
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Anksiyete hepimizin içinde saklanan bir gölge mi, yoksa ona tutunarak güçlenebileceğimiz bir fırsat mı? Bu bölümde anksiyetenin bizi nasıl ele geçirdiğini, kimlerin bu mücadeleyi kazandığını ve bu yolculuktan nasıl çıkabileceğimizi anlatıyorum
***Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Herkese selam, Ayça Diffusion'a hoş geldiniz.
Ben Ayça. Bugün Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul edilen ruh ve zihinsel sağlık kulvarında bir hastalık olarak yerini almış olan anksiyetten bahsedeceğim.
O baş edemediğimiz kaygılardan, yaşıyoruz ya hani, kaygılarımızın dozunu artarak vücudumuzu, zihnimize ele geçirdiği o zamanları, o anları, o kaygı ve stres dolu anlarda neler
yaşıyoruz? Neden bu bir anksiyete adı altında olan bir hastalık oldu?
Bilimsel olarak kendi iyiliğimiz için bunu kullanabilir miyiz?
Bunları konuşalım istiyorum bugün.
Anksiyeti sizi köşeye sıkıştırdığında, nefes almakla zorlandığınızda, yalnız hissettiğinizde bu podcast bölümünü açıp dinlemenizi istiyorum sizden.
Her şey üstünüze geldiğinde biraz olsun hafifleyebilmeniz için bu bölüm ve ben hep burada olacağız.
O zaman yine her zaman olduğu gibi en başa gidelim.
Anksiyete, aşırı kaygı, korku ve endişeyle karakterize edilmiş, bu duyguların günlük yaşamamızı, işlevselliğimizi ve genel refahımızı ciddi şekilde etkileyen zihinsel
bir sağlık sorunu olarak tanımlıyor.
Geçenlerde Fight Club filmi Perilerim Geldi.
Periler pek bu filme uymadı ama ben İstanbul'da yaşıyorum biliyorsunuz.
Birkaç gün önce sağanak bir yağmur yağmıştı.
Öyle havalarda sevdiğim filmleri tekrar izlemeyi çok seviyorum.
Artık o kadar kaliteli filmler yapılmadığı için bünye tekrar izlemek, o high class'ı tekrar bünye yüklemek istiyor sanırım.
Filmde Tyler'ın bir cümlesinde kaldım açıkçası.
Belli bir süre kaldım o cümlede.
Diyor ya, bizi neyi neden ne kadar sıkıntıya soktuğunu düşündünüz mü hiç?
Sahip olduğumuz şeylerin aslında bize sahip olduğunu...
Belki de günlük hayatta yaşadığımız aksiyete, bizi sürekli bir şeylere sahip olmaya, bir şeylere yetişmeye, belki de mükemmel olmaya zorlayan bu modern dediğimiz dünyanın bir yanılgabısıdır diye düşündüm
o anda. Yani yaşadığımız her günün kahramanı olmaya çalışıyoruz aslında ama kahramanı olmak zorunda değiliz.
Bazen o gün sadece nefes alabilmek bile yeterli bir başarıdır.
Belki anksiyete yaşayanlar için öyle günler yaşıyorlar çünkü.
Anksiyetese olan insanlar içlerinde o kadar yoğun bir endişe barındırıyorlar ki belirsizliklerle beraber sürekli baskı hissediyorlar.
Bu hislerini çoğu zaman açıklayamıyorlar.
Kalp çarpıntıları, nefes darlığı, terleme, birçok fiziksel rahatsızlıklarla boğuşmak zorunda kalıyorlar.
En basit günlük işleri bile yapamıyorlar.
İşte iki tane tabağı bardağı bulaşık makinesine yerleştirecekler mesela.
Onlara bir daha tırmanıyormuş gibi zor geliyor.
Ve sürekli bir şeylerin ters gideceği korkusu da var.
Bu korkularla yaşamak zorunda kalıyorlar.
Zihinlerini haliyle sürekli meşgul ediyor bu ve bunlar da çok yorucu bir döngü haline geliyor zamanla.
