
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kırık kalplerden kırık kemiklere,her hastalığın bir ruhsal kökeni vardır.hastalıkların arkasındaki gizli bağlantıları konuşuyoruz.
***
Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba arkadaşlar. Alternatif Vizyon'a hoş geldiniz.
Ben Ayça. Bugün hepimizin yaşadığı fiziksel rahatsızlıklarımızın arkasında yatan duygusal ve spritüel sebeplerden bahsedeceğim.
Sağlığımızın iyi olması sadece bedenen değil, duygusal ve spritüel olarak da iyi olmamızı gerektiriyor.
Ve yaşadığımız ya da ileride yaşamasa muhtemel olan hastalıklarımızı vücudumuza ne şekilde yansıyabileceğini de anlatmaya çalışacağım bugün size.
Öncelikle spritüel kelimesi nedir?
Ve bugünlerde özellikle çok kullanılmaya başladı biliyorsunuz siz de duyuyorsunuzdur mutlaka.
İlk önce bir ondan bahsetmek istiyorum.
Latince'de spiritus kelimesinden çöremiş bir kelime.
Anlamı da ruh veya nefes demek.
Mistik bir filozof olan Rumi de spiriterliğin kendi ışığımıza ulaşmak için yaptığımız bir yolculuk olduğunu ışığımıza ulaşınca da hem ışığımızı hem de gölgemizi kabul edip sevmek olarak gösteriyor.
Bu şekilde anlamış. Ne kadar ince bir tanım değil mi?
Yani kendimizi her halimiz...
Rumi, ruhsal uyanış sürecini ifade ederken kullandığı bir metafor aslında bu.
Işığa ulaştığımızda yani içsel aydınlanmayı ve anlayışı bulduğumuzda kendi karanlık yönlerimizle yüzleşmek ve onları sevgiyle kabul etme gerekliliğini vurguluyor bize.
Kusurlu, kötü gördüğümüz yönlerimizi reddetmek yerine onları anlamak, kabul etmek ve sevgiyle, şefkatle kucaklamak, ruhsal bilmemizin aydınlanması, bir parçası olduğunu söylüyor.
Biraz sonra bahsedeceğim hastalıkların sebeplerinin temelinde kendimizle yaptığımız ruhsal yolculukların durumuna göre belirlendiğini göreceksiniz.
O yüzden Rumaniye bu söylediklerini anlatmaya çalıştım.
Ve İbn-i Sina da biliyorsunuz ki dünya tıp tarihinin en önemli hekimlerinden biri ve bunun yanında da aynı zamanda kendisi bir filozof ve kendisinin hastalıklarla ilgili görüşlerinde hastalıkları
psikolojik olarak da etkileyen birçok sebep oldu.
Yani hem bilim adamı...
Hem filozof ikisi de olan birisinin psikoloji, spirtellik, duygusallık bu yüzden bunların fiziki olarak da bize ne kadar zarar verebileceğini de sebeplerini de anlaşmış zaten İbn-i Sina.
Peki spirtel dünyaya göre hastalık neden oluşuyor?
Yani bizler neden hastalanıyoruz?
Enerjimizin dengesizleşmeye başladığında buzlanan o enerjimiz bizi hasta etmeye başlıyor çünkü.
Sahip olduğumuz düşüncelerimiz, hissettiğimiz duygular, işte yaşam tarzımız fiziksel olarak bizi bloke ediyor.
İbn-i Sina bu konuda diyor ki ruhsal hayal gücünün emirlerine
itaat etmek zorundadır.
Özellikle de böyle hedefsiz bir amacımız olmadığı zamanlarımızı hatırlayayım.
Böyle umutsuz ya da mutsuz hissettiğiniz zamanları.
Hep kendimizi hasta hissederiz değil mi?
Kimimizin başına vuruyor, işte başı ağrıyor.
Kimimizin midesine, karnına, boyun mesela değil mi?
Benim mesela boynum stresli ya da mutsuz olduğum anlarda çok fazla ağırlık yapar, çok fazla ağrır.
Çünkü zihnimiz kendimizi kötü hissettiğimizde kolaylıkla yenilir.
Ve biz fiziki olarak da acıları hissetmeye başlıyoruz.
Londra Üniversitesi'nden Dr.
