
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kaderimizi sevmek; ona katlanmak mı, kabul etmek mi? Nietzsche'nin "Amor Fati" bakışıyla anlatıyorum.
Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Herkese selam, Alternatif Bizan'a hoş geldiniz.
Ben Ayça. Bugün...
Sizlere kaderimizi sevmekten bahsetmek istiyorum.
Bence şu sıralar en çok kafa yorduğumuz, sevmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri.
Kader, kaderimizi sevmek.
Gerçekten öğrenmeye çok ihtiyacımız var bence bu konuya.
Kader dediğimiz şey aslında bizim seçimlerimiz.
Özgür irademizle verdiğimiz kararlar ve bunların neticesinde hayatımızın şekillenmesi.
İslam'a göre Tanrı.
Olmuş ve olacak olanları zaman kavramı olmadan bildiği için insanların yani bizlerin yaptığımız ve yapacağımız seçimleri ve sonuçlarını yazması.
Bir de seçemediklerimiz ve değiştiremediğimiz kaderimizde yazılan şeyler var.
İşte annemiz, babamız, ailemiz, ırkımız, cinsiyetimiz bunları biz seçemiyoruz.
Bunlar da kaderimize dahil oluyor tabii ki.
Ve seçemediğimiz bu olgularla yaşıyoruz.
Peki bunları sevmek bize neler kazandırır?
Nedir kaderimizi sevmek?
Nietzsche bir yılbaşı günü yeni bir yıla girmeden yeni bir yıl kararı alıyor.
Beklenmedik bir yeni yıl kararı onun için.
Her şeyin zorunlu doğasındaki güzelliği anlamak için daha fazla öğrenmek istiyorum diyor.
Böylelikle ben de evreni güzelleştirenlerden olabilirim.
Amor fatih. Kaderini sev.
Bundan sonra sevgim.
bu olsun. Artık çirkinlikle savaşmak istemiyorum.
Artık suçlamak istemiyorum.
Suçlayanları bile suçlamak istemiyorum.
Nietzsche'nin bu dileği böyle bir kaderci teslimiyet ya da böyle günümüzün kullandığımız o olumlama tekniklerinden değildi.
Gerçek bir değişim talep ediyordu aslında Nietzsche amorfatıyla.
Amorfati arkadaşlar Latince bir kelime.
Türkçe'ye işte kaderini sev, kaderini kabullen, kaderine evet de olarak çevirmiş bu anlamlara geliyor.
Aslında Stowe felsefe Epiktetos ile başlayan bir olgu ama karşımıza daha çok Nietzsche'nin yaşam felsefesi olarak çıkıyor.
Çünkü Nietzsche yaşam felsefesini oluştururken Amor Fatih'i oluşturmuş ve bunu benimsemiştir.
Hepimizin bildiği bir cümle söyleyeceğim şimdi size.
Seni öldürmeyen şey seni güçlendirir diyor ya Nietzsche.
Bunun neticesinde oluşmuş cümleler bunlar.
Öyle ki o kadar çok benimsemiş ki Nietzsche bunu kaderci bir şekilde diyor ki ben Tanrı'ya teslim olma ruh hali içerisindeyim.
Buna amorfati diyorum.
O kadar ki bir aslının açık ağzına doğru bile koşabilirim.
Yani kaderimde yazıyorsa ben böyle bir çılgını bile yapabilirim demek istiyor.
Amorfati dediğimiz olgu bir yaşam felsefesi biraz önce de söylediğim gibi.
Nietzsche'ye göre yazgımızı kabul edebilmek, bizlerin geçmişlerimizde yaşadıklarımızı, bize acı veren kötü anılarımızı sürekli hatırlamamız, verdiğimiz yanlış kararları tekrar tekrar deşmemiz.
Biz bir bataklık gibi içine çekmesini sağlamış oluyoruz bu şekilde.
Mesela yaptığımız meslekten memnun değilsek.
İşte denir yani deriz ya keşke farklı bir bölüm okusaydım.
İşte lisede ya da üniversitede başka bir bölüm seçseydim.
Keşke şu iş yerinden hiç ayrılmasaydım.
Keşke bu eve hiç taşınmasaydım.
Keşke onun sevgisine karşılık verseydim.
Değirini bilseydim. Hani böyle karamsar bir tarafımız vardır siz bilmiyorum.
Ama bende var yani ben diyebiliyorum öyle sürekli ara ara böyle daha doğrusu.
Ondan işte bu karamsılıktan kurtulabilmek için önce kaderimizi sevmemiz gerektiğini söylüyor bu bakış açısı.
Yani bizler sırtında pelerini olan süper kahramanlar değiliz.
Geçmişe dönüp hatalarımızı tek tek düzeltemeyiz.
Seçimlerimizi maalesef değiştiremeyiz.
