
Dostoyevski/ İçimizdeki Gerçek İnsanı Bulmak?
3 Ağustos 2026 · 29 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese selam, hoş geldiniz.
Ayça ben. Bugün Dostoyevski üzerinden konuşacağız.
Öyle bir söyledim ki sanki ikisi ayrı kelime gibi.
Bir ismi, bir soy ismi gibi.
Sait Fai'in Abısı Yanık kitabı diyor ya kız.
Onun gibi söyledim.
Neyse arkadaşlar, neden bugün Dostoyevski'den bahsediyoruz?
Çünkü kitapları çok güzel ve birçok isim de onun romanlarını, onun kitaplarını mutlaka okumamız gerektiğini söylüyor.
Ben de bugün iki tane...
Ondan öğrenmemiz gereken konu derledim.
İki tane başlık derledim.
Bunları anlatacağım size.
Şimdi Dostoyevski için kim neler demiş şuna bir bakalım.
Öncelikle Nietzsche'ye bir gidelim.
Nietzsche arkadaşlar 1888 yılında bir tane kitap yazıyor.
Putların Alacakaranlığı.
Bu kitabının Bir Zamansızın Gezintileri bölümünde diyor ki Dostoyevski Kendisinden bir şeyler öğrenebildiğim tek psikologtu.
Hayatımın en güzel talihlerinden biridir diyor.
1888 yılında Nietzsche sağlık sorunlarıyla uğraşırken Fransa'da bulunuyor ve Fransa'dayken bir gün bir tane kitapçıya giriyor.
Dostoyevski'nin yer altından notlar derlemesini görüyor.
alıyor ve resmen aşık oluyor kitaba ve diyor ki bir kitapçıda rastgele karşılaştığım bir kitap adını daha önce hiç duymadığım bir kitap sonra birdenbire karşımda Kitabı
okuduktan sonra bir kardeş gibi beliren bir kitap diyor Nietzsche arkadaşlar.
Onu keşfetme yaşı 42.
42 yaşındayken onu keşfediyor.
Ve daha 6 yıl önce ölmüş oluyor Dostoyevski.
Yani daha önceden keşfetmiş olsaydı benim aklıma bu gelir.
Hep böyle bunu düşünüyorum. Acaba tanışma ihtimalleri olabilir miydi?
Nietzsche ona yazar mıydı?
Yanına gider miydi? Çok hayranmış çünkü ona.
Bence büyük ihtimalle Nietzsche tanışmak isteyecekti onunla.
Şunu da anlatayım bir de arkadaşlar.
dediği de hani psikolog derken kastettiği şey Bugün bizim bildiğimiz anlamıyla terapi yapan bir uzman değil.
Nietzsche insanın kendisine bile itiraf edemediği duyguları görebilen biri demek istiyor psikolog derken.
İşte kibri, kıskançlığı, aşağılama korkusunu, suçluluğu, vicdanı.
Yani insanın bir yandan iyilik isterken diğer yandan neden kötülüğe yaklaştığını bu kadar derinden anlatabilen bir insan olamaz.
O yüzden o olsa olsa yazar değil bir psikolog olur demiş.
Hatta arkadaşlar İlber Ortaylı da Dostoyevski.
Hep önermiştir, övmüştür.
Dostoyevski'yi ruhsan analiz abidesi ve insanın kaderinin tasvircisi olarak nitelendirmiştir.
Çok büyük tasvirler bunlar.
Her şeyini okun yani tüm romanlarını okuyun ama suç ve ceza ile Karamazov kardeşleri okumadan roman okudum.
Demeyin demiştir hatta İlber hocamız.
Ve İlber hocamız yine demiştir ki Dostoyevski için çok derin bir yazardır.
Hani onu gerçekten okuyabilmek için tevazu gerekir der.
Ne demek tevazu? Ne gerekecek?
Yani Dostoyevski'nin kitaplarında arkadaşlar hani diğer kitaplarda olduğu gibi sadece olayları takip etmeniz yetmiyor.
Karakterlerin söylediklerinin sebeplerine, işte sustuğu yerlere, kendilerinden sakladıkları duygulara da bakmanız gerekir diyor.
Tevazu etmek derken bundan bak.
Benim de Dostoyevski'den bu kadar etkilenmemin nedeni tam olarak budur.
Onu okurken sadece başka insanların hayatlarına bakamıyorum.
Bir noktadan sonra kitap dönüp beni kendimi incelemeye başlatıyor.
Yani bir noktadan sonra kitap dönüp sizi incelemeye başlatacak.
Kendinizi incel etmeye başlatacak.
Ben böyle bir durumda ne yaparım?
Benim iyiliğimin içinde olsa acaba biraz kibir var mı?
Birine kızdığımı söylerken aslında ben de aşağılamış hissettim mi?
