
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Eylül ayının doğuşu, tarihi, hikayeleri ve size iyi gelecek hatırlatmalarını bu bölümde anlatıyorum.
---
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Altyazı M.K. videona.
Bugün Eylül'ü anlatıyorum arkadaşlar.
Eylül nedir?
Sizce Eylül nedir?
Bence Eylül ayı.
Bir takvim yaprağından çok daha fazlasıdır.
Yazın bitişi sonbaharın başlangıcıdır.
Hani yaz boyunca sürekli bir hareketlilik vardır ya yaşadık hepimiz.
Tatiller oldu, yolculuklar oldu, uzun günlerimiz oldu, uzun planlarımız, kısa planlarımız oldu.
İşte Eylül bunların yavaş yavaş çekildiği, yerini biraz daha içsel sessizliğe bıraktığı aydır.
Eylül'de okullar açılır, üniversiteler başlar, çocuklar sırt çantalarıyla sokaklara yayılır.
Şehir yeniden canlanır arkadaşlar.
Bence Eylül tamamen bu demektir.
Bence Eylül'ü seven insanlar genelde yaz insanı gibi coşkun değiller.
Kış insanı gibi kapılı da değiller.
Daha çok salıncak gibiler galiba.
Salıncağın bir ucuna melankoliyi, bir ucuna da tatlı bir huzuru koymuşlar.
Ve bunlarla salıncakta sallanırken ikisinin dengesiyle yaşamaya çalışıyorlar.
Eylül ayını seven insanlar bence tam olarak böyleler.
Eylül ayının romantik olmasının sebebi aslında bu.
Günler kısalıyor. Işıklar daha altın tonuna bürünüyor.
Yazın bence insanlar daha dışa dönük, daha kalabalık.
O hareketle, enerjiyle yaşıyorlar.
Eylül'ü bize şey diyor ya sanki hadi biraz dur.
Biraz dur. Kendine bir bak.
Mesela bana yaprakların dökülmesi insanların ölmesinden çok kendimize yüklediğimiz fazlalıkların bırakılmasını gösteriyor.
Yani kendime yüklediğim fazlalıkları bırakmam gerektiğini hatırlıyorum ben.
Çocukluğumdan beri böyle hissetmişimdir.
Koftürmacalardan, insan kalabalıklardan, fazlalıklardan bunları göndermem gerektiğini düşünmüşümdür.
Nedir mesela o kalabalıklar?
Bu sene 2 kere tatile çıktım.
4-5 kere de böyle kısa kısa tatillerim oldu.
Plajlarda, denizlerde, yemek yediğim yerlerde, gece çıkmalarımda hep yeni insanlar, yeni yüzler, yeni bedenler gördüm.
Ve bana her zaman fazla gelmiştir.
Burada itiraf ediyorum fazla gelmişti.
Olacak gibi oluyorum bazen.
Saçma sapan rakamlar verip iyi bir plaja girersiniz ya.
Yani o iyi plajda bile böyle güm güm müzik çalar.
Gereksiz decibel vardır.
Hemen yan tarafta sezonkta tör içinde vücutlarına sürmüş oldukları güneş kremlerinin yapay kokuları.
İnsan sevmiyorsunuz öylece.
Tabii ki seviyorum. Sadece zoraki buluyorum böyle ortamlara girmeyi.
Ya da bir denize girmek istediğimde...
Tanımadığım insanlarla bu kadar dip dibe olmayı zoraki buluyorum.
Bu yüzden bu sene arkadaşlar bilmem kaç tane yıldızı olan otellere gitmedik.
Biliyorsunuz ki bir çocuğum var.
Çocuktan dolayı hep o şekilde otellere gitmiştik.
Yemek oluyor vesaire oluyor.
Onu oyalayacak şeyler oluyor. Rahatlık ve konfor açısından.
Ama artık bizimkisi eşek kadar olduğu için koy koy gezelim dedik.
Ben şöyle söyleyebilirim size.
Acıktığımda denizden çıktıktan sonra o çantamdaki fındıklı kakaolu top keki.
Hapır şupur yerken, ıslak ellerimle yerken az insanın olduğu bir koyda yapay bir şemsiyenin değil de canlı canlı ağaçların verdiği doğal gölgede sandalyemde oturmak şu ana kadar yaşadığım en gerçekçi
hislerimdendi. Uzun süredir hiç bu kadar yani cidden söylüyorum hiç ben gibi hissetmemiştim.
