
Gereksiz Acılarımızdan Kurtulmak İçin 3 Stoacı İlke
27 Temmuz 2026 · 22 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese selam, hoş geldiniz Elçer Tümvizyon'a.
Bugün gereksiz yere çektiğimiz acılardan bahsedeceğim.
Neden bunu kendimize yaptığımıza dair 3 tane stovcu ilki üzerinden bilinçli benliğimiz ve bilinçaltı benliğimiz üzerinden anlatacağım size.
Güzel bir soruyla başlayayım.
Acı deyince aklınıza ilk ne geliyor?
Fiziki bir acı mı yoksa kalbinizi kıran kötü bir anınız mı geliyor?
Bunu bir düşünün, cevabınızı bir kenara koyun, şöyle yan tarafınıza koyun.
İlerleyen dakikalarda lazım olacak çünkü.
Şimdi ben cevap vereyim. size de bir fikir olsun.
Belki biliyorsunuzdur, belki de ilk kez duyacaksınız bu hikayeyi.
Yunan mitolojisine göre Prometheus, tanrıların ateşi sadece kendilerine saklamasına razı olmuyor.
Gizlice ateşi çalıp insanlara veriyor.
Çünkü ateş sadece biliyorsunuz ısınmak değildir.
Ateş üretmektir, işte öğrenmektir, gelişmektir.
Ateş medeniyet kurmaktır, bu yüzden istemiyorlar.
Zeus tabii bunu öğrenince çok öfkeleniyor.
Prometheus'u yüksek bir dalın tepesindeki bir kayaya zincirletiyor.
Sonra her gün... Ve bir kartal gelip onun ciğerini parçalıyor, yiyor.
İşin çok çok acı bir tarafı var.
Gece olunca onun ciğeri yeniden oluşuyor.
Yeniden var oluyor. Ertesi günün kartal tekrar geliyor.
Aynı acıyı, aynı yarayı tekrardan yaşıyor.
Bir gün değil, iki gün değil.
Çok çok çok çok uzun süre böyle devam ediyor.
Yani benim aklıma acı denince nedense bu hikaye geliyor arkadaşlar.
Çok küçük yaşlarda öğrenmiştim.
Ve bu hikayeyi her düşündüğümde aklıma başka bir şey daha geliyor.
Çoğumuzun hayatında bizi kayaya zincirleyen bir zevus yok.
Ciğerimizi parçalayan bir kartal da yok.
Ama yine de aynı acıyı defalarca yaşayabiliyoruz.
Birinin söylediği sadece tek bir kelimeye, tek bir cümleye günlerce kafamızı takabiliyoruz.
Yıllar önce yaşamış olduğumuz olayı hala bir tetikleyici olduğu zaman düşünebiliyoruz.
Hatta sanki bugün ya da dün olmuş gibi o kadar yakından hissedebiliyoruz.
Bitmiş bir ilişkiyi, kaçmış bir fırsatı, işte söylenmemiş sözü.
Dönüp dönüp böyle yeniden yaşayabiliyoruz.
Sanki kartal gitmiş oluyor ama bu sefer onu her gün geri çağıran biz oluyoruz.
Bu acıları tekrar tekrar kendimize hatırlatarak.
İşte bugün bahsedeceğim acılar bu tarz acılar, gereksiz acılar.
Kendimize farkında olarak ya da farkında olmadan çektirdiğimiz acılar.
Bundan bahsedeceğim. Şimdi bu üç ilkeye geçelim.
Bu üç ilke tüm sorunlarınızı çözmeyecek.
Tabii ki tüm sorunuzu çözecek böyle bir ilke olsa keşke de anlatsam.
Ama bu söyleyeceğim üç ülke arkadaşlar yaşadıklarınızı deneyimleme biçiminizi değiştirecekler.
Evet birinci ilkemiz hiçbir şeyi kişisel algılamayın.
Çünkü çoğu insan sizi sizin sandığınız kadar çok düşünmüyor.
Bunu tekrar edeceğim. Çoğu insan sizi sizin sandığınız kadar çok düşünmüyor.
İnsanlar kendi korkularıyla hareket ederler.
Kendi güvensizlikleriyle, kendi stresleriyle davranırlar.
