
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Yalnız Masa Teorisi ” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gozi. Bugün sizlere sosyal medyada çok konuşulan bir teoriden bahsedeceğim.
Yalnız masa teorisi.
Bu teori bilimsel olarak kabul edilmiş olmasa da insan ilişkileri üzerine farklı bakış açıları sunan bir teori.
Yalnız masa teorisine göre bir kafede, restoranda ya da herhangi bir sosyal ortamda tek başına oturan birini gördüğümüzde çoğumuz farkında olmadan o kişinin yalnız mutsuz ya
da dışlanmış olduğunu düşünme eğilimindeyiz.
Oysa gidip kendisine sorsak belki de sadece kahvesini içiyordur, kitabını okuyordur ya da sadece kendisiyle vakit geçirmekten keyif alan biridir.
Yani aslında teori bize tek başına oturan kişiyi değil, o kişiyi görür görmez zihnimizde kurduğumuz hikayeyi sorgulatıyor.
Peki biz neden tek başına oturan birini gördüğümüzde onun hakkında bu kadar hızlı bir yargıya varıyoruz?
Çünkü... İnsan beyni belirsizliği pek sevmiyor arkadaşlar.
Bir durumla karşılaştığında elindeki eksik bilgileri, geçmiş deneyimleri, toplumsal kabuller ve önyargılarıyla tamamlamaya çalışıyor.
Yani aslında o kişi hakkında bildiğimiz çok az şey olmasına rağmen zihnimiz saniyeler içinde onun hikayesini yazmaya başlıyor.
Belki aslında o kişinin arkadaşları son anda gelmemiştir.
Belki önemli bir toplantıyı bekliyordur.
Belki sadece yoğun geçen bir günün arasında kendine küçük bir mola vermiştir.
Hatta belki de kendisiyle vakit geçirmekten gerçekten keyif alan biridir.
Ama biz çoğu zaman bunların hiçbirini düşünmüyoruz.
Çünkü toplum bize yıllardır tek başına olmayı yalnızlıkla, dışlanmışlıkla, kalabalıkta olmayı ise mutlulukla eşleştirmeyi öğretti.
Oysa aynı masaya iki kişi oturduğunda mutlu olduklarını garanti edemediğimiz gibi...
Tek başına oturan birinin de mutsuz olduğunu söyleyemeyiz mantık olarak.
Mesela düşünelim. Kalabalık bir kafeye girdiniz.
Bir masada 6 kişi oturuyor.
Kahkahalar atıyorlar, sohbet ediyorlar.
Dışarıdan baktığınızda mutlu bir arkadaş grubu gibi görünüyorlar değil mi?
Ama o masadaki 6 kişiden biri belki de kendini haftalardır anlaşılmamış hissediyor.
Belki konuşuyor ama kimse onu gerçekten dinlemiyor.
Belki de o kalabalığın içinde tek başına oturan birinden çok daha yalnız hissediyor.
Yalnızlık etrafımızda kaç kişi olduğu ile ilgili değildir.
Kendimizi ne kadar anlaşılmış, ne kadar ait ve ne kadar görülmüş hissettiğimizle ilgili.
Bazen insan boş bir basada kahvesini içerken huzurun tam ortasındadır.
Bazen de en kalabalık sofrada bile kendini yabancı gibi hisseder.
İşte bu yüzden tek başına oturan birini gördüğümüzde onun hakkında hüküm vermeden önce şunu hatırlamak gerekiyor.
Biz onun hayatının sadece birkaç saniyesine tanıklık ediyoruz.
Oysa o birkaç saniyenin öncesini de bilmiyoruz, sonrasını da.
Peki neden tek başına olmaktan bu kadar korkuyoruz?
Çünkü insan sosyal bir varlık.
Psikolojide buna aidiyet ihtiyacı deniyor.
Yani sevilmek, kabul görmek, bir gruba ait hissetmek en temel ihtiyaçlarımızdan biri.