Morcelli'nin yaptığı bir araştırmada bir insanın düşünce ve dokunma gücüyle hastalanabileceği, elleriyle ağrılarını dindirebileceği, sadece düşünerek bile bir insanın parmaklarını çok ısıtarak
su toplatabileceğini kanıtlamış.
Mesela kanser hastalığı yaşayan insanlar hep umut kavramlarıyla ilgili bir farkındalık yaratmaya çalışılır değil mi?
İşte senin en büyük gücün umut etmek.
Senin iyi düşünmen gerekiyor.
Morali yüksek tutulmaya çalışıyor hastanın.
Bunların hepsi de sahip olduğumuz kalbimizde meydana gelen ve hayati gücümüzün hareketine neden olan bazı hisler var.
Bunlar İbn-i Sina'ya göre hayati kuvvetimizin yani yaşamımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan organizmaların enerjisi ve gücünün hangi yöne gittiği.
Bu organizmalar içimize ya da dışımıza doğru hareket ediyorlar.
Böyle söyleyince çok komik geliyor içimize ya da dışımıza diye ama yani bu...
Organizmaların hareketlerinin sonucunda hastalıklar spritüel veya duygusal olarak yaratılıyor.
Yani hayati kuvvetimizin, içimizde yaşayan o organizmaların iki hareket yönü var.
Bunlara öfkeler, korkular, mutluluklar, mutsuzluklar gibi hisler yön veriyor arkadaşlar.
Bakın bu çok önemli. Bilimsel bir kanıt aslında bu.
Peki hangi duygusal hallerimiz hangi hastalıklara sebep oluyor?
Ben aslında bugün bunlardan bahsetmek istedim ama öncesinde de.
Ayrıca spritel olarak bir yasa olmadığını, bilimsel olarak da bazı doktorlar tarafından kanıtlandığını da söylemek istedim, anlatmak istedim.
İlerleyen dakikalarda da farklı araştırmalardan da bahsedeceğim.
Şimdi mesela hastalıklardan sırayla örnek vererek bunların bu duygusal sebeplerini anlatmak istiyorum.
Aksiyete mesela, kaygı.
Bunun sebebi bir insanın hayatına ve geleceğine güven duymamasından dolayı ortaya çıkıyor.
İşte belirsizlik durumlarından dolayı, eğer siz belirsizlik durumlarından hoşlanmıyorsanız, programsız bir gün geçiremiyorsanız işte geleceğinizin ne olacağını kesin olarak bilmiyorsanız ve kontrol
edemiyorsanız işte bu yüzden ilerleyemiyorsunuz.
Bir korku oluşuyor ve anksiyete yaşamış oluyorsunuz.
Yapılması gereken bazı olumlamalar var.
Diğer hastalıklarda bahsetmeyeceğim ama bu anksiyete benim etrafımda da ve bir dönem benim de yaşadığım bir hastalık.
O yüzden bundan bahsedeceğim.
Benim yani ben en çok bu olumlama şeklini bakın olumla falan diyoruz böyle ama hani belki inanmayanlarınız vardır ama Ama ben anksiyeteyi yenmiş birisi olarak söyleyeceğim bunu.
Bu olumlama gerçekten bende işe yaradı.
Çevreme de önerdim. Yarayanlar da çok fazla oldu.
O yüzden size de söylemek istiyorum.
Sürekli kendinizi, sevdiğinizi ve yaptıklarınızı onayladığınızı söyleyin.
Kimseye değil sadece kendinize gün içerisinde sürekli tekrar edin.
Yani I love myself arkadaşlar.
Mesela baş ağrısı migran yaşayanlar.
Hayatında hep istemediği şeylere katlanmak zorunda olanlar.
İnsanların daha çok yaşadığı bir hastalıkmış.
Yapılan son araştırmalarda migren hastalarının neredeyse yarısının istemedikleri ya da işte bitirmeye korktukları bir ilişki yaşayan ya da bir evlilik yaşayan insanlar olduğu görülmüş arkadaşlar.
Ve affedemediklerimizden dolayı da bu hastalığı çok fazla yaşayanlar olduğu görmüş.
Yani affedemediğiniz insanlar varsa migren hastalığı orada kulu tutkada bekliyor ve çok fazla tetikliyor sizi.
Bakın. Affedemediklerimizle aklımız ve ruhumuz uğraşmak zorunda kalıyor.
Onların yükünü bir kambur gibi sırtında taşıyor.
Onları affetmeyerek kendimizi cezalandırıyoruz aslında.
