
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
“Aydınlatılmamış olan her şey, kader olarak karşımıza çıkar.” Carl Jung ;
Ruhun haritasını çizen adam. Psikolojinin yalnız kurdu, rüyalara inanan bilim insanı, gölgeyle yüzleşmeden aydınlığa varılamayacağını söyleyen bir düşünür.
Bu bölümde Jung’un dört çarpıcı yaşam dersini anlatıyorum.
Yargılarımızın aslında bastırdığımız yanlarımız olduğunu…
Dışarıda aradığımız huzurun içeride saklı olduğunu…
Ve gerçek dönüşümün, kendi karanlığımıza bakabildiğimiz anda başladığını.Hepsini konuşuyoruz.
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün analitik psikolojinin öncülerinden olan Carl Jung'un kendi kaderimizi yeniden yazabilmemiz düşüncesiyle tespit ettiği 4 yaşam dersini anlatacağım arkadaşlar.
Kendisine özel bir hayranlık duyduğumu beni bilenler, beni dinleyenler biliyorlar zaten.
Baştan söyleyeyim, beni dinledikten sonra ben kimim, nereye gidiyorum, nereden geldim, acaba ben böyle yapıyor muyum, nereye gidiyorum ey yolcu diyebilirsiniz.
Biraz böyle existential krize girme olasılığınız yüksek.
O yüzden yanınıza bir çay, bir kahve hatta varsa bir sade soda almanızı öneririm.
Hazımda sorun yaşayabilirsiniz çünkü.
Birazdan duyacaklarınız hem başınızı hem de kimliğinizi döndürecek çünkü.
Şimdi hemen başlamak istiyorum arkadaşlar.
Birinci yaşam dersimiz.
Jung diyor ki kaderin sandığın şey aslında çözemediğin bilinç dışındır.
Yani... Ben başıma gelen şeylerin toplamı değilim.
Ben olmayı seçtiğim şeyim.
Matt Haig'in rahatlama kitabında deneyim kısmında şöyle söylüyordu Matt.
Bizler yaşadıklarımızdan ibaret değiliz.
Bir kasırganın ortasındaysak kasırgan ne kadar şiddetli ya da korkutucu olursa olsun onun bizden ayrı bir şey olduğunu biliriz.
Dışımızdaki ve içimizdeki hava durumu asla sabit değildir.
Üzerlerinde kara bulutların dolaştığını söyleyenler vardır.
Ama biz o bulutlar değiliz.
Gökyüzüyüz. Bulutlar kapsadığımız şeyler.
Yalnızca geçici olarak oradalar.
Gökyüzü ise hep gökyüzü.
Ne kadar güzel söylemiş değil mi?
Mete zaten çok hayranım.
Bol bol bu bölümde onun bu rahatlama kitabından da alıntılar yapacağım arkadaşlar.
Hayat sizi yere çakabilir.
Aileniz sizi anlamayabilir.
Aileniz size hatta destek olmayabilir.
Altüst etmiş olabilir ama bizler olanlara yanıt verme şeklimizle kaderimizi yeniden yazabiliyoruz.
Siz mesela sorsam size şimdi kendinizi bana nasıl tanımlarsınız?
Nasıl bir insansınız siz?
Şöyle dersiniz değil mi?
Ben bir anneyim. Ben bir beyaz yakalıyım.
Ben başarısız bir ilişkiden çıkmış bir insanım.
Ben ne istediğini hala bilmeyen biriyim.
Ben ayakta kalmaya çalışan biriyim.
Kendinize tanımlarken kullandığımız her kelime sizin kim olduğunuzu değil.
kendinize hangi hikayeyi anlattığınızı gösteriyor.
Kendinize hangi hikayeyi anlatıyorsunuz arkadaşlar?
Bir savaşçı mı? Bir kurban mı?
Arayışta olan birisi mi?
Ya da bir dala tutunmaya, geçmişe, bir vedaya tutunmuş biri mi?
Yoksa hala artık benden geçti, bir bok olamayacağım diyen biri mi?
Hepimiz kendi kişisel yolculuğumuzun kahramanıyız diyor Jung.
Yani hayat başkalarının edindiğimiz personeların yazdığı hikayeler değil.
Bu söylediğim işte anne başarısız olmuş insan bunlar var ya bunlar bizdeyiz.
Bunlar bu hayatta üzerimize yapıştırılan personel arkadaşlar.
Bilinç dışımızın sergilediği bir oyundu.
Eğer artık rolünüzü değiştirmek istiyorsanız önce senaryoyu yeniden yazmanız gerek.