Felsefeci Aristoteles'in de meşhur bir sözü var.
İnsan doğası gereği toplumsal bir canlıdır diyor.
Gerçekten de insan başkalarıyla kurduğu ilişkiler sayesinde kendisini tanıyor.
Kim olduğumuzu çoğu zaman başka insanlarla kurduğumuz bağların içinde keşfediyoruz.
Ama yalnız olmakla yalnız hissetmek aslında aynı şeyler değil.
Yalnız olmak fiziksel bir durumken yalnız hissetmek duygusal bir deneyimdir aslında.
İnsan bazen saatlerce kendiyle vakit geçirir ve bundan büyük bir huzur duyar.
Bazen de onlarca insanın arasında oturur ama kimsenin onu gerçekten anlamadığını hisseder.
Belki de bu yüzden asıl sormamız gereken soru şu bence.
Biz gerçekten yalnız kalmaktan mı korkuyoruz yoksa başkalarının bizi yalnız görmesinden mi?
Çünkü biz toplum olarak başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğüne fazlasıyla önem veren insanlarız bence.
Bu arada kanalımda El Alem Ne Der Hapishanesi diye bir bölümüm de var.
Onu da dinlemenizi tavsiye ederim.
Orada daha detaylı konuştuk bu konuyu.
Bazen tek başımıza bir kafeye gidip kahve içmekten değil de bunu bir tanıdığın görmesinden mi çekiniyoruz acaba?
İşte bizi gördüğünde yalnız mı sanacak acaba?
Bizi işte üzüntülü mü zannedecek?
Neden tek başına acaba?
Arkadaşı yok mu diyecekler gibi sorular zihnimizden geçebiliyor.
Yani bazen bizi rahatsız eden şey çoğu zaman yalnızlık değil de Yalnız görünme ihtimali olabilir mi?
Oysa başkalarının zihninde bizim hakkımızda yazdığı hikayeleri kontrol etmek de pek mümkün değil.
Hatta hiç mümkün değil.
Çünkü herkes bizi kendi deneyimleri, kendi korkuları ve kendi bakış açısıyla değerlendiriyor.
Aynı davranışa bakan iki insan bile birbirinden tamamen farklı anlamlar çıkarabiliyor.
Birisi tek başına oturan birini özgüvenli bulurken, diğeri onu yalnız zannedebiliyor.
Değişen burada aslında kişi değil, bakan kişinin zihni.
Çünkü aslında hayatta gördüğümüz her şeyi olduğu gibi değil, olduğumuz gibi yorumluyoruz.
Bir olayın anlamı çoğu zaman olayın kendisinden değil, ona bakan kişinin geçmişinden, korkularından, deneyimlerinden ve inançlarından doğuyor.
Yalnızlıktan korkan biri, tek başına oturan birini gördüğünde de doğal olarak onu yalnız görüyor.
Kendiyle vakit geçirebilen biri ise...
aynı manzaraya baktığında aslında o kişinin o an huzurlu olduğunu görebiliyor.
Yani çoğu zaman insanlar bize kendimizi değil, kendi iç dünyalarını yansıtırlar.
Bu yüzden herkesin bizi aynı şekilde anlamasını beklemek de bence mümkün değil.
Mesela ben tek başıma vakit geçirmekten gerçekten çok keyif alan biriyim.
Bir kafede tek başıma oturmak, yürüyüş yapmak ya da öylece durup manzarayı izlemek bile bana inanılmaz keyif veriyor.
Çünkü sürekli İnsanlarla birlikte olmak beni bazen ruhsal olarak yorabiliyor.
Yanlış anlaşılmasın, hayatımda varlığından büyük mutluluk duyduğum insanlar var.
Ki iyi ki de varlar ama kendi kendime kalabildiğim zamanları da en az onlar kadar kıymetli buluyorum diyebilirim.
