
Dünyaca Ünlü Psikologların İyileşme Hikayeleri
17 Şubat 2025 · 27 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Travmaların gölgesinden çıkıp ışığa yürüyen iki büyük psikolog: Carl Jung ve Viktor Frankl. Onlar sadece insan zihnini anlamaya çalışmadı, kendi acılarından iyileşmenin yollarını da buldu. Jung’un karanlık yüzleşmeleri, Frankl’ın toplama kampındaki umudu… Peki, yaşadıkları yaralardan nasıl güç devşirdiler? Kendi içsel çöküşlerinden nasıl bir iyileşme yolculuğu çıkardılar?
Bu bölümde, dünyaca ünlü psikologların kendi yaralarını nasıl sardıklarını anlatıyorum. Çünkü bazen en iyi şifa, en derin acılardan doğar.
***Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün sizi dünyanın en büyük psikologlarından bazılarının iç dünyasına götüreceğim.
Onları hep başkalarını iyileştiren insanlar olarak biliyoruz.
Ama peki ya kendi acıları için neler yapmışlar?
Nasıl iyileşmişler?
Bunlardan bahsedeceğim. Carl Jung'un deliliğinin eşiğine gelip bilinçaltında kaybolmasını ve Viktor Frankl'in bir toplama kampından hayatta kalma savaşını anlatacağım.
Carl Jung'u hepimiz tanıyoruz.
Ünlü İsviçreli psikiyatrist.
Modern psikolojinin en ünlü isimlerinden biri.
Aynı zamanda spiritel bir rehber.
Ve mistik araştırmacısı bir düşünür.
1960'larda Jung'la bir röportaj yapılıyor.
Ve ona bizi neyin mutlu edeceğini soruyorlar.
Ve Jung 5 tane madde söylüyor.
Birincisi diyor ki fiziksel ve mental sağlığınız iyi olacak.
İkincisi samimi ve kişisel ilişkilerinizi kurabilecek düzeyde olacaksınız.
Üçüncüsü doğanın ve sanatın güzelliklerini anlayabilen bir yeteneğiniz olacak.
Dördüncüsü de tatmin olduğunuz bir meslek ve makul denilebilecek yaşam standartlarına sahip olmanız lazım.
Beşinci olarak da hayatın iniş çıkışlarıyla başa çıkabilmek için manevi bir bakış açınızın olması gerektiğini söylüyor.
Bunları söylerken Jung tam 85 yaşındaydı.
Peki bu noktaya gelene kadar şu kısa anlaması kolay ama sağlaması epey zor maddeleri Söylemeden önce nasıl bir süreç geçirdi?
Yani neler yaşadı?
Jung'un babası çok katı bir protestan papazı.
Annesi de geceleri ruhlar tarafından ziyaret edildiğini iddia eden melankolik bir kadın.
Bir de bu kadar ilginçli ki yetmezmiş gibi baba tarafından dedesi yani babasının babası söylentilere göre Göthe'nin gayrimeşru çocuğuymuş.
Aynı zamanda da dedesi de bir doktor.
Annesinin babası da yani anne tarafından dedesi de ölülerle konuştuğunu iddia eden birisiymiş.
Yani Jung bu süper etel konularla ilgisini işte mistik olaylara olan bağlantısını vesaire anne tarafından almış zaten.
Ve Jung 5-6 yaşlarındayken annesi bir sinir krizi geçiriyor.
Hastaneye kaldırıyorlar.
Birkaç ay tedavi görüyor hastanede.
Zaten geceleri sürekli böyle yatağından kalkıp ruhların geldiğini iddia ediyor.
Onlarla konuşuyor. Onlarla işte sohbet ettiğini vesaire söylüyor.
Ve bu şekilde kendi kendine konuşmalarının çoğuna da yani biz kendi kendine diyoruz.
Çünkü o iddia ediyor ruhlarla konuştuğunu.
Jung bunların hepsine çocukken şahit olmuş.
Yani böyle bir çocukluk geçirmiş.
Düşünün yani anneniz sürekli yan oduna da yakın zaten odaları birbirine.
Sürekli böyle birileriyle fısır fısır bir şeyler konuşuyor.
Yani böyle bir durum içinde. Ve bu yüzden de Jung aşk kelimesini annesiyle bağdaştırıyor.
Annesinin bu tavırlarına karşılık da bir tür güvensizlik duygusu oluşturuyor.
