
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde sadece siz, ben ve mikrofon var .Uzun süredir aklımı kurcalayan bazı dertlerimizden konuşarak kurtarıyorum hem sizi hem de kendimi :)
---
Instagram: alternatifvizyonpodcast
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bu bölümü kaydetmemek için çok direndim arkadaşlar.
Evet yanlış duymadığınız çok direndim.
Benimsemek istediğim bir yol şekli değil çünkü.
Bu şekilde bir dertleşme bölümü.
Çünkü beni tanımıyorsunuz, beni görmüyorsunuz.
Alternatif Vision Podcast deyince gözünüzün önüne sadece kocaman şapkası olan mor bir kız geliyor.
Şapkanın üzerinde kocaman A harfi var.
Hatta kız gülüyor mu ağlıyor mu belli değil Mona Lisa gibi.
Sadece gözünüzün önüne o geliyor.
Bu şekilde dertleşmenin doğru olmadığını düşünüyordum hep.
Ama çok çok çok fazla dert yaşıyoruz.
Çok fazla mesaj yaşıyoruz sizinle sosyal medya üzerinden.
O yüzden böyle bir bölüm yapmak istedim.
Oturduk mikrofonun başına.
Şimdi ben burada sizin bana vereceğiniz cevapları duymayacağım.
Hani dert yaşıyoruz ya. Hepimiz ökeceğiz kucağımızdaki, cebimizdeki bütün taşları.
Benim için garip bir durum olacak.
Ben burada dertlerim yanarken.
Çünkü karşımda delisiniz.
Bana cevap veremeyeceksiniz.
O yüzden kendi kendime dedim ki Ayça modunu yükseltmen gerekiyor.
Hani bir tane ayna koy tam karşına.
Kendine bakarak konuş.
Hani mimiklerinle kendini onaylarsın, başını sallarsın falan.
En azından bana da bir motivasyon oldu devam edebilmem için.
Orta boy bir tane ayna lazım masamda.
benim ananımda beni gösterebilecek bir alan lazım.
Hiç kullanmadığım, fark ettiğim bildiğiniz böyle evin en derin köşesinden bulduğum bir ayna ortaya çıktı.
Aynayı elime aldım. Dedim ki ben bunu neden aldım?
Hiç kullanmamışım.
Atmışım kenara. Bunu alırken yüksek ihtimalle düşünmeden alışveriş yaptığım bir gündü.
Almak için almışımdır.
Kim bilir hangi acıtan bir sözü unutmak için aldım bu aynayı.
Bilmiyorum. Hani çocukken oynadığımız tetris oyunu vardı ya yukarıdan bir sürü şekiller düşüyor.
Siz o boşlukları kapatmaya çalışıyorsunuz o şekillerle.
Parça yerine uymayınca da böyle sıkıştırmaya çalışıyorsunuz.
Sonra bir bakıyorsunuz bütün yapmış olduğunuz yerine dizdiğiniz parçalarınız düzenleri hepsinin bozulmuş.
İşte aldığım bu aynada bir milyoncudan...
Bir ayna değil arkadaşlar.
Dünya markalarının içine dünya markalarının satıldığı bir mağazadan almışım home kısmından.
Yani bu aynayı satın alarak yanlış parçayla doğru boşluğumu doldurmaya çalıştım ben o anda.
O yüzden Tetris oyunu aklıma geldi.
O anlık beni rahatlatmış olabilir ama aslında hiçbir şey yerine oturtmamış.
Çünkü oturtmuş olsa ben bunu baş köşeye koyardım değil mi?
Evimin baş köşesinde bir yere görebileceğim bir yerde.
Hani en azından hep olduğum bir yere koyardım ama.
En ücret köşeye atmışım.
Anlayacağınız üzere ilk dertleşme konumuz gereksiz aldıklarımız.
Bence gereksiz ya da ihtiyaç olmadan alınan şeylerin çok fazla sevgi eksikliği hissettiğimizden dolayı olduğunu düşünüyorum.
Bence bu yüzden gereksiz alışveriş yapıyoruz.
Genelde onaylanma ihtiyacı vs.
bunlar konuşulur ama bence sevgi eksikliğinden dolayı tamamlanmak için sürekli alışveriş yapıyoruz.
Ya da yeni çıkan bir şey, moda olan bir şeyi almaya çalışıyoruz.
Twitter'da bir yazı okumuştum.
Sadece sevgi istediğim için ne kadar saygısızlığa katlandığımı şimdi fark ettim diye bir söz okumuştum.