Bence insanın kendisiyle kurduğu ilişki, başkalarıyla kurduğu bütün ilişkilerin temelini oluşturuyor.
Kendi sessizliğine tahammül edemeyen biri çoğu zaman yalnız kalmamak için insanlara tutunuyor.
Oysa kendisiyle barışık olan biri başkalarını bir eksikliği kapatmak için değil de hayatını paylaşmak için seviyor bence.
Size şunu da söylemek istiyorum dostlarım.
Eğer mutluluğumuzun tek kaynağını başka insanların varlığı haline getirirsek onlar hayatımızdan çıktığında sanki mutluluğumuz da pamuk ipliğine bağlıymış ve onlarla birlikte
gitmiş gibi hissederiz.
Ama insan kendisiyle iyi olmayı öğrendiğinde İlişkiler bir ihtiyaç olmaktan çıkıp güzel bir paylaşıma dönüşür.
Ama ne yazık ki toplum bunu bize pek de bu şekilde öğretmiyor.
Özellikle belli bir yaştan sonra tek başına olmayı sanki eksik olmakla eş tutuyor gibiler.
Hala evlenmedin mi?
Birini bul artık. Yalnız mı kalacaksın?
Evde kaldın gibi cümleler o kadar sık tekrarlanıyor ki bir süre sonra insan gerçekten yalnız olduğu için değil de yalnız olmaması gerektiği söylendiği için rahatsız olmaya başlıyor bence.
Oysa evlilik bir yaş meselesi değil.
Bence bir hazır olma meselesi.
Sırf toplumun takvimine yetişmek için yapılan bir evlilik çoğu zaman insanı yalnızlıktan kurtarmıyor.
Sadece yalnızlığının şeklini değiştiriyor.
Çünkü yanında biri olması anlaşıldığın anlamına gelmiyor ki.
Maalesef şu anda birçok evlilik iki kişi arasında gibi görünse de eşlerin çoğu o ilişkide kendini yalnız hissedebiliyor.
Bence asıl soru ne zaman evleneceksinden ziyade kendinle baş başa kaldığında huzurlu musun olmalı.
Çünkü kendisiyle iyi olmayan biri çoğu zaman bir ilişkiye sevgi vermek için değil de içindeki boşluğu doldurmak için girebiliyor.
Ve bir insanın omuzlarına başka bir insanın bütün mutluluğunu yüklemek de oldukça ağır bir sorumluluk bence.
Çünkü iki eksik insan birbirini tamamlamaz.
Çoğu zaman iki yaralı insan birbirine tutunmaya çalışır.
Ki tutunmakla sevmek de aynı şey değildir.
Bence sağlıklı bir ilişki sensiz yaşayamam diyen iki insanın değil de tek başıma da yaşayabilirim ama hayatı seninle paylaşmayı seçiyorum diyebilen iki insanın kurduğu
ilişkidir. İşte bu yüzden yalnız kalabilmek aslında bir ilişki becerisidir.
Kendi başına vakit geçirebilen, kendi duygularını düzenleyebilen, kendi hayatını anlamlı kılabilen biri karşısındaki insanı bir kurtarıcı olarak görmez.
Onu hayatındaki tek mutluluk kaynağı yapmaz.
Onu hayatının eşlikçisi gibi görür.
Böyle olunca da ilişkiler daha özgür, daha güvenilir ve daha sağlıklı olur.
Belki de bu yüzden yalnız kalmaktan değil de kendimizle tanışmaktan korkuyoruz.
Sessizlikte dikkatimizi dağıtacak hiçbir şey kalmıyor.
Telefonu bırakınca, televizyon kapanınca, arkadaşlar gidince geriye sadece biz kalıyoruz.
Ve bazen en zor sohbet insanın kendisiyle yaptığı sohbet oluyor.
Ama belki de gerçek huzur tam da orada başlıyordur.
Kendinle oturabildiğin, kendi sessizliğinden kaçmadığın gün.