Öyle bir şey oldu mu diye düşünmeye başlarsınız.
Durup düşünmeye, düşünürken hatta bulursunuz kendinizi.
O yüzden bugün size sadece Dostoyevski'nin kitaplarını tabii ki anlatmayacağım.
Zaten öyle bir vaktimiz yok. Onun kitaplarının bizim hakkımızda bize ne öğrettiğini.
Gerçekten İlmen Hoca haklı.
Bunu her kitap yapmaz.
Bazı kitaplar sizinle konuşur ya işte...
Bu adamın kitapları da bunlardan.
Ama önce Dostoyevski'den biraz bahsedelim.
Father Mihailovich Dostoyevski arkadaşlar.
1821 yılında Moskova'da doğan, 1881 yılında ölen Rus romancıdır.
Ve aynı zamanda düşünce yazarıdır.
Babası yoksul hastaların tedavi edildiği bir hastanede çalışan bir doktordu.
Dostoyevski daha çocukken hastalık, yoksulluk, toplumun dışına itilmiş insanlarla iç içe bir çevreyi görmeye başlamıştı.
Sürekli karşımıza çıkan o romanların da yazdığı işte borçlular, hastalar, yalnızlar, aşağılanmış insanlar.
Bunlar arkadaşlar bu insanları zaten o çocukluğundaki dünyada görmüştü ve hiçbirine yabancı değildi.
Tabii ki diğer bütün başarı hikayeleri gibi ki bence Dostoyevski'nin bu...
Bu kadar iyi roman yazması çok büyük bir başarı örneğidir.
En başta başlangıçta yani yazar olmak istemiyordu ve bunun üzerine bir eğitim almadı.
Ailesinin isteğiyle askeri mühendislik okuluna giriyor ve mühendis olarak mezun oluyor.
Matematik ve askerlik bilgisini ama sevmiyor.
Vaktin arkadaşlar. şöyle geçirmek istiyor.
Ben sadece kitap okumak istiyorum, edebiyat okumak, edebiyat yapmak istiyorum diyor.
Bir süre devlet hizmetinde mühendis olarak çalıştıktan sonra görevinden ayrılıyor ve bütün hayatını yazarlığa bağlıyor.
İlk romanı İnsancıklar 1846 yılında yayınladığında Dostoyevski arkadaşlar daha 20'li yaşlarındaymış.
İşte yoksulluk içinde yaşayan iki tane insanın mektupları üzerinden ilerleyen bir roman.
Bu eseri yazdıktan sonra arkadaşlar gerçekten büyük bilgi görüyor.
Gerçekten hani biraz popüler oluyor ve edebiyat çevresine giriyor.
Ama işte gel gör ki kaderalarını örmüş.
Birkaç yıl sonra onun hayatında yazdığı bütün romanları değiştirecek bir olay yaşıyor.
Döneminin Rus yönetimini eleştiren metinlerin ve yasaklı kitapların tartışıldığı bir çevre var.
Petra Şevski çevresi.
Bu gruba katılıyor ve 1849 yılında tutuklanıyor.
Aylarca hapiste tutuluyor.
Sonra arkadaşlarıyla birlikte idam mangasının karşısına çıkartılıyor.
Diyorlar ki sizi idam edeceğiz.
Rus çarı sizi idam etmemizi emretti öldüreceğiz diyorlar.
Ve bunun üzerine idam mahkumlarının yani Dostoyevski ve arkadaşların üzerine işte mahkumların giydiği o kıyafetler, idam edilecek kişilerin giydiği kıyafetler giydiriliyor.
Askerler silahlarını hazırlıyor.
Öleceklerini düşünmeleri için son ana kadar bekliyorlar.
Tam infaz gerçekleşecekken çarın kararı okunuyor ve idam cezaları Sürgünle değiştirildiği açıklanıyor.
Bunun önceden hazırlanmış mahkumlara ölüm korkusunu yaşatmak için düzenlenmiş bir olay oldu tabi ki ortada.
Adamları öldürmeyecek sürgüne gönderecek.
Bu kararı zaten çoktan vermiş ama onlara böyle bir korkuyla burun buruna getirmek için belki de bir ders vermek bir daha yapmasınlar diye düşünmelerini sağlamak için böyle bir oyun oynamış onlara.
Stubbins Wake'i biliyorsunuz değil mi arkadaşlar?
Dostoyevski'yi anlamak istiyorsanız önce şu sahneyi gözünüze canlandırın der.
Meydandasınız, eliniz bağlı, karşınızda tüfekli askerler var.
Birkaç saniye sonra öleceğinize eminsiniz.
Ve işte o anda biri gelip affedildiniz diyor.
Stefan arkadaşlar Dostoyevski'nin ikinci hayatı olduğunu söylüyor.