Kendimizi başımıza gelen olaylarla ya da hayatta sorumlu olduğumuz görevlerle tanımlıyoruz.
Ama bizi asıl tanımayan olanlara verdiğimiz tepkilerimiz.
Jung 1913 yılında 38 yaşındayken kendi deyimiyle bir iç savaş yaşıyor.
Rüyaları kontrolden çıkıyor.
Uyanıkken bile bazı imgeler görmeye başlıyor.
Yani psikotik bir atak getiriyor.
Yani bu şekilde görünüyor dışarıdan bakınca.
Ama Jung ben kafayı yedim galiba diye karalar bağlamıyor arkadaşlar.
Bilimle beraber çözmeye çalışıyor başına bu gelenleri.
Her rüyasını, her gördüğü sembolü hatta her korkularını yazmaya başlıyor.
Taşların üzerlerine yazıyor, kağıtlara yazıyor, kitaplarda boş bulduğu yerlere yazıyor, çiziyor.
20 yıl boyunca da iletişimini kesiyor ve ortaya kırmızı kitap çıkıyor.
Bunu zaten Rüyalar Podcast'inde bahsetmiştim.
Başka bir bölümde de bahsetmiş olabilirim.
Rüya anlamlarını da anlatmıştım.
Hatta Jung'un yorumuyla bunu mutlaka dinleyin.
Jung bu her şeyi yazdığı dönemde arkadaşlar diyor ki Ruhun gece yarısı bana şöyle dedi.
Hayatını ikiye böl.
İlki yaşadığın hayat, diğeri...
anlamını aradın. Şimdi diyelim ki sevdiğiniz sizi terk etti ya da işsiz kaldınız veya ailenizin onayladığı biri olamadınız.
Hepimizin derdi. Ve çok üzgün ve umutsuzsunuz.
Ne yaparsınız? Jung diyor ki karanlıkta kaldığında kendi ışığını yak.
Kendini yeniden yaratma diyoruz ya işte o buradan geliyor arkadaşlar.
Birinin sizi onaylamasını beklememekle.
eksiklerinizi utanmadan fark edip onlara merakla yaklaşmakta.
David Bowie'yi biliyorsunuzdur.
Jung'un hayranı. Çok farklı, çok değişik bir tip.
Bir oyuncu, besteciydi.
Kendisi arkadaşlar karaciğeri kanserinden maalesef aramızdan ayrıldı.
Kendisini kaybettik. Diyor ki David, Jung okuduğumda kendi maskelerimle yüzleşmeye başladım.
Bakın bu bizim yapamadığımız, bizim almayı reddettiğimiz bir yaşam dersi.
Kendi maskelerimizle yüzleşmemek.
Sahnedeki o karakterler aslında benim arketiplerimdi diyor David.
Jung beni ruhsal anlamda kurtardı.
İşte bütün mesele bu demişti.
Kendi karakterlerinizi tanımadıkça hayatınızda hangi sahnede oynadığınızı bilemezsiniz.
Bir kadın dinleyicim yazmıştı.
Ayça biliyor musun ben hiç gerçekten sevildiğimi, karşılıksız sevildiğimi hissetmedim.
Ama herkes beni sevgi dolu sanıyor demişti.
Deli dolu sanıyor yazmıştı.
Çünkü yıllarca iyi kız personasıyla yaşamış.
İçindeki öfkeli çocuk yunkun gölge dediği yerde kalmış arkadaşlar.
Ve hayatını sabote etmiş o öfkeli çocuk.
Hep sevgiyi aramış ama tabii ki bulamamış.
Demiş ki ben sevgiye muhtacım sanmış çünkü kendisine.
Bence bu hani ruhsal bir acı varsa eğer adı ruhsal bir acıysa bizim bildiğimiz şekilde.
En kötüsü hani hep sevgi veren taraf olup da bir şey yapmadan karşılıksız bir şekilde sevilmediğini hissetmek.
Ben bunu ilk ne zaman hissetmiştim biliyor musunuz?
Anne olduğumda hissetmiştim söylerken yutkundum.
Çünkü gerçekten çok klasiktir ama hani annemiz der ya anne olduğunda anlarsın diye.
Gerçekten anne olduğundan anlıyorsunuz.
Yani ilk onun istediğini yapmadığında ya da onun istediği şekilde bazı şeyler olmadığında tabii onun küçük yaşlarından bahsediyorum.
Anında sizi silebiliyor.
Anında dünyanın en kötü insanı olabiliyorsunuz.
Ve şöyle sorgulamaya başlıyorsunuz böyle özellikle gece yatarken böyle tavana bakarak, boş tavana bakarak.
Şöyle diyorsunuz.