Bakın bir Hint atasözü diyor ki öfke başkalarının hataları için verdiğimiz cezalardır.
Affedemediğimiz herkes bizim aklımızda bedavaya kira ödemeden Neden sevmediğiniz insanların sizi hasta etmesi uğruna hakkınızda onlara bedavaya kira
vermeden yaşatıyorsunuz ki?
Eğer migren sorununuz varsa ya da sürekli bu migren tarzında ağrılar çekiyorsanız sebepleri yani spiritual sebepleri bunlar olabiliyormuş arkadaşlar.
Mesela vücudunuzda sürekli yara bere olması, en ufak bir yere çarptığınız zaman hemen morarması, insanın kendisinden intikam almak istemesinden dolayı oluyormuş.
Kendisine bir sebepten dolayı öfkesinden ya da suçluluk duygusundan dolayı daha çok olurmuş.
Mesela geçmişte vermiş olduğunuz önemli kararların işte yanlış olduğunu düşünmenizden dolayı, yaşanılan kötü anılardan dolayı kendisinden nefret etmek, bu durumlardan dolayı vücudumuzda sürekli yara bere ve ufak
böyle çarpmalarda da morluklar oluşabiliyormuş.
Unutkan olmak mesela. Dönem dönem olur ya hani deriz ya bazen işte ne oldu bana bu olay ben çok unutkanım bir B12'me baktırayım falan.
deriz. Bunun sebebi de yaşadığınız hayattan kaçmak istemekten, kendini yaşayamamaktan, kendine sahip çıkamamaktan dolayı gerçekleşiyormuş.
Hipokrat'ın gözleri yaşlı.
Adam diyecek ki ya kardeşim biz koca tıp dünyasını kurduk.
İlaçlardı. Onlar da bilimsel bir sürü araştırmalardı derken biz buradan unutkanlıklardan kendini affedememeye doğru ama bunlar gerçekten o zamanlar tabii Hipokrat'ın tıp dünyasını kurduğu yıllarda
değil ama şu anda bilimsel olarak da Kanser hastalığı mesela.
İşte genellikle çok derin acılar çekmiş olmak.
İşte çöküş yaşamış olmak.
İşte nefreti içinde tutmak.
Geçmişte yaşadıklarının acısını içinde saklayıp nefretini kusamamak.
Kimseye anlatamamak.
Ya da öyle bir sorun yaşamıyormuş gibi davranmak.
Bundan dolayı daha çok olurmuş.
Mesela ben bunu ilk öğrendiğimde bizim bir komşumuz vardı.
Fadime teyze. O aklıma geldi.
7-8 yaşlarındayken aynı mahallede oturduk Fadime teyzeyle.
Bir gün Fadime... teyzenin göğüs kanseri olduğunu duyduk.
Çok sıkıntılı süreçler yaşadı.
Biz de aynı mahallede olduğumuz için onun hastalığının aşamalarına birebir şahit olmuş olduk.
Maalesef tedavilere cevap veremedi.
Kısa süre sonra, gerçekten çok kısa bir süre sonra vefat etti.
Böyle sanki ölümü istiyormuş gibiydi.
Sanki o hastalığı bekliyormuş, kabul etmiş gibiydi.
Çünkü ben onu hep üzgün görüyordum zaten ve hiç savaştığına da bu ilaçlara işte tedaviye de cevap verdiğini hiç görmedim.
İşte kanser sebebinin evet hani %100 bu olması da bence gerçekten dilimlerde acı çekenler ve çekmeye devam edip acıyı içinde büyütmenin etkisinde olanları daha çok bu hastalığı yaşadığını
düşünüyorum. Cenazesinde bu Fadime teyzemizin cenazesinde annem de dahil kadınların şöyle dediğini duymuştum.
Çok çekti, çok dayak yedi, dayanamadı kadıncağız dediler.
Kocası Samet amca, pazarcıydı.
Böyle eve giderken biz sokakta hep görürdük onu.
Mutlaka sokaktan, yolumuzdan geçerken hani bir tane bile olsa zorla elimize işte elmaydı muzdu falan tutuştururdu.
Sokakta başkalarının çocuklarını sevindirip eve gidip de karısını döven bir adammış bu.
Yani onu ondan sonra gördükten sonra...
Fadime teziyi kaybettikten sonra nefret ettim adamdan.
Ya böyle şu taşı alsam da şu adamın kafasına geçirsem diye hep böyle içimden geçti.