Koya giderken çocukluğumda yemeyi sevdiğim, yıllardır yemediğim ıvır zıvır ne varsa hepsini aldım.
Yediğimiz şeye dönüşürüz felsefesini düşünmeden aldım.
Ve onları yerken, yüzmenin de verdiği rahatlama hissiyle yerken o kekleri, cipsleri, bir de üzerine o günleri hatırladım.
Bir şey söyleyeyim mi size?
En az 3 seans terapiye ve 2 Marcus Aurelius kitabına eşdeğerdi.
Böyle hissettirdi bana.
Geçmişim, geleceğim, isteklerim, tatmayı arzuladığım o hisler, hepsini düşündüm bu koyda.
Geçmişte yaşadıklarımız, bugün bulunduğumuz yer bazen arzu ettiğimiz gibi olmayabiliyor.
Ya da hayal ettiğimiz gibi.
Ama geleceğimize daha iyi ya da daha kötü yapmak gibi bir şansımız var.
Nefes aldığımız sürece bu şansımız var.
Ve bunun seçimi bize ait.
Ben de o anlarda bunu hatırlamıştım.
Ama o sırada benim çocuğumu görmeniz lazımdı.
Tam bir burjuva. Hiç umurunda değil.
Yani o kadar işte hani yemek aradık.
İşte vız vız falan bir şeyler de var.
Her zaman yemesini istemiyoruz.
Tercih etmiyoruz da. Tabii ki izin verdiğimiz zamanlar oluyor ama.
Yani o kadar memnunsuzdu ki.
Aqua farklar yok. Önüne her zaman hazır yemekler gelmiyor.
Her istediğini her anda yiyemiyor.
Hani ne bileyim gidip işte dondurma yerinden açıp da istediği dondurmayı alamıyor.
Bu böyle ona böyle çat çat diye vuruldu suratına.
İnanılmaz mısızdı. Ama...
dönüşte gerçekten çocuk tam bir stoğa kafasıyla şey söyledi bana anne dedi bu spontane tatil dedi bana galiba dedi çok iyi geldi dedi hani böyle iyi hissediyorum hafiflemiş hissediyorum dedi ben
de zaten bu hissiyatlarımızdan ve bu konuşmalarımızdan yola çıkarak Eylül ayını anlatmak istedim size Hani biraz önce dedim ya Eylül ayı hepimize yeni bir dönem diye.
Biz genelde yeni dönemi ne zaman yaparız arkadaşlar?
Aralıkta. Değil mi? Yeni dönem.
İşte yeni yeni diye hepimiz ne düşünüyoruz?
Aralık ayını düşünüyoruz. Yani yılbaşıyla bağdaştırırız.
Yeni yıl, yeni planlar, yeni hayaller, yeni rutinler diye söyleriz hep.
Ama bana... Bu hep zorlamaymış gibi geliyor.
Hani bir çocuğa zorla istemediği bir brokoli yedirsiniz ya.
Tam olarak böyle bir his.
Hadi yeni yıl geldi.
İşte ben de yeni bir başlangıç yapayım.
Ben de işte bir tane bir vizyon panosu hazırlayayım.
Şöyle yapayım. Ben yapmadığımı tabii ki yaptım ama hani gerçekten derinlerinde hissiyat olarak zorlama gibi geliyor.
Bence aslında gerçek başlangıç Eylül'dür ya.
Düşünün hala aynı yılın içindeyiz.
Geriye dönüp baktığımızda yılbaşında kendimize verdiğimiz sözleri, hayalleri, planları elde kontrol edebiliriz.
Ne kadarını yaptım, ne kadarını yapamadım.
Bence bu soruların cevabı bu ayda daha anlamlı hale gelir.
Bir de işin çok net, çok somut bir tarafı var.
Hava. Ağustos'un yakıcı sıcağından sonra Eylül öyle bir keskin geçiş yapıyor ki bize öyle bir keskin geçiş yaşatıyor ki birkaç gün öncesine kadar terden bunalıp buz gibi su içmeye çalışırken bakıyoruz ki artık
soğuk suya bile ihtiyaç duymuyoruz.
Ilık su içmeye başlıyoruz.
Sokağa çıkarken elimize uzun kollu bir şey alıyoruz mesela ince bir hırka arıyoruz ya da bir tane sivişört arıyoruz.
Yani bunların hepsi Eylül'ün işareti ve bir anda oluveriyor.
Bir de etrafımızdaki tonlar değişiyor.