Bunu fark ettiğinizde size ait olmayan tüm duygusal yükleri taşımayı bırakıyorsunuz.
Miguel Ruiz'in Dört Anlaşma kitabında da, kitabındaki ikinci maddesi de budur.
Hiçbir şeyi kişisel algılama der.
Başkalarının yaptığı hiçbir şey sizin yüzünüzden değildir.
İçinden davranırlar. Her şeyi kişisel algılamaya başladığımızda gereksiz acıların...
Kurban oluyoruz. Diyelim ki bugün ofise gittiniz ve müdürünüz size doğru düzgün selam vermedi ya da yüzünüze bakmadan işte yarım ağız günaydın dedi.
Şimdi ortada bir gerçek var.
Evet yüzünüze bakmadı.
Evet yarım ağız bir şekilde size selam verdi.
Kısa bir cevap verdiği gerçeği ortada.
Biz de şey deriz ya işte ben galiba bir şey yaptım bana kızdı.
Dünkü gönderdiğim raporu beğenmedi ya da işte arkamdan biri bir şey mi söyledi ona mı inandı?
Böyle şeyler düşünmeye çalışırız.
Neden? Hep böyle diyoruz.
Neden böyle şeyler düşünüyoruz?
Çünkü zihnimiz boşluğu sevmiyor.
Hikayeyi tamamlıyor. İşte kişisel algılamak yaşanan olayın içine kendimizi başta olarak yerleştirmemizdendir.
Hani biz hep diyoruz ya işte arabanın direksiyonunda sen ol hayatının işte baş kahramanı ol diye.
İşte bu tarz durumlarda arkadaşlar kendinizi başta olarak görmeyeceksiniz.
Yeterli kanıt olmadığı halde olumsuz olayı kendimize ilişkilendirip sorumlu üzerimize alıyoruz çünkü.
Diyeceksiniz ki hayır bu söylediklerin hiçbiri doğru değil.
Bunların doğru olması için elimde en az 3 tane kanıt olması lazım.
Ve şu anda elimde sadece tek bir gerçek var.
Peki biz bunu neden yapıyoruz?
Çünkü beynimiz belirsizlikten hoşlanmıyor.
Diyor ki bu insanın neden soğuk davrandığını bilmediğim için rahatsız oluyorum.
Bilmiyorum demek istemiyorum.
Hızlı bir açıklama yapmam lazım.
Hızlı bir açıklama arıyor.
En yakınına gidiyor arkadaşlar ve diyor ki demek ki sorun bende.
Çünkü kendimizin en yakınındayız.
Özellikle geçmişte hangi konuda olursa olsun çok eleştirilmiş, dışlanmış, sevgiyi kaybetmekten korkmuş ya da sürekli insanların ruh halini kontrol etmek zorunda kalmış insanların zihni kişisel algılamaya daha yetkindir
diyor. Aaron Beck, bilissel terapinin kurucusu.
Ben yetersizim, ben sevilmeye layık değilim gibi temel inançlar sizi kişisel algılamanın pencesine düşürüyor arkadaşlar.
Mesela... Başka bir örnek vereyim.
Müdürünüz işte raporu yeniden düzenleyelim dedi.
Ben şimdi o taraflarda çalıştığım için aklıma şu anda öyle örnekler geliyor.
Bir rapor yaptınız gönderdiniz.
O da dedi ki raporu yeniden düzenleyelim.
İşte bazılarımız sadece oturuyor raporu yeniden düzenliyor.
Yani müdürün istediği şeyi yapıyor.
Bazılarımızsa temelde ben zaten yetersizim inancı olduğundan yine beceremedim diye kendisine kızıyor.
Yani iki çeşit insan oluyor işte arkadaşlar.
Peki çözüm ne? Psikologların ortak noktada birleştiği bir teknik var.
Arkadaşına ne derdin tekniği?
Yaşadığınız aynı olanı, aynı olayı, arkadaşınızın yaşadığını ve gelip size anlattığını düşünün.
Kendinize ona cevap veriyormuş gibi konuşun arkadaşlar.
Kendinizle konuşun. Muhtemelen ilk cümleniz saçmalama kızım ya olacak.
Ne alakası var ya?
Sen niye üzerine alınıyorsun olacak?