Ve o hayatının da o gün başladığını söylüyor ki ben de ona katılıyorum.
Çünkü Dostoyevski bu olayı yaşadıktan sonra ölümden geri dönmüş bir insanın bakışıyla yazıyor romanlarını.
Ölümün nefesini ensesinde hissetmiş bir adamın bakışıyla yazıyor arkadaşlar romanlarını kitaplarını.
Gerçekten de ben de böyle olduğunu düşünüyorum.
Daha sonra kardeşine yazdığım mektupta şöyle söylemiş.
Hayatın kendisine yeniden verilmiş hediye olarak gördüğünü söylemiş.
Yani hayat bana ikinci kere verildi kardeşim demiş.
Özellikle arkadaşlar bu görüşünü Budala romanında idam sahnesinde, idam kısmında zaten açıkça görmüş oluyoruz.
Eğer okuduysanız mutlaka okumadıysanız mutlaka onu da okuyun.
Ve aradan 4 yıl geçiyor.
Sibirya'da çok ağır çalışma kamplarında çalışıyor sürgün olduğu için.
Elleri ayakları zincirli, hırsızlarla, katillerle, ağır suçlardan hüküm giymiş insanlarla aynı yerde yaşamak zorunda kalıyor.
Sonra yıllarca zorunlu şekilde askerlik yaptırıyorlar.
İnsanın karanlık tarafının bu kadar iyi yazması nedenlerinden biri bu yaşadıkları arkadaşlar.
Suçu yalnızca...
dışarıdan gelen bir şey olarak gözlemlememiş.
Suç işlemiş insanlarla aynı yerde yaşadığı için, onların hikayelerini dinlediği için ve bir insanı suçlu yapan şeyin her zaman düşündüğümüz kadar basit olmadığını görmüş
arkadaşlar. O yaşadıkları ve dinledikleriyle beraber.
Ve kendisi hayatı boyunca epilepsi nöbetleri geçirmiştir.
Kumar bağımlılığı yüzünden büyük borçlara girmiştir.
Sürekli para yetiştirmek ve yayıncılarla yaptığı ağır sözleşmeleri tamamlamak için çok zorlu.
günler geçirmiştir. Yani çok da hayatını nasıl denir yöneteyen bir insan değil.
Bir yaşam koçu olsaymış güzel olabilirmiş.
Hatta kumarbaz romanında telif haklarını kaybetmemek için yaklaşık bir ay içinde arkadaşlar Anna Sinitka'yı dikte ederek bitirmiştir.
Zorunluluktan. Yani Dostoyevski acıyı, borcu, bağımlılığı, kaybetme korkusunu, hapishaneyi, ölümle yüzleşmeyi masa başında hayal ederek yazmamıştır.
Şimdiki yazarların aksine bunu Onların önemli bir kısmını kendi hayatında yaşamıştır.
Genellikle karanlık romanlarının yazarı olarak biliyoruz biz Dostoyevski'yi.
Kitaplarında cinayetler, yoksulluklar, hastalıklar, intiharlar falan deliler bu genellikle vardır.
Ama aslında arkadaşlar onun meselesi bunlar değil biliyor musunuz?
Dostoyevski bir insanın neden suçu işlediğini anlatırken sadece suçu anlatmıyor bize.
Sadece suçu göstermiyor.
İnsanın kendisini diğerlerinden üstün gördüğünde zihninde neleri meşrulaştırabilir?
Bir insanın aşağılanmasını anlatırken sadece maruz kaldığı kötülüğü anlatmıyor.
Aşağılanmış bir insanın kendi acısını neden başka birine yöneltebildiğini gösteriyor.
İşte inancı anlatırken sadece Tanrı'yı anlatmıyor.
İnsan özgür olduğunda iyiliği gerçekten seçebilir mi?
Yoksa iyilik yapmaya mecbur bırakıldığında mı daha huzurlu oluyor?
Bunları sorguluyor. Tanrı olmasaydı insanlar şu anki gibi davranır mıydı?
Mesela ben Tanrı olmasaydı ben bunu sorguladım biliyor musunuz?
Hani tanrı olmasaydım bu kadar iyi olur muydum?
Kötülük yaptığım insanlar olur muydu?
Hani sonuçta benim aklıma da şu gelebiliyor.
Tanrı var bu kötü davranışımdan dolayı beni cezalandırabilir.
Hani şey deriz ya bu dünyanın öbür tarafı da var.
Ya da yaptığım ibadetlerimde tanrı olmasaydı bu ibadetleri yapmaya devam eder miydim?
Sonra diyorum ki Tanrı yoksa neden ibadet edeyim?
Ah büyük bir boş doku.
Böyle yani arkadaşlar.
İşte bu yüzden Dostoyevski'nin romanlarında iyi insanlar ve kötü insanlar diye temiz bir ayrım asla bulamıyorsunuz.