Çünkü yalnız kalabilmek kendine dost olabilmektir ve insan...
kendisiyle dost olduğunda kurduğu bütün ilişkiler de değişmeye başlıyor.
Artık sevilmek için değil, sevmek için yaklaşıyor.
Birilerine eksikliğini kapatmak için değil, hayatını paylaşmak için yanında oluyor.
İşte bence en sağlam ilişkiler de tam olarak böyle başlıyor.
Bir de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor.
Neden sürekli meşgul olma ihtiyacı hissediyoruz?
Mesela bir dikkat edin, eve geliyoruz, ilk iş televizyonu açıyoruz, arabaya biniyoruz, hemen bir müzik açıyoruz.
Telefon elimizde değilse bile birkaç dakika sonra refleks gibi tekrar elimize alıyoruz.
Fark ettiyseniz asansöre biniyoruz.
Birden fazla kişiysek eğer mutlaka birisi birkaç saniyelik sessizliğe bile tahammül edemeyip telefonla ilgileniyor.
Aslında mesele sadece can sıkıntısı değil.
Belki de sessizlikte karşılaşacağımız düşüncelerden kaçıyoruz.
Çünkü insan meşgulken düşünmez.
Sadece oyalanır.
Ama dışarıdaki sesler sussuğunda içerideki ses yükselmeye başlar.
Ertelediğimiz korkular, cevaplamadığımız sorular, bastırdığımız duygular yavaş yavaş görünür olur.
İşte bu yüzden yalnız kalmak bazen rahatsız edicidir.
Çünkü bizi kendimizle yüz yüze bırakır.
Bir de yalnızlığın pek konuşulmayan bir tarafı var ve olumlu bir tarafı var.
Nedir o? Üretkenliği.
Dikkat ederseniz insanın en yaratıcı fikirleri çoğu zaman kalabalıklar içinde değil de tek başına kaldığı anlarda gelir.
Bazen duş alırken, bazen yürüyüş yaparken.
Bazen de kimsenin olmadığı sessiz bir odada.
Çünkü zihnimiz sürekli uyaranlarla meşgul olmadığında düşünceler birbirine bağlanmaya başlar.
Gün içinde fark etmediğimiz şeyleri ancak sessizlikte fark ederiz.
Belki bir sorunun çözümünü buluruz.
Belki uzun zamandır ertelediğimiz bir kararı, bir konuşmayı yaparız.
Ki benim genellikle duş alırken çok fazla fikir geliyor aklıma ve arkadaşlığımla konuşuyorum.
Ya diyorum ben duş alınca böyle böyle şey işte geliyor aklıma.
Sana da oluyor mu falan. Onlar da aynı şeyi söylüyorlar.
Suyun rahatlatıcı, ilham verici etkisi diyebilir miyiz acaba?
Size kendi ilişkimden de küçük bir örnek vermek istiyorum dostlarım.
Şimdi eşimle ikimiz de birlikte vakit geçirmeyi çok seviyoruz evet.
Ama zaman zaman yalnız kalmayı da bir o kadar seviyoruz.
Çünkü ikimiz de yalnız kaldığımızda canı sıkılan insanlar değiliz.
Kendi başımıza da mutlu olabiliyoruz yani.
Bence bu ilişkimize de iyi geliyor.
Çünkü birbirimize beni mutlu et yüküyle yaklaşmıyoruz.
Sanırım tatmin edici ilişkilerin en güzel taraflarından biri de bu yalnız kalabilen iki insanın birlikte olmayı seçmesi.
Mesela tarihe baktığımızda da birçok yazarın, filozofun ve sanatçının yalnızlığa özellikle ihtiyaç duyduğunu görüyoruz.
Çünkü üretmek için bazen dünyadan biraz uzaklaşmak gerekiyor.
Kalabalık insana hikayeler veriyor, yalnızlık ise o hikayelerin anlamını bulduruyor.
Dışarıda yaşarız ama içeride yazar, düşünür ve dönüşürüz.