Ve her zaman aşk denildiği zaman gözünün önüne güvensizlik duygusu gelirmiş.
Annesinin yüzünden yani.
Bu bir travma sanırım.
Zaten kendisi evlendikten sonra da eşini birkaç kere aldatıyor.
Çünkü kendisinin ne kadar aşkla ilgili güzel şeyler söylese de ya da eşini ne kadar sevse de Bununla alakalı herhangi bir şekilde güvenli ortamı oluşturabilecek, sadakat hissedebilecek herhangi bir durumu mevcut
olmuyor maalesef bu taramalarından dolayı.
Annesinin geceleri odasına geldiğini iddia ettiği bu varlıklar sayesinde küçük Carl bilinçaltı ve bilinmeyen güçler üzerine o zamanlardan düşünmeye başlıyor.
Ailesi çok fakir, o da çok sessiz bir çocuk ama okulda başarılı ta ki 12 yaşında okulda bayılana kadar.
Arkadaşlarıyla bir kavga yapıyorlar, daha doğrusu bir tane çocuk ona sataşıyor ve çocuk buna vuruyor, bu yere düşüyor.
Bayılıyor o anda ama bayılma numarası yapmaya devam ediyor ayıldıktan sonra.
Çok kısa sürüyor. 3-5 saniyelik bir şey diye kendi söylüyor.
Yani bunun hakkına yok daha sonra şöyle bir şey söylüyor.
O gün diyor bilerek bayıldım.
Çünkü çalışmaya devam etmek istemiyordum.
Babasının maddi sıkıntılar yaşadığını bildiği için.
Başarılı olmalıyım diye düşünüyor.
Yani okulu bırakmaya çalışıyor.
Kendince çocukça hani okula gitmezsen babamın zaten parası yok.
Zor durumda kalmaz diye düşünmeye çalışıyor.
Ve kendi kendine sürekli baskı yapmış.
O gün vücudu o baskıya dayanamamış arkadaşlar.
Ve aslında o çocuğun vurmasından dolayı değil.
Bu baskılara dayanamadığı için o baskıyı reddettiği için vücudu bayılıyor.
Ve yerden de bu yüzden kalkamıyor zaten.
Öyle böyle sonra 20 yaşına geliyor.
Buraları detaylı olarak anlatmayacağım.
Biz çünkü iyileşmesine odaklanacağız.
20 yaşına geldiğinde bir tane rüya görüyor.
Bunun sonucunda tıp ve doğa bilimleri okumaya karar veriyor.
Bakın yine rüya dedim. Rüyalar bölümüm dinlediyseniz orada zaten Jung'un bir garip bir rüyası var.
Ondan bahsediyorum. Üniversiteye gidiyor ve üniversiteye gittikten bir sene sonra babası ölüyor.
Cenazesinde annesi Yunk'a dönüp diyor ki baban Selin için zamanında öldü.
Yani annesi bu tarz durumlarda anlayacağınız böyle son gaz devam ediyor bu tarz manyaklıklarına.
Böyle bir annesi varmış maalesef çok büyük yaralar almış o yüzden.
Babasını da erken kaybettiği için babasını çok severmiş.
Bu şekildeki psikolojik olarak sıkıntılarına devam etmiş.
Ve Yunk'un anne tarafı...
Çoğu hepsi neredeyse bu tarz ruhani işlerle uğraşıyor.
Mesela üniversite okurken medyumluk yapan kuzenin yanında kalıyor Jung.
Ve birkaç sene bununla beraber yani kuzeniyle beraber medyum seanslarına kayda alıyor.
Hatta bunlarla ilgili doktora tezi bile var.
Yani bu tarz ruhani mistik olayların etkisinde bayağı bir kalıyor.
Psikanalize yöneldikten sonra Jung Freud'la çalışmaya başlıyor.
Ama şöyle oluyor. Jung bilinç dışı komplekslerin varlığına dair bir tane kitap çalışması yapıyor.
Jung'un zaten biliyorsunuz olayı bilinç dışı etkenler üzerine.
Bu kitabının da bir tane kopyasını Freud'a gönderiyor.
Ve sonrasında Freud bunu çok beğeniyor.
Buluşmak istiyor, buluşuyorlar.
Saatlerce süren sohbetlerden sonra Freud diyor ki sen gel benim yanımda çalış.
