
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Ayça ile kıskançlığın altında yatan psikolojiye bakıyoruz.***Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Alternatif Vizyon
'a hoş geldiniz. Ben Ayça.
Bugün çok sert bir konudan bahsedeceğim.
Kıskançlık. Bu konu çok özel.
Malum çoğu insanın itiraf edemediği hatta öyle ki inkar ettiği bir his.
Bu yüzden yine uzman psikolog görüşlerinden anlatacağım sizlere.
Diğer bölümlerimi dinleyenler de biliyor.
Çoğu psikoloji konularda uzman psikolog görüşlerini iletiyorum sizlere.
Ben de bu podcastı yaparken kendimle yüzleştim.
Aa ben böyle yapıyor muyum diye çoğu yerde sorguladım kendimi.
Bu bölümü yapıyorum diye sanmayın ki bende kıskançlık duygusu yok.
Kapı gibi çarptı yüzüme yüzüme.
Ben de çok şey fark etmiş oldum kendimle ilgili.
Bu arada romantik ilişkilerdeki kıskançlık değil sosyal ilişkilerimizdeki kıskançlıktan bahsedeceğim.
Şimdi kıskançlık nedir?
Kılı kırk yaran duygu analizleriyle meşhur filozof Spinoza hazin bir tespitte bulunmuş.
Diyor ki kıskançlık başlı başına bir nefrettir ve sonucunda da kederi doğurur diyor.
Kıskançlık insanın etki gücünü ya da çabasını kısıtlayan bir duygudur.
Sonunda da nefreti meydana getirir.
İnsan nefret... ettikçe kendisindeki çabaları yok eder diyor.
Psikolog Leyla Navara'ya göre de kıskançlık sahip olduğu bir şeyi kaybetme korkusu.
Ama bende yok.
Neden onda var? İnsanın kendisinde bir eksiklik hissetmesi ise diyor haset etmektir.
Yani bizim aslında kıskançlık diye bildiğimiz duygunun kıskançlık değil haset olduğunu söylüyor.
Sevdiğiniz istediğiniz bir şeyin eksikliğini yaşamak ve başkasının ona sahip olmasından dolayı bir duygudur bu diyor.
Çoğu uzman psikologlar da kıskançlığın aslında insanlığın...
özünde olduğunu ve doğuştan var olduğunu söylemiş.
Mesela örnek, Habil ve Kabil kardeşler değil mi?
Adem ve Havva'nın oğulları.
Tevrat'ta anlatıldığına göre büyük olan Kabil çiftçi, küçük olan Habil çoban.
Tanrı'ya kurban vermeye karar veriyorlar.
Habil koyunlarını, Kabil de çiftlikten ürettiği ürünleri Tanrı'ya sunuyor.
Tanrı, Habil'in vermiş olduklarıyla ilgileniyor.
Kabil ne oluyor, ne yapıyor?
Kıskançlıktan, hasetten çatlıyor.
Öyle bir duruma geliyor ki...
Kardeşini öldürüyor. Tarihteki ilk cinayet olarak geçiyor.
Doğuştan gelme ihtimali çok yüksek gibi değil mi?
İnsanlığın ilk zamanlarında başlamış bu.
Şu anda biz kıskanıyoruz Ayça ya.
Bu kadar da bırak kıskanalım, haset edelim diyorsunuz.
Evet, çok doğru. Hepimizin içerisinde var bu.
Olması da gerekiyor.
Ama bunu bir nevi ateşleyici olarak görmemiz gerekiyor.
Yani iyi yöne yönlendirmemiz gerekiyor.
Şimdi bahsedeceğiz bunlardan.
Kabil demişken aklıma geldi.
Lucifer dizisini izleyen var mı?
Lucifer biliyorsunuz popüler bir şeytan.
Hristiyanlıkta şeytanı tabir etmek için kullanılan bir isim daha doğrusu.
Bu dizide bir bölümde Kabil vardı.
Lucifer'la karşılaşıyorlardı.
Hatta Lucifer söylüyordu.
Aa işte sen gerçek misin?
Bir efsane değil misin? Gerçekten tanrısını lanetlemiş dünyada mı geziyorsun?
Vesaire böyle bir konuşmaları vardı.
Eğer böyle Hristiyanlığın gözünden izlemek isterseniz bu tarz konuları bu dizi Netflix'te var şu anda mutlaka izleyin.
Hristiyanlık demişken Hristiyanlığın yedi ölüm...
cül günahından biri de kıskançlıktır arkadaşlar.