Amorfati de bu noktada diyor ki niçe gibi işte.
Başımıza gelen tüm olaylar üzerinde komple bir kontrolümüzün olmadığını usulca kabullenmek gerekiyor.
Kaderimizi yaşarken hayatın bize sunduğu olaylar karşısında isyan etmemek ve o olaylar karşısında yaptığımız seçimleri sonuçlarını keşkeler olmadan acısıyla tatlısıyla Yaşayabilmektir
diyor. Bakın Nietzsche arkadaşlar annesi ve kız kardeşleriyle büyümüş.
Birisi babasını çok küçükken çok feci bir şekilde kaybetmiş.
Dini olarak çok baskılar görmüş annesinden.
Papaz olmak için annesinin de baskısıyla aslında teoloji ve klasik filoloji öğrenimine başlamış.
Ama bir süre sonra annesinin bu baskıcı tavırlarının olan öfkesi büyüyor ve adam dini inancını yitirmeye başlıyor.
Hatta o sıralarda Hristiyanlığın temel öğretilerini itibarsızlaştıracak makale bile...
yazıyor. Makalenin adı da Yazgı ve Tarih bakabilirsiniz.
İnternette var. Bu kısımları böyle yüzeysel anlatmak istiyorum.
Çok detaya girmek istemiyorum ama Nietzsche sonraki senelerde asker oluyor.
Ne alaka diyeceksiniz şimdi.
Hatta öyle ki çok parlak yani geleceği çok parlak alan bir asker oluyor.
Bir gün atına binerken düşüyor.
Omzundan büyük bir darbe alıyor ve bu olay neticesinde devam edemiyor askeri hayatına ve gelişen bir takım olaylarla beraber filozof olan o Nietzsche'ye sahip oluyor.
Sonu ne kadar iyi olmasa da çok farklı bir şey.
Yani buna Nietzsche diyor ki ben bu kadar acılar çektim.
Bu kadar garip bir gidişata sahip oldum hayatımda.
O zaman kardeşim diyor ben bu yazgıyı diyor kabul ederim.
Hatta ötesi sever bağrıma basarım diyor.
Şimdi bunlar Nietzsche'nin seçimi mi?
Evet onun seçimi. Peki yaşadığı attan düşme olayı ona mı bağlıydı?
O bir kaza. Biliyorsunuz ki İslam'da da kaza.
Tanrı'dan gelir. Yani müdahale edilemeyen olaylar sonucunda yaptığımız seçimler bizim kaderimiz.
Nietzsche'de, Amor Fati'de bunu söylüyor bize.
Hayatın önümüze çıkardığı şeylere basitçe katlanmanın yeterli olmadığını söylüyor.
Bunun yerine kendimizi, içimizde bulduğumuz iniş çıkışları ve daha zor durumları kucaklamaya ve hatta onlara değer vermeye çalışmalı istiyor.
Yani başka türlü hayat çekilmez demek istiyor aslında.
Yaşadığımız her şeyden en iyi şekilde yaran...
için benimsenen bir zihniyet aslında bu.
Her anı ne kadar zorlu olursa olsun kaçınılması değil, kucaklanması gereken bir şey olarak ele alabilmek.
Sadece onunla yetinmek değil, aynı zamanda biraz önce de söylediğim gibi onu sevmek.
Başınıza gelenleri kabul ettiğinizde kötü şeylerin kontrolümüz dışında olduğunu anladıktan sonra yapacağımız tek şey şu.
Tüm olayların bir nedenden dolayı meydana geldiğini ve bu nedeni olumlu olarak görme kapasitenizin içinde olduğunu olduğunu kabul edebilmek.
Çabalarımızı, enerjimizi etki yaratabilecek yerlerde kullanmamız gerektiğini vurguluyor.
Vücudunuzda bir yerinizden memnun değilsiniz diyelim.
Yüzünüz ne kadar zayıflasanız da yuvarlak böyle.
Tombik tombik. Benim öyle.
Hemen anında değişiyor mu bu?
Şikayet ettiğiniz zaman değişmiyor.
O zaman onu sevmek zorundasınız.
Ameliyatta olamıyorsunuz, korkuyorsunuz.
Ya da diyelim ki maddi olarak öyle bir imkanınız yok.
Neşeyle diyor sahip oldunuz.
O tombik yüz için mutlu olun diyor.
Onu diyor sevin. Öyle olmanız gerekiyor diyor.
İşinizden kovuldunuz. Alın tazminatınız bu güle güle dediler.
Siz de dediniz ki ha öyle mi?
Benim için sorun değil.
Ya da tamam işten kovulmuş olabilirim ama yine de kendimi iyi hissediyorum.
En azından tazminatımı verdiler.
Bunlar amorfatide söylenecekler değil.
