
Hayallerinden Vazgeçmeyenler: Starbucks’ın Başarı Sırları
25 Kasım 2024 · 31 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Ama hayallerinin ölmesine izin veremezsin. Onlar tek gerçek sahip olduğumuz şeylerdir….Hayallerinden vazgeçmek bir his değil bir seçimdir.
***Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Zamanın birinde 40 yaşındaki bir adam tıp fakültesine başlamak istediğini arkadaşlarıyla paylaşır ve arkadaşları da alaycı bir şekilde adama yahu okulu bitirdiğinde 46 yaşında olacaksın e
gerek var derler. Adam da sakin bir halde yanıtlar.
Der ki tıp okumasam da 6 yıl sonra yine 46 yaşında olacağım.
Bugün arkadaşlar bu bölümü hayallerinize, tutkularınıza, geç kalmadığınızı hatırlatmak yarım bıraktığınız hayallerinize de devam edebilmeniz için size ilham alabilmek için yapıyorum.
Çünkü genelde bizlerde şöyle bir algı vardır.
Yani özellikle de üniversiteden mezun olduktan sonra ya da mezun olduktan işte biraz çalıştıktan sonra birkaç sene sonra işte şey deriz.
Benim çoktan hayata yerleşmiş olmam gerekirdi.
Böyle bir düşünce vardır. Hatta ünlü terapist Adam Phillips da destekliyor bunu.
Benim çoktan isteklerimi gerçekleştirmiş olmam.
İşte en azından hayallerimin bir kısmının olmuş olması, işte küçük bir evim, belki küçük bir yerim, belki arabamım yani hiç yoksa kenarda böyle köşede bir paramın olması ve belli bir yere gelmiş olmam gerekirdi
diye düşünürüz. Hepimizin kendimize ait sadece bize özel bir hikayesi var.
Eşsiz, her biri eşsiz hikayelerimiz bunu unutuyoruz.
Ve bizler sanki hepimizin ortak bir kader çizgisi varmış gibi her şeyin belli bir yaşının olduğuna inanıyoruz.
Hatta zevklerimizde, kıyafetlerimizde, bazen dinlediğimiz müziklerde bile bu ayrımcılığı yapıyoruz.
Bunu arkadaşlar psikolojide yetişkin narsizmi deniyor.
Psikalist bize der ki yetişkinler hayatta bulundukları noktada durmayı ve olduğu yerin en iyisi olmayı dilerler.
Çocuklarsa olasılıklar arasında gezinen seyyahlar gibidir.
Biz de bir zamanlar o küçük seyyahlardık değil mi?
Olasılıklar arasında geziniyorduk.
Kendimizi keşfetmeye çalışıyorduk.
Acaba kendimizi keşfetmeye devam etseydik ne değişirdi?
Ne oldu da bu serüvenden vazgeçtik acaba?
Geçenlerde arkadaşlar ben salonumu değiştirmeye karar verdim dekorasyonunu.
Sürekli bakıyorum tabii. Elimde işte telefonla bakıyorum.
O internet sitesine giriyorum. Buraya giriyorum.
Ona bakıyorum. Şuna bakıyorum vs.
İşte oğlum yanıma geldi dedi ki Anne hayal gücü bilgiden daha önemlidir.
Yani çocuk benim böyle çırpındığımı İşte o siteye, bu siteye, işte şu markaya, o markaya diye bakarak onlardan fikir almaya çalışarak kendi içinde yaşayacağım salonu başkalarından bakarak
gördüğümü yani debelendiğimi daha doğrusu fark etmiş çocuk.
Ve Einstein'ın bu sözünü söyledi bana.
Einstein ve oğlum ne kadar haklıydı değil mi?
Gerçekten çok haklılardı.
Çünkü bazı şeylerin kalıbına çok giriyoruz biz.
Başkalarının bize verdiği o kalıba çok giriyoruz.
Yani yapıyoruz, yapmıyoruz, sıradanlaşıyoruz, onların hikayesine kendimizi uydurmaya çalışıyoruz.
Yaratıcılığımızı, hayal gücümüzü, hayallerimizi hep kenara atıyoruz.
Yani ben aslında ne istiyorsam, nerede rahat edeceksem ya da nasıl güzel gelecekse bana onu oturup düşmem gerekiyordu.
Ama ben kafamı yormadan hazıra konmayı seçiyordum.
İşte bence o yüzden biz vazgeçiyoruz hayalimizden.
Hayal etme gücümüzü kullanamıyoruz ve bir zamanlar o çocuk olduğumuzu unutuyoruz.
1968 yılında arkadaşlar NASA'da bir tane yaratıcılık testi yapıyorlar.
Tam 1600 tane çocuk üzerinde bir yaratıcılık testi bu.
Yani bunu hayal kurabilme yeteneği de dahil.
5 yaşındaki çocukların %98'inde çok yüksek oranda yaratıcı güce sahip olduklarını görüyorlar.
Ve bunu 10 yaşından sonra %30'a düştüğünü, 15 yaşında %12'ye indiğini, yetişkinlikte de %2'ye düştüğünü görüyorlar.