Benim oğlum ol diyor. Ama bu sohbetler öyle işte sen nasılsın, çocuk çocuk nasıl öyle bir sohbetler değil.
Tamamen kendi fikirleriyle alakalı fikir alışverişleri yaptıkları bir sohbet oluyor.
Ve tam 13 saat boyunca oturup fikir alışverişleri üzerine konuşmalar yapmışlar.
Şimdi burada şöyle bir durum var.
İkisinin de zaten hayatında bazı eksiklikler var.
Büyük rol model. aldıkları ya da sevgi kısmını eksik oldukları.
Mesela Freud'un oğlu yok.
Junko oğlu yerine koyuyor.
Junko'nun da babası yok.
O da bu konuda zaten sıkıntılı.
Annesinden zaten herhangi bir hayır falan gördüğü yok.
O da Freud'u babası yerine koyuyor ve aralarında bu tarz bir ilişki başlıyor.
Baba oğul diye tabir edilen bir ilişki başlıyor yani.
Ve Freud, Jung'u varisi olarak atıyor.
Beraber çalışmaya başladıktan sonra Jung bir şeylerden rahatsız oluyor.
Şimdi Jung'un aslında ilişkinin hikayesi.
Freud'un yanına geçtikten sonra başladı.
Yani işte Freud'u babası yerine koydu.
Çok güzel şeyler oldu. O ona iyi geldi değil.
Aslında Jung Freud'un yanına geldikten sonra yaraları açılıyor.
Ve iyileşmeyen o şeylerini görmeye başlıyor.
Çünkü rahatsız oluyor Freud'un yanına geldikten sonra.
Ve uzun süre rol yapıyor Freud'a.
çalışırken onunla. Memnunmuş gibi görünüyor.
Onun teorilerine katılıyormuş gibi yapıyor.
Mış gibi yapıyor yani. Hani mış gibi yapıyoruz deriz ya.
Onun gibi yapıyor ve eninde sonunda mış gibi yapması bu sahte hayatı onu ruhsal bir çöküntüye sokuyor.
Ve fark ediyor ki ben Freud'a katılmıyorum.
Yanından ayrılmaya karar veriyor.
İşte Jung'un aslında kendini bularak onu iyileştirme süreci burada.
Confucius demiş ya herkesin iki hayatı vardır.
İkincisi yalnızca bir hayatınızın olduğunu anladığınızda başlar.
İşte Jung da sadece benim bir hayatım var ben bu adamın yanında mış gibi yapamayacağım deyip kendi yaralarını sarmak için kendi olması gerektiği yola ilerlemek adına onun yanından ayrılmaya karar veriyor.
Evet Freud'u mesela ben de bazı görüşlerini, yazdıklarını, çözdüklerini evet ben de beğeniyorum ama hani her şeyi böyle cinselliğe bağlaması sonunda yani ne olursa olsun oraya çıkıyor.
Yani şey aklıma geliyor. Zeus 1, cinsellikte Freud 2.
Zaten Freud, Jung'un teorilerinin bilim dışı olduğuna inanmaya başlamış oralar.
Jung da Freud'un bakış açısını fazla dar buluyor.
Her şeyi cinsellere dayatmasından çok sıkılıyor.
Sen diyor çok dar görüşlü bir adamsın diyor.
Jung Freud da ilişkilerinin sona erdiği gün defterine aynen şöyle bir not almış arkadaşlar.
Ben babamı kaybettim ama artık özgürüm.
Freud ve Jung'un dostluğu bir film olsaydı başlığı muhtemelen büyük beklentiler ve kaçınılmaz çöküş olurdu.
Çünkü bilim dünyasında da çok büyük ses getiren bir ilişkileri vardı.
Freud, Jung'u resmen varisi olarak görüyordu.
Biraz önce söylediğim gibi oğlum diye çağırıyordu onu.
Jung da Freud'a çok aşıktı.
Onun geliştirdiği psikolojik teorisini destekliyordu.
Bilinçaltının insan davranışlarını nasıl şekillendirdiğini anlamaya çalışıyordu onunla beraber.
Ama Jung'un zihninde daha başka sorular var.
vardı arkadaşlar. Yani Freud her şeyi cinsellik üzerinden açıkladığı için Jung da bilinçaltının sadece bastırılmış arzularımız olmadığını işte daha büyük, daha kolektif bir anlam taşıdığını düşünmeye başlamıştı.