Karakter bir sayfada size son derece merhametli gelirken birkaç sayfa sonra işte böyle kibirli, zalim, çıkarcı gelebiliyor.
Yani... Dostoyevski aslında insanı anlatıyor ya insan diyor tek parçadan oluşmaz diyor.
İnsan diyor aynı anda hem sevebilir hem nefret edebilir hem pişman olabilir hem de yaptığı şeyi yeniden yapmak isteyebilir yapmak da istemeyebilir.
Yani bence Dostoyevski'nin şu modern hayatımızda hala Okunuyor olmasının sebebi bu.
Çünkü modern psikoloji ortaya çıkmadan önce bizim kendimizi kandırma biçimlerimizi, bilinçli davranışlarımızın altındaki gizli isteklerimizi ve çocukluğumuzda yaşadığımız aşağılanmaların yetişkinlikte
bize nasıl geri döndüğünü hepsinin romanlarında işlemiş bu adam.
İnsancıklar, işte yer altından notlar, suç ve ceza, kumarbaz, budala bunları mutlaka okumanızı...
Öneriyorum arkadaşlar. Ha Karamozov kardeşler var bir de onu zaten en başta söylemiştim.
Şimdi Dostoyevski'den öğrenmemiz gereken ilk şeyle başlıyorum.
Birinci öğrendiğimiz şey şu arkadaşlar.
Davul sesler almak istiyorum.
Kötülük sadece dışarıdaki insanlarda.
Yaşamıyor. Bu cümleyi duyduğunuz zaman aklınıza hemen başkaları gelmiş olabilir.
İşte tecavüzcüler, hırsızlar vesaire gelmiş olabilir.
Kötü patronunuz gelmiş olabilir.
Kötü iş arkadaşlarınız gelmiş olabilir.
Ya da eski kötü partneriniz, sevgiliniz, kocanız gelmiş olabilir.
Size haksızlık yapan insanlar, suçlular, dolandırıcılar.
Yani hep kim aklınıza gelmiştir arkadaşlar kötülük deyince?
Hep dışarıdaki insanlar aklınıza gelmiş değil mi?
Ben peki size sorayım. Hayatınız boyunca hiç kimseyi kıskandınız mı?
Hiç içinizden ya o bunu hak etmiyordu ama işte bunu ona verdiler dediğiniz oldu mu olmadı mı?
Ya da biri size bir kötülük yaptığında içinizde onu incitecek bir cümle ya da işte ona bir vurma kırma bir şiddet gösterme eylemi geçti mi?
Geçmiştir. Hepimize geçti.
İşte Dostoyevski burada diyor ki arkadaşlar kötülük sadece dışarıdaki insanlarla değil sizin içinizde de yaşar.
Bence Dostoyevski'nin en rahatsız edici tarafı bu.
Bize kötü insanları anlatmaması bizim de kötü olabildiğimizi söylemesi.
Yani Bizi bize anlatıyor arkadaşlar.
Suç ve cezadaki Raskolnikov'u okurken insan hiçbir yerde.
Ya ben hiçbir yerde olmadım yani.
Bazı yerlerinde ben onun gibiyim diyebildim hatta dedim.
Ama kitap bittiğiniz zaman arkadaşlar acaba ben onun yerinde olsaydım gerçekten farklı davranır mıydım diye de sormaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Ya bu bir deha biliyor musunuz?
Bana şu soruyu sordurduğu için bunun bir deha olduğunu düşünüyorum.
Çünkü beni kendi vicdanımla baş başa bıraktı.
Hayatta kendimizi iyi insanlar olarak tanımlamayı seviyoruz ya.
Çünkü hiçbirimiz katil değiliz, hırsız değiliz, dolandırıcı değiliz.
Ama arkadaşlar Dostoyevski koşullar değişseydi yine aynı insan olur muydun diye sordurtuyor.
Bakın neden sordurttuğunu biraz sonra anlatacağım.
Sabredin bekleyin tamam mı?
Ya bu soru gerçekten insanın uykusunu kaçırır.
Çünkü cevap vermesi o kadar zor ki.
Çünkü buna cevap vermediğiniz zaman normal stabil hayatınızda işte mutluluk ve...
Huzur için devam edebileceğinizi düşünebiliyorsunuz.
Hani diyorsunuz ki ben neden böyle şeyleri düşünerek kendimi zorlayayım?
Neden kendimi yorayım ki?
Saçma sapan hani o bir karakter diyebiliyorsunuz.
Ama Dostoyevski diyor ki kötülük diyor bak sadece dışarıdaki insanlar da yaşamaz diyor.
Beynimiz arkadaşlar kötü insanı hep dışarıda aramayı seviyor.
Neden biliyor musunuz? Çünkü bu daha güvenli diyor.
