
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bakış açını değiştirmeden mutlu olamazsın .Hangi bakış açısına sahipsin öğrenmek ister misin?
Belki de mutlu olamamanın sebebi bakış açını bilmemendir.Bu bölümde bilişsel terapinin kurucusu Aaron T.Beck’in bilgileri ışığında 6 tip bakış açısını anlatıyorum
Transkript
Yani burnu tıkanmış, sesi öyle işte.
Niye ağladın be kadın dedim, anne dedim.
Yok bre mora dedi ağlamamışım dedi.
Dedim ki anne ağladın niye?
9 kişilik ailenin altısında körlük olduğunu düşün.
Dedi ki ev bre dedi evladım dedi çok üzüleyim bre dedi.
Oldunuz hepiniz kör bir evladım dedi.
Anne dedim o anki çocuk aklımda.
Biz dedim fakir değil miyiz dedim.
Öyle der demez sinirlendi.
Ne vardır bre dedi. Ayıp midir fakirlik dedi.
Yok anne dedim onu demiyorum dedim.
Düşünsene dedim bu evde 6 kişi daha görseydi.
Elektrikleri ışıkları yaksaydı bize elektrik faturamızı nasıl ödeyecektik?
Benim annem o günden sonra Emre dedi evladım doğrusu neyse bre dedi.
Sarıldı bana filan.
Gülüştük ağlaştık neyse.
Şuna inandım yani bir insan bakış açısını değiştirmeden acısını değiştiremez.
Dünyanın neresinde yaşıyorsanız yaşayın.
Neye sahipseniz sahip olun ya da neyi kaybettiyseniz kaybedin.
Bakış açınızı ona göre değiştirmediniz mi?
hayatınızın asla iyi gitme şansı yoktur.
Çünkü her pencereden kötü görünmez bir şey.
Birini kapatacaksın, diğerini açacaksın.
Nereden nasıl bakacağını bileceksin.
Ne güzel bir anı değil mi?
Sevgili Metin Şentürk'ün çocukluğuna ait bir anı.
Metin Şentürk 3 yaşındayken evde bir kaza geçiriyor ve kafasının arkasının yere çarptığı için darbe alıyor ve maalesef görme yeteneğini kaybediyor.
Ne güzel söylüyor değil mi?
Bakış açığını değiştirmeden acını değiştiremezsin.
Çünkü her pencereden kötü görünmez bir şey.
Evet arkadaşlar bugün sahip olduğumuz bakış açısı tiplerinden bahsedeceğim.
Bugün... Bunu konuşalım istiyorum ben.
Çünkü çoğumuzun sabit fikirli olduğunu görüyorum bugünlerde.
Çoğu olayda, çoğu yargıda, ya ben böyle düşünüyorum, bu benim görüşüm diye kenara çekiliyoruz.
Ve burada önemli bir şeyi kaçırıyoruz bence.
Hepimizin sahip olduğu değerler var.
Bilinçaltımızda doğru yanlış terazimiz var.
Çocukluğumuzdan gelen kıramadığımız bazı olması gerekenler silsilesi var.
Var da var yani. Bunu fark etmeden yaşıyoruz ve uykudayız arkadaşlar.
Derman bulamadığımız dertlerimiz, sorumlu sandığımız ilişkilerimiz, bir türlü kabul olmayan dileklerimiz hepsi sabit olan bakış açımıza duyduğumuz güvenden dolayı oluyor.
Çünkü o olumsuz bakış açılarımız yüzünden Mutlu olamıyoruz.
Arkadaşlar ben hepimizin esnek varlıklar olduğuna inanıyorum.
Yani hepimizde çok büyük bir mutluluk, böyle duygu ve akıl kapasitemiz var.
Yani ve bunu kullanamıyoruz.
Yaşadıklarımızı değiştiremeyiz ama onların içimizde nerede duracağına biz karar veririz.
O yüzden onlara bakış açımızı değiştirerek böyle hiç uzaklara gitmeden güzel bir örnek vereceğim size.
O yüzden biz yaşadıklarımızı değiştiremiyoruz ama onların içimizde nerede duracağına karar verebiliyoruz arkadaşlar.
Bu kararı biz verebiliyoruz.
Yani ne yaparak onlara bakış açımızı yaşadıklarımıza bakış açımızı değiştirerek yapabiliyoruz bunu.
Güzel bir örnek vereyim size.
En çarpıcı savaşlardan birini örnek vereyim.
Mohaç Meydan Muharebesi'ne.
1526'da Kanuni Sultan Süleyman'ın ordusu Macar ordusuyla karşı karşıya geliyor.
Macarlarda düşmanlarını korkuttukları en büyük güçleri olan zırhlı süvariler var.
Yani savaş meydanındaki Macarlara baktığınızda diyorsunuz ki ya bunlar çok güçlüler, çok sertler ve bizi ezip geçebilirler.
Çoğu düşmanı da böyle düşünüyormuş.
Peki bizimkiler ne yapıyor?
Kanuni ve komuta adamları o ağır süvarileri güç olarak değil ağırlık olarak görüyor arkadaşlar.