Yani yaratıcı düşünce hayal kurabilme yeteneğine sahip olan oranımız arkadaşlar sadece %2.
Vah vah eyvahlar olsun.
Yaratıcılık bizlere doğuştan verilmiş bir yetenek ama maalesef eğitim ve toplumsal sistemlerimiz bunu zamanla bastırıyor.
Peki o zaman Starbucks'ın hikayesine başlayalım.
Howard Schultz arkadaşlar bu kahve zincirinin kurucusu.
Bu sadece bir kahve işi değil, insanların hayatlarına, dokunma tutkusuna dayanan ilham verici bir girişimcilik öyküsü.
Kendi ülkemizde de zaten toplam 408 şubeleri var şimdilik.
Yani Avrupa'daki ülkeler arasında en çok mağazaya sahip ülkelerden biri biziz.
Madem bu kadar çok tercih ediliyor, hikayesine bir bakmak istedim.
Hadi başlayalım o zaman. Howard Schultz arkadaşlar Yahudi kökenli bir Amerikalı.
Markanın kurucusu New York Brooklyn'de inanılmaz fakir bir aileye doğuyor.
Ama öyle böyle fakir değiller.
Babası kamyon şoförlüğü yapıyor.
Bazı küçük işlerle de işçi olarak da çalışmış.
Annesi de ev hanımı. Bir gün babası bir iş kazası geçiriyor.
Ayağını kırıyor. Sağlık sigortası da yok.
İyice zorlanmaya başlıyorlar maddi olarak.
Artık çalışamaz duruma geliyor çünkü babası.
Öylece ailecek, parasız, çaresiz ortada kalıyorlar.
İşte etraflarındaki komşularından, yakınlarından gelen yardımlarla hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar.
Babası sürekli işte para için uğraşıyor.
Birilerinden para istiyor, işte iş arıyor.
Tabii ki ona kimse o haliyle iş vermiyor.
İyileştikten sonra da aynı şekilde devam ediyor.
Parasız kaldıkça işte birilerinden borç almaya çalışıyor.
Howard da babasının haysiyetini bu şekilde kaybettiğine tanık olmanın çok acı olduğunu söylüyor büyüdüğü zaman.
Çocukluğundan çok... yere almış değil mi?
Babam diyor o zamanlar için haysiyetini kaybetmişti ve bunu ben gözlerimin önünde izlemiştim diyor.
Bunun haysiyet olarak çok ağır bir kelimedir çünkü haysiyet bence ve haysiyet birilerinden borç isteyerek ya da parasız kalarak ya da fakirlikten dolayı kaybedilecek bir şey değildir.
Para için olmaması gereken şeyleri yaptığı zaman haysiyet kaybedilir bence.
Neyse onun aslında haysiyet kelimesini seçmesinin sebebi şu.
Babası eskiden ordudaymış yani askermiş.
Dolayısıyla da babası çok gururlu bir adam.
Hani böyle herkesten bir şeyler istemeyen, gururlu, gayet düzgün bir adammış.
Bu sebepten dolayı babasının parasız kaldığını ve para için başkalarına ağız eğdiğini gördüğü için de bunu haysiyet olarak yorulmuş bir çocuk için, böyle bir travma yaşayan bir yetişkin için de doğru bir kelime olabilir.
Ve bakın ne olmuş arkadaşlar. Dünyanın canı cehenneme diye iki elini başına alıp kenara oturmamış.
Ne olmuş arkadaşlar? Bu acıdan güzel bir vizyon doğmuş.
Çünkü ileride Starbucks'ı kurduğunda part-time çalışanlarına sigorta yapan ilk şirket Starbucks arkadaşlar.
Ve Starbucks çalışanlarına...
Çok uzun süreli eğitimler verir.
Şu anki durumlarda bilemiyorum.
Türkiye'de evet eğitimler devam ediyor ama sanırım yurt dışındaki eğitimler daha iyi.
Neden böyle bir şey yapıyor Harvard?
Çünkü babası vasıfsız kalmıştı değil mi?
Herhangi bir şekilde fiziki gücünün dışında herhangi bir vasfı yoktu.
O yüzden parasız kalmıştı.
Ve sigortasız olduğu için de sağlığına çok geç kavuşmuştu.
Ve o süre zarfında da herhangi bir şekilde maaşını alamamıştı.
Bunlar ona... Böyle harika bir vizyon kazandırıyor.
Ve bu zorlu yıllar için Harvard diyor ki büyürken her zaman bir utanç duygusu hissettim.
İnsanların toplu konutlarda yaşadığımızı bilmesini istemedim.
Ama bu deneyimler benim kim olduğumu şekillendirdi.
Yani onun çocukken utanmasına sebep olan şeyler bugün gurur duyduğu işlerin temeli olmuş.
Ve tüm mali zorluklara rağmen biraz da kaçış için Harvard teselliyi sporda buluyor.
Kendisi atletizmle uğraşıyor, futbolla uğraşıyor.
Çok da yetenekli. Ve bu yeteneklerinden dolayı güzel bir üniversitede burs kazanıyor.
Michigan Üniversitesi. Ama aynı zamanda da ne yapmak zorunda?