Ya demek ki yapınca iyi, yapmayınca kötü.
İstediği olunca iyi, istediği olmayınca ben kötü oluyorum.
O zaman beni ben olduğum için sevmiyor.
Sadece orada olduğum için değil.
Ona bazı şeyleri sağladığım için, onu sevgili ve güvende tuttuğum için yapıyor, seviyor diye düşünüyorsunuz.
Ben o yüzden bu arkadaşın bu mesajından çok etkilenmiştim.
Kendimi de görmüştüm.
Onunki daha romantik ilişkisiyle alakalı bir durumdu.
Ama benimki annelikten ağır basmıştı ve biraz gücüme gitmişti.
Ben ilk bu acıyı bu zaman hissetmiştim.
Bakın Mac diyor ki arkadaşlar, bütün bir hayatı ihtiyacımız olduğu zamanlarda hissetmediğimiz sevgiyi kazanmaya çalışarak harcamak anlamsız.
Bazen de eski bir hikayeyi artık geride bırakıp kendi hikayemize başlatmak gerekir.
O sevgiyi siz kendinize verin.
Geçmişi değiştiremezsiniz.
İnsanları değiştiremezsiniz.
Ancak kendinizi değiştirebilirsiniz.
Bu hikayeyi siz anlatıyorsunuz.
Biz anlatıyoruz arkadaşlar bu hikayeyi.
Öyleyse yeni bölümünüzü yazmaya başlayın diyor.
Sizin gölgeniz nedir peki?
Başarılı biri olmaya çalışırken hep son anda dağılan, ilişkide aşırı veren ya da tam tersi hiç açılmayan biri misiniz?
Bu davranışlarınızı kontrol eden şey bastırdığınız kişiliğiniz arkadaşlar.
Ve bizler kötü yönlerimiz diye bastırdığımız şeylerle bir bütünüz.
Jung diyor ki bütünlük parçalarının tanımaktan geçer.
Yani biz kendi parçalarımızı gerçekten tanıyamazsak bir bütün olamayız kendimizde.
Yani karanlık yüzünüzü tanırsanız korkmayın.
Korkmayın tanıyın o karanlık tarafınızı.
Tam tersi arkadaşlar o karanlık taraflarımız bizim mütefikimiz olacak.
Hayat kendini gerçekleştirmek isteyen ruhun durumudır.
Çok severim bu cümleyi.
Hayat kendini gerçekleştirmek isteyen ruhundur ama yaşadıklarımız ne olursa olsun ceza değiller.
Yaşadıklarınızı ceza olarak düşünmeyin olur mu?
Yaşadığınız kötü şeyler ceza değil.
Genişlemek için geçirdiğimiz ruhsal evrimler.
Jung diyor ki arkadaşlar, ruhunuzun özgür iradesiyle yaptığı şeyler karmanızı şekillendirir.
Sadece yaşadığınız olayları değil, onlara verdiğiniz niyetinizi de belirleyici.
Bu niyet, niyet işte arkadaşlar.
Olaylara yüklediğimiz niyetler de bizim karmamızı ilerleyen günlerde yaşayacaklarımızı şekillendiriyor.
Bakın bu bizim hep göz arda ettiğimiz ve fark edemediğimiz bir şey.
Hayat size meyvesine olgunlaştığında veriyor.
Kader olduğunuz duruma değil, olduğunuz duruma nasıl cevap verdiğinize bağlıdır.
Hiyeri defa biliyorsunuz değil mi oyuncu?
Nasıl söyleyeyim? Böyle Britney Spears tarzı bir kız.
İşte bir zamanların Amerika'sının romantik işte komedide, romantik ilişkilerde, dizilerde popüler olan bir ismi.
Çok da hoş bir hanımdı.
Dördüncü doğumunda diyor ki, evet dördüncü doğumu.
Ben diyor evde kendim doğum yapacağım diyor.
Suda doğum yapacağım. Yanındakiler de tabii diyor ya saçmalama kafayı mı yedin?
Evde doğum yapılır mı? Hani ne olur ne olmaz?
İşte bir şeyler ters gitse hastanede hızlı bir şekilde müdahale edilebilir.
Her bölümün doktoru var falan.
Hayır diyor ben diyor evde.
İşte suyun içinde ebeyle de doğum yapacağım.
Girmiş yani. Neden diyorlar?
Neden böyle bir şey tercih ediyorsun?
Üç kere doğum yaptın. Dördüncü de ne oldu?
Ben diyor bedenimin gücünü fark edemedim diyor.
Aslında ben daha güçlü olduğumu hissediyorum.
Ama nedense bunu bir türlü ortaya çıkaramadım.