Ve bir daha da onun verdiği meyveleri yememiştim zaten.
Yani bir çocuk için hazmetmesi zor bir gerçekti o an için.
Bir daha asla dediğim gibi hani onun yüzüne bile bakmak istemedim böyle.
Pis pis bakmaya devam ettim o yoldan geçerken.
O da öyle benim üzgün bir anımdır arkadaşlar.
Yani insanın bu yaşadığı kötü olaylara ses çıkartmadan işte sorun yokmuş gibi davranmak.
Bakın İbn-i Sinan'ın başta söylediğim dediği gibi hayati kuvvet, içten insanı bitiren bir şey.
Mesela mide sorunlarına bakalım, mide bulantısı.
Sorunlar karşısında sıkışıp kalmak, başına gelen olayları hazmedememek, milyonlarca insan varken ya neden bu benim başıma geldi diye kendi kendine sürekli sormak, bunun içinde böyle kıvranmaktan
dolayı genelde mide bulantısı yaşarmış insanlar.
Bir de mide ülseri var.
İşte kendinden çok başkaları için.
yaşamak. Bakın ben çok uzun süre bu ülser hastalığıyla çok uzun süre uğraştım.
Hala böyle dönem dönem böyle ülser gibi hastalıklar yaşıyorum.
Mesela kendinizi ön plana alıyorsunuz ve garip bir şekilde sizi bir bencillik duygusu sarıyor değil mi?
Bu yüzden de vicdan azabı çekiyorsunuz.
Eğer böyle bir durumunuz varsa ve ülser oluyorsanız işte sebebi bu oluyormuş arkadaşlar.
Mesela sellüt var. Kadınların korkulu rüyası.
Sellütün de bir süperitel tarafı var.
Bence en ilginç olan tarafı bu.
Hani diğerlerini belki anlayabiliyorsun çünkü toplumda da hani böyle genelde söylenir içine attı, içi şişti, şöyle oldu böyle oldu değil mi?
Ama selülüt çok ilginç.
Sebebi de şu, yanlışa ve geçmişe takılı kalarak yaşamak.
Kendi yolunu bir türlü bulamamak.
Yani bu sebeplerden dolayı o biriken öfkeler amacını, hedeflerini bulmak için gidip o arka bacakları yapışıp o çukurcukları oluşturuyor ve selülüt bu sebeplerden dolayı ortaya çıkıyor.
Bir diğer hastalık da mesela Sedef hastalığı.
Birileri tarafından incitilmekten korkmak.
Yani hissettiğiniz bazı duyguların sonucunda yaptığınız şeylerin sorumluluğunu üstlenememek.
Ve başkalarından sürekli korkarak yaşamak.
Sürekli yorgun hissetmek var mesela.
Yani yorgun olmasanız bile binlerce iş yapmış gibi hissetmeniz.
Bu da bazı şeylere kendini mecbur hissetmekten dolayı.
Yani yapmak zorunda olduklarınıza katlanmak.
Yaptığı işi sevmeyen insanların %72'sinde bu kronik yorgunluk olduğu da görülüyormuş arkadaşlar.
Neredeyse bütün hastalıkların spiritual sebepleri var.
Peki bunları hepimiz yaşıyoruz.
İşte olumsuzluklar, kötü olaylar, etkilenmemek ya da etkilenmemiş gibi yapmak neye yarar diyebilirsiniz.
Spiritual enerjide yaşanılan olumsuzların üzerine örtmeden, onu derin derin sürekli düşünerek bilinçaltına indirmeden kök salması gerekiyor.
engellemek gerekiyor arkadaşlar.
Ancak bu şekilde önüne geçebiliyoruz bu tarz hastalıkların.
Olumsuz bir olay yaşadınız, aklınıza geldik.
Geldiği anda o duyguyu yakalayıp onun dönüştürülmesi gerekiyor.
Sifirsel yasalara göre çünkü bu olumsuz duygu durumlarının sonucu hep kendini sevmemeye çıkıyor ve kendimizi sevmediğimizde de evren bunu bize bir şekilde kanıtlamak için harekete geçiyor.
Yani bu bir tür aslında ilahi adalet gibi bir şey.
Bu sistem böyle kurulmuş.
Şey gibi demek ki sen kendini sevmiyorsun.
Sen bir mucize olduğunu demek kabul etmiyorsun.
Hala sevmemeye devam ediyorsun.