Eğer kötülük hep dışarıdaysa ben iyiyim demektir diyor.
Benim değişmeme gerek yok demektir diyor.
Asıl tehlike dışarıdaki kötülük değil, sizin fark etmediğiniz kötülüğünüzdür.
Şimdi size bir şey anlatacağım.
Suç ve cezanın başında Raskolnikov yaşlı bir tefeciyi öldürmeye karar veriyor.
Ben kötü bir insanım, işte onu öldüreceğim gibi şeyler söylemiyor arkadaşlar.
Hani ben insanlığa faydalı olacağım, zararlı olana ortadan kaldıracağım.
Bu parayla onlarca insana yardım edebilirim diyor.
Yani kötülüğü düşünüyor değil mi?
Sonra kendini...
İyilik yaptığı gibi gösteriyor.
Onu öldürüyor. Parayı da alıyor ama kullanmıyor.
Kullanamıyor. Saklıyor. İşte Dostoyevski'nin en büyük keşfidir bu arkadaşlar.
Hiçbirimiz kalkıp da ben bugün bir kötülük yapacağım.
Bu sabah kalktınız mesela.
İşte ben bugün biraz kötülük yapayım demiyorsunuz değil mi?
Diyemiyorsunuz çünkü. Yani ya da şu kız beni dün çok sinirlendirmiş de iş yerine gideyim de şunun bir saçını başını yollayayım.
Öyle bir kötülük planı kurmuyorsunuz.
Yani hepimizin bir bahanesi var arkadaşlar.
Kötülükle alakalı olarak.
Ufak ufak kötülükler yapıyoruz.
Ufak ufak kötü şeyler düşünüyoruz.
Mesela başkası için birisi için kötü bir şeyler düşündüğümüzde diyelim.
Sonra diyoruz ki hak etti.
O beni buna mecbur bıraktı.
Benim başka çarem yoktur.
Böyle söylüyoruz. Böyle kötülükler yaparak düşünüyoruz.
Psikolojide arkadaşlar buna bir isim vermişler.
1960'lı yıllarda psikolog Albert Bender'a diyor ki ahlaki çözülmedir bu diyor.
İnsanlar kötü davranışlarını yapmadan önce de vicdanlarını susturacak hikaye yazarlar diyor.
İnsan kendini ahlaklı bile olarak görmek ister diyor.
Bu yüzden kötü bir davranış yapmadan önce mutlaka onu haklı gösterecek.
Hikayeler yazıyoruz. Çünkü insan kendisini kötü biri olarak görmek istemez.
Önce yaptığı şeyi haklı gösterir.
Sonra yapar diyor.
Şimdi biz bunu hayatımıza geçirelim.
İşte trafikte dakika demişsinizdir.
Bunu hak etti. İşte bir arkadaşınızın başarısı gördüğünüz zaman ya da herhangi birisinin başarısını gördüğünüz zaman internetten de olabilir.
Ya bunlar torpilli. İşte bu şunun arkadaşı.
Bu yüzden böyle oluyor. Ya da bir sınava girdiğinizde çekerek başarılı olduysanız, iyi not aldıysanız.
İşte zaten herkes kopya çekiyordu diyerek.
Yine siz o vicdanınızı, o kötülük vicdanınızı susturmuş olabilirsiniz.
Hiç sevmediğiniz birinin başına kötü bir şey geldiğinde baştan devam ediyorum.
O bunu hak etti. Bunların hepsi kötülük arkadaşlar.
Ama siz buna kötülük demiyorsunuz.
Biz buna kötülük demiyoruz.
Dostoyevski diyor ki kendi içindeki kötülüğü gör.
Neden biliyor musunuz arkadaşlar?
Sezar'ın hikayesini biliyorsunuz değil mi?
Sezar kendini...
kötü tarafını gerçekten tanıyor olsaydı tam olarak görmüş olsaydı bu kadar savaşları kazanmış bu kadar zaferleri elde etmiş bir adam en yakınları tarafından böyle öldürülmezdi arkadaşlar.
Şöyle düşünürdü kendi kötülüğünü bildiği için ve gördüğü için kendi kötü tarafını onunla hesaplaşmış olsaydı diyebilirdi ki diğer adamlar da sonuçta yakınları Onun gibi adamlar,
onun yakındaki adamlar, onun gibi olmak isteyen adamlar yani sadece bunun bu kötülüğün, bu hırsın muzaffere arzusunu vesaire kendinde olduğunu sandı.
Yani yanındakilerin ona ihanet edeceğini anlayamadı, kavrayamadı.
Kendiyle hesaplaşmış, kendi kötülüğünü görmüş olsaydı ya ulan ben yaptım çok affedersiniz bunlar da yapabilir derdi.
Sonuçta kendisi de aynı hırslarla o tarafa geldi.