Ve bu şekilde diyor bununla yüzleşeceğim diyor.
Çünkü bu durumlardan çok korkarmış kendisi.
Yani acı çekmekten, vücuduna bir şey olacağından.
Ve bu benim gölge tarafım demiş.
Çok güzel bir şekilde dördüncü çocuğunu evde suda doğuruyor arkadaşlar.
Büyümek, öğrenmek, evrimleşmek istedi.
Ceza gibi aslında değil mi?
Yani şöyle düşünün. Eski zamanlarda ay doktor yoktu işte evde kendimize doğururduk.
Ne demek bu? Ceza gibi.
Zorunluluk, mecbur, kötü bir durum.
Tabii ki her durum için iyi bir şey değil.
Ama yolunda giden bir doğum süreciyle alakalı bir sıkıntı olmadığını düşünün.
Hilary Duff da işte bunu yaptı.
Acı çekti, acıyı aldı ve bununla nasıl baş edeceğini görmek istedi.
Güzel de baş etmiş zaten.
Ceza gibi görünüyor ama değil.
Olaya bakmayı seçtiğiniz yer çok önemlidir.
Hayat hep önümüze sorunlar çıkarır.
Bizi seçmeye zorlar.
Buna hep devam edecek arkadaşlar.
Bu seçmeye zorlama işi hep devam edecek.
Bizler zor zamanlarda büyürüz.
Büyümek değişimdir.
Her şey kolayken değişmeye ihtiyacımız olmaz.
Her şey kolayken değişmeye ihtiyacımız olmaz arkadaşlar.
Hayatımızdaki en acı anlar bizi genişletir.
Acı gittiğinde geride boşluk kalır.
Hayatın kendisiyle doldurabileceğimiz bir boşluk.
Ve yine tam ortasından vurmuş oku.
Hayat bize diyor arkadaşlar, bağırıyor böyle.
Seç ey insan, elma mı armut mu?
Şimdi size bir baba kızın hikayesini anlatacağım.
Hemen aklımdayken, yeri gelmişken söyleyeyim.
Şimdi bir tane baba sürekli şikayet eden ve hayatın adaletsizliğinden yakınan kızına küçük bir tane ders vermek istiyor.
Onu mutfağa götürüyor.
Üç tane ayrı cezveye aynı anda su koyuyor.
Bir tanesine patates, bir tanesine yumurta, bir tanesine kahve çekirdekleri koyuyor.
Hepsini kaynamaya bırakıyor.
Belli bir zaman sonra hepsini çıkarıyor ve kızına diyor ki ne görüyorsun?
Kız diyor ki patates, yumurta, kahve.
Ergen cevabı ne olacak başka baba?
Babası da diyor ki hepsi aynı kaynar suya girdi ama biri yumuşadı, biri sertleşti, biri ise suyu tamamen değiştirdi.
Patates başlangıçta serkti ama kaynar suda dağılır hale geldi.
Yumurta dışarıdan kırılgandı ama içi katılaştı.
Kahve çekirdekleri ise suya tat kattı, kokusunu yaydı, ortamı güzelleştirdi, ortamı dönüştürdü.
Sonra baba kızına dedi ki sen hayatın kaynar suyuna düştüğünde hangisi olacaksın?
Ezilen mi? Sertleşen mi?
Yoksa bulunduğu yeri güzelleştiren mi?
Tarafını seç patates mi kahve mi yumurta mı?
O zaman ikinci yaşam dersine geçiyorum.
Ne kadar kaçarsanız o kadar çok yakalanırsınız diyor Jung.
Yani direndiğiniz şey kalıcıdır.
Ne olursa olsun. İster bir kişiden kaçın, ister unutmak istediğiniz bir olayda ne olursa olsun bir şeye ne kadar direnirseniz, ondan ne kadar kaçarsanız o kadar onu kendinize çekersiniz.
Jung diyor ki arkadaşlar direnmek, korktuğumuz için uzak durmak, kendimize uzun süre zorlayacak yükler bildirmektir.
Mesela iş yerinizdesiniz ya da bir toplantıda bir mesaj geliyor size, üzücü bir haber alıyorsunuz, üzülüyorsunuz.
Ama şu anda güçlü görünmem gerekiyor.
Şu an iş yerinde kimseye güçsüz olduğumu, üzüldüğümü belli etmemem lazım diyorsunuz.
Bulunduğunuz ortamdan dolayı ve o yüzden o halinizi bastırıyorsunuz.
Arkadaşlarınızdan biri sizi sözlerle kırıyor diyelim.