Nasıl yani Ayça diyeceksiniz şimdi hani biraz önce bunları söylememiz gerektiğini söylemiştin.
Şöyle dememiz gerekiyor.
İşten kovuldum ama ben kendimi harika hissediyorum.
Eğer bu olay olduysa olması gerekiyor.
Altyazı M.K.
Bundan sonra en iyi şekilde hayatıma devam edeceğim.
Verdiğiniz amorfati tepkisi tam olarak bu arkadaşlar.
Bu arada ben buna katılıyorum.
Çok zor bu duyguda olmak ama bende inanın ki işe yaradı.
Şöyle bir dua vardır bilir misiniz?
Böyle bir meşhur dua derler.
Duymuşsunuzdur bence. Şöyle duamız.
Tanrım bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme sükuneti ver denir.
İyi ya da kötü durum diye bir şey yok.
Sadece bizim onları öyle gören algılarımız var arkadaşlar.
Mesela önemli bir görüşmeye gideceksiniz.
Uçağınızı kaçırdınız.
Görüşmede kaçtı. Hava alında lanetler okuyorsunuz.
Biraz sonra duyuyorsunuz ki uçak düşmüş.
Üzülür müsünüz? Sevinir misiniz şimdi?
O anda göremezsiniz bile yaşadığımız kötü olayların olumlu tarafları elbette ki vardır.
Hani deriz ya hayırlısı değilmiş.
Kim bilir hangi kötü olayın başıma gelmesi engellendi diye.
İşte o anda da...
Kaderinizi sevmeye başlıyorsunuz.
Ve Nietzsche bunu insanlığın erişebileceği en üst nokta olarak görüyor.
Yani felsefi olarak bir insan bu olgunluğa gelirse ondan sonra çıkabileceği bir yer yok artık diyor.
İnsanın büyüklüğünün formülü budur.
Sadece gerekli olana katlanmakla kalmayın.
Aynı zamanda onu sevin.
Bakın bir gün bir çocuk Ben yine başladım dedeler gibi bir gün.
Bir gün bir çocuk yaş gününü kutlanmak için doğum günü yapıyor.
Ve ona birisi at hediye ediyor.
Bildiğin böyle canlı katlı dünya güzeli bir at.
Herkeste bir vay be hediyeye bak mükemmel süper harika diye şaşırıyorlar.
Özenenler oluyor. Yerinde olmak isteyenler oluyor.
Sonra oradan bir tane zen ustası çıkıyor.
Diyor ki... Göreceğiz.
Sonra çocuk bir gün ata binerken attan düşüp sakatlanıyor ve artık yürüyemiyor.
Herkes de diyor ki bu sefer ne kadar kötü vah vah yazık oldu gencecik çocuk sakat kaldı diye.
Oradan yine zen ustası o kafasını yine uzatıyor ve tekrar diyor ki göreceğiz bakalım.
Sonra ülke savaşa giriyor.
Bütün gençleri toplayıp savaşa gönderiyorlar.
Bizim çocuk bacağı sakat olduğu için tabii ki gidemiyor savaşa.
Bu sefer herkes ne diyor?
Oh ne güzel sen savaşa gidemedin biz çocuklarımızı yolladık.
Gencecik çocuklarımız ölecek ama sen burada ailenin yanındasın diyorlar.
Bizim zen ustası yine kafasını çıkartarak diyor ki göreceğiz bakalım.
Hayatımızdaki senaryoları her birinin sonuçlarını bilemediğimizi göz önüne alırsak yaşadığımız olaylara vereceğimiz en uygun yanıt.
Göreceğiz bakalım. Amorfatin'in felsefesinde herhangi bir şeyin kimin hatası olduğu, bir hata var mı yok mu düşünmeden kabul etmek ve bu kadere olumlu duygular yükleyebilmek var.
Hani podcast'ın başında söyledim ya ben kimseyi suçlamak istemiyorum diyordun içeri.
İşte aynen bunun gibi. Ya Ayça ben kaderin feleğinden geçmişim.
Kaderimi sevsem ne olur sevmesem ne olur ne olacak ki hayatımda diyenleriniz kesin olacaktır.
Öyle düşünmeyin bence. Hayatınızı daha kolay yaşayabileceksiniz desem kaderinizi severek, daha doğru bir bakış açısı, potansiyelinizi ortaya çıkarabilecek bir tavara sahip olacaksınız desem kaderinizi sevmez
miydiniz? Aslında kaderinizi sevmenin ne kadar doğru bir değer taşıdığını görmüş olurdunuz bence.
Zorunlu olarak başımıza gelmişse yaşadıklarımız ne katlanmak, ne tahammül etmek, sadece sevmek, yaşadığınızda sevilecek bir yan bulmak.
Yaşadıklarınızda üstün olmaya çalışmayın.
kadere saygı gösterin ve dünyanın acemesi olmaya katlanın.