Yalan mı? Yalansa yalan değil.
Değil, doğru. Eğer yok ben bunu da yapamıyorum diyorsanız daha somut bir teknik var.
Mikrodarvanışa geçin. Ne derler?
İyi hissettiğin için değil, harekete geçtiğin için iyi hissedersin.
Araştırmalar diyor ki küçük, yapılabilir ve tamamlanınca haz ya da başarma duygusu verecek mikrodarvanışlar Kendinize gösterin.
Bu davranışları yapın. Kalkıp dişlerinize fırçalayın.
Kahve yapın. Çay koyun.
Çantanızın içini düzenleyin.
Yani kızlar için söyleyeyim.
Çok absürt gelecek ama gerçekten işe yarıyor.
Denendi. Alın elinize bir tane cımbızı.
Mutlaka bir yerlerinize çıkan minik tüyleriniz vardır.
Onları koparın. Oyalayın arkadaşlar kendinize.
Bunlar kulağınıza çok küçük ve hatta biraz saçma gelebilir.
Bir kahve yapmak benim derdimi, bu sıkıntıyı nasıl çözecek diyebilirsiniz.
Zaten derdinizi çözmeyecek.
Ama sizi... Derdinizin içinde hareketsizce oturduğunuz yerden çıkaracak.
Sizi bir harekete sokacak.
Mesela size uç bir örnek verebilirim.
Ama güzel böyle çarpıcı bir örnek.
Winston Churchill'ı hepimiz biliyoruz.
1915'te Çanakkale Harekatı zamanında İngiltere'nin Bahriye Bakanı'ydı.
Yani İngiliz donanmasından sorumlu üst kişiydi işte.
Harekatları başarısız olunca tabii okların hedefi oldu.
Görevinden ayrıldı ve uzun süre başarısızlığını kişisel olarak gördü.
Hani böyle algıladı ve...
Evine kapanmıştı. İşte göl kenarında bir evi var oraya gidiyor.
Abisi işte abisinin hanımı çocuklar falan hepsi beraberler.
Bir gün göl kenarında yengesi resmi yaparken ona da bir tane fırça verip diyor ki hadi gel diyor sen de resmi yap.
Bir şeyler çiz boya falan diyor iyi gelir belki diyor.
O da alıyor işte zorla bir tane fırçayı ama tereddüt ediyor güzel yapamayacağım resmi yapmayı bilmiyorum diye.
Böyle gökyüzüne bir tane mavi bir nokta koyuyor çiziyor.
Nasıl bir rastlantıysa oradan dönemin ünlü ressamlarından Hazel Lave ile geliyor arkadaşlar.
Ve diyor ki Görüyor bunun yaptığı noktayı.
Ya diyor sen diyor mükemmel yapacağım diye niye küçük bir nokta yapıyorsun diyor.
Korkma diyor. Alıyor eline bir tane büyük bir fırça resmi tamamlamaya başlıyor.
Sonra Churchill'a tekrardan veriyor.
Hadi diyor sen yap diyor. Sırf bu hareketten dolayı arkadaşlar yani sadece bir resim yapma olayına başladığı için Churchill hayatı boyunca 500 tane tablo yapmış.
Ve yıllar sonra yine siyasete dönmüş biliyor musunuz?
Bu küçücük hareketi başlattığı için ve 1940'da tam da ikinci dünya...
Savaşı döneminde İngiltere Başbakanı olmuş ya bu çok büyük bir olay kendisini o çöküntü halinden çıkarırken resim yapmanın büyük bir faydası olduğunu ve eğer resme başlamasaydı o çöküntüden
çıkamayacağını da ayrıca kendisi söylemiş yani biraz önce söylediğim o küçük hareketler Gördüğünüz gibi hiç de küçük şeyler değiller.
Hatta yıllar sonra Atatürk'e olan hayranlığını da dile getirmiş.
Ne yapalım beyler dünya her yüzyılda bir dahi yetiştirir.
Şu şansımıza bakın ki bu yüzyılda da o dahi Türkler yetiştirmiş.
Bir de şu sözünü de çok seviyorum.
Çanakkale'de Mustafa Kemal'i hesaba katmadık demiştir.