Geçimini sağlamak zorunda.
Ailede zaten tek arkadaşlar üniversiteye giden tek ve ilk kişi.
İşte ufak çapta işlerde çalışmaya başlıyor.
Hem okuyor hem çalışıyor.
Ve bu onun ilk mücadeleleri arkadaşlar.
Böylelikle dayanıklılığını ve çalışma alakını güçlendiriyor.
Yani yaşadığı kötü şeylerden gerçekten ders alan bir insan göster diyorsanız bence Howard bunun için güzel bir örnek.
Howard'a göre arkadaşlar hayatta noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz.
Onları yalnızca geriye bakarak birleştirebilirsiniz.
Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine güvenmelisiniz.
Howard okula devam edebilmek için satış elemanı olarak bazı işlerde çalışmaya başlıyor.
Barmenlik yapıyor. Ve o zamanlar arkadaşlar kan karşılığında çok cüzi miktarlar ödeyen kurumlar varmış.
Üniversite öğrencilerinden kan alıyorlarmış.
Tabi biliyorlar böyle zorluklarda okumaya çalışan öğrenciler çok.
Tabi o da Howard'a birkaç kez kanını para için satmak durumunda kalmış.
Böyle söyleyince çok ruhani bir şeymiş gibi geliyor ama kanını para için satmak zorunda kalmış.
Alelen kanını... Vermek zorunda kalıyor adam çünkü okuluna devam etmek istiyor.
Sonra üniversiteye başladıktan sonra fark ediyor ki ben futbol oynayarak bir kariyer yapmak istemiyorum.
Ve eğitimini iletişim alanında tamamlıyor.
Yani doğuştan zaten böyle bir şeye onun yeteneği var.
Üniversiteye mezun olduktan sonra birkaç küçük işlerden sonra Xenox'da işe başlıyor arkadaşlar.
Kariyerinin başladığı yer tam olarak burası.
Teknolojik ürünler satan büyük bir firma ve çalışanlarına bu firma çok sıkı bir eğitimden geçiriyor.
Ve ondan sonra çalışmaya başlatıyor.
Yani öncesinde uzun süreli bir eğitim alıyor.
Burada Harvard hem satış tekniklerini hem de müşteri odaklı çalışma sistemini öğreniyor.
Bence arkadaşlar hayat bizi bizden daha iyi tanıyor.
Ve ona göre ileride işimize yarayacak olayları kişileri bize yaşatıyor.
Hiçbir şeyi öylesine yaşamıyoruz.
Bize öğretmeye çalışıyorlar bir şeyleri.
Öğrenmezsek yapamayız zaten, başaramayız.
Bu arada bir film önerim var, bunu hemen söyleyeyim.
Slumdog Milyoner 2008'di sanırım.
En iyi film ve en iyi yönetmen de Oscar ödülleri aldı diye hatırlıyorum.
Ay o kadar güzel bir film ki.
Yani Hindistan'da inanılmaz fakir bir aileden çıkan bir çocuk.
Kim milyoner olmak ister yarışmasına katılıyor ve büyük ödülü kazanıyor.
Ama o kadar ilginç.
Hiç ki hikaye ve üretmen çok harika işlemiş konuyu.
Hayatta yani hani böyle BOK böyle bir hayat yaşıyor.
Yani hani böyle fenalık geçiriyorsun artık bunu da yaşamamalı, bu da olmamalı diye.
Ama sonra o yarışmada yaşadığı şeylerdeki, öğrendiği şeyler, bilgiler bu arada tek tek karşısına çıkıyor.
senarist o kadar güzel birleştirilmiş bir konuyu ben bu filmi yani bu hikayeyi Starbucks'ın hikayesini öğrendiğim zaman işte araştırdığımda okuduğumda Howard'ın bir kitabı var bu arada.
Başarılı ile ilgili kendi hayatını anlattığı bir kitabı.
Onu da okudum. Hani bu film aklıma geldi.
Gerçekten bir şeyleri boşuna yaşamıyoruz.
Yani bir şeyi yaşarken gerçekten hani aldım kabul ettim diyoruz ya.
Aldım kabul ettim demek lazım bence.
Neyse izlemediyseniz arkadaşlar bu filmi izleyebilirsiniz.
Yani şunu demek istiyorum. Bazı şeyleri sadece yaşamak yetmiyor.
Öğrenmek de bizim elimizde.
Öğrenmezsek eğer ilk başta dediğim yetişkin narsistlerle geçiriyoruz zamanımızı ve...
Orada sakışıp kalıyoruz. Şimdi sizi 2005 yılına götüreceğim.
Florida'da bir tane polis bir ihbar alıyor.
Diyor ki ihbardaki kadın.
Karşı binada bu zamana kadar dışarıda ve evde hiç görmediğim bir kız çocuğu gördüm.
Durumundan şüphelendim.
Lütfen eve gidip bakın.
Polis tabii eve gidiyor. Eve bir giriyorlar.
Yatak odasında 7 yaşında bir tane kız çocuğu.