Yani biz şu zamanda olsa mesela düşünün Dünyanın en iyi bilim adamının yanında çalışıyorsunuz işte siz de o dalla uğraşıyorsunuz diyelim.
Ama onun fikirlerine uymadınız.
Ya bir şekilde idare edeyim ya bu adam diyorsa bu adam biliyordur.
Yani bir şeyleri doğrudur diye düşünürsün.
Hani idare etmeye çalışırsın ama Jung öyle yapmıyor.
Bir gün hatta Freud'un evinde otururlarken aralarında şöyle bir diyalog geçiyor.
Jung diyor ki Freud'a sence insan ruhunda doğuştan gelen imgeler olabilir mi diyor.
Freud da diyor ki eğer mistik şeylere girmeye kalkarsan seni kimse...
ciddiye almaz.
Yani bu aralarındaki ilk kırılma noktası arkadaşlar.
Freud, Jung'un terörlerinin bilin dışı olduğuna inanmaya başlamıştı.
Jung da Freud'un bakış açısına fazla dar buluyordu ve sonra dediğim gibi kopuş geldi.
Freud'dan ayrıldıktan sonra Jung'un içinde bir boşluk oluyor.
Çok normal, büyük bir şok etkisi yaratıyor.
Onun aslında bir çöküşe gireceklerini düşünüyorlar.
Ama sonra şöyle bir olay yaşanıyor.
Jung kendini böyle garip garip imgelerle, işte imgeler görürken, farklı farklı şeyler görünürken ve değişik değişik sesler duyarken buluyor.
Aynı annesi gibi. Bir gün oturduğu sandalyede gözlerini kapatıyor ve zihninde kendi cesedini görüyor.
Ve uyandıktan sonra diyor ki benim içimde bir şeyler ölüyor.
Sonra hakkına iğrenç bir fikir geliyor.
Çok korkutucu daha doğrusu.
Diyor ki ben ya deliriyorsam ya delirmekteysem diyor.
Çünkü çok fazla çiçekmeye başlıyor o sıralar.
Bir de Birinci Dünya Savaşı var.
Tam savaşın arifesinde yaşıyor bunları.
Hem kendi içinde savaş veriyor.
Hem dışarıda bir savaş var.
Fiziki olarak bir savaş var.
Bunu fark ettikten sonra kendisini toplumdan izole ediyor.
Yani diyor ki benim bir sorunum var.
Freud'un... Yanından da ayrıldı.
İşte başkasının yanına gidebilir.
Foyla kafa tutmak için başka çalışmalar yapabilir.
Kanıtlamaya çalışabilir. Hırs yapabilir.
Ama onu yapmıyor arkadaşlar.
Çok güzel bir iyileşme hikayesi.
Kendi içine çekiliyor.
Yani kendine bakmaya çalışıyor.
Hani Doğan Düzeloğlu böyle röportajlarında hep şöyle söyler ya.
Yalvarıyorum size hani.
Akşamlara uyumadan bir 10 dakika defterinize yazın.
Bütün duygularınızı yazın.
Kendinizi, kendi içinizi o zaman görürsünüz.
Kendinizi o zaman iyileştirirsiniz diye.
İşte Jung aynen böyle yapıyor.
Kendi içine çekiliyor.
Zürich'teki klinik işini bırakıyor.
Orada bir klinik işi bulmuştu Freud'dan sonra.
Onu da bırakıyor. Ve ne yapıyor biliyor musunuz?
Göl kenarına gidiyor. Göl kenarına taşınıyor.
Yani akademik kariyerini ve psikiyatri klindeki çalışmalarını askıya alıyor.
İsviçre'ye gidiyor. Bir kasabaya gidiyor.
Ve göl kenarında inzivaya çekiliyor.
Bunu neden yaptı peki sizce?
O kadar olayın üzerine Freud'a hırslanıp hazır bilim dünyasında ün kazanmışken neden inzibaya çekildi?
Çünkü... İyileşmek istiyordu değil mi?
Çünkü kendini anlamak istiyordu.
Bilinçaltında beliren bu imgelerin sadece bir hastalık olmadığını, daha derin bir anlam taşıdığını biliyordu.
Ve sonra kendi içsel varlıklarıyla konuşmaya başlıyor.
Yunkuk bilinçaltında çünkü belirli figürler ortaya çıkmaya başlamıştı.
Bu figürlerle gerçek insanlar gibi konuştuğunu yazmaya başladı.