Burada bir tane püf noktası var aslında arkadaşlar.
Yalnız olmadığını bilmek.
Yani tam da anksiyetinin halini yaşarken bunu hatırlamak.
Yalnız değilim.
Yani bana özel bir durum değil bu.
Dünya genelinde anksiyete yaşayan milyonlarca insan var.
Yine Dünya Sağlık Örgütü'ne göre yaklaşık 264 milyon insan ansiyeteden muzdarip.
Ve bu sayı giderek artıyor arkadaşlar.
Özellikle 1980'lerden sonra artış göstermiş her yaş grubu da bu rakama dahil.
Zaten 80'lerde Amerika Sağlık Örgütü tarafından ansiyete adı altında bu bir hastalık olarak kabul ediliyor.
Yani şöyle düşünün. Yaşayan 4 insandan bir tanesi hayatı boyunca aksiyete ile uğraşmış ve kadınlar.
Kadınlarda bu oran maalesef daha yüksek.
Kadınların aksiyete yaşama olasılığı erkeklere göre 2 kat daha fazla.
Bizlerin yani kadınların yaşadığı sosyal ve kültürel baskıları düşününce bu oran az bile sanki değil mi?
Ve bence şöyle bir durum var.
Bizler yani işte kadınlar olarak duygusal sorunlarımız hakkında konuşmaya daha çok yatkınız.
Yani duygusal sorunlarla konuştuğun zaman ya da öncesinde ne oluyor?
Tabii ki kafanda belli kaygılar oluyor değil mi?
Bunlar konuşmak istediğin zaman, konuşamadığın zaman ya da bunları sürekli düşündüğünde, çözemediğinde ne oluyor?
Kaygıların artmaya başlıyor.
Ve kaygıları artınca da, çoğalınca da tabii ki aksiyete ortaya çıkıyor.
Ve bizim bu özelliğimize karşılık Ağzını açıp rahatsız olduğu şeyleri anlattığında bir kadın bunu dırdırcılık olarak görmüş olan ve hala daha yankıları süren bir neslin yetiştirdiği insanlarla
yaşayabiliyoruz. Yani romantik ilişkilerinizde belki eşleriniz böyle değildir siz seçtiğiniz için.
Ya da böyle derse de umarım bırakmışsınızdır ama.
Normal hayatımızda, günlük hayatta, iş yerinde olsun, sosyal hayatımızda olsun bu tarz insanlarla karşılaşma ihtimalimiz maalesef ki çok yüksek.
Mutlaka karşılaşmışsınızdır.
Anksiyete oranımız tabii ki daha yüksek olur değil mi kadınların?
Bu çok normal bence.
Bu yüzden anksiyetiniz varsa işin başı yalnız olmadığınızı hatırlamak.
Bu iyi gelebilir. En azından bir yerlerde birilerinin sizinle aynı hisleri hissediyor olması belki hafifleminizi sağlayabiliyor arkadaşlar.
Şimdi anksiyetinin biraz daha köklerine inelim.
Yani anksiyete neden kötü bir olgu?
Biz bunu kendi yararımıza çevirebilir miyiz?
Bunu konuşmak istiyorum ben aslında.
Şimdi evrim teorisinin öntüsü Charles Darwin anksiyeteyi hayatta kalma içgüdüsü olarak tanımlamış.
Darwin'e göre anksiyete bizi hayatta tutan bir mekanizma.
Atalarımız işte ilk insanlar bir tehlike karşısında bir dinozorla karşılaştığında çiçeği yem olmamak için ne yaptılar?
Korkuk kaçtılar. Sonrasında da mağaralarından çıkmadan önce ne dediler?
İçlerindeki o kaygıyı dinlediler.
O kaygı harekete geçti ve tedbir almaya başladılar.
Savaşmak için aletler yaptılar.
İşte daha çok dikkat ettiler.
Yem olmamak için saklandılar vs.
Yani kaygı onları harekete geçirdi.