Adı Daniela. Çocuk arkadaşlar tüm 7 senesini o odada, hatta o odadaki küçük bir karanlık dolabın içinde geçirmiş.
Hemen korumaya alıyorlar kızı.
Ailesi psikopat, manyak çıkıyor.
Görüyorlar ki katı gıdaları bile çiğneyemiyor.
Tuvalet kullanmayı bilmiyor.
Ve asla hiçbir şekilde iletişime geçemiyor.
Yani sözlü ya da süslüz.
Tık yok çocukta. Başını evet ya da hayır anlamında bile sallayamıyor.
Sonra muhane ediyorlar bir sorun var galiba bu çocukla diye.
İşte testler yapıyorlar. Bir bakıyorlar beyin felci yok.
Down sendromu yok. İşte otizm vesaire hiçbirisi yok.
Yani yapısal olarak bir sorun yok.
Sonra anlıyorlar ki hayatının ilk yıllarında maruz kaldığı sosyal ve fiziksel izolasyon yüzünden konuşmayı öğrenmesi için gerekli olan o kritik dönemi kaçırmış.
Yani beyni göreceğini görmüş, budamayı yapmış ve dükkanı kapatmış.
Daniela şu anda 20'li yaşlarında.
Çok uzun süredir aynı aileyle kalıyor.
Düzenli güzel bir hayatı var.
Aynı zamanda uzmanlarla da çalışıyor ama hala konuşamıyor.
Onu inceleyen psikologlardan biri şöyle diyor.
Eğer yeni doğmuş bir kediyi sürekli karanlıkta bırakırsanız gözlerinde hiçbir problem olmasa bile kritik dönemde beyni gerekli bağlantıları kuramazsa eğer kör olur.
Yani aydınlığa çıksa bile o kedi göremez diyor.
Daniela'da işte hiçbir hasar olmamasına rağmen hassas dönemde yeterince uyarılmadığı için ihtiyacı olan uyarılmayı almadığından bugün ne yazık ki konuşamıyor ve düşünmekte de çok
zorlanıyor. Neden anlattım bu hikayeyi?
Hayallerimize inandığımız o kritik dönemi kaçırmadan.
Yaşadığınız başarısızlıklarınızı yaşadığınız için, olması gereken uyarılmayı aldığınız için şanslı hissedin.
Ve isteklerinizin peşinden gitmeye lütfen devam edin.
Herkes kendisini harekete geçirecek motivasyonu bilir.
Neyi sizin harekete geçireceğini çok iyi biliyorsunuz.
Yani bizi iten motivasyon gücünü biliyoruz.
Ama bizi geri çeken direncin de çoğu zaman farkına varmıyoruz.
İşte kaçırdığımız yer burası.
Bu yüzden vazgeçmeyi...
Yapmamayı sadece motivasyon eksikliğine yoruyoruz arkadaşlar.
Bakın bence motive olamadığımız için değil sıkıntıya gelmediğimiz için hayallerimizi yarım bırakıyoruz.
İşler planladığımız gibi gitmediğinde karşılaştığımız zorlukları ne yapamıyoruz?
Yönetemiyoruz. Bir daha söylüyorum.
İşler planladığımız gibi gitmediğinde karşılaştığımız zorlukları yönetemiyoruz.
O sıkıntılardan kaçmak yerine ona katlanmayı ve onu dinlemeyi öğrenmedikçe her zaman bir şeylerimiz yarım kalacak.
En sevdiğim imparator, filozof Marcus Aurelius ne demişti?
Tam 2000 yıl önce hem de.
Yolda karşılaştığımız engeller yolun kendisine dönüşürler.
İşte Howard da hayatını tamamen değiştirecek bir hamle yapıyor.
Aynı Marcus'un dediği gibi zorlukları kendi yoluna dönüştürüyor.
Howard çalıştığı şirkette sattığı ürünlerden nefret ediyor arkadaşlar.
İşten çıkmak istiyor.
Ben diyor bu sattığım ürünleri hiç sevmiyorum.
Hazı almıyorum. İşten çıkmak istiyorum diyor.
Ama satış alanında o kadar başarılı ki şirket onu tekrar eski bölümüne gönderiyor.
Ve diyorlar ki sen bu birimi genel müdürlü ol.
Terfi veriyorlar. Maaşı ve sosyal hakları inanılmaz iyi duruma geliyor.
Çevresi çok güzel. Ailesi çok güzel.
İyi para kazanıyor. Evi var.
Altında son model arabası var.
Harika. Her şey güzel.
Sattığı ürünler de fena değil.
diyor ki ya burada bir sıkıntı var.
Yani 3 yıl boyunca dayanıyor.
3 yıl boyunca bu işi yapıyor.
Ve çok çalışmaya devam ediyor.
Hatta arkadaşları, ailesi de şaşırıyormuş.
Yani senin her istediğin var zaten.
İstediğin konuma geldin.
Niye bu kadar deli gibi böyle karınca gibi çalışıyorsun?
Anlam veremiyorlarmış hatta.
Ama Howard kendi içinde bir şeylerin eksik olduğunu anlıyor.
Yani hissediyor. Sürekli daha sonra ben ne yapacağım, ne yapacağım diye kendine sorular soruyormuş.