Kendisi de kötülükle baş etmeden...
kötülüğünü kötülük olarak görmeden sadece başarı olarak görerek yükselmişti şimdi eğer ben şu kısımda kötülükler yaptım şöyle kötüyüm böyle kötüyüm diye kendi tarafını kendi
kötü tarafını görmüş ve kabul etmiş olsaydı arkadaşlar diğer arkadaşların en yakındaki adamların ona ihanet edeceğini bilirdi işte Dostoyevski'nin bize yaptığı bu diyor ki herkesin içinde bir kötülük
var biraz önce o basit kötülük örneklerini o yüzden verdim sen şunu kabul et bir insan olarak bende bir kötülük var eğer ben böyle düşünüyorsam ben bu kötülüğü yapıyorsam başkaları da yapabilir insan iletişimi
için Olmazsa olmaz arkadaşlar bu bakın yani ben mesela birisine bir şey öğretiyorum.
Öğretmeye çalışıyorum. Yeni birisi geldi diyelim.
İkinciye, üçüncüye sinirleniyorum.
Ama bunu ona belli etmiyorum.
Sonra böyle yapıyorum arkadaşım anlatırken.
Ya beş saate anlattım da anlamadı ya.
İşte şöyle kafası çalışıyor falan bir şeyler söylüyorum böyle.
Tabii ki yanlış. Kötüyüm işte.
E kötülük yaptım. Neden?
Kendi yaptığım kötülüğü ona mesela diyorum ya.
E ben sana bunu göstermiştim ama bunu anlatmıştım diyorum ya.
E kötüyüm işte. Niye kabul etmiyorsun ayça kötü olduğunu?
Neden kızın aptal olduğunu ima ederek o aptal olduğu için beni sinirlendi diyorsun?
Hayır. Sen kötülük yaptın ona.
Sen o kızı üzdün.
Yani ben orada ona o şekilde kaba, onun kalbini kıracak bir cümle söylemek zorunda değildim.
Yani şimdi gelelim benim 15-20 sene önceki halime.
Bana birisi işi öğretiyor, işi anlatıyor.
İkinciyi anlamadım, üçüncüyü de anlamadım.
O da bana dedi ki ama ben sana bunu göstermiştim bilmem ne falan dedi.
Ne oldu arkadaşlar? Ben de kendi tarafımdan bakayım.
Ya bana böyle nasıl davrandı, bana böyle kötü yaptı falan filan dedim.
Şimdi şöyle demem gerekiyor orada.
İnsanlar kötü, kötülük yapabilirler.
Ben bunu üzerime almayacağım.
Bir önceki podcast'ta ne demiştim?
Kişisel algılamayacağım. 15-20 yıl sonra ne oldu arkadaşlar?
Aynı boku ben yedim. Kötüyüm işte.
Yani siz insanların yapabilecekleri, kötülük yapabilecekleri kapasitenin ne derecede olduğunu bilmiyorsunuz.
Bunu bilmek için kendinize bakın diyor.
Ve herkesten her şeyi bekleyin diyor.
Şöyle düşünün. Filmlerde olur ya.
Filmlerde olur. Çok güzel bir anne, çok güzel bir baba, güzel bir çocuk.
Güzel bir hayatları var. Kurumsalda çalışıyorlar.
Paraları var. Bahçeli evleri var.
Arabaları var. Hafta sonları gayet güzel.
Aktivitelerle geçiyorlar falan.
Sonra ertesi gün şak bir uyanıyorlar.
Her yerde zombi var. En yakın komşuları 60 yaşındaki Ayşe teyze.
Pardon düzelteyim.
Julia teyze. Yabancılar çektiği için genelde.
Julia teyze ne olmuş? Zombi olmuş.
Daha sabah Julia teyze sana kek getirmişti kardeşim.
Ama kadın geliyor falan diye böyle ısıracak yiyecek.
Ne olacak? Kendisi ölebilir.
Canından olabilir. Çocuğunu yiyor.
Eşini yiyebilir. Alıyor bıçağı eline şak şak şak şak şak kadını 30-40 yerinden beyninden oradan buradan her yerinden bıçaklıyor.
Ya sen ne oldu? E sen dün daha çok temiz düzgün bir kediyi bile incitemeyecek tatlı minnoş bir aile babasıydın.
İşte insanın yapacakları kötülükler arkadaşlar kendi çıkarına bakar.
Senin çıkarın iyiyse yüksekse her şeyi yapabilir.
Her şeyi yiyebilir. Ben yapmam demeyin.
Ben yapmam demeyin. Bakın kendime örnek verdim ki ben de çok iyi bir insanımdır diye övünen bir tipimdir.
Bakın 15-20 sene önce yani daha belki hayatının ilk işi olan bir kişiye bunları söylemişim.
Yani demem o ki saflık yapmayın.