Yani onlarla konuşuyormuş figürlerle, o gördüğü figürlerle.
Hatta bunlardan en önemlisine bir tane isim veriyor arkadaşlar.
adını veriyor ve buna bir bilge diyor.
Bir gün göl kenarında görürken zihninde uzun sakallı yaşlı bir adam görüyor ve onunla bir diyalog geçiyorlar.
Jürg diyor ki ona ben diyor deli miyim yoksa gerçeklik mi değişiyor?
Filamon da diyor ki senin...
Kırmızı kitabı biliyorsunuz.
Hatta söylemiştim yüreğiniz varsa okuyun diye.
Bu kırmızı kitap günlüğüne hepsini kaydediyor.
Ve burada fark ediyor ki bu imgeler aslında onun kendi bilinçaltı parçaları.
Bunu biz nasıl kullanabiliriz sizde arkadaşlar?
Şöyle eğer zihninizde rahatsız eden düşünceler varsa o düşüncelerle diyalog kurun.
Aynı yukun yaptığı gibi.
Ve duygularınızı bastırmayın.
Onları kağıda dökün.
Resmedin. Kendinizi anlatın.
İçinizdeki en korkutucu şeyle yüzleşin.
Onu güçsüzleştirir çünkü.
Ve sonra Jung diyor ki ben diyor daha farklı alanlarda bir şeyler yapacağım.
Yani bu psikoloji alanında evet bir şeyler biliyor.
Kendi de yapıyor ama farklı farklı alanlara yönlendireceğim kendimi diyor.
İşte simyaya, mitolojiye ve arketiplere üzerine çalışmalar yapıyor.
Araştırmalar yapıyor. Onu öğrenmeye başlıyor.
Yani şimdiki zamana bakarsak yeni bir hobi edinmiş oluyor kendisine.
Savaş yıllarda eski metinleri okuyor.
Savaş yıllarında yazılan eski metinleri.
İşte mitoloji yazılarını okuyor.
Simyaya bakıyor. Doğu felsefesi.
Yani çünkü insan zihninin evrensel bir yapısı olup olmadığını anlamaya çalışıyor.
Yani diyor ki benim bu yaşadıklarım acaba diğer kültürlerde, diğer alanlarda yaşayanlar var mıydı diyor.
Erketipler ve kolektif bilinç dışı üzerine zaten biliyorsunuz birçok araştırmaları vardır.
Bir sürü evrensel semboller olduğunu keşfetmiştir.
Mesela baba erketipi, işte gölge erketipi.
Zaten biliyorsunuz bastırdığımız karanlık yönümüzdür.
Gölge erketipini ben de çok severim.
Kullandığım bir alandır. İşte kahraman erketipini tespit...
diyor. Kendi gücünü keşfeden insanları bulmaya çalışıyor.
Ve Jung savaşın, kaosun, kolektif bilinç dışının bir yansıması olduğunu düşünüyor.
Çünkü o zamanlar savaş da var.
Bu savaş da diyor aslında bunun bir yansıması diyor.
Ve arkadaşlar bu yaptıklarının hepsi onu iyileştiriyor.
Yani adam bu yaptıklarıyla hizofreniden kurtuluyor.
Bundan kendini bağımsızlaştırıyor ve bambaşka bir adama dönüşüyor.
Freud'un öğretilerini tamamen bırakıyor.
Kendi psikoloji ekolünü kuruyor.
O da analitik psikoloji.
Ve diğer ismimize geçiyorum.
Victor Franklin. Avusturyalı doralog, psikiyatrist ve varoluşçu bir düşünür.
Meşhur kitabı vardır. İnsanın Anlamı Arayışı diye.
Çok güzel bir kitaptır. Belki biraz ağır gelebilir ama zaten kalın bir kitap değil.
Tam ağır gelmeye başlayacakken kitap bitiyor zaten.
Bunu okuduğunuzu düşünüyorum.
Yani beni dinliyorsunuz, okumuşsunuz.
Okumadıysanız da mutlaka okuyun derim.
Yıl 1942. Nazi işgali altındaki...
Ve Avusturya ve Viktor genç ve psikiyatrist o zamanlar.
Eşi, annesi ve babası beraber yaşıyorlar.
Ve bir gün hayatı sonsuza kadar değişiyor.
Bir sabah kapıları çalınıyor.
Nazirler geliyorlar. Diyorlar ki toplanın gidiyoruz.