Ve bu çalıştığı firmada arkadaşlar ürünler satıyorlar demiştik teknolojik ürünler.
Seattle'da küçük bir perakendeci var.
Bunlar kahveciler.
Bir bakıyor ki bu kahveci küçük bir dükkan olmasına rağmen bunlardan sürekli bir tane filtre kahve makinesi satın alıyor.
Çok sayıda sipariş veriyorlar.
Bu dikkatini çekiyor nedense.
Çünkü bu kahve makinesi plastik çok basit bir makine.
Harvard bunu araştırmaya düşünüyor.
İşte Starbucks kahve, çay ve baharat.
O zamanki ismi. İki tane manyak bir öğretmen.
Bir tanesi tarih öğretmeni, bir tanesi sınıf öğretmeni.
Bunlar kahve tutkunları.
Böyle işte kahveyi yeşil çekirdekli haliyle öğütüp satıyorlar.
Küçük bir dükkan bu. Howard bunu nedense kafayı takıyor.
Merak ediyor. Firmaya gitmek istiyor.
Bunlara bir bakmak istiyor. Firmaya gidiyor Seyit ile.
Ve inanılmaz şekilde büyüleniyor.
Kahveyi içiyor. Adam kafayı yiyor.
İçtiği anda diyor ki bu nasıl bir güzel bir lezzet.
Bu ortam diyor ne kadar tatlı ne kadar güzel.
Benim diyor bu büyünün bir parçası olmam lazım diyor.
O tutkusunu buluyor adam.
Ama bir sorun var. Bu iki öğretmenin kesinlikle işte biz büyük bir imparatorluk kuralım.
İşte şubeleri açalım.
Büyüyelim. Asla öyle bir istekleri yok.
Asla hırsları yok. Onlar işte biz diyorlar kahve çekirdeği satmayı seviyoruz.
Kahvelerimizi öğütelim.
İnsanlar gelsin alsın biz böyle devam edelim diyorlar.
Ziyaretten sonra Harvard uçakla yine New York'a dönüyor.
Ama tabii kafasında düşünüyor.
İnene kadar deli gibi düşünüyor.
Yani ben bu büyünün bir parçası nasıl olabilirim?
Ben bu olaya nasıl daha iyi olabilirim diye.
Tam bir yıl boyunca kendisine iş verilmesi için arkadaşlar bu iki tane öğretmene yalvarıyor.
Starbucks'ı ikna etmeye çalışıyor.
Ama Starbucks'ın sahipleri kendileri çalışma fikrine böyle bir soğuk bakıyorlar.
Ama o adam o kadar çok yalvarıyor ki tamam diyorlar gel biz seni işe alalım.
Ama yine de içlerinde tabii ki bir endişe var.
Ve arkadaşlar Harvard nasıl gidiyor biliyor musun Starbucks'a?
Hani demiştim ya çok iyi durumda, evi var, arabası var, maaşı güzel vs.
Adam maaşının neredeyse yarısını kabul ediyor.
Yani diyorlar ki işte sallıyorum 100 bin lira maaş alıyorsa işte biz sana 50 bin lira verebiliriz.
Aman diyor ya tamam olsun sorun değil diyor.
Ben diyor oraya geleceğim diye işler yapacağım diyor ya ne olacak diyor.
Ama diyor maaşımın yanında bana...
Küçük bir tane hisse verin diyor.
Ben diyor o şekilde başlayacağım diyor.
Tamam diyorlar. Onu da kabul ediyorlar ve devam ediyorlar.
Bir yıl boyunca arkadaşlar onların yanında çalışıyor.
Baristalık yapıyor. Kahve çekirdeklerini öğütüyor.
Yani aslında o orada ne öğrendi biliyor musunuz?
İtalya'daki kahve kültürünü öğrendi.
Servisi öğrendi.
Misafirperliği gördü. İnsanlarla sohbet etti.
Yani gördüğü o büyüye kendisini dahil etti.
O da artık onun bir oyuncusu oldu.
Sonra Harvard diyor ki Starbucks'ın sahiplerine ya diyorlar biz bu işi büyütelim bakın gelin güzel şubeleşelim başka yerler açalım.
Hayır diyorlar biz restoran değiliz biz bir bar değiliz biz işte küçük özel bir yeriz bu şekilde kalacağız diyorlar.
Tamam diyorlar bir tanesi 1984 yılında hadi diyorlar bir tane mağaza açalım deneme amaçlı kahve barı açmayı kabul ediyorlar.
Harvard'ın istediği alanın yaklaşık 10'la 1'i büyüklüğünde mağazanın en arka köşesinde bir tane alan kuruyorlar.
Kapanışa kadar arkadaşlar 400 tane...
misafir geliyor. İki ay içerisinde günde 800 tane misafir geliyor.
Baristalar hızlı olamıyorlar.
Kapının önünde kuyruklar oluyor.
Çünkü o ne yaptı? O İtalyan kültürünü Amerika'ya getirdi.
Tepkiler çok olumlu geldi.
Harvard'da hemen bir çalışma planı yaptı.