İlk haset eden de kimdi?
Şeytan da değil mi? Hazreti Adem'i çekememesi kendisini isyana sevk etmişti.
Yani aslında bir kıskançlık doğurmuştu orada.
Belki de bu yüzden Kabil'in aklını çelmiştir.
Aynı şekilde olayları yaşayabilmek için.
İslam'a göre de herkesi memnun etmek mümkün.
Yalnız haset eden kişileri tatmin etmek zordur diyor.
Çünkü haset eden kişi Haset ettiği şeyin yok olmasıyla ancak memnun kalır diyor.
Bu da aklımızın bir kenarında bulunsun.
Peki neden kıskanırız başkalarına ya da neden hasetleniriz insanlara?
Koşullara göre yaşadığınız hayattan memnun olma, mutlu olup olmama durumuna göre değişiyor bu durumlar aslında.
Burada önemli olan bir nokta var o da şu.
Kişinin içindeki o yeteneklerini bilmesine rağmen benliğinde bunu yaşamamış ve hayatına da bunu yansıtamamış olması baş sebepler.
Kıskançlık bu yüzden oluşuyor aslında.
En büyük rol isteklerine, hayallerine kavuşamamış olmak var arkadaşlar.
Leyla Navarro, hasret dediğimiz şey diyor, aslında diyor bir hasrettir.
Neye hasrettir? Kendinizde olan ama gerçekleştiremediğiniz potansiyeli görüyorsunuz.
Kendinizde ve bunu gerçekleştiremiyorsunuz ama başkalarında gördüğünüz için ona bir hasret duyuyorsunuz.
Bence bu tespit gibi tespit.
Biraz daha derinlere inersek hak ettiğini düşündüğünüzü görüyorsunuz.
Yani hak etme bir adaletsizlik durumundan doğan bir kıskançlık var.
Yani bende olmayan bir şey.
Başkasında neden var?
Ben de hak ediyorum onu.
Bende neden yok? Adaletsizlik olduğunu düşünüyorsunuz.
Haset etmeye devam ediyorsunuz.
Bu haksızlık diyorsunuz.
O zengin doğmuş. Hayatı bir sıfır önde başlamış, işte annesi babası hep onun yanında, benim ailem de beni hep küçümser, hep kötüler, zaten fakir bir ailenin çocuğuyum diye kendinize bir haksızlık yapıldığını
düşünüyorsunuz. Spinoza'nın dediği gibi aslında böyle düşünmek bir nevi nefreti doğuruyor.
Araştırmalarda görülmüş ki adaletsizlik olduğunu düşünmek ve kendini aşağılık görmek, işe yaramaz hissetmek hasetin ortaya çıkma sebeplerinden, özgüvensiz hissetmenize sebep oluyor çünkü bu durum.
Bahset ettikçe zamanla bizler kendimizi doğrulamaya başlıyoruz.
Hak etme durumunu bir gerekçe olarak kabul edip inanıyoruz buna.
Hissettiklerimizin doğruluğuna emin oluyoruz ve bu duygularla tükenmiş bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz.
Kendimizi nasıl gördüğümüz ve nasıl olmak isterken olamadığımız şeyle ahlakalı bir şey bu.
Toparlayacak olursam, kendi isteklerini gerçekleştirememiş, içinde bir yerlerde iyi şeyler yapılacak birisi varken, yapabilecek birisi varken, kendisine olan özgüvenini kaybetmiş ve bir takım hayallerini
yaşayamamış ve bazı şeylere de geç kaldığını düşünen bireyler var.
Kendine o zaman şu soruyu sorabilirsin.
Kendi potansiyelinizin...
Farkınızda mısınız? Olduğunuz kişiden memnun musunuz?
Bu sorulara vereceğiniz cevaplar sizin neden kıskandığınızı göstermiş oluyor.
Mevlana mesnevisinde ta 1260'lı yıllarında bir şeyden bahsetmişti.
Kıskançlığın insanın gönlünü karartan bir duygu olduğunu yazmış.
İnsanın gönlünü kararırsa ne olur arkadaşlar?
Kalbimiz olmazsa yaşamamız biter değil mi?
Kendimizden vazgeçmiş oluruz.
Karartmış oluruz tüm hayatımızı.
umudumuzu kesip yolumuza devam etmek mümkün olmaz.
Gönlünüzü ferah tuttukça kendinizi ortaya çıkartırsınız.
Yeteneklerinizi görmeye başlarsınız.