Adam öyle bir kişisel algılamadan uzak ki öyle bir uzaklaştırmış ki kendini.
Her şeye gördüğünüz gibi bir kılıf bulmuş.
Her kişisel algıladığınızda Churchill gelsin arkadaşlar arkanıza.
Ve ikinci ilkemiz zamanınızın sınırlı olduğunu hatırlayın.
Beni dinleyenler biliyor. Memento Mori.
Böyle bir bölümüm de var. Çok severim bunu.
Ne demişlerdi? Stoici ifadesiyle söyleyeyim.
Öleceğini hatırla. Hayatın sınırlı olduğunu hatırladığınızda mutluluğu ertelemeyi bırakırsınız.
Mükemmel anı beklemeyi bırakırsınız.
Bundan 5 yıl sonra hiçbir önemi kalmayacak şeyler için endişelenerek koca koca haftaları harcamayı bırakırsınız.
Şöyle düşün. Eğer bugün son pazartesine olsaydı ne hissederdin?
Bugünü başkalarına kafana takarak geçirir miydin?
Onların hakkında ne düşündüklerini düşünerek harcar mıydın?
Ya da gereksiz yere üzülerek harcar mıydın?
Muhtemelen böyle yapmazdınız değil mi?
Ölümlülük budur arkadaşlar.
size en değerli kaynağınızın para, şanşöhret olmadığını, zaman olduğunu hatırlatır.
Ve paranın aksine hiçbirimiz elimizde ne kadar zaman kaldığını bilmiyoruz.
Şimdi bu ilkede bilinçli benlik ve bilinçaltı benlikten biraz bahsetmek istiyorum.
Harvard Üniversitesi'nden Prof.
Dr. Alan Langer hayatımızın %70'ini otomatik pilotta yaşadığımızı söylüyor.
%70 arkadaşlar çok yüksek bir oran bu.
Diyor ki insanlar farkında olmadan aynı düşünceleri, aynı davranışları tekrar ettiklerinde otomatik pilot haline gelirler.
Bu durumdayken zamanın nasıl geçtiğini fark etmezler.
Ama bilinçli olarak bulunduğunuz...
Ana döndüğünüzde yani o şeyleri, o andaki şeyleri fark etmeye başladığınızda hayatınızı gerçekten yaşamaya başlarsınız.
Gereksiz acı çekme seviyenizi minimuma indirirsiniz diyor.
Japonların çok sevdiğim bir sözü vardır.
Bu an bir daha asla yaşanmayacak derler.
Kendilerine anda kalmanın önemini hatırlatırken bunu söylerler.
Ne diyordu Ömer Ayyam? Geçmiş olan dünden hiç iade etme.
Yarın da gelmemişken feryat etme.
Düşünme geleceği de geçmişi de.
Şimdi sen ol da yaşamı berbat etme.
Şimdi size bir kitap okudum arkadaşlar.
Bu bilinçli bilinçaltı dedim ya.
İşte o kısmı kitaptan bahsetti diyorum.
Çok çok beğendim bu kitabı.
Kendini iyileştirme işi nasıl yapılır?
Dr. Nicole Leperon'un kitabı.
New York Times'ın çok satanlar listesine girmiş bir kitap.
Şimdi ne demek otopilota girmek arkadaşlar?
Bizim koşullanmamızın bir işlevi bu otopilot.
Beynimiz arkadaşlar, doktor diyor ki, Dr.
Le Perra, çok güzel değil mi?
Soyadı Dr. Le Perra.
Böyle istediğim gibi okumak istiyorum, Fransızca mı öğrensem acaba?
Neyse, diyor ki doktorumuz, beyin tanımalarını diyor, biz gün içerisinde bilinçli olarak sadece %5'inde yapabiliyoruz.
Koca bir gün düşünün, %100 üzerinden hesaplıyoruz ve siz arkadaşlar sadece %5'inde.
Otomatik pilottan çıkarak karar veriyorsunuz.
Bilinçaltı bir otopilota bağlıyız diyor.
Korkunç değil mi bu rakam?
Ve diyor ki bizler diyor.
Ancak bilinçte olduğumuz zaman diyor kendimizi gerçekten görebiliriz.
Yani siz gün içerisinde kendinizi yani biz hiç anlamıyoruz.
