
Acılardan Mucizelere: Kaderimizi Değiştirmek Mümkün mü?
20 Ocak 2025 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde, bilimsel araştırmaların “dünyanın en mutlu insanı” olarak tanımladığı Matthieu Ricard’ın mutluluğa giden yolu nasıl tarif ettiğini ve karanlık geçmişini aydınlığa çevirerek bilge bir usta haline gelen Milarepa’nın ilham veren hikayesini anlatıyorum .***Instagram: alternatifvizyon
Transkript
Herkese selam, Ayça ben.
Hoş geldiniz Alternatif Vizyon''a.
Bugün bir türlü barışamadığımız acılarımızdan, onlarla neler yapabileceğimizden, Ve neden onları bir türlü saramadığımızdan bahsedeceğim.
Var mı büyük acıları olan, unutamadığı, ara ara yokladığı acıları olan?
Vardı be, olmaz mı ya?
O zaman hadi başlayalım.
Ve bana arkadaşlar bu bölümde ışık tutacak isim, dünyanın en mutlu insan unvanının sahibi, ünlü Budist keşiş, aynı zamanda da biyokimyacı Matthew Rickert.
Özellikle Batı dünyasında Budizmin öğretilerini popülerleştiren bir kişi kendisi.
Yani bu konuda önemli bir rolü var.
Karakter olarak da anlatım olarak da dinlerken çok beğendiğim isimlerden birisi.
Hatta bazı cümlelerin sonunda böyle boş boş davana baktığım çok olmuştur.
Özellikle Mutluluğa Övgü kitabı uluslararası alanda en çok okunan kitaplar listesinde yer almıştı.
Bu tarz bir kitap arayışınız varsa yani Mutluluk üzerine.
İşte hep böyle sene kalardan, stoğacılıktan vesaire gidiyoruz.
Hani bu tarz farklı bir kitap istiyorsunuz eğer bu kitap önerim olsun.
Matthew arkadaşlar çok entelektüel bir ailede doğuyor.
Babası filozof, annesi de ressam.
Öyle bir entelektüel bir ortam.
O da gençlik yıllarına kadar tabii ki bu alanlarla ilgileniyor.
Ama sonradan bilime yöneliyor.
Ve moleküler biyoloji alanında da doktora yapıyor.
Aynı zamanda da çok çalıştığı değerli bir isim var.
Nobel ödüllü biyolog. François Jacob'la beraber çalışıyorlar.
İsimden anlayacağınız üzere bunlar Fransızlar.
Yani adam çok iyi durumda.
Kariyeri, başarısı, parası, pulu hepsi var.
Yani tatminlik seviyesi tavan.
Böyle görünüyor dışarıdan.
Ama yakından bakınca öyle değil.
Çünkü adam mutsuz.
Diyor Kimetov. İçimde o zamanlarda boşluktan ve anlamsızlıklardan dolayı oluşan bir acı hissederdim.
Yokluk. Doktan oluşan bir acı hissi.
Şey gibi hani birden bacağımızın acıdığını hissederiz.
Dokundukça bastırdıkça acı artar.
Hani bilmezsiniz neden olduğunu.
Bir de açıp bakarsınız ki bacak morarmış.
Bir yere vurmuşsunuz ama farkında olmamışsınız.
Sonradan acı hissediyorsunuz.
Ama artık yapacak bir şey yok değil mi?
Orada morluk oluştu. Ve o morluk kendiliğinden geçecek.
Ya da yara olduysa da kabuk bağlayacak.
Dokunmazsanız yine zamanla kuruyup dökülecek o yara.
Meteo da tam olarak böyle hissetmiş arkadaşlar.
Ama acısının öyle geçip gitmesini beklememiş.
Bu boşluktan oluşan acının kaynağını bulmak için birdenbire Himalaya'ya gidiyor.
Bir tane tabii ki kendince bir sebep üretiyor.
Belgesel çekeceğim diyor Himalaya'lara gitmek için.
Ve Nepal'deki Budist rahipler ile tanışıyor.