Yani düşmanının en büyük avantajını en büyük zaafı olarak görüyorlar.
Bakış açılarını onlara olan bakış açılarını değiştirerek.
Ve Mohaç da Macarların Osmanlı hatlarını yarar gibi ilerlemesine Kanuni izin veriyor.
Onları içlerine alıyor.
ağırlıklarından faydalanarak çevreleme sistemiyle Macarlara ağır bir darbe indiriyor.
Yani onlardan herkesin de düşündüğü gibi genel bir değer olarak ya bunların işte şöyle zırhları var bizi böyle ezerler bize şöyle yaparlar diye korkmak yerine ya bunlar bu zırhları giydilerse belli bir ağırlıkları
vardır ve hareket dereceleri de düşer deyip biz bunları bir çevreleyelim bir fazla adamla bunlara saldıralım bunların işini görelim diye bakış açılarını değiştirip onları yeniyorlar.
İşte bazen karşınıza çıkan sorunlar da böyle ağır zırhlı süvariler gibi geliyor.
Borçlar iş meseleleri.
Ailelerimiz hepsi üstümüze geliyor.
Biz de diyoruz ki ya ilk anda diyoruz yani ben bunların üstesinden nasıl geleceğim?
Ben bunların altında kalacağım galiba diyoruz.
Yani onları bizi üzecek kadar güçlü görüyoruz bu sorunlarımızı.
Ama her güçlü görünen şey gerçekten sizi yıkacak ya da mutsuz edecek kadar güçlü değildir arkadaşlar.
Yani olaylara baktığınız pencereniz nasıl?
Bunu görmeniz gerekiyor.
Bir arkadaşım var geçen sene işlerinde çok kötü bir dönemden geçti.
Böyle büyük dramatik bir şey de değildi aslında.
Hani dışarıdan baktığınız zaman ya ne var bunda hepimiz yaşayabiliriz diyebileceğiniz türden bir olay.
Yeni bir yöneticisi gelmişti.
Bu arkadaşım da işini gerçekten iyi yapan böyle sessiz ama düzenli sorumluluk alan kimseye çok bulaşmayan ama her şeyi de toparlayan insanlardan.
Fakat yeni gelen yönetici onun emeğini...
görmüyordu arkadaşlar. Görmüyormuş gibi davranıyordu.
Toplantılarda hazırladığı raporu başkasına anlattırıyordu.
Teşekkürü başkasına yapıyordu.
İşte bir mailde mesela bir hata olsa hemen ona soruyordu, ona dönüyordu.
Yani arkadaşımın doğru yaptığı şeyleri hep havada bırakıyordu ve karşılığını da vermiyordu.
Ve arkadaşım da tabii ki üzülmeye başladı.
Sonra bir bakış açısı geliştirdi kendi kendine.
Ya dedi ki ya beni burada görmüyorlar, işte beni eziyorlar, emeğimi görmüyorlar, beğenmiyorlar yaptıklarımı.
Hatta belki de beni sevmiyorlardır.
O yüzden böyle yapıyorlardır demeye başladı.
Bakın bu cümleler çok önemli.
Yani normal sıradan cümleler gibi geliyor ama çok önemli.
Çünkü bazen yaşadığımız şeyden daha çok yaşadığımız şeye verdiğimiz isimler bizi çökertiyordur.
Yani onlara verdiğimiz anlamlar bizi çökertiyor.
O dönem o da her sabah işe giderken yine beni ezecekler, yine görülmeyeceğim, yine ben susacağım, kalacağım, bir şey yapamayacağım diyerek gidiyordu.
Daha ofise girmeden yenilmiş hissediyordu kendini.
Bana dedi ki Ayça ben artık dayanamıyorum.
Bunlar beni gerçekten yok sayıyorlar.
Yani ya ben iş değiştireceğim, iş bulacağım ya da başka bir şey yapmam lazım dedi.
İşte araştırdık baktık ne yapalım, nasıl yapalım.
Sonra ben biraz daha böyle psikolog gibi derinlere indim.
Ne var bu işte, nasıl işin içinden çıkabilirse arkadaşıma nasıl yardımcı olabilirim diye.
Sonra arkadaşlar dedi ki Ayça ben buldum dedi.
Bakış açımı değiştireceğim dedi.
İstifa etmeyeceğim dedi.
Şöyle bir bakış açısı geliştirdi.
Ben bu hikayede kendimi hep ezilen kişi gibi anlatıyorum.
Sana da hep öyle anlatıyorum değil mi dedi?
Sence dedi ben gerçekten eziliyor muyum?
Yoksa ben de burada çok sessiz kalarak bu düzenin devam etmesine izin mi veriyorum dedi.
Dedim kızım sen ne diyorsun?
Evet aynen öyle yapıyordu arkadaşlar.
Bakış açısını tam olarak bunları sorarak değiştirdi.
Olayı güzelleştirmedi.
Üneticim aslında iyi biri demedi.
Her şeyde bir hayır vardır demedi.
Kendini kandırmadı.
Sadece Hikayedeki yerini değiştirdi.