Saygısızlığa katlanmamayı seçip saygısızlık gördüğümüz ortamları terk ettiğimiz zaman ya hadi ya.
Oh be dediğim zaman kafamız rahat etmiyor arkadaşlar.
Aman. Öyle hemen Türk esisindeki peri ana gibi kabaktan bomboş içi temiz bir kafa vermiyorlar bize.
O saygısızlıkları, kullandıkları sözleri, yani o kötü şeyler yaşadığınız ortamdaki o sözleri söylerken, o yaptıkları mimikler, işte söz tonları, insanların o kelimeleri
canınızı yakan olumsuz sözlere döndürmeleri, hani bunları sindirmek hemen olmuyor.
İşte onları sindirmeye çalışırken kara delik gibi içinizde büyüyor.
Sevgi boşluğunu bilmem kimin üzerinde görüp beğendiğiniz, Instagram'da kaydettiğiniz resimdeki o çıraç kutu almaya muazze ediyorsunuz.
Aslında yaptığımız saçma alışverişlerin sebebi bu.
Ben kendimde bunu yaşıyorum, bunu gördüm.
Yani gereksiz alışverişlerimizin işleyişi böyle oluyor bence.
Stenborg'un 3 aşk kuramı vardır.
Yakınlık, tutku ve bağlanma.
Bu üçünden biri bozulduğunda...
sevildiğini sanma yanılgısını doğuruyor.
Sevgi istemek başlangıç, sevildiğini sanmak gelişme, hiç sevilmediğini fark etmek sonuçtur.
Yani ben bir ortamda yaşadığım bir gerginlikte ne oluyor?
Sevilmediğimi hissediyorum.
Bir sevgi eksikliği oluyor.
Daha sonra bunu alışverişle doldurmaya çalışıyorum.
Tek iyi tarafı bunun Farkında olmam.
Yani ben biliyorum yaptım.
Yediğimi oku biliyorum. Yerine fiziksel bir aktiviteyi, kitap okumayı ya da illa somut bir şey yapacaksam gidip bir kuaföre saçma vesaire işte bir bakımı yaptırmayı saçabiliyorum.
Ama gerçekten bazen doğru karar vermek istemiyorum ya.
Size de oluyordur. Ben gerçekten bazen doğru karar vermek istemiyorum.
Bile isteye istemiyorum yani.
Gerçekten saçmalamak istiyorum.
Bu da düzgün olmasın abi.
Kılavuzumun dışında yaşayayım ve bugün de ben çalışmadım ve eşek gibi çalıştım ve gibi de bugün yiyeceğim diyorum mesela.
Olmasını istediğim şekilde sevilmediğim için öfkelenmek yerine kendimi alışverişe veriyorum.
Evet yapıyorum bunu. Sevgi eksikliğini bana hissettirdikleri yerde incindim, çok üzüldüm, kırıldım, döküldüm, parçalandım.
Bunu düzeltme görevim de kendime borcum.
Ben de böyle yapmaya çalışıyorum.
Her zaman yapmıyorum. Ama yaptığım zamanlar da var.
O ortamlarda Ayça'yı inşa ettim bu arada.
Ben onlardan pişman değilim.
Yani o ortamlar neden var?
Niye ben sevgi hissetmediğim ortamlarda hala bulunabiliyorum demiyorum.
Çünkü gerçekten Ayça'yı orada inşa ettim.
Ve biliyorum ki sevgi eksikliğini hissedeceğim ortamlar yine beni bulacak.
Şu anda çıktım. Biliyorum o ortamları ben.
Hangi ortamlar olduğumu ya da hangi insanların yanında bu şekilde hissettiğimi biliyorum.
Çıktım diyelim. Ama ortamlar yine bulacak arkadaşlar beni.
Yani o zaman hayat döngüsünden çıkmış olurum eğer bulmazsa.
Hatta ileride bir gün yine yanlış kararlarla yanlış ilişkiler kuracağım.
Bunu da biliyorum. Ama işte yaşam budur arkadaşlar.
Böyle olur hep. Bu gereksiz alışverişin babası zaten Dönüs Diderot.
Diderot etkisi diye bir etki vardır hatta.
Kendisi yazar, filozof ve antik topedi yazan kişidir.
Fransız, 1700'lerde yaşanmıştı sanırım.
Kızı evlenecek, çeyiz alması gerekiyor.
İnanılmaz fakir, klasik, fakir bir yazar.