Onların öğretilerini öğrenmeye başlıyor.
Ve Matthew arkadaşlar Budist bir rahip olarak yolculuğuna devam etmeye karar veriyor.
Orada gördüklerinden işte onların meditasyon tekniklerinden vesaire çok etkileniyor.
Aslında etkilenmesinden öte çok farklı bir şey var.
İçindeki acının dindiğini hissediyor.
Ve Tibet'teki büyük Budist öğretmenlerden biri olan Kanyo Rinkop'la beraber arkadaşlar onunla beraber eğitim almaya başlıyorlar.
Bu öğretmen de Tibet'in tarihi Budist figürlerinden Milarepa'nın öğretilerine dayanan bir eğitim veriyor.
İşte bizim olayımız da bu.
Milarepa. Bu da arkadaşlar bir kişi, bir sistem değil.
Onun kurduğu bir sistem.
Yine kendi adını vermiş.
Acı ve zorlukların birer arınma fırsatı olarak görüldüğü ve dönüşümün acıdan geçtiği bir yolculuğu simgeler.
Yani acıdan beslenen bir sistemleri var.
Çünkü Milarepa 11. yüzyılda Tibet'te yaşamış olan ünlü bir Budist.
Acının dönüştürmesiyle ilgili öğretileriyle tanınıyor.
Ve Milarepa'nın ilginç bir hikayesi var.
Bundan da kısaca bahsetmek istiyorum.
Milarepa arkadaşlar Budist olmadan önce akrabalar yüzünden ailesini ve tüm mal varlığını, parasını, her şeyini kaybediyor.
Yani maddi manevi neyi varsa akrabaların yüzünden kaybetmiş.
İnanılmaz büyük acılar çekiyor.
Düşünün yani tüm paranızı, ailenizi akrabalarınızın yüzünden, onların da laverleri yüzünden bitiyor, gidiyor.
Kesin baba tarafıdır. Böyle bir görüş var ya baba tarafı.
Anne tarafı genelde nedense daha çok sevilir.
Yani acının en yoğunu yaşarsınız değil mi?
Böyle bir kayıp yaşasanız eğer.
Yediremezsiniz kendinizi. O da tabii ki bunları yedirememiş.
Ve ne yapmış biliyor musunuz?
Kara büyüye başvurmuş.
Böyle bazı cadılarla, büyücülerle falan çalışmış.
Sihir yapmış ve inanılmaz büyük kötülükler yapmış.
Hani öyle böyle değil.
Hani bu bir hırsızlığa, bu başka bir şeye, ona buna benzemiyor.
Bildiğin büyülerle bu insanlara çok ciddi derecede kötülükler yapmış, zararlar vermiş.
Sonra demiş ki ya ne oluyor bu ben değilim bunu nasıl yaptım bu insanlara bu acıları ızdırapları nasıl çektirdim diye.
Çünkü o acısını dönüştürememiş arkadaşlar.
Kaderini değiştirememiş orada yani daha doğrusu kaderini kötü tarafta değiştirmeyi seçmiş.
Sonra bakmış neyse ki yolundan dönmüş bu ben değilim demiş.
Ve o da çok çileli çok acılı yıllarla beraber eğitim alarak bu bildiğimiz sistemi geliştirmiş ve büyük bir Budist öğretmeni olmuş.
Yani bu söylediğim isimler arkadaşlar acıyla harmanlanan büyük manevi dönüşümün ve tövbelerin ta kendileridir.
Metiv da bunların doğrultusunda acı ve ıstırabın insanın ruhsal evrimi için kaçınılmaz bir parçası olduğunu anlamış.
Ama adam tabii ki manevi olarak sadece hissettikleriyle yetinmiyor.
Çünkü o bir nevi bilim insanı.
Hemen gidiyor bilimin desteğiyle meditasyonun beynimiz üzerindeki etkilerini incelemeye başlıyor.
Diyor ki yani ben bu tepelere geldim, bu hiçliğe geldim, bu öğrendiklerimin, bu hiçlikte öğrendiklerimin bilimsel de bir açıklaması olmalı diyor.