Aman sorun çıkmasın diye, büyüklük bende kalsın diyerek yüzleşmiyorsunuz o arkadaşınızın size yaptığı eziyetle.
Yine bastırıyorsunuz.
Formezden geliyorsunuz, içinizde büyütüyorsunuz ama olayı diğer taraftan.
Bu bastırdıklarınız sizi gece uyutmuyor.
Ya da saçma sapan bir sinir patlaması yaşıyorsunuz.
Bastırmak çözmek değildir arkadaşlar.
Kaçmak, hafifletmek değildir.
Yüzleşmediğiniz her duygu dönüp gelip sizi yönetmeye başlar.
Siz bastırdıkça içinizde sadece yerini değiştirirler.
Ama hep oradadırlar ve büyümeye devam ederler.
Halının altına süpürülen tozlar gibi.
O gün görünmüyorlar ama çok kısa sürede halının altından tekrar çıkacaklar.
Jung diyor ki, 3 tane direnme var.
Başkalarını suçlamak, sorunu inkar etmek ve başkalarını değiştirmeye çalışmak.
Şimdi bir soru sorayım size hiç sormuyormuş gibi.
Hiç depresyona girdiğiniz zamanlar oldu mu arkadaşlar?
Belki olmuştur. Çoğunuzun vardır diye düşünüyorum öyle dönemleri.
Hiçbir şey olmasa da ergenlikte mutlaka olmuştur.
Bazen çünkü farkına bile olmuyoruz yaşadığımız şeyin.
Böyle zamanlarda derine inip olayın kaynağını bulmak yerine bir an önce geçmesini istiyoruz.
İşte şu ruh halim bir düzelsin artık diyoruz.
Üstünü örtmek için eğlenmeye gidiyoruz mesela içki içiyoruz.
İşte bazıları sigara kullanıyor.
Dedikodu yapmak için arkadaşlarla buluşuyoruz.
Ay iki dedikodu yapalım da işte bir kendime geleyim kafam dağılsın.
Bastırmaya çalışıyoruz yani.
Görmezden geliyoruz sorunumuzu.
Acıyı hissetmek istemiyoruz acıyı.
Ama sorunumuzu kucaklayıp kabul ettiğimizde çözmek için fırsatlar yaratabiliyoruz.
Peki çözüm ne?
Çözüm arkadaşlar sizsiniz.
Durmak, görmek ve hissetmek.
Yani oturup sadece evet şu an üzgünüm diyebildiğinizde özgürleşebiliyorsunuz.
Çünkü kabul etmek özgürleştiriyor.
Kaçmak değil. Teslim olmak gibi düşünün.
Yağmurdan kaçmak yerine şemsiye açtığınızı düşünün arkadaşlar.
Yağmur yağmaya devam ediyor.
Siz kaçmıyorsunuz.
Çünkü şemsiye açtınız ve yolun tadını çıkarıyorsunuz.
Hayattaki en güçlü an artık korkmamaya karar verdiğiniz andır.
Sorunlarımız asla bizleri tanımlayamazlar.
Onları eşelemekten korkmayın.
Şu anda buradasınız, şu andasınız ve bu yeterli.
Sorunlarınızdan korkmanıza gerek yok.
Ben daha bir aylık evliyken arkadaşlar evde dip köşe bir temizlik yapılması gerektiğini fark etmiştim.
O zaman evime herhangi bir abla gelmiyordu temizlik için.
Çünkü işte ben yapabilirim ya evde küçük zaten kutu gibi iki kişiyiz kafasındaydım.
Şöyle bir girişim dedim. Eşim de o gün yoktu hafta sonu çalışıyordu.
Böyle bir şey olamaz.
Yarım saatte çıldırmaya başladım.
Çok fazla temizlikle ilgili deneyimim yoktu.
Yani böyle dip geçe dediğimiz var ya her yeri kaldırıyorsun.
Bütün eşyaları her şeyi temizliyorsun.
Bir daha yerleştiriyorsun. Hani öyle bir deneyimim yoktu.
Hani genelde işte dershanelerde, okullarda, kurslarda, orada, burada.
İşte kitap oku, kütüphane bilmem ne.
Öyle yerlerde olduğumuz için annem de hep şey modundaydı zaten.
Aman siz işte kitabınızı okuyun.
Aman siz dersinizi çalışın.
Ay işte şöyle yapın. O kafadaydım.
Neyse ben işte nedense bir şekilde annemi aramaya çekindim.
Bir şeyler sormaya. İşte bez, deterjan bir şeyler soracağım.
Ya da nasıl başlamam gerektiğini soracağım.
Dedim ki ben kayınvalidimi arayayım ya.
Böyle biraz anaç bir insan o da.