Yani sizi şekillendiren, sizi daha önceden yaşadıklarınızdan dolayı sizi şekillendiren, sizi manipüle eden işte insanlar, işte yaşadıklarınız.
Bunların arkadaşlar çok büyük bir gizli gücü var ve bunlar bizde depolanıyorlar ve biz bunları otomatik pilotta maalesef yaşıyoruz.
Bakın şöyle düşünün. Her gün aynı saatte işe gidiyorsunuz.
Kapıdan dışarı çıkıyorsunuz.
Kapıdan dışarı çıkmadan önce yaptığınız rutinler çok bellidir.
İşte ne yaparsınız? Duş alırsınız, dişinizi fırçalarsınız, bir kahve yaparsınız, kahvaltı yaparsınız ya da yanınıza alırsınız, hazırlarsınız.
İşte araba kullanırsınız. Sonra bir bakarsınız iş yerinizde gelmişsiniz ve bir anda şöyle dersiniz bana çok olur.
Ben nasıl geldim buraya?
Hatırlamam mesela. Mesela makyajımı nasıl yaptığımı hatırlamam.
İşte kıyafetimi giydiğim anı hatırlamam.
Kahveyi kahve olurken hatırlıyor musunuz bir podcastımda da söylemiştim.
Kahve yaparken gerçekten kahvenin oluş şekline bakın.
Ben izliyorum o anı yakalamak için ve farkındalığımı o tarz konularda farkındalığımı artırmak için izliyorum.
Yani bunları hatırlamayız bunları yapmayız.
İşte diyor ki doktor sizi diyor eğer diyor anı yakalamak istiyorsanız işte bunları yakalayarak bu anda.
Farkında olarak bunu pratik yapabilirsiniz ve kendinizi o zaman otomatik blottan çıkarabilirsiniz.
Ve otomatik blottan çıkan insan daha az acı çeker.
Gereksiz yere daha az acı çeker diyor.
Peki neden otomatik blotta oluyoruz biz?
Çünkü arkadaşlar bilinçaltı zihin...
Konfor alanında olmayı seviyor.
En güvenli yer daha önce bulunduğumuz yerdir.
Çünkü tanıdık sonucu tahmin edebiliyoruz.
Alışkanlıklar ve sürekli tekrarladığımız davranışlar bilinçaltımızın varsayılan modu haline geliyor.
Beynimiz de ısrarla zamanımızın çoğunu otopilotta geçirmek istiyor.
Çünkü ne beklediğini bilirse, başta demiştim ya hani bilmiyor diye yapıyor diye.
Ne beklediğini bilirse enerji tasarrufu yapacak.
İşte bu kadar basit.
Yani olay sadece tanıdık olana yönelmek beklediğini bilmek değil arkadaşlar.
Beklediğini bilmediğin zaman hani kaygılı olduğun zaman ne olursun çok fazla düşünürsün çok fazla düşünürsün ne yapacağım nasıl olacak olmazsa ne olur olursa ne olur diye.
Beyin diyor ki sen diyor bunları düşünürsen diyor bir süre enerji harcayacaksın ve vücudun yorulacaktır.
O yüzden diyor boşver biz aynı şeyleri yapmaya devam edelim.
Sonucun ne olduğunu bilelim ki enerjiden tasarruf edelim diyor.
Bu yüzden alışkanlıklarımız ve rutinlerimiz son derece bize rahat geliyor arkadaşlar.
Bakın hepsini bir toparlayayım.
Ne oldu? Ölümü unutmuş, ana otomatik yaşayan, aynı düzende sözde güvende kalması için bir bilinçaltıyla yönlendirilen bir insan olduk.
Sonucunda da ne oluyor biliyor musunuz?
Hep konuştuğumuz konulardan biri oluyor.
Sürekli erteleyen insan tipi.
E peki nasıl anda kalacağız?
Otomatik pilottan nasıl çıkacağız?
Biraz önce söylediğim pratikten devam edeyim.
Prof. Dr. Alan Langer diyor ki rutinlerinizi yaparken itirafınızda daha önce görmediğiniz yeni şeyleri fark edin.
Şimdi kahveyi yaparken kahvenizi fark ettiniz, bunu yaptınız.