Ve meditasyonun beyin üzerindeki etkilerini araştırmaya başlıyor.
Düzenli meditasyon yapan insanların beyin dalgalarını inceliyor ve görüyor ki meditasyon yapan kişiler travmatik anılarını yönetmede çok başarılılar.
Yani neyi? Acılarımızı.
Canınızı acıtan bir olayı anlatırken deriz ya hani ah ya o benim travmamdır.
İşte aklımıza okuyor. Kötü anı gelir, gözlerimiz dolar, dudaklarımız titrer, bavulumuz açılır, içinden çıkartırız birer birer o acıları.
Anlatırken bir bakarız ki hala oradalar, tazeler, hiçbir yere gitmemişler.
Acı insanın ömrü boyunca yaptığı en iyi şeydir.
Çünkü acı bizi yaşatır der Pablo Neruda.
Çünkü acı insanın varoluşunun bir parçasıdır değil mi?
Var olmak ve yaşamak için acılarımızı işte canlı tutuyoruz, saklıyoruz bir yerlerde.
Var olmak ve yaşamak.
En büyük hazlarımızdır aslında.
En büyük hazımızı hep ne sanıyoruz?
Mutluluk arayışı sanıyoruz.
Para pul, mal mülk bunlara haz diyoruz değil mi?
Ama insanoğlunun en büyük çabası, en büyük hazı var olma çabasıdır arkadaşlar.
İroniktir ki Pablo Neruda bu biraz önce söylediğim sözün üzerine şöyle devam etmiştir.
Neler daha ağırdır sırtımızda?
Anılarımız mı yoksa?
Acılarımız mı? Yani bazen anılar bir acıyı hafifletirken bazen acılar anıların ağırlığını arttırıyor.
Ama her ikisi de bizi biz yapan, yolculuğumuza taşıdığımız, bırakmak istemediğimiz parçalarımızdır değil mi?
Ve acı veren anılarımızı hatırladıkça öylesine canlı ve ağır birer yük haline geliyorlar ki bir gülüşte, bir gözyaşında, ne bileyim işte eski bir şarkıda hatırlayabiliyoruz o acıları.
O anılar bir zamanlar hafifken zamanlarımızla yoğunlaştıklarına biz fark ediyoruz.
Fark edemiyoruz arkadaşlar. Sorunumuz bu zaten.
Ve fark etmediğimiz zaman sırtımızda çok büyük bir ağırlık taşıyoruz.
Anılar gözlerimizin önünden geçen bir film şeridi gibi gelip geçiyor.
Ama bir süre sonra o filmdeki yükler içimizde birikin acılara dönüşebiliyor.
Neden fark etmiyoruz bunu biliyor musunuz?
Aslında beynimiz çok zeki bir sistem.
Beynimiz yaşadığımız acıların ve anıların yükünü fark etmeden bizimle taşıyor.
Psikolojide buna bilistele uyum diyorlar arkadaşlar.
Yani beynimiz sürekli bir denge kurmuyor.
Acıyı o kadar çok hissediyoruz ki zamanla ona alışıyoruz.
Beyin de bunu yapıyor. Sanki bir ağrıdan sonra vücut nasıl bir süre sonra rahatlıyorsa artık onu hissetmemeye başlıyorsa beynimiz de acılara karşı bir alışkanlık geliştirebiliyor.
Buradaki hedef acıyı yönetmek.
Ama bu yönetmek aslında acının geçici olarak yok sayılması gibi bir şey.
Bunlar çok psikolojik konular ama aslında buna duygusal yük adaptasyonu da diyebiliriz.
Yani anılarla ilgili de benzer bir durum.
durumlarımız var. Mesela kötü bir anı düşünün.
Başta çok keskin bir acı hissediyoruz.
Çünkü beynimiz o anıyı ve hissettirdiği acıyı hatırlayınca bir anı olduğunu bilmiyor.
Gerçekle karıştırıyor.
Gerçek sanıyor onu. Sonra da benliğimiz zaman geçtikçe o acının etkisini azaltıyor gibi hissediyoruz.