Bana yardımcı olur dedim. Sonra işte eşimin annesini aradım arkadaşlar.
Görüntülü aradım. Ya dedim işte ben böyle böyle yapamadım hani nasıl yapayım bana bir yol gösterir misin diye.
Bana bir motivasyon konuşması yaptı arkadaşlar.
Tony Williams yani hak getire öyle söyleyeyim size.
Ve en son kapatmadan önce şey söylemişti bana.
Sen temizlikten değil temizlik senden korksun.
Bakın 13 senelik evliyim.
Gerçekten her temizlik yapmadan önce.
Şu anda tabi abla geliyor ama yine de işte yapıyorum ben de.
Mecbur. Beğenmiyorsun.
Başka bir şeyler oluyor. Öyle durumlar olduğu için girmek zorunda kalabiliyorum.
Hep aklıma geliyor. Gerçekten hep aklıma geliyor.
İşte alın size motivasyon.
Sonra diyoruz ki motivasyon geçici de.
Neresi geçici ya? Bence çok bu senin zorda kaldığın yarana değdiği zaman geçici olmuyor.
Yani şu cümle unutulur mu arkadaşlar?
Disiplin yapmadı. Bana bir şey yapmadı.
Sadece motivasyon cümlesi kullandı.
Sen temizlikten değil temizlik senden korksun.
Ben de bunun kendimi ilke edindim.
O zaman üçüncü yaşam dersimize geçiyorum.
Kül kedisini bilirsiniz.
Masalda prensesi bulmak için herkese camdan bir ayakkabı giydirilir.
Ama ayakkabı sadece bir kişiye olur.
Diğer herkese ya büyük gelir ya da ayağını acıtır.
Hayatta böyle. Birine uyan ayakkabı size dar gelir ya da büyük olur.
Jung diyor ki bir kişiye uyan ayakkabı başkasına dar gelir.
Yaşamak için evrensel bir reçete yoktur.
Yaşamak için evrensel bir reçete yoktur.
Çünkü hepimizin çocukluğu farklı.
Korkuları farklı. Özlemleri başka.
Sizin ihtiyacınız durmakken başkasının koşmak olabilir.
Her bir ruhun formu farklıdır arkadaşlar.
Bazılarımız ilişkiler çok varan taraf olur.
Bazılarımız cimridir.
Bazılarımız yalnızlıktan korkar.
Bazılarımız kalabalıkta kaybolmayı sever.
Bunları anlamadan başkasının hayat reçetesini ruhumuza uygularsak kırık camı bantla yapıştırmış oluruz.
Bir süre tutar o ama o kırılmış cam parçası bardaktan sonunda düşer.
Sonra ne olur biliyor musunuz?
Şunu sorarız kendimize.
Neden hep mutsuzum?
Cevap o kadar basit ki sizin yolunuz başkasının yoluyla aynı değil.
Sizin ruh haritanız başka.
Sizin zamanınız başka.
Sosyal medyada görüp iç geçirdiğiniz hayatlar sizin hayat reçetiniz değiller.
Siz o insanlarla aynı evde doğmadınız, aynı sofrada oturmadınız, aynı şeyleri yaşamadınız ve aynı şeyleri hissetmediniz, aynı şekilde bile dua etmediniz.
Artık başkasının ilişki biçimini, başkasının başarı tanımını, başkasının sabah rutinini, beslenme şeklini hatta giyim tarzını denemeyin arkadaşlar.
Kendiniz olun. Kendiniz yapmaya çalışın.
Oturun ve düşünün. Başka hiçbir şeyi, başka hiç kimseyi izlemeden yapın bunu.
Başkasının camdan ayakkabılarını giymeye çalışmayın ayağınıza.
Hayatınızın sadece size özel olduğunu hep hatırlatın kendinize.
Sadece kendi şartlarınıza göre yaşamaya ve kendinizle uyum içinde olmaya çalışın.
Ve bence bizler başkalarının hayatlarını kendimize uyarlamaya çalışırken en çok kendi önümüzü kapatıyoruz.
Kendinize izin verir.
Kendi yolunuzdan çekilin.
Biz şöyle söylüyoruz işte dinlediklerimizden, okuduklarımızdan.
Ya nasıl kendimi olacağım?
Nasıl yapabilirim bunu diyoruz?
Arkadaşlar Maytek diyor ki kendiniz olmak yapılacak bir şey değil.
Zaten kendiniz olarak doğdunuz ve bunun için çabalamanız bile gerekmez.
Bilakis esas sorun çabalamaktır diyor.
Olmak için çabalayamazsınız.
Kendiniz olmak için ancak kendinize izin verebilirsiniz.