Eskiden diyordu ki bana neden bunu yapıyorlar?
Ben niye böyle yiyeyim?
Niye böyle oluyor? diye soruyordu.
Daha sonrasında kendine şöyle demeye başladı.
Ben buna nasıl cevap veriyorum?
Ertesi hafta toplantıya girmeden önce arkadaşlar hazırladığı raporların başına kendi adını yazdı.
Tulum ekrana yansıtıyorlar ya toplantı odalarında.
Kendi adını ve soyadını yazdı.
Bu büyük bir şok. Yöneticisi şok.
Çünkü onun yaptığı raporu başkasına okutuyor ve kimse o kızın yaptığını bilmiyor.
Bu yöneticiye büyük bir şok oldu.
Daha sonra o yaptığı raporu yine başkasına okuturken yönetici Çok kibar bir şekilde sözünü kesiyor.
Araya giriyor ve diyor ki evet diyor ben işte şu veriyi şu bilgiyi bilerek ekledim.
Şunu şu şekilde analiz ettim.
Çünkü buradan şunu çıkartabiliriz diye ek bir bilgi veriyor.
Ya muhteşem bir şey arkadaşlar.
Bakın kavga etmiyor.
Kimseye trip atmıyor. Kimseyi küçük düşürmüyor.
Ama ilk defa kendi emeğinin yanında duruyor.
Ve bakış açısını değiştirerek yapıyor.
Olayların tam karşısında değil olayların yanında duruyor arkadaşlar.
Davrananların neden böyle yaptıklar diye neden...
böyle yapıyorlar diye sebebini çözmeye çalışmıyor.
Çünkü onların sebebini çözmeye çalıştı ne oldu?
Mutsuz oldu, başarısız hissetti, değersiz hissetti.
Ama bunu kendi tarafına geçerek düzeltti arkadaşlar.
Sonra neyi fark etti biliyor musunuz?
Ben yıllardır görülmüyorum dediğim için boşuna, boşuna çalışmışım, boşuna çabalamışım.
Aslında kendi emeğime sahip çıkmamışım, kendi emeğimi bırakmışım.
İnsanların beni fark etmesini beklemişim.
Kendi yaptığım işi sahiplenmemişim.
Yani meseleyi hep onların onu görmemesi sandı.
Meğer mesele kendisini görünür kılmayı...
Bilmemesiymiş arkadaşlar. Bakış açısı bir fikirden ibaret değildir.
Bakış açısı dünyayı anlamlandırma sistemimizdir.
Normal dediğimiz şeylerin toplamı ayıp dediğimiz, tehlikeli dediğimiz, sevgi dediğimiz, ben dediğimiz şeylerin toplamı arkadaşlar bakış açımızdır.
Harvard Üniversitesi'ne bağlı bir tane araştırma ve bilim iletişim merkezi var.
Harvard Center on the Divaling Child.
Orada demişler ki erken deneyimlerimiz beynimizin mimarisini şekillendirir.
Ve bu erken bağlantılar sonraki öğrenme, davranış ve sağlık hakkındaki görüşlerimiz için temeli oluştururlar.
Beynimiz arkadaşlar doğumumuzdan itibaren alttan üste doğru inşa ediliyor.
Önce basit bağlantıları kuruyoruz.
Sonra da karmaşık olanlar devreye giriyor.
Ve bunu 10 sene içerisinde tamamlıyormuşuz.
Yani çocukken gördüğümüz ilişki biçimleri, evde duyduğumuz para cümleleri, ahlakla ilgili korkularımız, sevgiyle ilgili koşullar, başarıyla ilgili beklentiler.
Zihnimiz bunları sadece bir anı olarak tutmuyor.
Bunları zamanla dünyayı okuyacağımız bir altyapıya dönüştürüyor.
Bir çocuğa para sürekli zor kazanılır, elde tutulması zordur, çok para insanı bozar diye anlatılırsa o çocuk büyüdüğünde para kazandığında bile rahat etmiyor arkadaşlar.
Ne zaman bozulacak? Ya da param ne zaman bitecek düşüncesiyle bilinçaltıyla yaşamaya devam ediyor.
Bu bakış açısına istinaden fark etmeden de ona göre davranıyor.
Yani davranışları buna göre şekilleniyor düşünebiliyor musunuz?
Ya da mesela başka bir örnek vereyim.
Bir çocuğa başarıyı denemek, öğrenmek, gelişmek olarak değil de hata yapmamak, mahcup etmemek, en iyi olmak olarak öğretilirse o çocuk büyüdüğünde başarıyı sevinçle değil gerginlikle
karşılıyor. Hata yapmamam lazım.
Mahcup olmamam lazım diyor.
Çünkü ona şu öğretilmiyor.
Ya başarılı olmak senin hata yapmaman, mükemmel olman değildir arkadaşım.
Başarıyı sevinçle yaşa, gerginlikle yaşama.
Bu öğretilmiyorsa işte hangimiz öğretildi ki zaten değil mi?
Yani şu anda başarı deyince aklınıza ne geliyor?
Hata payı sıfır.