Toplanın dediklerini sanmıyorum.
Gidiyoruz diyorlar. Hepsi bir trene bindiriliyor.
Almanya'ya götürüyorlar.
Ve trenden indirerek bunları ikiye ayırıyorlar.
Bir tarafta çalışabilecek kadar güçlü görünenler.
Diğer tarafta çalışamayacak kadar yaşlı, hasta veya zayıf görünenler.
Victor'un anne ve babasını diğer tarafa alıyorlar.
Çünkü yaşlı ve güçsüz görünüyorlar.
O anda Victor içinden diyor ki onları sanırım bir daha asla göremeyeceğim.
Ve gerçekten de bir daha anne ve babasını asla göremiyor.
Çünkü anne ve babasını o gece Gazadosu'na gönderip Dışarıda buz gibi bir hava var.
Açlıktan karnınız sırtınıza yapışmış.
Anneniz babanız öldürülmüş.
Ve isminizi bile elinizden almışlar.
Size bir numara vermişler.
Artık sadece bir numarasınız.
Düşünün. O toplama kampında kendinizi korumaya çalışıyorsunuz.
Her şey, bütün şartlar korkunç.
Evet ama Victor...
Daha korkunç bir şey fark ediyor.
Umudunu kaybedenler en hızlı ölenlerdi diyor.
Victor'un kitaplarını okuduysanız fark etmişsinizdir.
Nietzsche'den çok alıntılar yapar.
Nietzsche'nin bir sözü vardır.
Ben de buna bağdaştıracağım.
Yaşamak için bir nedeni olan her türlü nasıl katlanabilir der.
Bu işte Victor'un o kamptan çıkmak için kendisine ilke edindiği bir sözdür.
Çünkü hep insanlara, bizlere hem de öğrencilerine Aktarmak istediği şeydi bu anlam bulmak.
Victor bir insanın temel motivasyonunun anlam bulma ve o anlamı gerçekleştirme arzusu olduğunu söylüyor.
Yani bizlerin temelimizde bir anlam isteğimiz tarafından yönlendirdiğimizi söylüyor.
Hayatımızın her somut durumunda bir anlam keşfetme ve onu gerçekleştirme arzusuna sahip olduğumuzu iletmiş.
Peki kampta nasıl ayakta kalıyor?
Korkunç yaşadığı şeylerle beraber nasıl oldu da bu adam?
buradan bu kadar sağlam çıktı.
Kendi hayatta kalma sebebini arıyor arkadaşlar.
Ve sonra şöyle bir cevap buluyor kendisine.
Eğer buradan sağ çıkarsam öğrencilerime ve insanlara burada gördüklerimi anlatmam lazım.
Bunları anlatacağım ben insanlara diyor.
En zor anlarda bile yaşamanın bir anlamı olduğunu göstereceğim ben onlara diyor.
Yani onun bulduğu anlam ve amaç bu.
Tek tutunduğu bu oluyor.
Tam o anda hayatta kalmasını sağlayan anahtarı bu.
anlam, anlamı bulmak.
İşte bu onun hayatta kalma ve iyileşme stratejisi oluyor.
Acıyı kabul etmiş, kaderini kabul etmiş yine aynı Nietzsche gibi ve bu şekilde insanlara örnek olmaya çalışıyor.
Ya bence bir insanın kaderini ve onun geçirdiği tüm acıyı kabul etme şekli işte yükünü nasıl taşıdığı ona en zor koşullar altında bile hayatına daha
derin bir anlam katma fırsatı sunuyor.
Ve bu fırsatlar her üzüntümüzde, her acımızda, her yıkılışımızda, her düştüğümüzde geliyor önümüze.
Ve biz bunlarla bir hayat mücadelesi veriyoruz.
Onurumuzu unutabiliyoruz.
Yani sadece böyle bir hayvan gibi tabiri caizse Kuralsız savaşabiliyoruz değil mi?
Zaten Victor da bunu söylüyor.
İnsan zor bir durumun içinde bile nasıl bir tavır sergileyeceğini seçebilir.
Ve bu seçim onun insanlık onuruna uygun yaşayıp yaşamadığını belirler diyor.
Yani sen diyor onurlu bir insansan zor bir durumda olsan bile vermiş olduğun o güzel tavır senin diyor güzel bir yaşam seçmeni sağlamış olur diyor.