Harvard Üniversitesi'ne arkadaşlar bir tane deney yapıyorlar.
Beyin dalgalarıyla ışık yakabilme deneyi yapıyorlar.
Dr. Herbert Benson yapıyor 1970'lerde.
Deneyin teması şu, zorlandıkça olmuyor, bıraktığında çalışıyor.
Strese karşı bedenimizin doğal bir yanıtının olup olmadığını merak ediyor bu Dr.
Herbert Benson. Yani diyor ki insanlar kendilerini iyileştirebilir mi?
Birkaç tane insan getiriyorlar deneyde kullanmak için.
Beyin dalgası ve kalp ritmini takıyorlar.
Katılımcılardan zihinlerinin boşaltmalarını istiyor doktor.
Diyor ki hiçbir şey düşünmeyin.
Zor ama hiçbir şey düşünmemişler gerçekten.
Ve bir sene sonra ne oluyor biliyor musunuz?
Ne kadar çok zihinlerini boşaltmaya çalışırlarsa beyin daha da aktifleşiyor.
Biraz önce söylediğim cümleyi bilerek söyledim.
İnanmadınız değil mi? Hiçbir şey düşünmemişler gerçekten.
O kadar zor bir şey ki bu.
Sonra Benson arkadaşlar şöyle söylüyor.
Denekler çabalamayı bıraktığında yani sadece oturup hiçbir şey yapmadıklarında beyin dalgaları alfa ritmine geçiyormuş.
Kalp yavaşlıyormuş ve stres azalıyormuş.
Çıkan sonuca bakar mısınız?
Zihnimiz ancak izin verdiğimize sakinleşiyor.
Olmak bir hedef değil bir izin verme halimiz arkadaşlar.
Siz zaten kendinizsiniz ama sürekli daha iyi bir ben, daha başarılı bir versiyon, daha yeterli bir insan olmaya çalıştıkça kendinizden uzaklaşıyorsunuz.
İşte bu denekler nasıl boş kalmaya çalışırken daha çok doldu zihinleri, işte biz de aynı şekilde böyle dolduruyoruz zihinlerimizi.
Aslında sadece durduğunuzda kendinizle temas kurabiliyorsunuz.
Başkalarının hayatlarına bakıp kendinizi strese soktuğunuzda değil.
Ve Jung'un son yaşam dersine geçiyorum.
Jung diyor ki başkalarını yargıladığınızda onların kim olduğunu değil sizin kim olduğunuzu gösterirsiniz.
Of en fenası.
Yani birisinde en tahammül edemediğiniz özellikler kendi içinde bastırdığınız ve kabul edemediğiniz parçalarınızdır.
Birisini kibirli diye yargılarken içinizdeki onaylanma ihtiyacına birini zayıf bulurken Kendi kırılganlığınızdan korkuyor olabileceğinizi söylüyor Jung.
Güzel tespitler.
Aslında yargıladığınız kişi sizin ailenizdir diyor.
Yani bir yansımanız.
Kimseyi yargılamayın ama yargıladığınız konular üzerine düşünün diyor.
Sizin hangi yönünüzü kendinizden sakladığınızı bulabileceğinizi söylüyor Jung.
Başkasını yargılarken kendi gölgemize bakarız.
Birini görme biçimimiz kendi bastırdıklarımızdır.
Benim bir arkadaşım bir işe başlamıştı yeni.
Yanında ona işi öğreten kişi sürekli buna böyle aptal muamelesi yapıyor.
Asla aptal birisi değil.
İnanılmaz aptal muamelesi yapıyor.
Hani bunu söylemiştim, bunu öğretmiştim, bunu göstermiştim.
Öğrenemedim mi hatırlamıyor musun, bilmiyor musun kafasında diye.
Sonra işte belli bir zaman sonra bu azalmaya başladı.
Ve bu ikisi arkadaş oldular.
Bunun arkadaşı olduğu zaman tabii ki dertleşmeler falan başladı böyle.
Buna sürekli aptal diyen kişiden...
Neden aptal cümlelerini sürekli duyduğunu öğrendi.
Çünkü kendisi de işe ilk başladığında ona işi öğreten kişi sürekli bunu aptal muhabbeti yapıyormuş.
Anlamıyor musun? Göstermiştim, öğretmiştim diye.
Onun da bilinçaltında acaba ben gerizekalı mıyım, aptal mıyım diye bir yara kalmış arkadaşlar.
O da bunun üzerinde bunu denemiş.
Neyse aralarını düzelttiler ama işte bu da bunun gibi bir şey.
Yani başkasını yargılarken...