Değil mi bu geliyor? Çünkü biz hepimiz böyle öğrendik.
kusursuz olacağım, başaracağım diye kaygılı, sadece olduğunda sevgiyi hak edeceğini düşünen dünyanın en mutsuz insanlardan Biri olduk şu anda biz.
E sonra da ne oluyor? Mesela bu böyle öğretilmiş çocuklar ne oluyorlar?
Yani bizler tek gerçeğin hatta tek doğrunun kendi bakış açımız olduğunu sanıyoruz.
Yani alıştığımız o gerçeklik hissine kapılıyoruz.
Kendi bakış açınızı bilirseniz hayatınızın hangi yerlerinde gereksiz yere acı çektiğinizi çok kısa bir yoldan anlarsınız.
Hangi tip bakış açısına sahip olduğunuzu nereden ve nasıl bileceksiniz Ayça'cığım?
Tamam bunu söyledin ama acaba bende hangi kalıplar var ben nasıl bileceğim demiş olabilirsiniz.
Hemen söylüyorum arkadaşlar.
Bilissel terapinin kurucusu Amerikalı Aaron Tbeck bir psikiyatrist tabii ki.
Bu konuda en önemli isimlerden biridir.
1960'larda depresyon hastaları üzerinde yaptığı çalışmalar sonucunda bulmuştur arkadaşlar.
Bilissel modellerinden onun bu anlattığı çalışmalarındaki bilissel modellerinden yola çıkarak sizin için 6 tane bakış açısı.
Bunlara psikolojide bilişsel çarpıtma deniyor.
Ama ben tabii ki bunları daha kolay anlayacağınız şekilde tek tek anlatacağım.
Çünkü bu altı bakış açısını fark ettiğinizde şunu görmeye başlıyorsunuz.
Hayatınızda sizi üzen, öfkelendiren, sabote eden, sizi geri çeken şeyler alın yazınız değil.
Zihninizin alışkanlıkları.
Sadece zihninizin alışkanlıkları.
Çünkü insan kendi düşüncesini fark etmeden kendi hayatının kontrolünü eline alır.
Ve mutlu olamıyor.
Beck diyor ki duygunuzu değiştirmek için önce düşüncelerinizi yakalamalısınız.
Şimdi bu altı bakış açısına geçelim.
Siz de dinlerken kendi bakış açınızı bulmaya çalışın arkadaşlar.
Birinci bakış açımız ya hep ya hiç bakış açısına sahip olmak.
Bu bakış açısında olayları, hayatı, başınıza gelenleri görme şekliniz.
Ya siyah ya beyaz oluyor arkadaşlar.
Yani gri alanınız yok.
Bir şey sizin için ya mükemmeldir ya berbattır.
Ya başarılısınızdır ya başarısız.
Ya sevilmişsinizdir ya da tamamen reddedilmişsinizdir.
Bu psikiyatrist Beck'in arkadaşlar bir tane kızı var.
O da babasıyla beraber çalışıyor.
Doktor Judith Beck. Bir tane danışanı varmış.
O anlatıyor. Sally diye bir tane kız okulda sınavdan B- alıyor.
Yani kötü bir puan değil.
Ortanın bir üstü bir puan Amerika sistemine göre.
Yani gayet geçerli. Gayet de işte ufacık bir çaba ile yükseltebilecek bir not aslında.
Ama bu kızın zihninin bakış açısı bunu bambaşka bir yere koymuş.
Şey demiş terapisinde.
Ben demiş salağım. Ben başarısızım.
Demek ki ben tembel bir insanım.
Yani bunu sadece bir sınav sonucu olmaktan çıkarmış.
Bütün kimliğini...
Bununla tanımlamış.
Sonra doktor bakıyor bu kız bir şey mükemmel yapamıyorsa kendini karalamaya başlıyor.
Bunu görüyor yani. Yani tek bir sonuç sizin tüm değerinizi göstermez.
Yaptığınız bir hata sizin kim olduğunuzu kanıtlamaz.
Ya bir daha söyleyeceğim bunu artık bunu öğrenelim arkadaşlar.
Bu bakış açısına sahip olalım.
Tek bir şeyden aldığınız bir tane sonuç sizin tüm değerinizi göstermez.
Yani siz mesela diyelim ki spor hocasısınız tamam mı?
Bir danışmanlarınız var.
Her şey güzel, iyi gidiyor.
Ama bir tane danışmanınızda bir sorun yaşıyorsunuz ve diyor ki senin yaptıkların işime şöyle yaramadı, böyle yaramadı.
Yani bu tek bir sonuç.
Yani bu tek bir sonuç sizin mesleğinizde o yaptığınız işte danışmanlık işinde yanlış bir kelime kullanmayayım bilmiyorum tam olarak onun ne olduğunu.
Olduğunu yani danışmanlık diyebiliyorum.
Yaptığınız o kişinin söylediği o sonuç kötü olduğu için.
Siz kendinizi genelleyemezsiniz ben başarısızım diye.
Belki başkalar anlatırken ya şöyle şöyle dedi ama kendinizi savunmaya geçersiniz.