Bu da belli bir süre sonra arkadaşlar maalesef rutinist haline gelecek.
Orada farkındalık belli zaman sonra düşmüş olacak.
O yüzden de Dr. Allen diyor ki etrafında daha önce görmediğiniz, dikkat etmediğiniz yeni şeyleri fark etmeye çalışın diyor.
Çünkü bilinçaltı hep aynı şeyi yapar.
Hep aynı şeyi yapıyor.
Bunu biliyorum der ve sizi otomatik moda sokar.
Beynimiz ancak yeni bir şey keşfettiğinde Bakın bir daha söylüyorum.
Beynimiz ancak yeni bir şey keşfettiğinde uyanıyor.
Arabayı ilk kez kullanmayı öğrendiğiniz günü bir düşünsenize.
Cebriyajı ayarladınız, aynaları ayarladınız işte viteste falan derken beyniniz dakikalar içinde yüzlerce bilgiyi...
işlemişti değil mi? Ama birkaç yıl sonrasında arabayı çalıştırdığınızda bu söylediklerimin hepsini otomatik platta yapıyorsunuz arkadaşlar.
Yani o anları kaçırmış oluyorsunuz.
Ya da mesela sevgiliniz size bir şey söyledi işte.
Desin ki ya sen bugün çok sessizsin.
Hayırdır ya ne oldu falan desin böyle.
Eğer siz o sevgilinizle daha önceden çok kavgalar ettiyseniz işte birbirinize çok fazla laflar soktuysanız otomatik pilot diyecek ki sana laf sokuyor.
Bak sana laf sokuyor diyor.
Sonra ne olacak biliyor musunuz arkadaşlar?
Enerji harcamayayım diye otomatik pilota alan bize o beyin.
Onun yüzünden biz kavga başlatmış olacağız.
Ve kötü sözler söylemeye başlayacağız.
Biz olayları tepki verdiğimizi sanıyoruz.
Oysa çoğu zaman olaya değil.
Geçmişte oluşturduğumuz kalıplara tepki veriyoruz.
Langer diyor ki dünyayı olduğu gibi görmüyoruz.
Onu kategorilerimiz aracılığıyla görüyoruz.
Beyninizin koyduğu etiketleri fark edin arkadaşlar.
Bu ilkeden bahsetmişken biliyorsunuz bakış açısı teorisi podcast bölümüm var.
Eğer dinlemediyseniz bu bölümden sonra onu dinleyebilirsiniz.
Üzerine cina olur diye düşünüyorum.
Ve son ilkeyi soruyorum.
Kontrol edebileceklerinizi kontrol edin.
Edemeyeceklerinizi serbest bırakın.
Bu en ünlü stoğacı ilkelerden biridir.
en zor olandır. Bu ilkeyi kendimize en kötü 2-3 günde bir hatırlatmanızı istiyorum.
Biliyorsunuz bu konudan önceki bölümlerde de ben birçok kez bahsetmiştim.
Şimdi ben şöyle bir şeyden bahsedeyim size.
Biliyorsunuz bizim bir LGS sürecimiz vardı ve istediğimiz sonuçları alamadık.
Sonuç açıklandığı zaman istediğimiz sonuçları alamadık ve ben delicesine kendimi, delicesine kendimi suçlamaya başladım hani şöyle söyleyeyim size geçen haftalarda da bir bölüm yayınlayamadım teşekkür
ederim bu arada mesaj atan herkese çok teşekkür ederim mesaj atmayı bırakmayın ya gerçekten artık ben de bekliyorum mesajlarınızı çok hoşuma gidiyor çok teşekkür ederim yani yüzlerce mesaj attım Hani bu işi bırakmayacağım.
Niye sürekli bana böyle söylüyorsunuz ya Ayça bırakma diye?
Bırakmayacağım arkadaşlar. Yani gerçekten gücüm yetince.
Hani Allah izin verdikçe devam edeceğim diyebilirim.
İşte bu süreçte ben kendimi inanılmaz yargılamaya başladım ve suçlamaya başladım.
Yani şöyle düşünün. Terapiye gidiyorum.
Bununla ilgili milyon tane makale okuyorum.
Bir sürü kurslara gidiyorum.
Deli gibi kitaplar okuyorum.