Ama o anının beynimizdeki izi o kadar derin ki ne zaman tetiklenirse yeniden acı tekrar yüzeye çıkabiliyor.
Yani daha teknik bir dille söyleyeyim.
Beyin hipokampus adı verilen bir bölge sayesinde anılarımızı işlerken amigdala denen bir bölge var.
Bunu daha önceki bölümlerde de söylemiştim.
Duygularımızı yönetiyor. Bu iki bölge arasındaki iletişim arkadaşlar anılarımızı...
...ve duygularımızın nasıl işleneceğini belirliyor.
Ama bazen biz o bağlantıyı net kuramıyoruz ve eski bir anıyı yeni bir acı gibi hissedebiliyoruz.
Çünkü beynimiz açıkçası korunmaya çalışıyor ve acıyı gecici olarak bastırıyor.
Ama bunu yaparken o anının ağır yükünü taşıdığının farkına varmıyor.
Dursun bu burada, lazım olunca çıkarır, kullanırım edasıyla böyle iyi bir şey yapıyorum ben diyor.
Bu unutmak gibi görünse de aslında bir tür psikolojik koruma mekanizması.
Çünkü sürekli acıyı hissetmektense onu biraz saklıyor.
Tam olarak dışarıya atmıyor.
Ve zaman içinde acı daha soğuk ve daha uzak bir hatıra gibi kalıyor.
Ama maalesef o orada bir şekilde kaybolmuyor.
Bir de düşündüğümüzde çoğu zaman acılar bizi şekillendiriyor değil mi?
Hani hep diyorum ya ben acılarla büyüyoruz.
İşte bilim de bunu destekliyor.
Travmatik büyüme denen bir şey var.
Yani zorlayıcı, acı verici deneyimler sizi bir şekilde daha güçlü, daha dayanıklı hale...
getirebiliyor. Ama bu güç her zaman o acının tam farkına varmadığımız bir şekilde gelişiyor.
Yani kısacası bazen acılar bizim için bir tür görünmeyen güç gibi çalışıyor ve o yükler de başta fark etmediğimiz kadar ağır olabiliyor.
Anılar ve acılar ikisinin de yükü zamanla bizlere hafifliyormuş gibi geliyor ama aslında sırtımızda kalıyorlar.
Sadece biz farkında olmuyoruz.
Ta ki bir şey bizi titiklediği zaman o anı hatırlayıp her şeyin üstümüze tekrar çökmeye başladığını fark ettiğimizde.
Yaptığınız bir hareketinize, geçmişteki bir davranışınızdan dolayı kendinize kızabilirsiniz ama yaşadığınız bir duygu yüzünden, o anının hissettirdiği acı duygusu yüzünden kendinize
kızamazsınız ve onlar artık birer anı oldular.
Kaldı ki duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yok.
Tek yapabildiğimiz onları sadece doğru yönlendirebiliriz.
Peki Acılarımızla kaderimizi nasıl değiştirebiliriz?
Biraz önce bahsettiğim Tibet'in en büyük yogilerinden biri olan Milarepa ailesinin kaybetmenin acısıyla kaderini değiştirmek için ilk yaptığı şeyin acılarını kabul etmek ve dönüşüm için kullanmaya karar vermek
olduğunu söylüyor. Ve yıllarda zaten çok eziyet dolu bir eğitim sürecinden geçmiş bu işte Budist olma yolculuğunda.
Çünkü yaptığı kötülüklerin altında eziliyor ve çıkış yolu bulamıyorken bu yola giriyor.
Yani ilk olayımız acılarınızdan...
kaçmak yerine onların üzerinde bıraktığı izleri bir rehber olarak görmek.
Yani sizin üzerinizde acılarınız nasıl bir iz bıraktılar?
Bunları bir kitap gibi okumanız gerekiyor.
Benim için ünlü bir yoga ustası kadar kıymetlidir kendisi.
Sezen Aksu ne diyor şarkısında?
Unutamam acı tattı ne varsa hazinemdir.