Bakın sizden her şeyinizi alabilirler ama tek bir şeyinizi alamazlar.
Herhangi bir durumda kendi tutumunuzu, seçme özgürlüğünüzü, kendi seçme özgürlüğünüzü alamazlar.
Victor da kamptayken bunu almalarına asla izin vermemiş.
Ve Victor ne fark etmişti?
Fiziksel koşullarda olan mahkumların bazıları daha uzun süre hayatta kalmıştı değil mi?
İlk başta söylemiştim. Onları diğerlerinden ayıran neydi?
Dayanıklıkları mı? Daha çok yemek yerleri mi?
Hiçbiri değil değil mi? Hayır.
Çünkü onların bir amacı vardı.
Mesela bir tane mahkum oğlum hala hayatta.
Onu tekrar görmek istiyorum diyerek dayanmaya çalışıyor.
Başka biri beni bekleyen bir kitabım var.
Kitabımı tamamlayamadım.
Onu tamamlamak istiyorum diyor.
Bazıları bu adaletsizliği başkalarına...
Anlatmalıyım diye o şekilde direniyor.
Ama en kötüsü neydi biliyor musunuz?
Hiçbir amacı kalmayanlardı.
Ve Victor şöyle yazıyor.
Bir mahkum artık umudunu kaybettiğinde sabah kalkmak istemezdi.
Günlerce aynı noktada dururdu ve kısa süre sonra ölürdü.
O yüzden hayatta kalmak için kendinize bir anlam bulun.
Buradan sağ çıkacağım ve bu yöntemi insanlara...
öğreteceğim diyordu. Bu düşünce onun zihnini korumasını sağlıyor.
Vücudu açlık çekiyor ama zihni özgür.
Hayatta kalmasını sağlayan şey fiziksel gücü değil.
zihinsel duruşuydu.
Çünkü orada güçlü olanlar değil, umudunu kaybetmeyenler hayatta kalıyordu.
Kamp'ta uyguladığı psikolojik taktikleri, hayatta kalmak için geliştirdiği zihinsel stratejileri ve bunları kendi hayatımıza biz nasıl uygulayabiliriz?
Bunu size Victor'un kendi sözleriyle anlatacağım.
Birincisi diyor ki, kendini farklı bir zihinsel çerçeveye oturt.
Kampın ilk haftalarında Victor şunu fark etmişti.
Bazı insanlar savaş bitmeden bile ölmüş gibi yaşıyorlardı.
Onların umudunu tamamen kaybedenlerdi.
Bir gün sabahın erken saatlerinde mahkumlar sıraya dizildiğinde yanındaki adam ona diyor ki bence artık özgürlük diye bir şey yok.
Victor ise tam tersini düşünüyor tabii ki ve diyor ki eğer hayatta bir anlam varsa acının da bir anlamı olmalıdır.
Eğer acı anlamsız olsaydı burada yaşayan hiç kimse hayatta kalamazdı.
Ve kendisi de şunu sormaya başlıyor.
Diyor ki buradan sağ çıkarsam bu deneyimi nasıl kullanabilirim?
Günlük hayatımızda bunu biz nasıl uygulayabiliriz?
Mesela bir iş kaybettiniz tamam mı?
Ya da bir ilişkiniz bitti.
Ya da bir konuda çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadınız.
Victor gibi düşünmeniz için şöyle yapmanız lazım.
Diyeceksiniz ki bu bana ne öğretebilir?
Bundan çıkarken daha güçlü biri olabilir miyim?
Ve bu olaydan nasıl bir anlam yaratabilirim?
Çünkü Victor'un dediği gibi.
Acıyı anlamdırabilirsek, ona dayanabilirsek eğer anlamlı olur.
Ve zihninizi özgür tutmanız lazım.
Bedeniniz esir olabilir ama zihniniz değil.
Ve Victor her sabah çamur içinde, aç, yorgun halde çalışmaya götürülüyor.
Ama zihnini kamptan çıkartmanın bir yolunu buluyor.
Yani adam bunları yaşarken zihnini o kamptan nasıl çıkartabilir?
Bunu nasıl yaptı? Bir gün yürüyüş sırasında karısının yüzünü hayal ediyor.
Ve ona iyi geldiğini fark ediyor.
O karısının yüzünü hayal ettiğinde onunla konuşuyor.
Ona hikayeler anlatıyor.