Ben şöyle yaptım böyle yaptım diye ama inanın o derinlerde öyle bir kimliğe yediriyoruz ki bunu.
Diyoruz ki ya ben bu kadının böyle dediyse demek ki ben gerçekten bu işte kötüyüm.
Hayır arkadaşlar bu işler sizin kim olduğunuzu kanıtlayan şeyler değil.
Bakın binlerce örnek var.
Büyük reddedilmeler yaşamış insanlar var.
Ama kendi bakış açılarının beyaz tuttukları için Vazgeçmeyen insanlar var.
1994'lü yıllarda orta kademede çalışan genç bir tane mühendis var.
Bir fikri var ve sürekli yöneticilerinin kapılarına gidiyor.
Benim diyor çok iyi bir fikrim var.
Lütfen bana izin verin bir anlatayım.
Pişman olmayacaksınız diyor.
Ama yıllarda yönetim onunla ilgilenmiyor.
Dinlemiyorlar. Çocuk da video oyunlarıyla ilgili bir sunum yapacak.
Onunla ilgili bir fikri var.
Diyor ki işte o şirket.
Biz diyorlar video oyunlarıyla böyle oyuncak...
Ama bu genç mühendis arkadaşlar asla yılmıyor.
Yani şöyle bir bakış açısına sahip olabilirdi.
Yani bu yöneticilerim, bu müdürlerim, işte abilerim, ablalarım neyse artık.
Bunu söylüyorlarsa ve oyuncak yapmayan bir şirketse ki şirket gerçekten o yıllarda öyle bir çocuk oyunu ya da başka bir oyun vesaire öyle bir şey yapmıyor.
Demek ki doğru ben başka bir yere gideyim, başka bir iş yapayım ya da farklı bir fikirle geleyim.
Hani onun bakış açısı şuydu.
Hayır ben. Elimdeki fikre güveniyorum.
Evet siz video oyunlarıyla ilgili bir şey yapmıyor olabilirsiniz ama bu yapmayacağınız anlamına gelmez.
Yani adamın bakış açısı buydu.
En sonunda arkadaşlar bir tane yönetici diyor ki ya tamam yıllardır sürekli kapımızdasın beni dinleyin beni dinleyin diyorsun.
Hadi gel diyor sunumunu yap bana bu fikrinden detaylı bir şekilde bahset bakalım diyor.
Sunumu bitiriyor.
Ve yöneticisi o kadar çok beğeniyor ki, diyor ki bunu hemen hayata geçirelim.
Bu firma Sony firması ve ilk başta ne demişti?
Biz oyuncak yapmıyoruz.
Ben de yalnız çok severim böyle.
Biz şunu yapmıyoruz, biz böyle yapmıyoruz deyip de sonradan böyle viraj alan firmaları, işte kişileri çok severim.
Hoşuma gidiyor çünkü sonunda böyle başarı hikayeleri.
Bakın arkadaşlar ne oyunu biliyor musunuz bu?
PlayStation'ı bulan kişi arkadaşlar.
PlayStation oyunu bu. Şu anda PlayStation'ın bir üst modele çıktığında binlerce insan ilk alan olabilmek için ya da kalmaz aman alamayız diye korktukları için ki biz de PlayStation 5'i ararken çok uğraştık.
Bizimkiler de eşim de çocuk da çok severler.
Yani... Gerçekten uğraştık kalmamıştı çünkü Türkiye'de yurt dışından falan getirtelim dedik ve öyle zaten getirtebildik.
Yani o kadar deli sevdalısı bir oyun haline geldi.
Düşünsenize bunun bakış açısı şöyle olsaydı yani bir genelleme yapsaydı ya bu kadar insan ya da bu kadar bilen işte yıllarını vermiş bu tarz işlere yıllarını vermiş insanlar bunu diyorsa bir bildikleri vardır ya deseydi böyle
bir bakış açısına sahip olsaydı değil mi?
Olmayacaktı. Yapamayacaktı.
PlayStation'ın babası olarak anılmayacaktı.
Ve sadece 4 sene sonra arkadaşlar ve 1998 yılında arkadaşlar Sony kendi karlılık paylarını ortaya çıkartıyor.
%40'ı yani gelirlerinin %40'ı sadece PlayStation'dan kazanmışlar.
Ya işte böyle büyük bir şirket olmuş.
Bu kişi Kutaragi Ken arkadaşlar ismini de söylemiş olayım.
Dediğim gibi PlayStation'ın babası olarak anıyorlar.
Çok güzel bir bakış açısına sahipmiş.
Hala yaşıyor. Ara ara girip böyle onun yaptıklarına bakarım.
Onun bazen yazıları olur.
Kendi sayfasına bir şeyler paylaşır okurum.
Çünkü bu kadar başarılı olmuş bir insan.
Bu kadar inat etmiş bakış açısını değiştirmemiş bir insan.
Benim için her zaman baş tacıdır.
Yani sahip olduğunuz bakış açısı size başarı da getirir.
Mutluluk da getirir arkadaşlar.
Ve ikinci bakış açımız felaketleştirme bakış açısı.