Bakın bu çok mühim.
Hani bazı insanlar kendini çok aşağıda görebiliyor.
Kendimi pire gibi hissettim deriz mesela bazı durumlarda.
Pire gibi yanındaki herkes bir anda devleşiverir.
Haset ettiğiniz zamanlarda işte böyle hissedersiniz diyor Leyla Navarro.
Böyle hissetmek istemiyorum.
Şimdi ne yapalım peki Ayçacığım diyebilirsiniz.
Nasıl bir yol izleyelim? İçimizde savaşan çok...
güçlü duygular var arkadaşlar.
Kızgınlık var, kıskançlık var, işte bu haset var, rekabet var.
Bunlar içimizde savaştığımız duygular.
Bunları yıkıcı değil, ilham veren taraflarını görüp iyi yöne çevirmemiz gerekiyor.
Özendiğimiz insanlar bize birer aynı niteliğinde olacak ve bizler onları bir şekilde göreceğiz, düşüneceğiz.
Ve kendi isteklerimize doğru yol alacağız.
Leyla Navar aynı zamanda diyor ki hasetin aslında bir hasret olduğunu vurguluyor.
Biraz önce de söylediğim gibi.
Yokluğunu hissettiğin şeyin sende olmasına duyulan bir hasret.
Ne kadar doğru değil mi? Birisinde bir şeyi kıskandığınız zaman kötü söylemler, küçümsemeler, yargılamalar yapmak yerine istediğiniz şeylere odaklanmanız gerekiyor diyor.
Kitapların arasına çiçekler koyarız ya hani soldururuz onları kitap arasında.
arasında zamanla kuruyup giderler, solarlar, güzel kokuları yok olur.
Canlı değiller çünkü yaşamıyorlar artık.
Siz de kendinize o kitapların sayfaları aralarında soldurmayın.
İçi, su dolu, güzel bir vazo yaratın kendinize ve canlı, renkli, mis gibi kokarak yaşayın.
Potansiyelinizi, öz saygınızı Öldürmeyin arkadaşlar.
Namık Kemal gençlik döneminde şöyle bir cümlede kullanmış.
Namık Kemal gençlik döneminde haset nedeniyle gözüme kim görünse mahvetmek isterdim demiş.
Belki de bu yok etme isteğinden dolayı mutsuz bireyler oluyoruz.
Haset yerine kendi düşüncelerini gerçekleştirmek için bir şeyler yapmak, bilgiyi arttırmak, çaba harcamak gerekiyor.
Bacon Denemeler isimli kitabında hasedi nasıl tanımlamış biliyor musun?
Altyazı M.K.
Anlamıyor musunuz? Kem göz olarak tanımlamış.
Kendi değeri olmayan bir insan başkalarının değerini hiçbir zaman çekemez.
Çünkü insan gönüllü ya kendi üstünlüğü ya da başkalarının kötülüğü ile beslemek ister diyor.
Peki bu haset dediğimiz şeyde nasıl oluyor da insan kendini tutamıyor, hasetleniyor değil mi?
Böyle laflar söylüyor üst üste.
Böyle garip garip şeyler hissediyor.
Hani biz rotayı nasıl doğru yöne çevireceğiz peki?
Önce kıskanırken sizi neyin tetiklediğinin farkında olmanız gerekiyor.
Sizin Ne tetikliyor hasetlenirken?
Instagram'da takip ettiğiniz eski bir arkadaşınız ya da sevgilinizin eski kız arkadaşı ya da erkek arkadaşı belki de iş yerinizde sizden önce terfi alan bir kişi mi ya da finansal olarak çok rahat olan
birisi mi yani parası çok olan birisini mi kıskanıyorsunuz?
Kıskançlık duygusu geldiğinde kendinizi önemsiz mi hissediyorsunuz ya da başarısız mı hissediyorsunuz?
Geçmişinizde tanıdık gelen düşünceleriniz ortaya çıkıyor mu?
Böyle durumlarda kalbinizde bir baskı hissediyor musunuz mesela?
Bu soruları kendiniz... sorduğunuzda içinizde olan çözülmemiş meselelerle şu andaki kıskançlığınız arasındaki ilişkiyi anlayabilirsiniz ve bu yargılara arkanızı dönmemeniz ve bu yargılara
arkanızı dönmeniz kolaylaşır.
Bunları sağlayabilmek için kendinizde belirli bir irade gücü olması gerekiyor.