Yani ruhumuza işleyen şeylerden biri renklerdir, tonlardır değil mi?
Yazın capcanlı renkleri, sarıları, turuncuları, mavileri böyle yavaş yavaş yerine daha toprak tonlarına bırakıyor.
Dolabımız bile değişiyor.
Bu kadar keskin, bu kadar hissedilir bir geçişi yılbaşında yaşamıyoruz.
Yılbaşında sadece marketlerde alışveriş yerlerinde yaşıyoruz.
İşte Happy Christmas şeyleriyle, onların ürünleriyle.
Aralık, Ocak, Şubat.
Bunun hepsi birbirine benziyor.
Hepsi soğuk. Bir ay öncesi de soğuk.
Bir ay sonrası da soğuk. Ama Eylül ölmüyor.
Eylül tam bir dönüm noktası.
Bana göre yeni bir şeye başlamanın, yeni hayaller kurmanın en doğru zamanı işte bu yüzden Eylül.
Bedenimiz de buna uyumlanıyor arkadaşlar.
Şey vardır bilirsiniz mutlaka, vücut saatimiz.
Biz fark etmesek de bedenimizin kendi ritimleri var.
Günlerin kısalmasıyla birlikte hormonlarımız, uyku düzenimiz, yeme içme alışkanlıklarımız hepsi değişmeye başlıyor.
Beden bu geçişi hissediyor ve yeni bir rutin arıyor aslında.
Yani aslında... Eylül ayı biyolojik olarak da bizi yeniliğe çağırır.
O yüzden bence hayal kurmak istiyorsanız, yeni bir şeylere başlamak istiyorsanız, hayatınızda küçük ya da büyük bir değişiklik planlıyorsanız en doğru ay kesinlikle Eylül.
Eylül'de bu değişimi sadece siz istemiyorsunuz.
Doğa da istiyor, zaman da istiyor, bedenimiz de istiyor.
Ve sizinle bunlarla beraber aynı yönde hareket etmeye başlıyorlar.
Aslında bizim vücut saatimiz de değişiyor arkadaşlar dediğim gibi.
Vücut saati adaptasyonu diye bir şey var.
Biyolojik saat dediğimiz sistem.
Doğal ışığa, sıcaklığa, günlük rutinlere bunların hepsinden bağlı.
Eylül'de ne oluyor? Işık süresi azalıyor.
Sıcaklık düşüyor. Bu da vücudumuzun saatinin yeniden düzenlenmesi gerektiği anlamına geliyor.
Yani eğer yaz boyunca gece geç yatıyor, geç kalkıyorsanız bu geçi sizi biraz sarsebilir.
Ama aynı zamanda bu bir fırsat.
Yatma, sabah ışığını alma rutinleri kurmak, dışarıda gündüz vakti vakit geçirmek bu adaptasyonunuzu kolaylaştırır.
Zaten yapılan araştırmalarda ışık resetleme diye bir şey bulmuşlar.
Sabah ışığına çıkıyorsanız vücut saatinizi yeniden kendi olması gerektiği alanına oturtuyorsunuz diyorlar.
Harvard Üniversitesi'nde fikolog Kathleen Voss'un fresh start effect diye bir kavram var.
Bulduğu bir kavram. Bunun araştırmaları göstermiş ki insanlar yılın dönüm noktalarında özellikle Eylül'de kendilerine yeni bir sayfa açmaya daha yatkın hissediyorlar psikolojik olarak.
Günlerin kısalmasıyla melatonin ve şeratonin dengemiz değişiyor.
Daha çok uyumak, daha çok içe dönmek istiyoruz.
Bunu da avantaja çevirmek lazım.
Mesela yeni bir rutin başlatmak için bence Eylül çok güçlü bir ay.
Stanford'dan da Dr.
Andrew Hubert'ın da ışık ve beyin saati üzerine çalışmaları var.
Onu söylediği şey şu.
Sonbahar sabahlarında 10-15 dakika gün ışığı almak.
Ama sabah gün ışığından bahsediyor.
Beynimizin biyolojik saatini yeniden ayarladığını ve ruh halimizin de toparlandığını söylemiş.
Yani anlayacağınız arkadaşlar Eylül'de yapacağınız basit bir sabah yürüyüşü gün boyu psikolojinizi dengelemenize yardımcı olabilir.
Şimdi biraz tarihe bakalım arkadaşlar.
Antik Mısır Kraliçesi Nefertiti biliyorsunuz.