Herkes... Her kötülüğü yapabilir, aldatabilir, hırsızlık yapabilir, çalabilir, çırpabilir, arkanızdan dedikodunuzu yapabilir.
Yani kimseye güvenmeyin demek istemiyorum ama kendinize sorun.
Şu anda mesela hayatınızda istediğiniz şey ne?
En çok istediğiniz şey ne?
Sınırlarınız nedir arkadaşlar?
Ne yapabilirsiniz? Yani mesela bir kadın için birisi size gelse dese ki sana...
İşte şunları şunları vereceğim.
Mesela şöyle söyleyeyim ya hep duyuyoruz ya şu filmde oynatacağım dedi ama benimle işte beraber olursan.
Yapan insanlar var mı?
Var. Var değil mi arkadaşlar?
Kasete çıkan insanlar da var.
Ama ona bir bakıyorsun şu anda çok düzgün bir hayat yaşıyor.
Güzel bir aile insanı olmuş.
Çoluğu çocuğu var. Kimseyle işi gücü yok.
Ama ne oldu? İstediği şey için ne kadar kötü bir insan oldu.
İstediği şey için bütün ahlak kurallarını engelledi.
O yüzden bunu gördüğünüz zaman insanların ne derece kötülük yapabildiğini görebildiğiniz zaman hayatta başarılı olursunuz demek isterdim.
Ama değil. En azından mutsuz olmazsınız arkadaşlar.
Çünkü sizin çıkarınıza göre kötülük yapma, iyilik yapma durumunuz azalabiliyor ya da artabiliyor.
Ve ikinci öğrendiğim konu arkadaşlar Dostoyevski'den.
Kurtuluş en az beklediğiniz yerden gelir.
Dostoyevski aynen şöyle demiş.
Güzellik dünyayı kurtaracak.
Nasıl yani güzellik be?
Ama romanları güzellikten oldukça uzak.
Sefil ara sokaklar, bunaltıcı sıcaklar, izbe meyhaneler, sarhoşlar, yalancılar, narsistler, nihilistler, zorbalar.
Romanları bunlarla dolu.
Nasıl oluyor bu? Dostoyevski arkadaşlar kurtuluş tohumlarınızı en kirli yerlerdeyken ya da en kötü halinizdeyken nasıl ekip...
Filizlendiğini gösteriyor bize.
Hatta haliniz ne kadar kötü olursa olsun ne olursa ne kadar çaresiz olursanız olun kendinizi boşuna mahvetmemizi öneriyor.
Ve diyor ki işlediğiniz en büyük günah kendinizi boşu boşuna mahvetmiş kendinize ihanet etmiş olmanızdır diyor.
Ve ben de şöyle devam edeyim.
Mevlana'ya atfedilen bir söz var.
Aslında Mevlana'ya ait değilmiş arkadaş.
İranlı bir düşünüre bir yazara aitmiş.
Ne der? Gel ne olursan ol yine gel.
Çünkü insan nefes almaya devam ettikçe umudunun da olduğunu kurtulabileceğini söylemek ister.
Kötü ya da kusur sandığınız özelliğiniz bazen sizi hayallerinize taşıyacak özelliğiniz olabiliyor.
Yani buradan bunu anlayabiliyoruz Dostoyevski'nin romanlarından.
Şuradan örnek vereyim size.
Suç ve ceza en önemli romanlarındandı dedim.
Romanın baş kahramanı Raskolnikov.
Ay ne kadar zor ya bu isimleri söylemek.
Öf Rüstem falan diyeceğim şimdi buna ya.
Fakir bir üniversite öğrencisi.
Başta da bahsetmiştim biraz.
Ama onun fakirliği değil arkadaşlar olay.
Kafasının içinde bir tane fikir var ve bu onu mahvetmeye başlıyor.
başlıyor ve inanmaya başlıyor.
Diyor ki bazı insanlar sıradan, bazı insanlar olağanüstü.
Olağanüstü insanlar büyük bir amaç olduğuna kuralları çiğneyebilir.
Hani başta dedim ya gidiyor işte bir tane tefeci kadını öldürüyor.
Parasını alıyor da kullanamıyor.
Sonra bir de Sonya'mız var.
Sonya'da fakirlikten maalesef işte hayat kadınlığı yapıyor.
Sonya işte bu adamı arkadaşlar hani kurtarmaya çalışıyor.
Onun hayatında güzel bir yer edinerek adamı kendine getirmeye çalışıyor.
İnanılmaz bir terslik o şey yapmış.
Çünkü roman ilerledikçe şunu fark ediyorsunuz.
Asıl kirlenen Sonya'nın hayatı değil.
Raskolnikov'un ruhu oluyor.
Çünkü Sonya bütün yaşadıklarına rağmen asla insanlığını kaybetmiyor.