Beynimizin alarm sisteminin fazla çalışmasıdır.
Aslında bizi korumaya çalışır ama bunu yaparken hayatımızı yaşanmaz hale getirebiliyor.
Bu bakış açısı şunu yapıyor.
Henüz olmamış bir acıyı olmuş gibi yaşatıyor bize.
Mesela uçaktasınız bir sarsıntı oldu.
Bu bakış açısına sahipseniz aman uçak arıza yaptı kesin bir sıkıntı var.
İşte uçak düşecek ölecek.
Anında bunları düşünmeye başlar.
Eğer böyle düşünüyorsanız arkadaşlar felaketleştirme bakış açısına sahip olduğunuzu söyleyebilirim.
Ama şöyle derseniz ufak bir sarsıntı yani işte bilmem kaç bin yukarıdayız çok normal böyle bir şey olması diye düşünürseniz böyle bir bakış açınız yok.
Ve arkadaşlar Beck'in yaptığı tüm araştırmalarda şunu göstermiş.
Felaketleştirme bakış açısına sahip olan kişilerin ilerleyen yıllarda anksiyete bozukluğu yaşama ihtimali yüksek olduğunu göstermiş.
Yani böyle yapıyorsanız bu döngüyü mutlaka kırmanız gerekiyor.
Yaşınız gençse yani 20'lerinizde ya da 30'larınızdaysanız belki şu anda çok büyük sıkıntılar yaşamazsanız ama 40'tan ve 50'den sonra arkadaşlar bu anksiyete durumuna sizi döndürebilir.
Yani olumsuz otomatik varsayım yaşadığınızı fark edeceksiniz ve içinizle konuşacaksınız arkadaşlar.
Yani objektif bir gözlemci bakış açısıyla içinizle konuşmanız gerek.
Dışarıdan birisi gibi içinizle konuşmanız gerekiyor.
Kendinizi sakinleştirmek için.
Ve bunu sürekli her zaman yapmanız gerekiyor ki bu bakış açısından kurtulabilin.
Yani sürekli olması lazım.
Ve üçüncü arkadaşlar kişiselleştirme bakış açısı.
Bu bakış açısına sahip insanlar her şeyi kendi üzerlerine alıyorlar.
İşte müdürlerinin morali mi bozuk, ben bir şey mi yaptım, bir şey yanlış mı yaptım, bana mı kızdı acaba diye soruyorlar.
Arkadaşınız aramadı işte birkaç günde aramadı mı, aa ne oldu acaba en son görüştüğümüzde ben bir şey mi söyledim, kalbinim kırdım diye suçu kendi üzerine alıyor.
Öncüselleştirme başkalarının ruh halini kendi değerinin kanıtı gibi okumaktır arkadaşlar.
Bu bakış açısı özellikle çok empatik, çok hassas, çok sorumluluk alan insanlarda görülüyor.
Ama neydi? Dünya hassas kalpler için cehennemdi değil mi?
Böyle bir podcast bölümüm de var.
Dinlemeyenler mutlaka dinlesinler.
Birinin molly bozuk sizi ilgilendirmez.
Birinin canı sıkkın trip mi atıyor?
Sizi hiç ilgilendirmez arkadaşlar.
Kimsenin olgunlaşmamış özgüvenlikleriyle uğraşamazsınız.
Kötü bir durum var. varsa ve buna bir kişi sebep oluyorsa konuşup anlatırsa dinlersiniz çözmeye çalışırsınız.
Yok yüz göz yaparsa keyfi bilir.
Bu yüzden hiçbir olayı kişiselleştirmeyin diyor.
Doktorumuz Beck. Ve dördüncü arkadaşlar olumluyu yok sayma bakış açısı.
Bu bakış açısı güzel şeyleri görüyor ama kabul etmiyor.
Biri sizi övdüğünde nezaketen söyledi diyorsunuz.
Bir başarı elde ettiğinizde şanslı mı oldu ya diyorsunuz.
Bir iş iyi gittiği zaman zaten kolay yapılabilecek bir işti diyorsunuz.
Birinden saygı gördüğünüzde o zaten çok saygılıdır.
Herkesi böyle saygılı davranır diyorsunuz.
Yemin ediyorum en nefret ettiğim bakış açısı böyle arkadaşlarım var.
bir iş başardıklarında ben tam destek kızım çok iyi yaptın harika yaptın sen şöylesin böylesin diye delirirken işte o diyor ki ya zaten çok kolay bir işte Ayça herkes yapabilir.
Ağzına bir tane yapıştıracağım.
Ne demek herkes yapabilir? Herkes yapabilseydi herkes yapardı.
Sen yaptın ve başarılı olduğuna göre demek ki sadece sen yapabiliyorsun.
Böyle düşüneceksin ya böyle bir şey olabilir mi?
Böyle olumlu bir şeyi bu kadar başarılı bir şeyi nasıl yok sayabilirsiniz arkadaşlar?
Böyle yapıyorsanız lütfen bunu fark edin ve artık kendinizi bir dur deyin.