Ve hayatta kalmalarına yardımcı oldu.
Yani savaş ya da kaç sinyali verdi bünyelerine.
E o zaman bu kaygı harika bir şey değil mi?
Baksana hayatta onların kalmalarını sağlamış diyebilirsiniz.
Onları tehlikeden korumuş.
Evet kaygı.
Ama kaygı yaşamamızı daha güvenli hale getirmek için beynimiz tarafından sağlanan bir uyarı.
Bu da cepte. Bu kaygı sürekli hale geldiğinde aşırı boyutlara ulaştığında ansiyetaya dönüşüyor.
Kaygı kontrol edilebildiği sürece faydalı bir şey oluyor.
Bir Japon atasözü diyor ki endişe kaygıdan daha çok öldürücüdür.
Kaygı duygumuzu olması gerektiren seviyelerde tutmayınca endişeye dönüşüyor ve anksiyetesi olan birisi oluyoruz ne yazık ki.
Beynimiz gerçek ya da hayali bir tehdidi algılıyor ve vücudumuzu savaş ya da kaç tepkisine hazırlıyor başta söylediğim gibi.
Ve kaygılarımızın azlığı ya da çokluğu yaşam kalitemizi belirliyor.
Mesela örneklerle anlatayım bunu.
Doğum yaptıktan 10 gün sonra 10 kilo vermiştik.
Çok ciddi derecede belli oluyor yani kilo verdiğimi anlıyorsunuz.
Ama 7-8 kilo daha vermem gerekiyor.
Tabii ben mutluyum. Hani eski halime dönüyorum diye düşünüyorum.
Daha o zaman 24 yaşındayım.
Yani aksiyetinin bana merhaba dediği yaş 24 yaş.
Neyse ki üniversiteye hazırlanırken onunla çok fazla tanışmamıştım.
İşte sosyal medyadan resim paylaştım.
2-3 arkadaş bana mesaj attı hemen bu resmin arkasından.
Ay çocuğum doğum kiloları gitmemiş ya.
E tabi kolay değil sonuçta artık sen bir annesin.
Çok kafaya takma ama ya.
Eğer işte spor yaparsan, diyet yaparsan çok biliyorlar ya.
İşte kilolarını da geri verirsin vesaire falan diye.
Neyim ben yani Victoria's Secret mankene falan mı?
Yani ben böyle bir iddiada falan da bulunmadım.
Yani benim haberim var mı böyle bir iddiada bulunduğumdan?
Yok. Ya da 24 yaşında anne olduğum için gençliğimin bittiğini artık işte annelik olayına sahip olduğumu söylemek de neyin nesi?
Yani size neden böyle bir mesaj atma isteği doğdu içinize ve bu mesajı attınız?
Anlayamamıştım. Böyle birkaç dakika öfkeden sonra kendi kendime şey düşünmeye başladım.
Ben şişko değilim. Ne saçmalıyor bunlar?
Ama kafamın bir köşesinde o mesajlar yankılanmaya başladı.
Oradaki kaygı girdi mi devreye?
Beni ele geçirdi mi?
Alarm sistemim geçti artık yani.
Kontrol edemedim ben onu.
Kendi vücudumu eleştirmeye başladım.
Aynada kendime tekrar tekrar baktım.
Dedim belki de daha önceden fark etmediğim bir şeyler var.
Yani benim vücudumda bir kusurlar var ben.
Demek ki 10 kiloyu verdim ama herhalde yağdan gitmedi.
Herhalde giden suydu sıvıydı falan diye düşündüm.
Sonra... Farklı şeyler düşünmeye başladım artık çünkü bu kaygı dedim ve işte ipin ucu kaçtı diye.
Acaba dedim hani arkadaşlarım, eşim, işte annem, babam, dostlarım falan da mı böyle düşünüyor?
Bana mı yalan söylüyorlar ben üzülmeyeyim diye?
Gerçekten vücudumla, kilomla ilgili farkında olmadığım bir şeyler mi var dedim.