Ben diyor bu işin çok büyüyeceğini biliyorum diyor.
Ama Starbucks'ın sahipleri kesinlikle arkadaşlar kesinlikle bunu kabul etmiyorlar.
Biz bunu yapmayacağız diyorlar.
Howard da diyor ki tamam o zaman siz bu işi yapmıyorsanız ben kendi işimi kuracağım diyor.
Starbucks'ı bırakıyor ve kendisine aynı şekilde devam edebilecek bir iş kurmaya çalışıyor.
Howard diyor ki her zaman hayalini kuracak bir şey vardır.
Ama zamanı geldiğinde bulunduğunuz yerden ayrılıp Kendi tarzınızı bulmak konusunda istekli olmalısınız.
İşte diyor benim 1985'te yaptığım şey buydu.
Yapmamış olsaydım Starbucks bugünkü konumuna gelemezdi diyor.
Yeni şirket için ayrılıyor Harvard.
İşte ben diyor kimden para bulabilirim?
İşte çünkü çok yüksek mevbalar gerekiyor.
Sonra Starbucks'ın sahipleri kendisini arıyor.
Biz sana diyorlar 150 bin dolar verelim.
Teklif ediyorlar yani. Biz diyorlar seni destekleyelim.
Tamam diyor da teşekkür ediyor.
Alıyor bu parayı. Ama tabii bu para yetmiyor.
Bir yıl içerisinde arkadaşlar, oyul arkadaşlar, Harvard tam 242 kişiyle görüşüyor.
Kendi fikrini anlatıyor.
Böyle bir yer açacağını, İtalya'daki bu kahve kültürünü...
Bu sıcaklığı Amerika'ya taşıyacağını anlatıyor.
Ama bu anlatıp destek istediği insanlardan 217 tanesi bu hareketin, bu işin inanılmaz aptalca bir iş olduğunu, kendisine gidip farklı bir iş bulması gerektiğini söylüyorlar.
Düşünün adam bir sene boyunca işinin, istediğinin, hayalinin, tutkusunun ne kadar aptalca bir şey olduğunu sürekli sürekli birilerinden duymuş.
Ve Harvard her zaman şöyle söylemiş arkadaşlar.
Kahve dünyada petrolden sonra ikinci en çok satan üründür.
Ben de katılıyorum. Adam ta o zamanlardan bu zamanları görmüş yani.
Hani şöyle insanlar vardır.
Ya mutlaka vardır. Bir önceki podcastlarımda da söylemiştim.
Ya sen yanlış yoldasın.
Başarısız olacaksın. Böyle laflar söyleyen tipler vardır.
Böyle arkadaşlarınız vardır. O iş tutmaz kanka.
Diyen tipler vardır ya.
İşte bu adam onlardan tam 217 tanesini görmüş.
Bu da bildiğim. rakamlar.
Bu söyledikleri arada unuttukları vardır bence.
Daha fazla o 500 vardır bence.
Sonra Howard bir şekilde yatırımlarını topluyor arkadaşlar.
Faaliyetlerine başlıyor.
Tam da o dönemde kendisinin hayatının fırsatı ortaya çıkıyor.
Starbucks'ın sahipleri kendilerine göre büyük oldukları için herhangi bir şekilde maliyetlerini de ayarlayamamışlar.
Zor duruma düşüyorlar ve Satmaya karar veriyorlar Starbucks'ı ve onu alabilmek için 4 milyon dolar bulması gerekiyor.
Yani adam zaten diğer parayı daha yeni tamamladı.
Şube açmak için değil mi?
Yeni bir yer açmak için. Şimdi bu çıktı çünkü o Starbucks'ı istiyor kafası orada.
Bu sefer de 4 milyon dolar. dolar gerekiyor.
Sonra Howard bir duyuyor ki kendisi şube açmak için görüştüğü yatırımcılardan bir tanesi bu Starbucks'ı alacak.
Aman Allah'ım diyor ben ne yapacağım?
Ve o adamda yatırımcı parası var yani.
Diyor ki ben gideyim diyor bununla bir konuşayım.
Bu fikirden vazgeçtim. Starbucks benim hayalim deliriyor.
İkna etmeye çalışmak için gidiyor işte onun yanına Howard.
Ve yanına da kimi alıyor biliyor musunuz?
Tanıştıkları varmış Serebistan.
Bill Gates'i alıyor yanına.
Tamam diyor o da gidiyor. Ama yatırımcı hiçbir şekilde ikna olmuyor.
Hatta üzerine kavga ediyorlar ve bu ikisini de hakaret ederek yanlarından kovuyor.
Ama Howard diyor ki ya ben vazgeçmeyeceğim.
Hani şöyle bir dünya vardır ya bazen vazgeçmek gerekir diye.
Sanırım ben Howard olsam o zaman o adam beni kovduktan sonra vazgeçmiş olabilirdim.
Düşünsene yanımda bir guestle beraber beni kapı dışarıya diyor kovuyor.
Yok diyor ben vazgeçmeyeceğim ben alacağım o Starbucks'ı diyor.
Ve ne yapıyor ne ediyor adam deliriyor artık.