Siz kendinizi böyle küçük görürseniz olumluyu görmez bir de yaptığınızı küçümserseniz asla mutlu ve başarılı olamazsınız diyor Beck.
Bu çok önemli. Çünkü insanın kendililik algısını yavaş yavaş bozan bir şeydir bu.
Dışarıdan ne kadar iyi şeyler gelse de içeri almazsınız.
Bunu değiştirmek için arkadaşlar bu tarz bir şeyler söylediğinizi gördüğünüzde sanki onu en yakın arkadaşınız başarmış gibi düşünün.
Yani siz işte bir iş yaptınız kendinizi küçük gördünüz ya.
Bunu fark ettiğiniz anda sanki o işi siz değil de en yakın arkadaşınız yapmış gibi hayal edin.
Ve ona neler söylersiniz ne güzel kelimeler kullanırsınız nasıl yanında olursunuz nasıl tebrik edersiniz.
Sanki onunla konuşuyormuş gibi.
Kendinizle konuşun. Ve beşinci bakış açımız meli malı bakış açısı.
Her zaman mutlu olmalıyım.
Hata yapmamalıyım.
Herkesi memnun etmeliyim.
Çocuğum hep başarılı olmalı ben.
Gerçekten ben.
Kusura bakmayın tutamadım kendimi.
Çünkü geçenlerde arkadaşlarla konuşurken söyledim.
Çocuğum hep başarılı olmalı.
Sonra bir durdum. Oha dedim Ayça'ya.
O kadar dedim kendini yırtıyorsun.
Kusurlarımızla güzeliz diye.
Bu ne ya? Bırak çocuğu diye.
Neyse onu halledeceğiz inşallah.
Eşim işte her zaman beni anlamalı.
Bu bakış açısı sizi arkadaşlar hep sürekli bir iç mahkemede yaşatan bir şey.
Çünkü hayat hiçbir zaman bu kadar kusursuz işlemez.
Biz insanız. Yoruluruz.
Hata yaparız. Geç kalırız.
Yanlış söyleriz. Kararsız kalabiliriz.
İnsanız abi yapabiliriz bunları.
Ama meli malı zihni bunları sürekli insanlık hali olarak değil suç gibi görüyor.
Bu düşünce tarzı arkadaşlar genellikle suçluluk ve utanç üretiyor sizde.
Çünkü kendi hayatınızı yaşamak yerine sürekli olması gereken hayali bir versiyonunuzla kavga ediyorsunuz.
Ve hayatınız size zindan oluyor.
Bunu değiştirmek için olmalı.
kelimesini daha gerçekçi bir kelimeyle değiştirmeniz gerekiyor.
Mesela bir iş yapıyorsunuz ve diyorsunuz ki hata yapmamalıyım.
Hayır, şöyle diyeceksiniz.
Hata yapmadan öğrenemem.
Hata yaptıktan sonra da hiçbir şekilde utanç duygusu, suçluluk duygusu barındırmayın ki bunu deyin.
Hayat emir kipleriyle yaşanılacak kadar mekanik değildir.
Neden böyle yapıyoruz peki?
O acımasız kuralları neden koyuyoruz kendimize?
Çünkü arkadaşlar sevilmeyeceğimizi sanıyoruz.
Temelinde bu var. Sevilmek için mükemmel olmamıza gerek yok.
Mükemmel olmak için değil, bütün olmak için çabalayın.
Kırıklarınızla çatlaklarınızla...
da sevilmeye layıksınız.
Ne diyor Mevlana? Kusur bulmak için bakma birine, bakmak için kusur bulma kendinde.
Siz bir insan olarak geldiniz dünyaya arkadaşlar.
Melek olarak gelmediniz.
O yüzden kusurlarımızla yaşamayı öğreneceğiz.
Paslanmaktan korkmayın.
Sizi seven pasınızı da sever.
Yaranızı da sever. Her şeyinizi sever.
Yani kendinizi değersiz görürseniz ve kendinizi sevmezseniz sizi sevmeyen, sizi değersiz gören birini seversiniz arkadaşlar.
Ve son bakış açımız duygusal akıl yürüten bakış açısı.
Bu arkadaşlar daha sinsi bir bakış açısıdır.
Çünkü düşüncelerinizi hani bir düşünce geldiği zaman o anda fark ediyorsunuz.
Ama vücudunuz bir olay karşısında hemen bir önyargı oluşturuyor ya.
Yani otomatik olarak bir bakış açısı oluşturuyor.
Sonra kalbiniz çok hızlı çarpıyor.
Mideniz aniden işte ağrımaya başlıyor.
Anında şunuz diyorsunuz.
Yani şu anda gerçek olarak hissettiğim bir şey var.
Bu duygudan dolayı fiziki olarak vücudum biter.
Demek ki ben doğru düşünüyorum.
Demek ki doğru hissediyorum diyorsunuz.
Ben şu anda bu durumdan dolayı kötü bir olay yaşayacağım, kötü bir şey yaşayacağım ve anında peşin hüküm vermiş oluyorsunuz.
Yani hani biraz önce söyledim ya, düşüncelerimizi biz fark ederek, olumlusunu düşünerek halledebiliriz.