Mesela Cahit Arf, matematiğin en zor problemleri üzerine saatlerce tek başına düşünen bir bilim insanıymış.
Bilimin sadece laboratuvarda değil, uzun ve sessiz düşünme süreçlerinden de geliştiğini sık sık vurgularmış.
Mesela ülkemizin gururu Aziz Sancar da yıllar boyunca büyük bir disiplinle laboratuvarda çalışarak Nobel'e uzanan yolunu inşa etti.
O başarı bir gecede değil, kimsenin alkışlamadığı, çoğu zaman yalnız geçen binlerce saatlik emeğin sonucuydu.
Ya da mesela Isaac Newton, ve bazı halkın nedeniyle evine çekildiği dönemde yerçekimi ve hareket yasalarına dair en önemli fikirlerini geliştirdi.
İbn-i Sina'nın hayatına baktığımızda da aynı şeyi görüyoruz.
Yüzlerce eser yazabilmesi sadece zekasından değil.
uzun saatler boyunca okuyup düşünebildiği o sessiz çalışma disiplininden de kaynaklanıyordu.
Elbette bu saydığım isimleri büyük yapan sadece yalnız kalmaları değildi.
Ama o yalnızlığı düşünmek, çalışmak ve üretmek için değerlendirmeleriydi.
Kalabalık insana malzeme verir, yalnızlık ise o malzemeyi işleme fırsatı sunar.
Ben de mesela kendi hayatımda bunu hissediyorum.
Podcast bölümlerimin en iyi fikirleri çoğu zaman kalabalık bir ortamda değil, tek başıma yürürken, kitap okurken ya da sadece sessizce düşünürken geliyor.
Çünkü insanın kendi sesini duyabilmesi için bazen dışarıdaki seslerin biraz azalması gerekiyor.
Belki de bu yüzden yalnızlık sandığımız gibi sadece bir boşluk değildir.
Bazen yeni fikirlerin, yeni kararların ve hatta yeni bir senin doğduğu yerdir.
O yüzden yalnızlıktan korkmayın, utanmayın arkadaşlar.
Burada özellikle genç dinleyenlerime de bir şey söylemek istiyorum.
Eğer aranızda 16-22 yaşları arasında ergenliğinin başında ve en zirvesinde olanlar varsa ve bazen herkesin bir arkadaş grubu var benim neden yok diye üzülüyorsanız
lütfen yalnız olmaktan utanmayın.
Çünkü yalnız olmak yanlış insanların arasında olmaktan çok daha iyidir.
Sırf yalnız kalmamak için sizi değersiz hissettiren arkadaşlıklara ya da mutlu olmadığınız ilişkilere razı olmayın, kalabalıkların içinde yalnız hissetmek bazen gerçekten
tek başına olmaktan çok daha ağırdır.
Sırf bir gruba ait hissedebilmek için bazen hiç istemediğimiz alışkanlıklara evet diyebiliyoruz.
Belki sigaraya, alkole ya da başka zararlı alışkanlıklara.
Sırf o gruba ait hissedebilmek için, sadece çevremizdeki insanlar yaptığı için başlıyoruz.
Belki ders çalışmayı bırakıyoruz, belki hayallerimizden uzaklaşıyoruz.
Çünkü ait olma isteği özellikle bu yaşlarda çok güçlü bir duygu oluyor.
Hepimiz geçtik bu yollardan anlayabiliyorum ama lütfen şunu unutmayın.
Yalnızlık geçici bir dönem olabilir ama yanlış insanların hayatınızda bıraktığı izler çok daha uzun sürebilir.
Doğru insanlar bazen de geç gelir.
O zamana kadar da kendinizle iyi geçinmeyi öğrenmek belki de kurabileceğiniz en önemli ilişkidir.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim dostlarım.
Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
İnstagram'da bölüm postunun altına yorum bırakabilirsiniz.
Beni hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