Daha sonra işte Rus kraliçesi Katarina'ydı sanırım.
O bunu duyuyor. Diyor ki sen bana kütüphanemi sat.
Ben de sana şimdiden 50 yıllık maaş vereceğim diyor.
Çünkü adamı da çok seviyor.
Onun hani böyle bir zor durumda olması hoşuna gitmiyor.
Adam da Diderot'u kabul ediyor.
Tamam diyor. Sonra bir anda adam düşünün yani yoksulken kızını bile evlendiremiyorken ki o zamanlarda çeyiz veriyorsun.
Yani damada bir para veriyorsun.
Hani bizim başlık paramız gibi düşünün.
Onu damada verdiklerini düşünün.
Olmadan evlenmiyorsun.
Zaten eğer dönem dizilerini, dönem filmlerini izliyorsun.
Mutlaka görmüşsünüzdür.
Öyle bir adet vardı yabancılarda.
Daha sonra bu parayı alıyor ve ertesi gün inanılmaz zengin bir şekilde uyanıyor.
Kızın çeyizini vesaire harf ettikten sonra diyor ki ya ben bu parayla kendime de bir şey yapayım.
Bir şey yapmam lazım. Giriyor kendine mükemmel kırmızı bir renkte ipekten bir tane sabahlık alıyor.
Alış o alış. İpek kıpkırmızı sabahlığını giyiniyor.
Oturuyor. Abi bakıyor.
Sandalye eski püskü.
Bu ipek diyor. İpek sabahlığın buna uygun değil.
Hemen gidiyor sandalyesini değiştiriyor.
Sonra gözü duvara takılıyor.
Bakıyor duvar bomboş.
Gidiyor hemen oraya harika bir altın saat alıyor.
Sonra bakıyor halılara.
Halılar hayır diyor.
Benim sabahlığıma yine yakışmıyor.
Gidiyor bütün halılarını değiştiriyor derken adam iflas ediyor.
Yani o ona yakışmadı.
Bu buna uyumadı diye adam iflas ediyor arkadaşlar.
İşte biz de bunu yaşıyoruz zaten bugünlerde.
Yani kısaca arkadaşlar liderot bir şeyi satın aldığınızda ya da hayatınıza kattığınızda bu yeni şey diğer eşyalarınızla ve alışkanlıklarınızla uyumsuz görünür gözünüze.
Bu da sizi başka şeylere almaya ve değiştirmeye yeter.
Yani zincirleme tüketim darbaşınızı açıklayan bir psikoloji terimidir.
Bunu dertleşme bölümünde anlatmamın sebebi de böyle detay vermemin sebebi de şu.
Bunu ben de yapıyorum.
Gereksiz alışverişe, saçma alışverişe, ihtiyacım olmayan şeylere ama ihtiyaç hissetmeyle ihtiyaç olması çok farklı şeyler.
Yani bir ihtiyacın olduğunu hissedersin bir de gerçekten ihtiyacın vardır ve bunu ayıramadığımız zaman çok da sevgi dolu ortamlarda olmadığımız için yani çoğumuz sevgi eksikliğini yaşadığımız
için paraları bunlara savurmayalım.
Yani benim yaptığım gibi farkında olun.
Bunu bilinçli yapın ama her zaman deyip dönem dönem yapın.
Bu yüzden bunu buradan anlatmak istedim.
Yalnız değilsiniz. Böyle bir durum yaşadığım zaman hemen kendimle ilgili bir alışverişe vermek yerine bir iki gün Ayça'ya izin veriyorum kafasını toplasın diye.
Dökülenlerimi temizliyorum.
Asla ama geri yapıştırmıyorum.
Dökülenleri asla geri yapıştırmam.
Dökülen artık bana ait değildir.
O gitmiştir. Ne demek istediğimi biliyorsunuz şu anda kalbi kırılanlar.
Biliyorlar şu an ne demek istediğimi.
Sonra yoluma devam ederim.
Nemo filminde Dori Nemo'ya ne diyordu?
Şimdi ne yapacağız diyor Dori.
Kaybolduk diyor. Ne diyordu Dori?
Yüzmeye devam et.
Yüzmeye devam et.
Ne kadar da çok dolmuşum baksanıza.
Bir diğer dertleşmek istediğim konu arkadaşlar.
İçimi dökmek istediğim konu.
Alkol. Alkolizm.
Ben arkadaşlar, alkol aldıktan sonra ertesi gün inanılmaz saçma gereksiz, hani sabah uyan...