Doğumdan sonra işte doktorumun izin verdiği kadarıyla hem yoga hem de fitness yapıyordum.
Özellikle yoga yaparken çok ilerlemiştim.
Bayağı bir sevmiştim de.
Yapabildiğimi görünce de hani gerçekten hoşuma gitmeye başladı.
Ve spor yoga yaparken sırf o kişilerin söylediğinden dolayı hissettiğim özgüveni kaybetmeye başladım.
Çünkü ben hani yoga yapabilecek o hareketleri ileri sevide yapabilecek birisi değildim ama onları yaptığımı görünce kilo vesaire de verince sporla iyice böyle gaza gelmiştim.
Özgüvenim tavan olmuştu. Çok iyi hissediyordum kendimi.
Hani mental olarak da çok iyi hissediyordum.
Sonra ben o aldığım özgüveni kaybetmeye başladım.
İki kişinin söylediği şeyler yüzünden.
Ve bu kafamdaki olumsuz düşünceler beni spor yapmaktan neredeyse alıkoydu.
Çünkü mesela yoga yaparken her hareketimde kendimi daha fazla gözlemlemeye ve yargılamaya başladım.
Bir hareket gösteriyor mesela hoca.
Ben bunu yapamam falan demeye başladım.
Ya da bir hareketi yapıyorum. Sürekli böyle kendimi detaylı bir şekilde incelediğimi fark ettim.
Doğru mu yapıyorum, şuram şöyle mi, buram şöyle mi falan diye.
Ve kontrol edememiştim. kaygı ansiyeteye dönüştü.
Böyle durumlar yaşayan vardır mutlaka.
Kaygı bizi sürekli başkalarının ne düşündüğüne odaklanmaya zorlar.
Kendi vücudumuzla ve emeğimizle olan ilişkimiz bozulmaya başlar.
O kadar kötü bir şey ki bu.
Yani resmen senin seninle olan ilişkinin arasına kötü bir şeyler girmeye başlar ve senin seninle kendinle aran bozuluyor.
Halbuki benim spor yapmaktaki sebebim sağlıklı olmaktı, güçlü hissetmekti, kendime zaman ayırmaktı, kendi mutluluğum içinde.
O iki tane salak için yani ben bunun içine etmiş oldum.
Ve demek ki yani ben o zamanlar daha toy olduğum için sanırım ne yazık ki bunu müsaade etmiş oldum.
Anksiyete hepimizin hayatında farklı şekillerde var olabilir ama hepimizin paylaştığı bir şey var.
İçten içe sürekli kendimizi sorgulamak.
Yeterince iyi ya da yeterli olup olmadığımızı düşünmek.
Ben aksiyeti yaşadığım süreçte birçok çözüm yolu aradım.
Hem bilimsel yollardan hem farklı kültürlerden böyle faydalanmaya çalıştım.
Çünkü böyle o deli sorular, o kaygının fazla olması beni böyle günden güne yemeye başladı.
İşte dediğim gibi özgüven vesaire de iyice bitmişti.
Ve ben bu bulduğum hani nasıl yendim, neler yaptım bunlardan bahsedeceğim.
Bu bulduğum yöntemlerden bahsedeceğim.
Şapkadan tavşan çıkartmıyoruz arkadaşlar bu arada söyleyeyim.
Sadece burada önemli olan bu bir zaman işi.
Bunun zamanla olacağına inanmak ve yalnız olmadığınızı bilmek.
Bunu bir kere cebinize koyun eğer aksiyetten kurtulmak istiyorsunuz.
Mesela şöyle bir şey öğrendim araştırmalarımda.
Cleopatra stresini ve kaygısını azaltmak için aroma terapiyi kullanıyormuş.
Kleopatra da işe yaradıysa dedim ben de neden yaramasın, ben de neler yapar diye düşünmüştüm.
O kadar entrikalar, aşklar, savaşlar falan diye.
Lavanta yağını banyo sularına ekliyormuş.
Rahatlamak için de böyle çok derin derin nefesler alıyormuş o sırada.