Acının insana kattığı değeri bilirim.
Küsemem. Bakın Sezen Aksu acılarını küsmemiş.
Zaten küsmüş olsa o kadar şarkıyı yazamazdı diye düşünüyorum.
Yani acılarımıza küsmüyor.
Bize kattığı değerin farkında olarak o içimizin ateşten kavrulma hissi geldiği an bunu hissediyoruz ve onu dönüştürüyoruz arkadaşlar.
Ve hatalarınızdan öğrenerek kendinizi affedin diyor Milarepa.
Çünkü o da kendi işlediği suçları hatalarını kabul ederek yeni bir başlangıç yapmıştı.
Affetmelerin en güzeli kendini affetmektir bence.
Hatalarımıza sevgiyle baktığınız zaman aslında onun kaçınılmaz olduğunu fark ediyorsunuz.
Sevgiyle baktığınızda diyorsunuz ki ya evet ben bu acıyı tekrar hissediyorum bunu unutamıyorum ama bu kaçınılmazdır diyorsunuz.
Ve buradaki yıldızlı kısmı da şu acılarımızdan...
ders mi çıkartmak zorundayız illa?
Yani her buhranlı acılarımızdan ders mi çıkarmamız lazım diye bir film vardı ya.
Evet, ders çıkarmalıyız.
Yoksa onu tekrar ederiz.
Matruşka bebeği gibi itimizi her açtığımızda acılarla yüz yüze geliriz.
Sonu gelmez acı çekmenin.
O yüzden dönüştürmemiz lazım zaten.
Arkadaşlar acılarımız, kaderimizi yeniden yazabileceğimiz mürekkep gibilerdir.
Varsa bir tane mürekkebiniz, kağıdınız olmasa bile Silvester Stallone gibi...
senaryomuzu evinizin duvarlarına bile yazabilirsiniz değil mi?
Kader Gayret'e Aşıkları podcastinde de bahsetmiştim bundan.
O da onun güzel bir anısıdır.
Raki'yi yazarken yazmıştı.
Dinlemediyseniz o podcastimi dinleyin lütfen.
Ben kendimden biraz bahsetmek istiyorum.
2010 yılları arkadaşlar acıdan, kendimden koptuğum, içimdeki ışığı bulmak için çok ama çok ama çok sert düştüğüm yıllardı.
Çok büyük sınavlardan geçtiğim yıllardı.
Yani o kadar çok canım acımıştı ki böyle yaşadım.
Gözleri bağlanmış bir kız gibi hissetmiştim.
Yani gözümü birisi bağlamış.
Ben bir odadayım sağa sola tosluyorum sürekli duvarlara çarpıyorum.
Hani bir türlü olduğum acı halinden çıkamıyordum.
İşte yemek yerken, yürürken, uyurken rüyamda o kadar içimdeydi.
Sonra bir baktım önüme.
Upuzun bir kuyruk var.
Hani Ramazan aylarında fırın önünde oluşan kuyrukları getirin gözünüzün önüne.
O sıradayım ben de. Ama açım, oruçluyum, hava çok sıcak, ayaktayım, yorgunum.
Ve sıra çok yavaş. ilerliyor.
Elinizde o anda tek bir teselliniz vardır elinizde o anda.
Tek bir tane. O sıra size de gelecek.
Siz de o pideyi alacaksınız.
Bir güzel de evinize gidip yiyebileceksiniz.
İşte benim tesellim de oydu.
Filozof Albert şöyle diyordu bir yazısında insan aynı yerde iki kez düşerse ikinci düşüş artık gönüllü atlayış olur.
Bunun farkına varıp acının kaderimi değiştirmesine izin vermiştim ben de.
İşte vakti zamanında.
Yani ikinci kez acının beni yıkmaması için o gönüllü atlayışı yapmadım anlayacağınız ve olduğum yerden kalkabilmiştim.
Hepimizin acı sebepleri, kanayan yerleri başka başka ve acımızı görmemek için farkında olmadan başka şeylere sarıyoruz.
Bu yüzden de değiştiremiyoruz kaderimizi.