...danıldığınız zaman aynaya baktığımda...
Acayip bir yerde bir sivilce görürsünüz ya ucu beyaz olur böyle çıkmıştır.
Gereksiz bir sivilcedir.
Öylesi gereksiz bir his yaşıyorum.
Bir vicdan azaldı. Niye bilmiyorum.
Bunu terapistimle de hatta çok konuştuk ama o da bir şey bulamadı.
Hatta şöyle oldu.
Belki de bir şey bulması gerekmiyordu.
Sadece onu hissetmem gerekiyordu ama ben sebebini öğrenmek istiyorum.
Neden bu kadar? Mesela arkadaşlar diyorlar ki işte caddede Şurada imza kokteylleri çok güzel olan bir mekan açılmış.
Gidelim hani bu cuma günü.
İşte bilmem nesi varmış diyorlar deneyelim.
Gitmemek için kendi kendime bahaneler uydururken yakalıyorum kendimi.
Bilginin arkadaşlarım biliyorlar zaten buradan duymama gerek yok.
Yalan söylemek için durup düşünüyorum hemen cevap vermiyorum.
Böyle kendimi masada otururken yere bakarak sessiz bir şekilde kendimi kapatıp Kabunun içine girmiş kaplumbağa gibi yalan uydururken buluyorum arkadaşlar.
Gitmemek için. Ne yalanını uydurayım?
İstemiyorum çünkü mesela içki almak.
Ne yapacaksın Ayça?
Akşama eve gideceksin o gün.
Planın ne var yani?
Akşam geleceksin. Çocuk işte biraz eşine bakarsın.
Onunla uğraşırsın. Yemek, podcast yazarsın.
Kitap okursun. Yani bir işin yok o gün biliyorum.
Yalan uyduruyorum işte o yüzden.
Hani dedim ki acaba biliyorsunuz.
Hatta podcast'ın ilk bölümlerinde söylemiştim.
Bir mide problemi yaşıyorum.
Bu aralar iyiyim tabii çok şükür.
Hani acaba midem ağrıyacak diyeme içmek istemiyorum.
Bilinçaltımda o mu var? Çok büyük ağrılar çektim ama artık öyle bir ağrım yok.
Hani zaten öyle bir durum olduğunda mide koruyucu kullandığım zaman artık ağrımıyor.
Hayır o da değil. Yani öyle oluyor.
Ben bunu sürekli erteliyorum arkadaşlar.
Hani azaltmaya çalıştım bu vicdan azabım, bu hisimi ama olmuyor.
Alkol kullanma oranım da bu arada çok yüksek değil.
Hani ailemde dedim acaba böyle bir sorun mu var?
Hani ailem bana eskiden baskını yaptı alkol kullanma diye.
Evet babam alkol kullanmaz ama herhangi bir sebebi yok.
Soyutsal olarak bir sebebi yok.
Şimdi birisi kaldırmıyor onun da.
Annem İzmir'i zaten o içer yani yapıştırır gider.
Ama bilemiyorum.
Ailemden de değil. Ailemden de gelmiyor bu.
Bu arada alkol deyince bakın bunu her bölümde söylemeyi unutuyorum.
Marcus Aurelius'la ilgili olduğunda.
Ben hep şey düşünmüştümdür arkadaşlar.
Ya bu Marcus hani çoluğun çocuğunu da kaybetmiş.
Koca imparator bu kafaya bu sakin kafaya nasıl gelmiş acaba diye.
Bunu çok düşünmüşümdür.
Marcus bir dönem arkadaşlar hastalanıyor.
Ve ona doktoru bir madde veriyor.
Bu hastalığından kurtulması için.
O madde de verdiği madde de afyon.
Ve o sonra bu afyona bağımlı hale geliyor ve her gün afyon alıyor.
Adamın kafası uyuşuyormuş biliyor musunuz o afyondan.
Yani aslında Marcus'un o sakinliğin altında biraz da afyon kullanması varmış ya.
Beni hayal kusurluğuna uğrattın.
Hatta ben bu bilgiyi şuradan öğrendim.
Ülkemizin çok saygın profesörlerinden biri Profesör Doktor Özcan Köknel'in.
Bir kitabı var. Kaygıdan Mutluluğa Kişilik diye.
Kesinlikle kitapçılarda bulacağınızı düşünmüyorum.
Yeni basınları yok. Ben de zaten bunu ortaokulda okumuştum.
Sonra taşınırken kaybetmiştim.
Kadıköy'de bir yerde bulmuştum.