Ve diyor ki Victor bir insanın sevdiğini düşünmesi kadar güçlü bir şey yoktur.
O an zihninde karımın yüzünü gördüm.
Ve bir anda bedenim nerede olduğunun önemini kaybetti diyor.
Bu onun hayatta kalmasını sağlıyor arkadaşlar.
Yani mesela eğer şu an içinden çıkamadığınız bir sorun varsa zihninizi özgür bırakın.
Zihninizle kendinize başka bir dünya kurun.
Bir hedef, bir hayal, gelecekte olmasını istediğiniz bir şey düşünün o zor anlarınızda.
Günlük hayatınızda mesela çok stresli bir iştesiniz.
Kendinizi o anda değil, gelecekte istediğiniz bir yerde hayal edin.
Bedeniniz o yerde olabilir ama zihniniz her zaman söylediğimiz gibi özgür.
Ve Victor'un dediği gibi insan dış koşulları değiştirmese bile onlara nasıl tepki vereceğini seçebilir.
Her günü bir görev gibi görmek bugün için bir sebebin var demek gerekir diyor.
İnsanın hayatta yapacağı en tehlikeli şeylerden biri ruhsal teslimiyet.
Ruhunu teslim etmesi.
Mutsuzluğa, güçsüzlüğe, başarısızlığa buna teslim etmesi.
Ve Victor dedi ki en zor anlarda bile gülümsedim ve mizah kullandım diyor.
Toplama kampında çok mizah varmış.
Aralarında bir şekilde şakalaşıyorlarmış.
Ve bunun bir tür psikolojik savunma mekanizması olduğunu fark ediyor.
Yani bir kötü bir olay yaşıyorsunuz.
Bunu diyor mizaha çevirin diyor.
Gülün diyor. Sürekli gülün diyor.
Mutsuz anlarınızda bile aynanın karşısına geçip gülümseyin diyor.
Çünkü gülümsediğiniz zaman ve ayna karşısında o gözlerini siz gülerken gördüğünde beyniniz diyormuş ki ha bu bu gülüyor ha bu manyak.
kampa delirmiş galiba.
Biraz önce ağlıyordum.
Hayır tabii ki şaka yapıyorum.
Gerçekten beynimizde olmuş ki bu gülüyor.
Ha demek ki Ayça iyi.
Ayça'da bir sorun yok. Ayça akıllı bir şekilde.
Ayça sakin bir şekilde yoluna devam edebilecek deyip yolunuza devam etmenizi sağlıyormuş.
Hem de daha iyi bir ruh haliyle.
Bakın Victor diyor ki bizi diyor kampa ilk götürdüğünde diyor kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu.
Sadece çıplak hayatımızdan başka hiçbir şeyimiz yoktu diyor.
Yani o an elinizde hiçbir şey yoktur.
Öyle anlar yaşamışsınızdır.
Ama diyor o anlarda en önemli şey sahip olduklarınız değil kim olduğunuzdur.
Önemli olan içinde bulunduğunuz durumu nasıl yorumladığınız ve ona nasıl tepki verdiğinizdir.
Çünkü her durumda birden fazla olası tutumunuz vardır.
Ve arkadaşlar Victor buradayken logoterapiyi buluyor.
Biliyorsunuz dünyada zaten çok uygulanan bir sistem bu.
Yani sürekli kendini farklı bir şekilde hayal ediyor.
Yani bu imgileme diyoruz ya onun gibi.
Hani biraz önce karısının yüzünü hayal etmişti.
Bunu sık sık yapıyor. Yani tam böyle mesela akşamları uyurken üzüntülü olacak.
neredeyim, bu haldeyim, şöyleyim, böyleyim diye düşünecekken zihnini alıp olmak istediği bir yere götürüyor ve kendini o şekilde olumlu tutmaya çalışıyor.
Ayakta kalmaya çalışıyor.
Bunu zaten orada tam 3 yıl kaldıktan sonra kampta savaş sonu eriyor.
Bunları oradan alıyorlar. Ama maalesef işte annesi babası ölmüştü.
Eşini de o arada kaybediyor.
Tek başına 3 yıl kaldığı kamptan çıkıyor.
Ama bütün dünyaya hem yazdığı kitaplarla hem bu bulduğu terapi sistemiyle şifa alıyor.
Bugünlük bu kadardı. Umarım bu iki güzel insanın iyileşme hikayeleri size iyi gelir.
Siz de kullanırsınız. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