Zaten lavantanın nefes açıcı bir özelliği de vardır.
Yani o zamanlar lavantanın kaygı azaltıcı etkisi kanıtlanmamış ama onlar bunu fark etmiyor.
Çünkü bugün bilimsel olarak kanıtlanmış durumda.
Araştırmalara göre lavanta yağı kullanan insanların anksiyete seviyelerinde %30'a varan azalmalar görülmüş.
Bu oran bence inanılmaz güzel bir oran.
Çok iyi bir oran. Koku podcastımda da Lavanta'dan bahsetmiştim.
O podcastımı dinlediyseniz hatırlarsınız.
Hatta şöyle diyeyim, bunu da hatırlatmış olayım.
Okullar açılıyor şu anda. İşte üniversite falan, ilkokul, işte ortaokul vesaire hepsi açılıyor.
Hani sürekli ders çalışacaksanız, işte odaklanma sorunu yaşıyorsanız çok güzel önerilerim var o bölümde.
Bunlarla alakalı, kokularla alakalı, hafızayla ilgili çok güzel öneriler veriyorum.
O podcastı mutlaka dinleyin.
Kendi reklamı yapmış oldu bu arada.
Çok komik oldu. Böylesi de komik oluyormuş.
İşte ben bu lavanta yağlarından faydalanmaya başladım.
Sadece banyo suyuma koymadım arkadaşlar.
O zaman kullandığım hani parfümü değiştirememiştim ama çünkü parfümü sürekli böyle değiştirebilen bir insan benimdir.
Alışması zor geliyor ama işte deodorantımda falan o tarz parfümler kullanmaya başlamıştım.
Gerçekten, gerçekten bir şeyleri böyle daha derin ve daha doğru düşünmemi sağlamıştı ve o derin derin nefes almak var ya böyle diye böyle çok hızlı bir şekilde şu an bunun taklitini yapmak istedim size.
O derin derin nefes almak gerçekten beynimize böyle bir baskı hani böyle kafana bir tane vuracağım kendine gireceksin derler de hani oradaki bir algı vardır ya işte böyle derin derin nefes aldığın zaman gerçekten
kafana birisi vurmuş gibi kendine geliyorsun ve bu derin derin nefes alma olayını eğer deneyecekseniz arkadaşlar mutlaka ayna karşısında sabah kalktığınız zaman ilk iş olarak yapın.
İşte yüzünüzü yıkadın. dişinizi fırçaladıktan sonra vesaire gerçekten işe yarıyor.
Bir de stoğuculardan epiktetos.
Biliyorsunuz çoğu bölümlerimiz zaten bu stoğuculara mutlaka böyle ucundan da olsa değiniyorum yani.
Bir şekilde olaylar onlara gidiyor.
Ya epiktetostur ya markustur.
Bir şekilde bir kenardan ucundan değiniyorum onlara.
Epiktetos'un söyleyeceğim öğüdü bugün bile anksiyete ile başa çıkmanın temel taşlarından biri bence.
Diyor ki epiktetos. Kontrol edebildiklerinin ve edemediklerinin farkına var.
Bu ikisinin ayrımını yaptıktan sonra hadi anksiyeticim sen sağa ben selamet diyorsunuz.
Ben şöyle uyguladım. İki tane küçük not defter tuttum arkadaşlar.
Gerçekten küçük ama. Hani öyle büyük ajandalar vesaire değil.
Gerçekten küçük not defteri.
Kontrol edebildiğim ve kontrol edemediğim şeyleri her akşam yazdım.
Yani aksiyete günlüğü gibi düşünebilirsiniz.
Zaten yazmanın artık bilimini biliyoruz.
Yazmanın ne kadar iyi geldiğini biliyoruz.
O yüzden ben de Epictetus'un önerisiyle beraber bunu yazmaya başladım.
Yani ben çift atış yapmış oldum.
Ve yazdıkça fark ettim ki kontrol edemediğim şeyler üzerinde fazla düşünmek sadece beni tüketiyor.
