Bir hedefi var arkadaşlar.
Hepimizin görevleri var.
Ve bunu doğru yapanlar er ya da geç istediği hayata kavuşuyorlar.
Mesela ben hep şunu savunuyorum.
İşte siz mesela ticaretle uğraşıyorsunuz diyelim.
İstediğiniz en büyük şey ulusal anlamda çok güzel bir marka olmak istiyorsunuz.
Markanızın bütün dünyaca yani en azından Avrupa ülkelerinde tanınmasını ve çok satılmasını işte belki bir Chanel gibi işte belki bir Prada gibi bir marka olmak istiyorsunuz diyelim.
Peki bunu istemekle mi kalıyorsunuz?
Yani şöyle bu başarınızdan kim faydalanacak?
Nasıl bir faydanız olacak?
Belki de size hani derler ya amin olmayacak duayı edemeyiz diye hani işte söyletmez diye.
Bunun gibi bir şey. Yani siz bunu başaracaksınız ama kim bundan fayda sağlayacak?
Ben mesela şöyle düşünüyorum arkadaşlar.
İşte ben çalıştığım yerde genel müdür yardımcısı olmak istiyorum diyelim.
Hep şöyle isterim. Eğer ben genel müdür yardımcısı olursam işte şunu yaparım.
Şu kişilere yardım edebilirim.
Şuna iyilik gösterebilirim.
İşte altımda çalışan insanlara kariyer fırsatı verebilirim.
Maddi imkanlarında daha fazla zam almaları için elimden geleni yapabilirim.
İşte şu ekibe yardımcı olurum.
Şu kişiye para verebilirim.
Şu kişinin eğitim almasını sağlayabilirim.
Şu hayvanı doyurabilirim.
Bunlar o kadar önemli şeyler ki hem niyetinizi temizliyorsunuz hem içinizi yumuşatıyorsunuz.
Hem de gerçekten başarmaya bir adım değil on adım...
Bence bunu yaratıcı da görüyor ve görevinizi yerine getirdiğinizi düşünerek onu size daha kısa zamanda veriyor.
Bunu unutmayın olur mu arkadaşlar?
Hani duanızda dilinizden, dudaklarınızdan dökülen kelimeler hep eğer ben başarırsam, eğer şunu yaparsam, şu kişilere şöyle şöyle.
Belki kulağa vaat etmek gibi gelebilir ama olsun.
Bu da çok güzel bir niyet bence.
Bu yüzden iyilik yapmaktan ve istediğiniz hayatı yaşarken kimlere faydanızın olacağını söylemekten lütfen geri kalmayın.
İnanç, iyi niyet, iyilik yapmak, başkalarını da düşünmek, umutsuzluğa düşmemek, yardım etmek, herhangi bir canlının ihtiyacını karşılamak.
Bunları yaptıkça vicdanınız da rahatlıyor ve gerçekten ölüm korkularınız da azalıyor.
Ve korkularımız bu kadardı arkadaşlar.
Şunu söyleyebilirim.
Hangi tür korkunuz varsa onu bir şekilde yaşayacaksınız.
Yaşamınızdaki olaylar hep aynı şekilde gerçekleşiyorsa, aynı sonla bitiyorsa görmeniz gereken bir şeyler var demektir.
Korktuğunuz şeyi yaparsanız korku mutlaka yok olur.
Sizi korkuya iten düşünce kalıplarınız üzerine gidin.
Korktuklarınızın üzerine gidin ve hayatınızı hak ettiğiniz şekilde yaşayın arkadaşlar.
Korkularınız sizi korumaz, sizi hapseder.
Korktuğunuz şeyler... Aslına gitmeniz gereken yeri gösterir.
Üzerine gidin, ertelemeyin.
Hayatı korkularınıza göre değil, kendi keyfinize göre, cesaretinize göre yaşayın.
Hayatınızın başrolünü korkulara değil, kendinize verin.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Beni arkadaşlar Spotify'dan ve Instagram'dan lütfen takip almayı unutmayın.
Bölümü dinleyenleri de yorumlara bekliyorum.
Görüşmek üzere, kendinize iyi bakın.
nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