Nil'in taşma dönemlerine Eylül ayı denk geliyormuş.
Ve Eylül'de güzellik ve sağlık ritimleri yapıyormuş kendisi.
Ben hiç duymamıştım bunu.
Bal ve hurmayla karışımlar yapıp cildine sürüyormuş.
Ve bedenini bu şekilde yeni sezonu hazır hale getirdiğini iletmiş.
Yani yapılan çalışmalarda bunun kullandığı görülmüş Nefertiti'nin.
Mesela ben balla ilgili şunu söyleyebilirim.
İçtiğim sade Türk kahvesinin kalan telvesine biraz bal koyup işte ellerime...
işte vücudumun yettiği kadar yerlerine biraz da yüzüme hani çok çizmesin, bastırmasın diye böyle arada bir yaparım.
Yalnız sade kahve. 37 yaş sorunsalı.
Şaka yapıyorum. Ben hep sade kahve içerdim zaten.
Bunu yaptığım zaman mesela bana hafif bir peeling etkisi veriyor.
Normalde güzel kuzumun kesinlikle bunu istemiyor ama ben onu yaptıktan sonra verdiği hissiyatı ve yumuşaklığı çok sevdiğim için buradan size de söyleyeyim.
Siz de yapın. Mesela Osmanlı'da da Hürrem Sultan'da Eylül aylarında Bağ bozumu sofraları düzenlermiş.
Üzüm ve narla hazırlarmış.
Çerbetler yaparmış.
Hem sağlık hem de bereket olarak görülmüş bunu.
O da aynı şekilde arkadaşlar.
Eylül ayında da kendisine ayrı yani farklı daha özel güzellik rütbeleri oluşturulmuş.
Eylül ayının hava değişimiyle beraber daha fazla etkisi olduğunu düşünüyormuş çünkü.
Tarihteki çoğu uygarlık arkadaşlar 50 ayını şükranın, sebat etmenin, bereketin sembolü olarak görmüşler.
Döngüsel bir yaşam felsefesi için yapmışlar bunu.
Ne demek döngüsel yaşam felsefesi?
Yani hayatı düz bir çizgi gibi değil, sürekli dönen bir çember gibi görmek.
Ne yaparsanız yapın bir gün gelir ve size geri döner.
Ne yaparsanız yapın.
Bir gün gelir ve size geri döner.
Çok severim bu sözü. Yazın tohum attınız toprağa, çalıştınız, uğraştınız.
Belki bir tatil bile yapamadınız.
Eylül diyor ki, şimdi karşılığını alacaksın.
Şimdi karşılığını almaya başlayacaksın.
Tıpkı ilişkilerimizde, işte çalışmamızda olduğu gibi.
Birine sevgi ektiyseniz...
O kişide olmasa bile zamanı gelince o sevgi size mutlaka geri dönecek arkadaşlar.
Ama erken ama geç.
Çok seven çok sevilir.
Ben buna inanıyorum. Hep inanmışımdır.
Aşırı bir humanist yaklaşım olarak görebilirsiniz bunu.
Ama hayattaki deneyimlerim, tecrübelerim bana bunu rahatlıkla söyletebiliyor.
Sevgiyle yaşamaya, umutla devam etmeye, umut etmeye devam edin.
Her şeyin olması gerektiği gibi.
Filizlenince zamanı bellidir.
Bekleyin arkadaşlar. Bu arada Eylül kelimesinin de kökenini söyleyeyim.
Türkçe'de Eylül, Arapça Aylül'den geliyor.
Okuması böyle değil zaten U şapkalı.
O da Aylül'de Süryanice Eylül'den gelir.
En eski halini söyleyeyim size.
Akatça'da Leuli'den gelir.
Kelime anlamı da hasat, bağ bozumu demek.
September o da İngilizcesi.
Kökeni septem'den geliyor latince.
7 demek. Neden 7 Eylül 9.
ay? Çünkü eski Roma takviminde yıl Mart'ta başlıyordu.
Eylül'de 7. aydı ama bunu daha sonradan takvim değişmesine rağmen değiştirmediler ve ismi böyle kaldı.
Eski zamanlarda dinler bugünkü kadar örgütlü hale gelmeden önce insanlar doğadaki büyük olayları anlamak için mitolojiyi kullanıyordu biliyorsunuz.
Yunan mitolojisi de bu yüzden doğdu zaten.
Mevsimlerin değişmesini, yağmuru, fırtanayı, bereketi açıklamak için.