Kendinizde bir barış imzalayıp sevilebilir ve değerli olduğunuzu kabul etmeniz gerekiyor arkadaşlar.
Kıskançlık duygularının ileri seviyeleri depresyona giriyor.
Elinize telefonu alıp günün en az 2 saati stokla geçerse kendiniz için yapabileceğiniz inanın ki hiçbir şey kalmaz.
Sosyal medyada sizin gördüğünüz insanların hayatlarının doğruluğunu bilemezsiniz.
Çünkü onların sosyal medyaya yükledikleri videoları ve resimleri sadece görebiliyorsunuz.
Hayvan çiftliği kitabında yazar şöyle diyordu.
Her şey göründüğü gibi olsaydı iğne aldığın denizin suyu mavi olurdu.
Hayatınızda yaşadığınız ve hep aynı kötü sonlarla biten olaylara bir bakın.
Hep aynı çember içinde geçen bir hayattan başka bir şey elde edememiş olabilirsiniz.
Bu yüzden şöyle bir çocukluğunuza gidelim istiyorum.
Çocukluğunuz nasıldı? Kardeş kıskançlığı olan bir çocuk muydunuz?
Hani aşırı uyarılmış bir çocuk olabilirdiniz?
Hep böyle annesinin babasının onaylanmasına ihtiyaç duymuş.
Ne bileyim belki de ablayken küçük anne gibi.
gibi bir çocuk olmuşsunuzdur.
Hani yaramazlık yapmayan ya da ilgisizlikten dolayı dikkat çekmek için çok yaramaz bir çocuktunuz belki.
Kardeşimi mi yoksa beni mi daha çok seviyorlar diye düşünür müydünüz acaba?
Bunu neden söylüyorum biliyor musunuz?
Çünkü iyileşmemiş çocukluğunuzdan gelen bir travma sonucunda da insan kıskanç bir karaktere sahip olabiliyor.
Çok rekabetçi bir ortamda büyüyen bir çocuk büyüdüğü zaman insanlarla sosyal bağ oluşturmakta zorluk çekebiliyor.
Mesela bu sizde var mı acaba?
bir karaktere sahip kişiler o iyileştiremediği, hazmedemediği duygularla boğuşmaya çalışırken kıskançlık duyguları da tap noktaya çıkabiliyor çünkü.
Bunların farkında olduğunuz zaman kıskançlığınızı yapıcı yöne ilerletebilirsiniz.
Rivayete göre Hz.
Yusuf'un güzelliğini ve babalarının onu çok sevdiğini düşündükleri için kardeşleri ona ne yapmışlardı?
Onu kuyuya atmışlardı değil mi?
Hasetlikten düşünün kendi öz kardeşlerini ölüme terk etmişler.
Bu kadar zehirli bir duygu aslında bu kıskançlık.
Biraz önce bahsettiğim psikolog Leyla Navarro'nun Haset ve Rekabet isimli bir kitabı var.
Bu kitabı size yeri gelmişken önermiş olayım.
Kıskançlık ve haset üzerine inanılmaz güzel bir kitap.
Böyle adeta bir kılavuz gibi.
Bu kitabı okudukça rahatlıyorsunuz.
Okudukça kendiniz için ne kadar güzel şeyler yapabileceğinizin farkına varıyorsunuz.
Bu kitabı mutlaka okuyun.
Leyla Navarro'nun bir konuşmasını dinlemiştim.
Diyordu ki, esmeye başladığında o haset iğnesini kendinize batırıp içinizdeki balınızı dışarıya çıkartmaya çalışın diyor.
Ve anlayın ki o anda sizin challenge vaktiniz gelmiş.
Yani değişme zamanınız gelmiş demektir.
Artık bir şeyler yapmanız gerekiyor.
Mitolojide kendi kuyruğunu yiyen bir yılan var.
Ouroboros. Kendini yaratmayı sembol ediyor aslında.
Ama bir çember oluşturmuş.
Bakın gözünüzün önüne belki gelmiştir.
Kuyruğunu sürekli yiyerek yiyerek kendi gücünün farkına varmıyor ve gün...
Günden güne kendini tüketiyor aslında.
Leyla Navarra aynen bu şekilde yapmamamız gerektiğini, kendi gücümüzü ortaya çıkartmak için bu tarz duygulardan uzakta kalmamız gerektiğini söylüyor.
Bir fıkradan bahsedeceğim size.
Bir gün temel bir Fransız ikiye Alman diye bahsetmeyeceğim tabii ki.