Onları işte gönderebiliriz.
Ama duygularımız da böyle olmuyor.
Çünkü anında vücut tepki veriyor.
Bunu siz anında fark etseniz bile değiştiremiyorsunuz.
Ve değiştirmedikçe, o mesela mide ağrısını değiştirmedikçe, geçmedikçe o ağrı daha...
Çok panik oluyorsunuz. Diyorsunuz ki ya abi var ya kesin başıma kötü bir şey gelecek.
Kesin bir şey olacak diyorsunuz.
Yani bu tamamen yanlış değil.
Ama doğru bir bakış açısı değil.
Çünkü siz kesinlik veriyorsunuz.
Orada böyle olacak diyorsunuz.
Aslında daha önceden de çok önceki bölümlerde de söylemiştim.
Bizim bedenimiz kayıt tutuyor biliyorsunuz.
Bu duyguları hepsini kayıt tutuyor.
Ve size yine onu göstermeye çalışıyor.
Ya bak diyor önceden de böyle bir şey yaşamıştın.
İşte sonrasında o anda yine miden ağrımıştı.
kötü olmuştun. Devamında da olaylar işte boka sarmıştı.
İşte bunu fark etmeniz lazım arkadaşlar.
Bunu kendi kendinize söylemeniz lazım.
Daha önceki olaylarda böyle hissetmiştim.
Böyle midem ağrımıştı.
Yine aynı şeyi yaşıyorum.
Aynısı olacak diye bir durum yok.
Bunu kesinlikle diyebiliyor olmanız lazım.
Beck depresyon hastalarına demiş ki mesela bir tane hastasına şey diyormuş işte hastası işte ben kendimi çok değersiz hissediyorum.
Beck de diyormuş ki ne oldu?
Ne yaşadın da böyle hissediyorsun?
O da diyormuş ki hani yakın zamanlarda bir şey yaşamadım ama kendimi çok değersiz hissediyorum ve bu değersizlikten dolayı sürekli başım ağrıyor diyormuş.
Yani o yine geçmişte yaşadığı bir değersizlik anındaki baş ağrısıyla genelleme yapıyormuş arkadaşlar baş ağrısını.
Sürekli değersiz hissettiği anıyla eşleştiriyormuş.
Yani bu başının ağrıması o anda değersiz olduğunu kanıtıymış ona göre.
Böyle bir şey yok arkadaşlar. Yani duygularınızı fark ettiğinizde bir yerinizde vücudunuzun herhangi bir yere İşte kalp çarpıntısı, baş ağrısı, mide bulantısı.
Hani deriz ya of mideme çok fena o anda ağrı girdi.
Anladım ki başıma bir kötülük gelecek.
Ya şöyle oldu strese girdim böyle oldu diye.
O anda siz mideniz bulanmaya başladığında Midenizin bulandığınızı asla anına geçiremezsiniz.
Ne yapabilirsiniz arkadaşlar? Yani vücudunuza bir tepki veremeyeceğinize göre yardımcı olamayacağınıza göre anlık olarak şunu yapabilirsiniz.
Düşüncelerinizi değiştireceksiniz.
Diyeceksiniz ki Ayça işte sakin ol.
Şu düşünceni değiştir. Evet geçmişte böyle bir şey yaşamış olabilirsin.
Vücudunuzu sakinlemeye başlayacaksınız arkadaşlar.
Nefesle fren yapma diye bir şey var arkadaşlar.
Meditasyon derslerinde de yapıyorum.
Hatta bizim bankada da bankacı olan arkadaşlar bilirler ya da böyle kurumsal şirkette çalışanlar.
Eğitimlerini verirler. Nefeste fren yap sistemi vardı.
4-7-8 sistemi.
4 saniye nefes alıyorsunuz.
Alıp veriyorsunuz. 4 saniye boyunca sakin bir şekilde.
En sonuncusu bittikten sonra 7 saniye nefesinizi tutuyorsunuz.
Sonra tuttuktan sonra 8 saniyede veriyorsunuz.
Bunu 3 kere yaptığınız zaman gerçekten o panik arkadaşlar sizin vücudunuzu terk ediyor.
Yani yapacağınız şey yine başkasının konuşuyormuş gibi kendinizi sakinleştirmek olmalı.
Evet bakış açılarımız bu kadardı arkadaşlar.
Ben bu bölümü Victor'un düşüncesini hatırlatarak kapatmak istiyorum.
Uyaranla tepki arasında küçük bir boşluk vardır.
İşte insan bazen bütün hayatını o küçücük boşlukta geri alır.
O yüzden hemen inanmayın ilk düşüncenize.
Hemen teslim olmayın ilk duygunuza.
Ve Proust'un da dediği gibi gerçek keşif...
yeni manzaraları aramak değil, yeni gözlere sahip olmaktır.
Beni hangi platformdan dinliyorsanız lütfen oradan takibi alıp bildirimlerinizi açmayın.
Instagram'da da gönderim var.
O gönderinin altına yorumlarınızı da bekliyorum.
Belirlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Görüşmek üzere. Bye bye.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