Sadece bunu değil, farklı şeyler açıklamak için de var ama şu anda mevsimlerden, Eylül'den bahsettiğimiz için bu kısmını söylüyorum.
Bu hikayeleri ilk olarak eski Yunanlılar anlatıyordu.
Yani kökeni Anadolu ve Ege'nin antik halklarına kadar dayanıyor.
En bilinen hikayelerden biri, bizde ilgilendiriyor arkadaşlar.
Fersafon, bereket tanrıçası Demeter'in kızı.
Yeraltı tanrısı Hades, Fersafon'u görüyor ve ona görür görmez aşık oluyor.
Ve onu yeraltına kaçırıyor.
Kızın yokluğuyla tabii ki annesi Demeter çılgına dönüyor, deliriyor.
İşte hemen yeryüzüne bereket vermeyi kesiyor.
Ekinler kuruyor, toprak donuyor.
Tabii ki insanlık açlıkla karşı karşıya kalıyor.
Sonunda Tanrılar bir anlaşma yapıyor.
Hatta rivayete göre Zeus da işin içine girmiş.
Fersafon yılın bir kısmını annesiyle yeryüzünde, bir kısmını da Hades'le yer altında geçirmeye karar veriyorlar.
Yani anlaşmaları bu. İşte bu yüzden Fersafon yer altına indiğinde...
Sonbahar ve kış başlar.
Yeryüzüne çıktığındaysa bahar ve yaz gelir.
Bu mitolojik hikayeyle ben hep bırakmayı hatırlatıyorum kendime.
Hani biraz önce Eylül ayı yeni yıl gibi yeni başlangıçlar dedim ya.
Eylül ayı bence bir de bırakmaktır.
Artık bana hizmet etmeyen alışkanlıkları bırakmayı hatırlıyorum.
Hatta kişileri de. Çünkü bazen çok uzun süre o işe ya da belki o kişiye çok emek verdiğimiz için bırakmaktan korkabiliyoruz.
Batık maliyeti yanılgısı diye bir olgu vardır.
Bir şeye çok emek verdiğiniz zaman ya da para harcadığınız için artık işe yaramadığını bilseniz bile bırakmak istemezsiniz.
Yani ben bu işe yıllarımı verdim, bu ilişkiye onca yılımı harcadım, işte bu projeye tonla para döktüm, şimdi nasıl bırakayım duygusu.
Ama bazen mantıklı olan bırakmaktır.
Çünkü geçmişimizi geri kazanamıyoruz ama böyle yaparak annesine yapışmış bir koala gibi bunlara tutunarak geleceğimizi harcıyoruz.
Onca yıl sulamaya çalıştığınız ama artık çürümüş bir ağacı hala suladığınızı düşünün.
Ne yaparsanız yapın o ağaç artık meyve vermeyecek.
Bu yüzden Eylül ayını fazladıklarınızı silkeleyerek belki bu geçen 8 ayda neler yaptıklarınızı da gözden geçirerek yeniden başlamak olarak görebilirsiniz.
Ahmet Amca Tanpınar huzur romanında mevsim geçişlerini betimlerken şöyle demişti.
Bir şeylerin bittiği ama her bitişin içinde yeni bir zamanın bilizlendiği demişti.
Çok hoşuma gider. Tuncel Kurtiz'in o efsane oyunculuğundan özel filmi.
O adamın gerçekten o filmde kullandığı cümleler, verdiği kitaplar benim acayip hoşuma gitti.
Her bölümünü izlemedim.
Böyle parça parça gerçekten ciddi söylüyorum bunu.
Youtube'dan böyle iyi olan bölümleri ya da Tuncel'in bu şekilde repliklerin olduğu bölümleri izledim.
Onlardan biri de bu efsane oyunculuğundan sevdiğim bir sahnesi var.
Onunla bitireceğim bu bölümü.
Başladığı yerde biterse her şey bittiği yerde yeniden başlar.
Bak, bak dikkatli bak yani.
Görmüyor musun bak? Tek başınaydı.
Koca dünya kulağına yapamazsın diyordu.
Ona buradan giremezsin dediler.
Girdi. Ona burada kalamazsın dediler.
Kaldı. Ona sen tek başına bu halinle...
Koca dünyanın tepesine mi çıkacaksın dediler.
Yapamazsın dediler.
Yaptı. Beni hangi platformdan dinliyorsanız lütfen takip etmeyi unutmayın.
Sosyal medyada bekliyorum.
Görüşmek üzere. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