Birkaç hafta içinde Starbucks'ı satın almak için gereken parayı topluyor.
Ve Starbucks'ı tanılıyor.
O günden sonra hayat tamamen değişiyor.
İnanılmaz mutlu oluyor.
Ben diyor Starbucks'a tekrar döndüm.
Çok mutluyum, çok heyecanlıyım.
Kendisine ve çalışanlarıyla büyük bir toplantı yapıyor.
Üç tane konu hakkında söz veriyor.
Çalışanlarına diyor ki ben her zaman sizinle kalpten konuşacağım.
Her zaman kendimi sizin yerinize koyacağım ve bu hayalimi her zaman sizinle paylaşacağım.
Şu anda sözünü tutuyor mu bilmiyorum ama o zamanlar tuttuğu kesin.
Peki arkadaşlar biz Starbucks'ı neden bu kadar çok sevdik değil mi?
Bizim ülkemizde de çok zaten gidiliyor dedik.
Niye hani biliyoruz bu kadar yaygın ülkede, işte dünyada, Avrupa ülkelerinde vs.
Starbucks arkadaşlar kendisini şöyle tanımlıyor.
Evinizle iş yeriniz arasındaki...
Üçüncü yeriniz. Böyle söylüyor.
Yani her şey paranızı o mağazada sandığınızdan daha kolay harcayabilmeniz için.
Yani sizi rahat ettirecek şekilde tasarlanmış.
İşte baristalar ön tarafta duruyorlar.
İşte herkesin harika vakit geçirmesini sağlamaktan sorumlu gibi görünüyorlar.
Kendinizi orada böyle iyi hissediyorsunuz.
Şimdi ben ilk açıldığı yıllardan beri gidiyorum, biliyorum.
O hissin ne demek olduğunu şimdi anlayacaksınız.
Yani bakın bizim insan olarak yaptığımız her şey duygularımıza dayanıyor.
Biz de duygular tarafından yönlendiriliyoruz.
Starbucks bunu çok iyi biliyor.
İçeceklerini, özel kılan şeyleri paylaşmaya odaklanmak yerine bizi özel kılan şeylere, ürünleri satın aldığımızda hissettiğimiz hissi yaratıyorlar.
Yani o sen diyor benim kahvemi içtiğinde nasıl hissedeceksin?
Benim mağazama gel ve bunu deneyimle diyor.
Biz aslında kahveyi değil...
O hissi satın alıyoruz.
Mesela mağazaya bakın.
Mağaza konforlu görünüyor, rahat görünüyor.
Kurumsal bir yer, belli bir sistemi var.
Kimse gelip sizi rahatsız etmez.
İşte böyle ahşap ağırlıklı, kahverengi renkli, sıcak görünümlüdür değil mi?
Mobilyalar zaten psikolojik olarak beynimize bu sinyali gönderiyor.
Rahatlasın, relax, sakin ol.
Bilgisayarını aç, işini yap.
Telefonla konuş, telefonunla uğraş.
Hatta ışıklar çok parlak değildir, çok karanlık değildir.
ona göre ayarlıyorlar. Hatta bu ışık olayını Danimarkalılar da çok iyi yapar.
Çok mesela fazla evlerinde mumu kullanırlar.
O rahatı, o işte konforu hissedebilmek için yaparlar.
Starbucks da buradan zaten esinlenmiş.
Mesela bir de bardaklarının üzerine ismimiz yazılıyor değil mi?
Bir ara bir yaygındı bu.
İşte üzerine ismimiz yazılıyor bardağın ve biz onun resmini çekip hikayeye atıyoruz.
Store paylaşıyoruz vs.
Hatırlayın insan kendini özel hissediyor.
Bunun çıkış noktası da şu şekilde arkadaşlar.
Çok özel bir şey yok. Hani TKV olduğu için oradaki siparişler fazla olduğunda, ilk mağaza açıldığında karışıklık olmasın diye Harvard diyor ki üzerine isimleri yazalım keçeli kalemle.
Daha sonra bu üzerine isim yazıldığı zaman hani dönüp de işte John Bey'in sütlü kahvesi.
Sütlü kahve yalnız. Ben de ki ya Aytes'e sor bak sen unutuyorsun sütlü kahve nereden çıktı.
Türk kahvesini anlatıyormuş gibi sütlü kahveden girdim ya.
İşte white chocolate mokası hazır John deyin mesela dediği zaman John kendine orada hmm diyor benim adımla seslendi.
Bana özel bir kahve sanırım.
Yani orada neyi sattı?
Kahveyi mi sattı? Adam kahveyi almadı.
Adam orada bir değeri aldı.
Adamın aldığı şey orada bir duygu.
Bakın pazarlamayla uğraşıyorsanız bir şeyler satıyorsanız ya da bir şeyler satmayı düşünüyorsanız yani bu bir ürün olmak zorunda değil bir hizmet de satıyor olabilirsiniz.
Bence bunu bir Düşünün yani sizin hizmetinizi ya da sizin ürününüzü aldıktan sonra ne hissedecek?
Odaklanacağınız yer bence burası.
Bu zor bir adım bence.