Biz kendi bastırdığımız o gölge taraflarımızı görebiliyoruz.
Çok popüler bir söz vardır biliyorsunuzdur mutlaka ama ben bir hatırlatacağım.
Benim hayatımı yargılamadan önce benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan sokaklardan geç.
Benim takıldığım taşlara takıl.
Yeniden ayağa kalk ve aynı yolu tekrar git.
Benim gittiğim gibi anca o zaman beni yargılayabilirsin.
Bakın Hindistanlılarda da şöyle bir inanış vardır.
Bir başkasının dersine karışırsan kendi sınavından kalırsın.
Çok güzel değil mi? Başkasının yolculuğunu yargılayarak kendi gelişiminizden saparsınız.
Çünkü başkasını yargılamak...
aynı zamanda onun yaşadıklarını, geçtiği yolları bilmeden onun sınavına karışmaktır arkadaşlar.
O yüzden kimseye bu çocuğun, bu adamın benim arkadaşıma yaptığı gibi kendi yaralarınızı bastırdıktan sonra o gölge tarafınızdan yargılamayın olur mu?
Don Ruiz de Toltec bilgeliğinde şöyle demişti.
İnsanları oldukları halleriyle kabul edemezsen onların özgür iradesine saldırırsın.
Bu sizin de kalbinizi kirletir.
Kimsenin karmiğine girmeyin arkadaşlar.
Kimseyi yargılamayın yani.
Sadece bir şey duydunuz ya da bir şey gördünüz.
Bakın ve duyun ve geçin.
Bir yargıda, bir yorumda bulunmayın.
Ben karma olayına çok inanıyorum.
Bunu da zaten podcast'ını yapacağım ilerleyen günlerde.
Minik bir hikayem daha var arkadaşlar.
Bugün bol hikayeli oldu.
Sivri dilime nezaketten çok yoksun.
Bir tane kadın varmış ve bu kadını dedikodu yaymakla suçlamışlar.
Köyün bilgisini huzuruna getirmişler kadını.
Demişler ki kadın söylediklerim bir şakaydı.
Sadece şaka demiş ve itiraz etmiş.
Sözlerim başkaları tarafından yanlış anlaşıldı.
Ben suçlu değilim diye bağırmış.
Ama dedikoduya maruz kalan kadın temiz adımı kirlettin.
Ben adalet istiyorum.
Bunu düzeltemem demiş.
Suçlanan kadın da dedikoducu kadında demiş ki ben bütün sözlerimi geri alıyorum.
Affedildiğimi sayıyorum.
Lütfen beni affedin demiş.
Sonra Bilge de dedikoducu kadına demiş ki ya bu kadın ne olduğunu ne yaptığını suçunu anlamıyor.
Zaman içinde aynısını yine yapacak belli demiş.
Bunun üstüne dedikodusu yapılan kadın da demiş ki kuş tüyü yastığını pazar meydanına getir.
Yastığı kes ve içindeki tüylerin her yana dağılmasını sağla.
Sonra da bana o kuş tüylerini geri getir.
Hepsini getir. Düşüncesiz sözlerin bunu yapmazsan bağışlanmayacak demiş.
Dedikoducu kadın tamam demiş.
Kabul etmiş. Yastığı pazar meydanına getirmiş.
Yastığı kesmiş. Ve kuş tüyleri her yana dağılmış arkadaşlar.
Kadın onları yakalamaya kapmaya çalışmış.
Her birini tek tek toplamaya çalışmış.
Ama tabii ki bitkin düşmüş.
Çünkü fark etmiş ki kuş tüylerinin hepsini toplamak Mümkün değil.
Elinde birkaç tane kuş tüyüyle gelmiş.
Dedikodu yaptığı kadına demiş ki onları toparlayamadım.
Hepsi her yere dağıldılar.
Ve devam etmiş. Tıpkı yaydığım dedikodunun sözleri gibi geri alamayacağım.
Yargı arkadaşlar. Yargı en sonunda dedikoduyu doğurur.
Dedikodu da en sonunda sizin karmanıza etkiler.
Ve Jung ne demişti en başta?
Bu şekilde yargılamalarınız müdahale etmeleriniz ve sözleriniz sizin ileride yaşayacağınız kaderi oluşturur.
Ben buna çok inanıyorum.
Dedikodu yapmayan bir insan, arkadaşlarla bir araya geldiğinde insanlar hakkında konuşmayan kişiler her zaman daha mutlu oluyorlar.
Bu bölümün sonuna geldik arkadaşlar.
Beni nereden, hangi platformdan dinliyorsanız lütfen takibe almayı unutmayın.
Görüşmek üzere, bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