Kimimiz telefona, sosyal medyada başka insanın hayatlarına sarıyor.
Kimimiz unutamadığı eski aşklarına, işte kimimiz gece gündüz demeden çalışıyor, kendini işe veriyor.
Kimimiz kendini yemeğe veriyor, öfkeli acılarımız için tuzlu, şefkat hissi uyandıran acılarımız için tatlıyoruz.
Bazen de alkolde buluyoruz acılarımızı unutmanın yolunu.
Bağ kuramadığımız hislerimiz yüzünden maddi şeylere bir de ihtiyaç diyerek bağlanıyoruz.
Demem o ki acılarımıza karşı çıkmanın yolu onları dönüştürebilmektir arkadaşlar.
Acılarınızla yüzleşin.
Bir gün lazım olur diye tozlu çekmecelerde bırakmayın acılarınızı.
Çünkü inanın ki aradığımız hiçbir şey dışarıda değil.
Ne diyor Gümsemre? Bir ben var benden içeri.
Neler var acaba orada?
Siz kimsiniz gerçekte?
Özünüz nedir? Bunlara bakmalısınız.
Acı eşittir değişme fırsatı.
Acı eşittir tecrübe.
Acı eşittir güzelleştirilen kaderdir.
Kendi acınızla bağ kurun.
Size ne demek istediklerine kulak verin olur mu?
Bir gün bir imparator ülkesine kıtlık yaşandığı için her ailedeki gence yaşlarından vazgeçmeleri gerektiğini söylemiş.
Yani annelerini babalarını gelecek nesillerin yaşaması için öldürmeleri gerekiyormuş.
Mecbur yapılacak imparatorun emri.
Kılıç kesmez, kalem çizemez.
El mahkum ülkedeki herkes kıymış anne babaların canlarına ama bir çoban kıyamamış.
Saklamış babasının samanlıkta.
Yıllarca bakmış ona orada iki kuru ekmekle ve bir gün çok güçlü bir düşman ülkeden haber gelmiş.
Bize bir tane tesbih yapın ama kumdan olsun.
Yoksa sizi istila edeceğiz.
O zamanlar savaş olması için bir sebep gerekiyormuş.
Sebepleri de bu olmuş. Kumdan tesbih nasıl yapılır ki imkansız bir şey istiyorlar diye çaresiz bir halde düşmeye başlamışlar.
Hem tüm ülke hem de imparator.
Çoban da sakladığı babasına anlatmış durumu.
Babası beni hemen imparatora götür demiş.
Çoban tabi karşı çıkmış ama babası ısrar edince götürmüş imparatora babasını.
Babası imparatorun karşısına çıkınca demiş ki sayın imparatorum.
Şöyle bir mesajı düşmana gönderin.
Deyin ki tabii ki kumdan bir tesbih yapabiliriz sizin için ama bize...
Öncelikle bir numara gönderin.
Hükümdar o anda anlamış nasıl bir yanlış yaptığını.
Tecrübeler demiş. Çobanın babası samanlıkta geçirdiği tüm soğuk günleri, aç susuz günleri yani tüm acılarını unutuvermiş.
Hem de büyük bir kahraman olmanın karşılığında.
Acınız ne kadar büyük olursa olsun, ne olursa olsun, şekli ne olursa olsun sonuna kadar yaşayın ve en dübe geldiğinizde...
en yükseğe zıplayın.
Bu yüzden Yunsemre acıyı bal eyleyelim demiştir.
Her acımız bir şifa gibidir aslında.
Acınızı kabullenirseniz perspektifinizi değiştirirsiniz.
Perspektifinizi değiştirirseniz hayata olan dayanıklılığınızı geliştirirsiniz.
Yarın sabah uyandığınızda iki seçeneğiniz olacak arkadaşlar.
Ya acılarınızla yüzleşmez kurban olarak yaşamaya devam eder onları beslersiniz ya da acılarınızla yüzleşir kaderinizi değiştirirsiniz.
Seçim sizin. Bu bölümün de sonuna geldik.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