Hiç kimseyi değil sadece beni.
Sosyal medyadan gelen olumsuz mesajı kontrol edemem.
Ama ona nasıl tepki vereceğimi kontrol edebilirim.
Son aralarında da nefes çalışması yapmaya başladım.
Bu derin nefeslerin dışında.
QI Gang diye bir çalışma var.
Nefes çalışması. Enerji odaklı bir egzersiz.
Bu nefes tekniğini doğru uygulamak bilimsel olarak da görülüyor ki kortizol seviyelerini düşürüyor.
Yani stres hormonlarını düşürüyor.
Derin nefes almak da biraz önce söylediğim gibi özellikle benim en sevdiğim nefes çalışması.
Derin nefesler de vücudumuzu doğrudan etkilediği için bedenimizi sakinleştiriyor.
Yani bedenin sakinleştiriyor ama beynine bir ding dong.
Bu tepkisi veriyor adeta.
Bir de anksiyete yaşadığım anlarda kendimi izole etmek yerine kaygılarımı sevdiğim en yakınlarımla paylaşmaya başladım.
Bu en güçlü iyileşme yollarından biriydi diyebilirim.
Hissettiklerimi kafamın içinde bozuk plak gibi çalmak yerine dostlarımı anlatmayı seçtim ve bunlar benim zamanla kaygı seviyelerim düşürerek artık onu kontrol edebilmemi sağladılar.
Bu kadar arkadaşlar. Sadece bunları yaptım.
Başka hiçbir şey yapmadım.
Yani kendimi fark ettim.
Saçmaladığımı fark ettim ve gerçekten yok.
Yani hani olması gereken düzeyde kaygı yaşıyorum.
Belki anne olduğu için şu an okullar da açılacak.
Bazı şeylerin kaygısı bazen yükselebiliyor ama en azından onda işte önden bir şeyleri daha güzel planlayarak önlemlerimizi alarak diyeyim daha doğrusu bunu düşürmeye çalışıyoruz kaygıyı.
Şimdi Epiktetos demişken bir antik çağ hikayem var.
Şunu kısa bir anlatayım size.
Epiktetos öğrencileriyle beraber bir gün köyde yürüyüş yaparken bir çömlekçiye rastlıyor.
Eline bir çömleği alıp öğrencilerin dönüp diyor ki...
Bir çömlekçi her çömleği yaparken onun kırılma, bozulma olasılığını göze alır.
Her bir çömlek bir gün düşebilir ve kırılabilir.
Ama çömlekçi bu olasılığı sürekli düşünmek yerine çömleklerini en iyi şekilde yapmaya odaklanır ve çömleği yapma sürecine tamamen kendini verir.
Aslında hayatımızda da çömlekçinin çömleğine yaklaşımı gibi bir yaklaşmalıyız değil mi?
Kendimi ne zaman fazla kaygılı, endişeli hissetsem hep bu hikaye geliyor aklıma.
Gerçekten odaklanmam gereken şeyi hatırlamış oluyorum kaygılı anlarımda.
Sadece kendi çömleğimi yapmaya çalışıyorum.
Eğer sürekli kaygılarla meşgul olursak hayatımızın kalitesini düşüreceğiz.
Bunun yerine kaygılarımızın ötesine geçip mevcut anımızı ve yaptığımız işi en iyi şekilde yapmaya odaklandığımızda kaygılarımızda üzerimizdeki etkileri azalmış oluyor.
Şimdi bir de şöyle bir soru var.
Anksiyete yaşayanlar biliyor bence bu soruyu.
Neden bazı insanlar anksiyeteyi yoğun yaşarken diğerleri daha sakin kalabiliyor?
Hatta aynı ailede büyüyen iki çocuk, iki kardeş.
Biri çok kaygılı, diğeri çok sakin.
Yani kaygı düzeyi düşük.
Bu durumda şunu görüyoruz.
Beyin yapımızın karmaşıklığı ve çevresel etkilerin derin oluşu.
Yani genetik ve çevresel etkiler.