Bakın Howard diyor ki biz insanlara servis yaptığımız kahve işinde değil kahve servisi yaptığımız insan işindeyiz.
Çok iyi bir ürünümüz olabilir.
Pazarlamanın tüm gerekliliklerini yerine getiriyor olabilirsiniz ancak müşterilerinize en önemli temas noktanıza yani çalışanlarınıza gereken önemi vermezseniz uzun vadede başarı sağlamanız mümkün
gözükmüyor. Biz bir marka yaratmak için çaba harcamadık.
Hedefimiz kaliteli ürünleri ve tutkulu çalışanlarıyla tek bir amaç için ayakta tutan iyi bir şirket yaratmaktı.
Harvard'ın sözleri arkadaşlar. Pazarlama konusunda desteğe ihtiyacınız varsa bu sözler size iyi gelecektir diye düşünüyorum.
Peki Starbucks'ın ismi ve logosu nereden çıktı?
Bununla ilgili çok garip garip haberler çıktı.
İnternette de bir sürü bilgiler var zaten.
Mutlaka kulağınıza gelmiştir.
Yani düşünmüşsünüzdür her gün bu insanların elinde taşıdığı o yeşil deniz kızı logosunun arkasında nasıl bir hikaye var?
Ya da işte Starbucks'a adı neden Starbucks?
Bunu bir anlatmak istiyorum size.
Starbucks ismi arkadaşlar.
Bu Amerikan yazarı Herman Melvin'in klasik romanı Moby Dick'ten geliyor.
Moby Dick'te bir tane karakter var.
Starbuck işte gemideki birinci yardımcı ve sürekli kahve içiyor.
Bu şekilde tanınan bir karakter.
Bu yüzden markanın kurucuları bu ismi seçmiş.
O iki tane çılgın kahve tutkunu öğretmen var ya onlar.
Asıl amaçları neymiş?
Aslında bu öğretmenlerin asıl amacı şu.
kahveyle ilişkilendirilen denizci havasını ve macera ruhunu yakalamak istiyorlar.
Yani Starbucks adı kulağı hem otantik hem de biraz samimi geliyor.
İşte onlar da kahveyle bunu hissetmek istediklerini sıcak ve nostaljik bir bağ kurmak istediklerini karşı tarafa vermeye çalışıyorlar.
Bence bu Harvard'ın pazarlama stratejisiyle birleşince gayet de güzel vermiş.
Logo arkadaşlar. İşte ilk kez Starbucks'a adım attığınız zaman sizi ne karşılıyor?
Kapıda kocaman deniz kızı değil mi?
Bu deniz kızının amacı ne?
Starbucks'ın bu deniz kızı aslında bir İskandinav deniz kızı arkadaşlar.
Bu sirenin temsil ediyor.
Hani antik deniz hikayelerinde sirenler var ya bu denizcilerin menedüleriyle büyülerek kendilerine çeken kızlar.
İşte bu öğretmenler, kurucular da bu amblemi seçerken bu metaforu yaratmak istemişler.
Kahve de tıpkı siren gibi insanı kendine çeken, büyüleyen bir şey.
İşte taze kokusu, sıcak bir bardak kahve.
Yani bu duygunun görsel bir yansıması olarak bunu kullanmışlar.
Ayrıca arkadaşlar bu Deniz Kızı'nın fark etmişsinizdir iki tane kuyruğu var.
Aslında tek kuyruk var hikayeye göre ama bunlar iki tane kuyruk yapmışlar.
Uydurmuşlar yani bunu. Çünkü iki tane kuyruk var, çeşitliliğimiz var ve zenginliğimiz var.
Bundan dolayı bu şekilde bir logo seçmişler.
Ve aslında arkadaşlar bu logo ilk başlarda kahverengi tonlarındaydı.
Deniz Kızı'nın tasarımı biraz daha detaylıydı ama yıllar içinde daha minimal bir tasarıma geçir yapmışlar.
Steve Jobs'ı dinleyen Steve Jobs Podcast.
Dinleyenler hatırladı. Aynı Apple'da daha minimal bir logoya geçiş yapmıştı.
Bunlar da bunu seçmişler.
Daha şirketler büyüdükçe logoları minimalleşiyor.
1987 yılında logoyu yeşil ve siyah tonlarına döndürmüşler.
Yani görüyorsunuz arkadaşlar Starbucks logosuyla ismiyle sadece kahve sunan bir yer değil bir deneyim sunmak istediğini söylüyor bize.
Hem denizciliğin macera dolu hikayesinin hem de kahve içmenin bizi cezbeden doğasının biraya getirdiğini göstermeye çalışıyor.
Nietzsche'nin ünlü bir sözü vardır.
Biz boşluğa baktıkça boşluk da bize bakar.
Zamanınızı boşa harcamayın.
Bugüne kadar yalanı yaşamadınız.
Yaşadıklarınız bir hata değildir.
Bugüne ulaşmak için yaşamanız gerekeni yaşadınız.
Doğru soruyu soruyorum.
Bugünden sonra hayalleriniz için ne yapacaksınız?
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bölümün de sonuna geldik.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