Çok güzel saklamışlardı ama yine ikinci elden almıştım.
İlk okurken, ortaokulda okurken yani ilk okuduğumda bunu fark etmemiştim.
Şimdi ikinciye tekrardan okudum.
Orada gördüm Marcus'la ilgili bu bilgiyi.
Yani kesin bir bilgi.
Belki de benim bu konuyu çözmeye ihtiyacım yoktur.
Bilmiyorum. Bununla baş etmem gerekiyordur.
Sadece anlaşılmak istiyorum.
Yani neden böyle oldu?
Sizde de böyle oluyorsa bana yazın.
Neden böyle oluyor? Neden böyle olduğunu düşünüyorsunuz?
Neden gitmemek için bahaneler üretiyorum?
Alkolü almamak için sebepler bulmaya çalışıyorum.
Varsa sizin de böyle bir sorunuz, böyle bir derdiniz lütfen bana yazın.
Yalnız olmadığımı bilmek bana iyi gelecek çünkü.
Bir de arkadaşlar diğer dertleşmek istediğim konu bence bu en güzeli.
Mevcut durumda sahip olmadığımız şeylere sahip olmalıymışız düşüncelerine çok fazla daldığımızı düşünüyorum.
Hatta günlük hayatımızda da yaptığımız her harekete arka planda bu düşünceyle çalışıyor.
Yani arka planda bu düşünce açık durumda ve ona göre yapıyoruz her şeyi.
Ve bence bu bizi günden güne yok ediyor, azaltıyor, eksiltiyor.
Yani aksine sahip olduğumuz şeylerden ötürü çok şanslı olduğumu düşünmemiz lazım.
Yani arka planda bir ekran açık olacaksa, yani arka planda illa bir film dönecekse abi, sahip olduğumuz şeylerden dolayı şanslı olduğumuz düşüncesi dönsün, onu filme oynasın.
Onlara sahip olmasaydık nasıl onların hasretini çekeceğimizi kendimize hatırlatalım.
Mesela çocuğun sağlıklı olmasaydı sağlığın hasretini ben nasıl çekerdim değil mi?
Yeter ki sağlığına kavuşsun.
İşte derslerinden yeter ki kötü alsın önemli değil.
O iyi olsun işte bilmem ne olsun küfür de edebilir derdim.
Kesin derdim çocuk hasta olsaydı.
Çünkü bunu şu yüzden söylüyorum.
Bizimki 5-6 yaşlarındayken çok yüksek ateş geçirmişti.
Bayağı hastalanmıştı. Ağzına günlerce bloklu bir şey sürmemişti.
Ama ben şeyi biliyordum yani eşim de biliyordu.
Ablamın kızı buna küçükken daha küçükken böyle cips yedirmişti.
Doritos'un var ya peynirli ayak kokan cipsi ondan yedirmişti.
Çok hoşuna gitmiş böyle.
Biz biliyoruz yani onu tekrar yemek istediğini.
Dedim ki eşime biz dedim cips alalım ya.
Şu Doritos'un peynirlisi var ya turuncu.
Ondan dedim alalım. Bu çocuk bunu bir yesin.
En azından midesinden bir şey geçsin.
Verdik hasta. Verdik ağzına.
Allah'a bir yalanına bir yalandı bir yalandı.
Yalnız benim oğlan bunları büyüdüğü zaman bu podcast'e dinleyince umarım bana dava açmaz.
Benim çocukluğumu bütün özelimi bu kadına anlattı diye.
Neyse cips yemişti. İnanamazsınız mutluluğumuzu.
Piyango çıkmış gibi sevindik.
Çocuk peynirli dortos yiyor diye.
Kendimizden geçtik mutluluktan.
O yüzden sahip olmadıklarınızı üzülürken o sahip olmak istediklerinize bir mecburiyetiniz yok.
Onlara sahip olmak zorunda değilsiniz.
Kendinize o durumda işkence etmeyin.
Yani şöyle düşünün. Ben şu anda podcast yapıyorum.
İşte dünyada en iyi podcaster olmadığım için üzülmem.
Ben şu anda yaptığım işin çok iyi olduğunu düşünüyorum.
Sahip olmam gereken ne?
Dünyanın en iyi podcasterı olmak.
Şu an öyle miyim? Dünyanın en iyi podcasterı değilim.
Ne yapayım ben şimdi? Ağının tadını mı çıkarmayayım?
Podcast mı yapmayayım?
Yolumdan mı şaşayım? Onun gibi düşünün.