Bir sürü şeyler dinliyorum.
Neyin ne olduğunu çok iyi biliyorum.
Ama... O kadar yorulmuşum ki arkadaşlar dedim ki Ayça sal kızım dedim ya sal yoruldun dedim.
Sal dedim bırak yani bu senin kontrolünde olan bir şey değildi.
Hani senin yapabileceğin bir şey değildi.
Ama şunu gördüm annelik ilk defa çok ağır geldi biliyor musunuz?
Kendimle ilgili bir şey olduğu zaman sadece kendini düşünüyorsun ama çocukla ilgili bir şey olduğu zaman çok zormuş arkadaşlar ya.
Of çocuğu olmayanlar anne olmak isteyenler bir daha düşün gerçekten.
O kadar zorlandım ki.
Çaresizlik böyle bir şeymiş.
Ve geçenlerde işte ilk vizyona girdiğinde Odyssey'yi izledim.
Orada Matt Damon işte Tom Holland'la işte oğluyla konuşurken ona şey söyledi.
Oğlu dedi ki tam cümleyi hatırlamıyorum ama şunu demek istedim.
Benim yüzümden kötü oldu, benim yüzümden şöyle böyle oldu gibi bir şeyler söyledi.
Matt Damon dedi ki yani dedi sen kendini ne sanıyorsun dedi.
Sen dedi kimsin ki senin yüzünden bu kadar kötü şeyler olabilir dedi.
Tanrıları istemeseydi olmazdı dedi.
Ve şunu hatırladım.
Şükür bölümümde, Şükür Podcast bölümümde çok sevdiğim bir bölümdür.
Böyle bazen gerçekten düştüğümde bir el olarak görüyorum ve o bölümü dinliyorum.
Orada şey söylemiştim. Benim de okuduğum bir duada yazıyordu o.
Hani Tanrı diyormuş ya sen güzel şeyler verdiğim zaman şükrediyorsun, iyi hoş.
Kötü verdiğim zaman kimin verdiğini düşünüyorsun da şükretmiyorsun.
Hoşnut mu değilsin diye o aklıma geldi.
Dedim galiba bizim de bu olayda görmemiz gereken bir şeyler var.
Yani kontrol edemeyeceğim bir şey için kendimi yıprattım, hasta ettim, yordum.
Çözümü var tabii ki bir şeyler yapacağız yani.
Yapıyoruz da şu anda.
Yalnız böyle bir konu olunca kendimle ilgili ne diyeceğimi bilemiyorum ya böyle.
Hani sizle de artık böyle dertleşiyorum, hoşuma gidiyor.
Yani şöyle söyleyebilirim arkadaşlar.
Hayatta sadece... İki tane kategori var.
Kontrol edebileceğiniz şeyler, kontrol edemeyeceğiniz şeyler.
Kontrol edebildiklerimiz, çabamız, tavrımız, dürüstlüğümüz, hazırlığımız, verdiğimiz tepkiler, kontrol edemeyeceklerimiz, başkalarının düşünceleri, ekonomi durumu, hava durumu, trafik,
geçmişteki hatalar, herkesin sizi sevip sevmemesi.
İşte bizim kaygımızın büyük kısmı enerjimizi ikinci listedeki şeylere harcamaktan kaynaklanıyor.
O yüzden kendinizi üzmeyin.
Planlar yapın bir de arkadaşlar planlar yapın ama yap.
Yaptığınız planların sonucu olmadığı zaman yani yaptığınız planların sonucu olmayacağının ihtimalinin de yüksek olduğunu unutmayın olur mu?
Çünkü maalesef hayat nadiren planlarımıza göre gelişiyor.
Çok sinir olduğum bir söz var.
Tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarını anlat derler.
Maalesef bizim için de öyle oldu.
Umarım sizin için de öyle olmaz.
Bu bölüm bu kadar arkadaşlar.
Gereksiz yere kendinize hangi acıları çektiriyorsunuz?
Bunu gerçekten merak ediyorum.
Bana lütfen... İnstagram'dan gelin, gönderiyi paylaşacağım.
Yorumların altına yazın, oradan konuşalım.
Çok teşekkür ederim beni dinlediğiniz için.
Görüşmek üzere, bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