Bak bakalım ben sana kendini sevmemek için bir sürü binlerce sebep vereceğim deyip...
o ilahi adalet dediğimiz evren harekete geçiyormuş.
Bakın hiçbirimiz geçmişimizi değiştiremeyiz.
Ama spritüel yasalara göre bu yükü azaltabiliriz.
Duygu frekanslarımızın yüksek olduğu anlarda eğer geçmişteki yükleri çoğaltırsak işte o zaman hasta oluyoruz.
Başımıza gelen hastalıklarda çoğunu şikayet ederiz değil mi?
Direniriz. Neden bu benim başıma geldi?
Birçok şeyden şikayet ederiz.
Rumi, insanın kendindeki gücü ve kıymeti göremeyerek O kıymeti geri düşürmesiyle ilgili insanlar hep uyarılarda bulunurmuş.
İnsanların kendi kıymetlerini bilmeden kalplerinde olur olmaz işlerin, gam ve kederinin tasasının tutması kendisine yaptığı en büyük haksızlıktır diyormuş.
Mesnevi'de de yer alan bir sivrisinek Süleyman'ın hikayesi var.
Sivrisinek bir gün işte Hazreti Süleyman'a gelerek rüzgardan şikayetçi olduğunu söylüyor.
Rüzgar yüzünden diyor çok zorluk çekiyorum diyor, işte çok acı çekiyorum, yuvalarım dağılıyor diye şikayet ediyor.
Süleyman da ona yardımcı olmak için rüzgara gidiyor.
Bunu anlatıyor. Rüzgar da diyor ki sultanım Allah beni eseyim diye yarattı.
Bana es dedi. Ben eserim.
Ve devamında da diyor ki o sivrisineye söyleyin benim karşımda sivrisinek olmasın.
Güçlensin. Sağlam dursun.
Yani biraz önce Rumi'nin de söylediği gibi insan kendindeki gücün, kuvvetin farkına varıp da hani şikayet edip vahlanmak yerine gerçekten bir şekilde enerjisini ve gücünü toplayıp işte rüzgarın da dediği gibi sivrisinek
gibi. değil gerçekten güçlü birisi gibi durmamız gerekiyor.
Bakın bu enerji dünyasında sürekli hesap kitap yapan bir karma sistem var bence.
Bilinçaltı seviyesinde görülmeyen negatif kaydedilenlere bilinçaltı seviyesinde ulaşıyor ve bizi kandırıyor.
Yani hani çocuk diyor ya içinizdeki gücüye güvenin diye.
İşte önümüzde duran uzun merdiven basamakları var.
Öyle düşünün. Ve bu merdivenin önünde durmak kalmak bizlerin doğru şekilde yaşamasına uygun değil.
O merdivenlerden adım adım hızlıca çıkmamız gerekiyor.
Mesela hastalıklardan devam edeceğim.
Mesela mesela bir tane kız vardı ya mesela ben bu makyajı çok seyredin diye o kızı çok gülerdim.
Odu gibi oldum mesela. Kan sonlarından bahsedeyim bir de.
Osmanlı'da arkadaşlar çoğu padişahın yaşadığı nikriz hastalığı.
Kandaki asitlerin kristalleşerek diz ve ayak eklemlerinde birikip iltaplanması sonucu çok acı veren bir hastalık.
Ve bu hastalığı da çoğu Osmanlı padişahı yaşamış.
Peki bu hastalıktan hangi önemli padişah vefat etmiş?
Kanuni Sultan Süleyman ölümüne sebep olan bir hastalık bu.
Padişahlar da özgürlük gibi görünen ama en çok ellerinden alınan bir durum var değil mi?
Yani onlar bizim aslında sandığımız kadar özgür değiller.
Hep danıştıkları, akıl aldıkları...
insanlar var. Olayları her açıdan düşünmeleri lazım.
Her açıdan bakmaları lazım.
İşte bu nikriz hastalığının yani kan hastalığının sebebi de buymuş arkadaşlar.
Yani bu bir tesadüf olamaz.
Fatih Sultan Mehmet'te de aynı hastalık varmış ve işte bu nikriz hastalığından dolayı işte özgürleşemeyen hep başkalarından aldığı kararları uygulamaya çalışan insanlarda olurmuş bu hastalıkta.
Aynı Osmanlı padişahlarının hepsinde olduğu gibi.