Psikologların biyopsikososyal model adını verdiği bir teorileri var.
Bu teoriye göre biyolojik faktörler yani genetik yatkınlık, psikolojik faktörler ise kişisel düşünce yapısı ve duygusal deneyimler aynı zamanda sosyal çevre bir araya geliyor
ve anksiyetinin gelişimine neden oluyor.
Belki sizin kişiliğiniz olaylara daha fazla tepki verme eğilimindeyken işte kardeşiniz mesela hiç anksiyete yaşamadıysa kardeşinizin daha sakin ve farklı bir şekilde...
sorunlarla başa çıkma mekanizması vardır.
Bu şekilde oluyor. Carl Jung bu durum için diyor ki hepimizin içinde gölgeler var ama her birimiz bu gölgeleri farklı şekillerde taşırız.
Hepimiz hayatı bambaşka lenslerden görürüz ve bu farklılıkların da başka başka duygusal tepkileri vardır.
Ve bu konuyla ilgili arkadaşlar Harvard Üniversitesi'nde bir araştırma yapılıyor.
Görülüyor ki çocukluk dönemlerindeki travmaların aksiyeti geliştirme olasılığını %60 arttırdığımı görüyorlar.
Bu da çok yüksek bir rakam değil mi?
Yani çocukluk travmanız varsa ileriki yıllarda kaygı seviyenizin yükselip de aksiyete olma oranınız daha yüksek oluyormuş.
Anksiyete ile ilgili şöyle bir durum daha var arkadaşlar.
Geçen gün benim başıma geldi.
Çok yakın bir zamanda o yüzden paylaşacağım.
Biliyorsunuz ben bir bankada orta düzey yöneticiyim.
Yönetim kurulu ile bir toplantı yapılacak.
Önemli bir toplantı.
Ve ben bu toplantıda yaptığım bir raporla ilgili bilgiler vereceğim vs.
En büyüklere konuşacağız vs.
O gün... O raporu yaparken, sunuma çalışırken vs.
çok fazla kahve içmişim ama gerçekten kaç bardak içtiğimin farkında değilim.
Sonradan bir hesapladım sanırım 12 bardaktı.
Ve öğlen 1'e kadar oluyor bu.
Sonrasında... Toplantı öncesinde tabii kaygılanıyorum, stres oluyor.
Çok normal yani böyle şeyler.
Beyaz yakalılar beni anladı şu anda.
Daha sonrasında inanılmaz bir kalp çarpıntısı.
Yani bayılacağım, Allah dedim bu aksiyeti yıllar sonra tekrardan ortaya çıktı.
Ben ne yapacağım şimdi? İşte nasıl olacak vesaire.
Neyse bir şekilde işte dualarla, bir takım olumlamalarla toplantıya girdik.
Çok şükür hallettik, çıktık.
Sonra oturdum düşündüm dedim ki ya Ayça sen yine bu anksiyetin ağına mı düştün?
Nasıl olacak ya? Nereden çıktı bu?
diye düşünürken arkadaşlar arkadaşım dedi ki Ayça sen bugün kaç tane kahve içtiğinin farkında mısın?
Sonra anladık ki o kalp çarpıntısı kahve yüzünden.
Yani tabii ki kaygılandım.
Tabii ki endişelendim.
Ama ben o kaygıyı güzel bir şekilde kullandım.
O toplantıya çok iyi hazırlanmıştım.
Yani o kahveyi içe içe kendim o hale getirdim.
Yani benim gibi günde 2 litre kahve içtikten sonra oluşan kalp çarpıntınızı anksiyeteye bağlamayın lütfen.
Şu kahve olayı gerçekten kalp çarpıntısı yapabiliyor çünkü.
Bu arada hemen aklımdayken söyleyeyim.
Bir film önerim var arkadaşlar.
Walter Mitty'nin Gizli Yaşamı.
Hayalperest bir dergi fotoğrafçısının monoton hayatının bir maceraya atılmak zorunda kalmasıyla ilgili.