O yüzden beyninizin arka planında arkadaşlar sahip olduklarınızın filmi dönsün.
Şükretmeniz gerekenlerin filmi dönsün.
Bu sahip olmadıklarımızı...
Sosyal medyada hep birilerini de görüp üzülüyoruz ya.
Şununla ilgili bir şey.
Gerçekten ben buna çok inanıyorum.
Herkesin yolu farklı.
Benim yolum çok taştı, çok dikenli.
Bir sürü bir sürü bir sürü sıkıntılar var benim yolumda.
Onun yolu dümdüz.
Onun yolunda çok az sıkıntı var.
Yani herkesin yolu kendisine.
Ve bu yol bazen uzayabiliyor.
Ve bu yol da...
Taşlara takılıp düşebiliyorsunuz.
Dizleriniz de acıyor. Parçalanıyor da.
Elleriniz de acıyor. Kanıyor da.
Bunların hepsi olabiliyor. Olsun olabilir.
Ama bunlar bir bütün.
Ve hepsi bize paket halinde verilmiş.
Tek tek satılmamış.
Hepsi paket arkadaşlar. Paket olarak böyle yaşayacaksınız denilmiş.
Biz de yaşıyoruz işte.
Kabul etmek lazım. Diğer dertleşmek istediğim konu da herkes ben biriciyim, ben tekiyim, ben çok değerliyim diyor.
Farkındasınız. E tamam sen biriciksin, sen teksin, değerlisin.
E ben neyim?
Ben de biriciyim. O zaman bu biriciklik hali aslında sıradanlaşıyor farkında mısınız?
Bana öyle geliyor. 8 milyar insanın olduğu bir dünyada kimse özel değil mi o zaman?
Matematiksel bir paradoksa dönüştü farkında mısınız bu durum?
Yani herkese özelse kimse özel değildir.
Yani senin biriciğinle benim biricikliğim çarpışıyor.
Aynı anda ikimiz de hem sıradan.
Hem eşsiz oluyoruz.
Bence insanlar artık biricikliği kibirle karıştırmaya başladı.
Çünkü biricik olmayı yanlış anlıyoruz.
Karşımızdakinin de biricik olduğu gerçeğini görmezden geliyoruz.
Yani şöyle düşünün.
Evet sen biriciksin, ben değerliyim, bir taneyim.
Bunun devamında da şöyle yapabilirsiniz.
Hak edene hak ettiğini verin.
Gereğinden fazla sevmeyin.
Yardım istemiyorlarsa yardım etmeyin.
Her yardım çağrısına da...
Koşmayın. En yakınlarınız bile sizi yarı yolda bıraktıysa, kim gittiyse, kim kaldıysa umursamayın.
Siz kendi yanınızda mısınız ona bakın arkadaşlar.
Ancak bu şekilde biricikliğinizi değerli hale getirebilir ve karşı tarafın da biricikliğini değerli görebilirsiniz.
Bugün güzelce dertleştim sizinle.
Dertleşmek dediğimiz aslında dünyanın en eski, en insani bir ihtiyacı.
Freud'da hatta konuşma tedavisi demiş buna.
Sene kadar ruhun arınması demiş dertleşmeye.
Bizler de devam ediyoruz işte.
Siz bana anlatıyorsunuz.
Beni dinlediniz. Kendinizi buldunuz belki.
Ben size anlattım. Yüklerim o hafifledi.
Hep siz mi bir şeyler öğreneceksiniz?
Biraz da ben böyle bir hafifleyeyim dedim.
O yüzden dertleşmek varlığımızın en basit ama en güçlü ilacı.
İyi ki yapıyoruz bunu.
Şimdi ben bu aralar kapatmadan önce bunu söyleyeyim.
Matt Haig'in bu İnsanlar kitabını okuyorum tekrardan ve çok fazla fark etmediğim ya da o anki ruh halimle çok sıradan gelen bir cümle var.
Onunla kapatmak istiyorum.
İnsan dediğimiz şey orta zekalı ve iki ayaklı bir yaşam formu.
Evrenin çok ıstız bir köşesinde yer alan küçük ve sulu bir gezegende büyük ölçüde yanılsamalarla dolu bir varoluşunu sürdürüyor.
İşte insanoğlu bizler buyuz arkadaşlar.
Bu bölümün sonuna geldik.
Beni hangi platformdan dinliyorsanız lütfen takip almayı unutmayın.
Sosyal medyada bekliyorum.
Görüşmek üzere. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