Kan demişken arkadaşlar İbn-i Sina'da kanımız ile ilgili şöyle demiş.
Sürekli şikayet etmenin kanı soğutacağını, dolaşımımızı yavaşlatacağını söylemiş.
Bunlardan dolayı mizaclarımızın da bozulacağını iletiyor.
Ne demek bu mizacın bozulması?
Yani soğuk ciltte olmak, kansız olmak demek.
Aslında şikayet eden insanların çoğunun kansız olduğunu söylemiş İbn-i Sina.
Mesela sinir sorunları çok yaygındır değil mi?
Bakteriyel enfeksiyonlar, işte alerji, burnun sürekli dolu olması da hayat Sürekli bir gerilim, yani hayatında sürekli bir gerilim olmasından kaynaklanıyormuş.
Yaşamını dolu dolu yaşayamamaktan, hayata ve kendine güvenmeyip başkalarını kıskadım.
kinlenmekten dolayı oluyormuş arkadaşlar.
Duygusal sebepleri bunlarmış.
Şey gibi bir kamu ağacı vardır.
Kamu ağacını bilir misiniz? Padişahların ağacı da denir.
Hatta Hitler bile bir dolma kalem yaptırmış kendisinden bu kamu ağacından.
İşte Pers İmparatoru bu ağaçtan kendine yaptırdı bir tahtı varmış.
Büyük İskender'in de aynı şekilde.
Neden peki seçiliyor bu kamu ağacı?
Rivayete göre Hazreti Adem dünyaya geldiğinde evini kamu ağacından yapmış.
Çünkü bu ağacı seçmesinin sebebi Sebebi normal şartlarda bu ağaç hiçbir şekilde ölmeyen bir ağaç.
Ama yanına onun gibi işte onun gibi çok büyük onun gibi devasa bir ağaç dikilirse o onu geçeceğim geçeceğim diye hırslanıp hırslanıp kıskanıp kıskanıp hızlı bir şekilde büyüdüğü için kendini içten
içe öldürürmüş. Aynı işte bu sinüs hastalığında olduğu gibi işte başkalarına hasetlenmek, onları kıskanmak, kendi hayatının istediği gibi yaşayamamak da sinüs hastalığına sebep oluyormuş.
Neyse ki sinüse sebep... oluyor.
Kamu ağacına yaptığı gibi öldürmüyor.
Şükürler olsun diyorum o yüzden.
Hastalıkların gelene baktığımızda arkadaşlar aslında 3 tane özelliği terk ettiğimizde hastalandığımızı gördüm ben.
Kendimizi terk ettiğimizde, sevdiklerimizden uzaklaştığımızda, inandıklarımızdan vazgeçtiğimizde yani bunlardan bir tanesinde bile bir çöküş yaşadığımız zaman ruhumuz kırılıyor ve hastalanmamıza sebep oluyor.
Bu yaşadığımız hastalıklar fiziksel olarak ortaya çıkmadan yaşadığımız manevi sıkıntılarla bize aslında ön uyarılarında bulunuyor.
Ve hastalıkların oluşması genelde eskiden yaşanan olayların kaynağını dayanıyor.
Bazen katlanmayı bazen de kaybetmeyi seçtiğimiz için hastalanıyoruz.
Oysa ki herkes kendi kendisinin şifacısıdır değil mi?
Yaşadığımız hastalıklarımız kimine göre kötü şans, kimine göre kader.
Ama bence yaşadığımız dünya düzenine bakınca sebepsiz yeri iyi ya da kötü olsun hiçbir olayı bence nedensiz yaşamıyoruz.
Mesela bir diken görürüz elimize batar, kendimizi kötü hissederiz.
Sonra bir çeviririz, bir bakarız ki aslında bir çiçeğin, bir gülün dikenidir.
Hava yağmurludur. Islanırız, ıpıstak oluruz, üşürüz ama o karanlık bulutlardan rengarenk bir gökkuşağı görürüz.
İçimizi ısıtırız. Dik kayalıklar bir yerde tırmanmaya çalışırsınız.
Dik kayalıklar görürsünüz.
Zorlanırsınız ama zirveye ulaşınca tarifi mümkün olmayan güzel şeyler hissedersiniz.
Yaşadığımız hastalıklar bir nimet mi yoksa bir lanet mi onu bence biz kendimiz belirliyoruz.
bölümünde sonuna geldik.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
En uygun
paketi hemen keşfedin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