Farklı bir fıkram var şimdi.
Bir gün bir adam ölüyor. Cehenneme gidecek.
Diyorlar hadi sana bir seçenek sunalım.
Yerli ve yabancı iki tane cehennem var.
Sen seç bakalım hangisine gitmek istersin?
Adam... Yabancı olsun ya diyor giriyor cehenneme fokur fokur kaynayan.
Sular var bir kazanın içinde.
İnsanlar da bağırış çığırış yanıyorlar tabii ki.
Bağırıyorlar beni kurtarın bizleri kurtarın vesaire.
Sürekli kazandan kaçmaya çalışıyorlar.
Başlarında da bekleyen bir tane zebani var.
Her kaçmaya çalıştıklarında insanları şak diye kafalarına vuruyor elindeki sopayla.
Sonra bizimki bakıyor görüyor korkuyor.
Ben burayı sevmedim yerliğe gitmek istiyorum diyor.
Hadi diyorlar yerliğe gidelim gör bakalım yerliğe gidelim.
Okey tamam. Bunu yerli cehenneme götürüyorlar.
Yine aynı şekilde. Kaynar sular var.
Kazanların içinde yanan insanlar var.
Yine bağırış çığırış. Sonra bizimki bir bakıyor.
Kazanın başında zebani yok.
Neden zebani yok diye soruyorlar.
E işsizlikten diyor. Nasıl yani diyor bizimki.
Kazandan her başını kaldırıp çıkmak isteyenleri aşağıdan çekiyorlar zaten diyor.
Bu bölümün bence en önemli kısmı bu.
En tatlı bölüm. En heyecanlı an.
Öyle bir şarkı vardı değil mi?
Sizi her fırsatta aşağıya çekmeye çalışacaklar.
Size... Hiç belli etmeden paçalarınızdan yapışacaklar.
İstediğiniz yolda yürürken taşlar atacaklar yollarınıza.
Her yaptığınızı yargılayacaklar.
O hakkı bulacaklar çünkü kendilerinde.
Bunlar sahip oldukları şeylerle mutlu olamayan ve şükretmeyen insanlar.
Sadece istediklerine ulaşmaya çalıştıkları zaman mutlu olabileceklerini düşünüyorlar.
Ve istediklerine ulaştığı insanları gördüklerinde de küçümsüyorlar.
Basit insan olarak görüyor onları.
Böyle insanların yokluğu hayırların en güzelidir bence.
Birisine hasetlenip nefretle dolmak için görünürden çok daha fazlası gerekiyor.
Sadece sahip olduklarını görerek bir...
insanın yaşamını özenemezsiniz.
Acaba onlar neler yaşıyor?
Gerçekte böyle mi? Onları bilemezsiniz.
O yüzden kendimizi bu şekilde, bu tarz nefret dolu duygularla doldurmamız gerekiyor.
Bakın, Türkiye'nin en zengin iş adamlarından Sakıp Sabancı ne demiş?
Efendim, Tanrı insanlara çocuklar verirken yüzde bir buçuğu, yüzde ikisi takriben
Problemli olarak dünyaya geliyor.
Hangi eve bu yangın gelirse o yuvayı yakıyor.
Bana da geldi bu yangın.
Metin Sabancı diye bir oğlum var.
27 yaşında.
Daha bir tane ayakkabı almamışım.
Çünkü hiç yürümemiş.
Pasaportla tanışmamış.
Otomobil isterim baba dememiş.
Ama ben neyleyim ki otomobil fabrikası kurmuşum, Toyota olmuş.
Oğluma bir otomobil verememişim.
Bu beni üzer.
Zaman zaman Avrupa'da, Amerika'da seyahatler esnasında görüyorum ki problemli çocuklar Wiltshire'de gidiyorlar.
Metini hatırlıyorum, hassaslaşıyorum.
Arada da tuvaletlere saklanıyorum.
Bu duygular bende böyle yürürken bir arkadaşım geldi.
İnanmış, sempatik, Turgut Özal'ın yardımcısı idi, Muammer Dolmacı.
Ağa dedi, ben sana söyleyeyim, bu Tanrı bilerek sana bu Metin Sabancı'yı verdi.
Ağlama boşuna dedi.
Çünkü öyle metinler var ki, bir tane, on tane, yüz tane, bin tane değil.
Ülkenin her yerinde bağrı yanak aileler.
Doğru ki işte sana belki de metinin adına müesseseler yaparsın.
Birçok metinlere fayda verirsin.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