Sabır ve hoşgüdü gösterin diyor Herderlin, ünlü şair.
Hepimiz bu dünyanın acemeleriyiz değil mi?
Ne kadar doğru söylemiş aslında.
Kaç yıl yaşadık ki biz bu hayatı?
Daha ne kadar biliyoruz? 20 mi?
25 mi? 30 mu?
40 yıl mı yaşadık? Belki ne kadar yaşarsak yaşayalım hiçbir zaman deneyimli kademesine çıkamayacağız bu hayatta.
Ve Nietzsche diyor ki arkadaşlar başımıza gelen ne olursa olsun onu hayatımızda bir anlamı olduğunu ve ona değer katacak bir potansiyeli olduğunu bilmeliyiz.
Amorfati gibi bir yaşam felsefesine sahip olduğumuzda biraz önce de dedim ya potansiyelimize ulaşabiliriz diye işte durum ne olursa olsun onu lanetlemek yerine sevmek.
Bunu başardığınız zaman gerçek potansiyelinizi de bulabiliyorsunuz.
Peki nasıl bulabiliyoruz potansiyelimizi?
Kişisel gelişiminize bağlı kalarak ve değerli bulduğunuz ilkeleri tutarlı bir şekilde uygulayabilirseniz daha mutlu ve daha dayanıklı insanlar olabiliyorsunuz ve potansiyelinizi bulabiliyorsunuz.
İnanılmaz derecede her şeye bakışınız, verdiğiniz anlamlar, gördükleriniz değişiyor.
Yani artık sadece bakmayı değil görmeyi öğrenmiş oluyorsunuz.
Nietzsche burada kaderden saklanmamamız gerektiğini, farklı olmasını istemememiz gerektiğini söylüyor.
Olmasını iste... Dediğiniz şey değil olacak olandır kaderimiz.
Bunu kabul etmeliyiz. Ancak kabullenmenin ötesinde kaderimizi sevmeli ve yine ona sahip çıkmalıyız.
Her şeyin bir amaç için gerçekleştiğini ve bu amacı olumlu, aktif hale getirmenin bizim elimizde olduğunu aslında kaderi sevdikçe görmüş oluyoruz arkadaşlar.
Bazı şeylere şikayet etmenin dünyaya bakış açımız üzerindeki etkisini anladığımız zaman etrafımızda daha az arzu edilen şeylere farklı bir şekilde yaklaşmış oluyorsunuz.
Arzularınız bile değişiyor.
Ve o anda başka kapıların açılmasına olanak sağlamış oluyorsunuz.
Çünkü şikayet ettiğimiz zaman bizde bir kurban zihniyeti yaratıyor.
Ve kontrol duygumuzu da aşındırıyor arkadaşlar.
Bu zihniyet bizi güçsüz, bunalmış hissetmemize neden olduğu için bu baş etmeye çalıştığımız hayatın zorluklarıyla etkili bir şekilde baş edemiyoruz.
Yani bu yeteneğimizi kaybediyoruz.
Sonra da doğal olarak da bizim bu potansiyelimiz günden güne düşüyor ve bizi mutsuz bir insan...
Bizler amorfati sayesinde direnci kabullenmeye, stresi gönül rahatlığına dönüştürmeye ve değiştiremeyeceğimiz şeylere ayırdığımız zamanı enerjiyi sınırlandırırız, değiştirebileceğimiz
şeylere odaklarız.
Yani bunlar bizim daha muslu, daha dirençli ve daha planlı bir hayat yaşamamıza yol açar.
Ünlü psikolog Carl Jung'ın büyük acılardan sonra hayatı olduğu gibi kabul etmeyi başarabilen hastaları için söylediği bir cümle var.
Diyor ki, Sonra kendilerini kabul ettiler.
Sonra kendileriyle barıştılar.
Böylelikle başlarına gelen her şeyle barışmış oldular.
Size şimdi bir sır vereceğim arkadaşlar.
Aslında bizim çok özel bir banka hesabımız var.
Her sabah uyandığımızda banka hesabımıza 86.400 TL yatan bir hesap olduğunu hayal edin.
Hepimizin böyle bir bankası var.
Bu nedir arkadaşlar? Bu zaman.
zamanınız çok varmış gibi, hiç ölmeyecek gibi bazı şeylerde bence yaşamamak gerekiyor.
Çünkü herkesin belli bir yazgısı var.
Herkesin gideceği gün, öleceği gün belli.
Bu zamanı bize verdikleri 86.400 saniyeyi gerçekten verimli kullanmak, bir şeyleri sevmek, bazı olaylara farklı göze bakmak bizi hayatta çok başka bir boyuta taşıyacaktır
bence. Bu bölüm bu kadardı arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Hoşça kalın.
başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