Vicdanlı duruyor, şefkati duruyor.
İnsanları güvenmeyi bırakmıyor.
Ama Raskolnikov arkadaşlar kendini haklı sanıyor.
Ve yavaş yavaş içeriden çürümeye başlıyor.
Yani yaptığı kötülüğe bir kılıf bulmuş oluyor.
Ve arkadaşlar onu kurtaran Sonya oluyor.
Romanın... Çok güzel bir kısmı bu.
Hayat bazen sizi en beklediğiniz insan aracılığıyla değiştirir diyor bize.
Yani Sonya çok başarılı biri, çok zengin ya da çok bilgili biri değil.
Sadece vicdanlı olan iyi bir insan.
Yani ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Bir kusursuzluk falan güç o bu şu değil.
Merhamet, merhamet arkadaşlar.
Zaten onun romanlarında kurtuluş hep böyle garip yerlerden gelir.
Böyle bir kadından dolayı adam kurtulmuş oluyor.
Bakın mesela size şöyle bir örnek verebilirim.
Bu bakış açısı... Bana çok güzel bir şey öğretti çünkü.
Yani ne öğretti biliyor musunuz?
Kendimi yaralarımdan kabul etmemi öğretti.
Kusurlarımdan kabul etmemi ve her şeye rağmen merhametli insan kalabilmemi kabul etti arkadaşlar.
Hani kötü tarafımı kabul edin dediniz ya.
Kötü tarafımı kabul ettim.
Evet gerekince belki bu kadar şeyler yapabilirim.
Ama diğer insanların da yapacağını biliyorum.
Ama hani bu yaralar...
Bu merhamet benimle kalsın ya bana bunu öğretti.
Bakın aklıma şey geldi ya Mabel Matiz çocukken kekemeymiş biliyor musunuz?
Haliyle çok az konuşabiliyormuş.
Kendi kendine o çocuk aklıyla oturmuş düşünmüş ve demiş ki madem konuşurken zorlanıyorum o zaman kelimeleri öyle bir seçeyim ki etkisi büyük olsun.
İşte Türkiye'de bugün onu arkadaşlar binlerce kişinin sevdiği söz yazıları yapan şey bu.
Yani onu geride bırakan şey kekeme olduğu için arkadaşlarından.
Diğer insanlardan onu geride bırakan şey kurtuluşu olmuş arkadaşlar.
Yani kurtuluşu kekemeliğinden, hiç beklemediği yerden gelmiş.
Yani bana sorarsanız Ayça en derininde kimsin?
Hani yaralarının falan filanı dedik ya kötülük, merhamet dedik.
Kimsin diye sorsanız en derinimde sadece insanım derim.
İnsan, insan hata yapma yüzdesi elinin üzerinde olan, iradesiz, biraz işte kin, biraz sevgi.
İşte bolca kusur, iyilik, sevgi.
Biz buyuz, bu kadarız işte.
Yarın öbür gün öleceğiz ve bizden adımızı bile alacaklar.
Ölü diyecekler bize, ceset diyecekler.
Cenaze diye bir toplumun baş kahramanı olacağız biz.
Ben en karanlığımdan...
Besleniyorum arkadaşlar. Bu tarafım da karanlıklarımdan biridir zaten ölümü çok düşünmek.
Ve bu sene kendime yaptığım en büyük iyilik yaralarımı bilgeliğe dönüştürmemdi.
Bunu gerçekten yapabildim.
Yaralarımı gerçekten bilgeliğe dönüştürebildim.
Oprah'ı biliyorsunuz değil mi Amerikalı sunucu?
Yaralarınızı bilgeliğe dönüştürün demiştir.
Çok güzel bir söz. Hatta bu kadıncağız da o parada ya işte şey küçükken 9-10 yaşlarındayken hem amcasının hem de kuzeninin tecavüzüne uğramış.
çok çok sonralarda bunu açıklamış insanlara programında.
Bu kadına bayağı bir çekmiş.
Yani olay bu arkadaşlar. İnsanlığınızı sorgulamak istiyorsanız biraz kişisel gelişimden uzak kalayım ya biraz bunlara dalayım istiyorsanız biraz dosyasıya dalın derim.
İnsanlığa dair hatırlamanız gereken güzel şeyler olabilir ki neticede bunu hatırladıktan sonra yine hani dedik ya kötülük tarafını hatırladığınız zaman insanlarla iletişiminiz de iyi olur diye.
Yine bir kişisel gelişime doğucudan dokunmuş olacağız.
Benlik bu kadar. arkadaşlar.
Bu bölüm hoşunuza gittiyse Instagram'da sosyal medya üzerinden gönderiyi paylaşacağım.
Dinleyenleri yorumlara bekliyorum.
Çok teşekkür ederim beni dinlediğiniz için.
Kendinize iyi bakın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