İki tas aşım işte ağrısız başım diyen bir tip böyle kaygısız sorunsuz sıradan yaşıyor ama çok maceralı bir hayata hep hayal kurmuş ve buna sürükleniyor.
Çok güzel bir film bence bunu izleyebilirsiniz çünkü kendi potansiyelini öyle bir ortaya çıkartıyor ki ve bunun biz böyle açıkça macerasını izlemiş oluyoruz filmde.
Bazen bir problemi çözmenin en iyi yolu onu önemsemeyi bırakmaktır arkadaşlar.
Bu filmde de bu adam onu önemsemedi.
Sadece hayallerini kurdu.
O hayallerini de sanki öyleymiş gibi düşündü.
Yeri geldi üzüldü, yeri geldi mutlu oldu.
Ve en sonunda istediği şekilde o içteki potansiyel dışarı çıkarabildi.
Bunu mutlaka bence izlemelisiniz.
Bakın hepimiz bazen böyle içimizdeki karmışık duygulardan kaçmaya çalışıyoruz.
Böyle of ya ben bunlarla uğraşamam şimdi, saçmalıyorum, bunlar nasıl işler yapmak istemiyorum, olmayacak, güzel olmayacak vs.
Bu tarz dediğimiz anlar oluyor.
Ama işte tam da o kaçışlar var ya bizi daha da ansiyeteye sokuyor.
Kendi gölgelerimizden kaçarken aksiyetenin pençesine düşüyoruz.
Çünkü biz ne kadar kaçarsak kaçalım o içimizdeki karanlık düşünceler, o yükselen kaygılar bir yerlerde bizi yakalamayı bekliyor.
Aksiyete dediğimiz şey de çoğu zaman bu bastırdığımız duyguların böyle bağırması, dışarı çıkması aslında.
Yani kaçmak yerine dönüp onlarla yüzleşmek, o kaygılarımızı, korkularımızı kabul etmek.
Bence o zaman işte huzura ermiş oluyoruz.
Ve arkadaşlar kaygı durumlarının duygularınızı nasıl yönettiğinin farkına varın.
Çünkü çoğu zaman fark etmiyoruz.
Mesela kıskançlık, öfke, kararsızlık aslında bunlar hepsi o kaygının gizliliğinden dolayı ortaya çıkan şeyler.
Hani trafikte birine sinirlendiğimizde ya da iş yerinde bir aksilik olduğunda kendimizi kızgın hissettiğimiz anlar vardır ya o hisler aslında kontrol edemediğimiz kaygıya karşı duyduğumuz şeylerdir.
Yani biz o kontrol edemedikleri...
karşı bir kaygı duyuyoruz, korkuyoruz ve sonucunda da öfke ortaya çıkıyor.
İşte kıskançlık dedim mesela bunu kabul etmek zor olabilir ama bir başkasının bizden daha iyi bir yere geleceği korkusu mesela kıskançlık olarak kendini gösteriyor.
Bu aslında derinlerde kaybetme korkusu ile ilgili.
İşte bir sevgilinizin başkasına ilgi duyması ya da iş yerinde birinin işte biz sizden daha başarılı olma fikri ya ben geri planda kalırsam iş yerinde.
Hani bunların hepsi kaygınızı besliyor.
Bu kıskançlık hissini tetikleyen en temel şeylerden biri de yine kaygı.
Mesela pişmanlık duygusu da var.
Keşke şunu yapmasaydım, keşke böyle demeseydim diye düşünürüz ya.
O hissettiğimiz pişmanlık aslında kaygının yine bir yansıması.
Kendimize karşı duyduğumuz suçluluğun gelecekte bir şeylerin ters gitmesinden, sonuçlarının kötü olunacağından korkmamızla yakından ilgisi var arkadaşlar.
Bunları mutlaka göz önünde bulundurun.
Umarım size bu anlattıklarım, söylediklerim size şifa olur.
En azından bir şeyleri belki değiştirebilmişimdir.
Bu bölümde sonuna geldik.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
