
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Neden Elinden Gelenin En İyisini Yapmalısın?” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Zamansız Düşünceler'e hoş geldin.
Ben Gozi. Bazen insan hayatın büyük derslerini kitaplardan değil, çok sıradan bir anda öğreniyor.
Bu hafta konuşacağımız konu aslında uzun zamandır konuşmak istediğim ancak geçenlerde karşılaştığım bir duruma istinaden sıcağı sıcağına şimdi konuşmak istediğim bir konu.
Geçenlerde banyoyu temizliyordum.
Detaylı bir temizlik yapayım dedim.
İşte yerlere su falan döktüm.
Bir baktım suyun gitmediğini fark ettim.
Sonra bir gidere bakayım dedim.
Gider tıkanmış. Bu arada bu zamana kadar hiç tıkanmadığı için birazdan söyleyeceğim şeyi daha önce bu yüzden fark etmemiştim.
Neyse işte gider'e baktım.
Herhalde saç falan birikmiştir diye düşündüm.
Gider'i bir söktüm ki gider de öyle takıp çıkılacak cinsten değildi.
Sağ olsun yapan usta resmen suçunu örtbas etmek istercesine gider'i de bir güzel sabitlemiş.
Neyse işte ben gider'i yerinden söktüm çıkardım.
Ve gider'i söktüğümde karşılaştığım manzara beni gerçekten dehşete düşürdü.
Giderin içinden çimento parçaları, işte küçük küçük molozlar, naylon poşet parçası falan vardı.
Tabii ben şok. Yani o gider yapılırken ustanın temizlik yapmamak için bütün çöpleri oraya tıkadığını, daha doğrusu gizlediğini fark ettim.
Hatta geçenlerde belki siz de görmüşsünüzdür.
İnternette bayağı bir viral olmuştu.
Evin banyosuna güya havalandırma camını ızgara takmışlar.
Tabii ızgarayı bir kaldırıyorlar aslında altında cam ya da işte herhangi bir boşluk yok.
Bildiğin düz duvar yani.
İşte benimki de bir nevi onun gibi olmuş.
Bu karşılaştığım manzara karşısında iki ayrı duygu hissettim.
Birincisi şaşkınlık.
İkincisi ise üzüntüyle karışık bir kızgınlık.
Çünkü düşündüm bunu yapan kişi tamam işte belki o an işini bitirip bir an önce çıkmak istedi.
Belki aman nasıl olsa görünmez dedi.
Ama o görünmeyen şey...
Günün birinde işte benim karşıma çıktı.
O an şöyle bir şey düşündüm.
İnsan hayatı da biraz böyle değil mi?
Bazen insanlar işlerini safsaklıyor, bazen bir şeylerin üstünü kapatarak geçiştiriyor.
Çünkü o an görünmüyor zannediyorlar.
Ama hayatın bir gideri var.
Ve bir gün o tıkanıklık mutlaka ortaya çıkıyor.
Zannediyoruz ki kimse görmediğinde yaptığımız şey hata olmaktan çıkıyor.
Oysa bence öyle değil.
Çünkü insanın yaptığı şeyi ilk gören kişi aslında kendisi.
Başkaları görmese bile insanın vicdanı görüyor.
Ve vicdanın hafızası insanların hafızasından çok daha sağlam, çok daha uzun arkadaşlar.
Bazen şöyle düşünüyoruz, deve kuşu misali.
Kimse görmüyorsa yaptığımız şey sanki hiç olmamış gibi.
Mesela bir işi safsaklıyoruz, kimse fark etmedi.
Bir yerde bir haksızlık yapıyoruz, kimsenin haberi yok.
Bir kağıdı yere atıyoruz, kimse görmedi.
Ama aslında biri gördü.
Biz gördük arkadaşlar biz.
İnsanın hayatına en uzun süre tanık olan yanında taşıdığı başkaları değil ki kendisi.
Ve insan bazen herkesi ikna edebilir ama kendi vicdanını susturması çok daha zordur.
Kimsenin görmediği yerde yaptığımız küçük şeyler birikir birikir ve en sonunda bizim kim olduğumuzu oluşturur.
Karakter dediğimiz şey de zaten böyle oluşmaz mı arkadaşlar?
İnsanların alkışladığı yerde değil.
Kimsenin bakmadığı yerde.
Martin Luther King'in bununla alakalı çok güzel bir sözü var arkadaşlar.
Belki duymuşsunuzdur. Aynen şöyle diyor Martin Luther.
Eğer bir insan sokak süpürmekle görevlendirilmişse, Michelangelo'nun resim yaptığı, Beethoven'ın beste yaptığı, Shakespeare'in yazdığı gibi süpürmelidir.
Sokakları öyle güzel süpürmelidir ki gökte ve yerde yaşayan herkes durup şöyle demelidir.
Burada işini çok iyi yapan büyük bir sokak süpürcüsü yaşamış.
Ne kadar güzel söylemiş değil mi arkadaşlar?
Bu sözün vermek istediği fikir aslında çok güçlü bir mesaj içeriyor.
Yapılan işin büyüğü küçüğü yoktur.
Asıl mesele işini en iyi şekilde yapmaktır.
İnsan yaptığı işi görülse de görülmese de iyi yapmalıdır diyor.
Bu arada canım atamın da bununla alakalı çok güzel bir sözü var.
Ki ben bu sözü hep kullanırım.
Eşimle de çok konuşuruz bu söz üzerine.
Ne diyordu Atatürk?
Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır.
Bu söz bazen çok büyük anlamlarda yorumlanıyor ama aslında çok sade bir şey söylüyor.
İşini iyi yap. Gerçekten iyi yap.
Kimse görmese bile iyi yap.
Çünkü insanın karakteri çoğu zaman sahnede değil kimsenin görmediği yerde ortaya çıkar dedik değil mi?
Bazen vatan sevgisini çok büyük şeylerle ilişkilendiriyoruz.
Savaşlarla, kahramanlık hikayeleriyle, büyük fedakarlıklarla.
Ama bir ülkeyi ayakta tutan şey çoğu zaman çok daha basittir.
Ki Atatürk bu vizyonu ortaya koyduğunda ülke büyük bir yokluk içindeydi.
Kağıt yoktu, kalem yoktu, fabrika yoktu.
Ya bırak kağıt kalemi askerin ayağında bot yoktu ya.
Ama o en iyisi diyordu.
Demek ki mazeretlerin arkasına sığınmadan elindeki kısıtlı malzemeyle ortaya çıkarabileceğin en kaliteli sonucu hedeflemekti bu.
Genelde büyük başarılar, kahramanlık hikayeleri bekliyoruz değil mi?
Ama Atatürk bize çok daha mütevazı ama bir o kadar da sarsıcı bir anahtar veriyor bence.
Bir de işini iyi yapmanın domino etkisinden bahsetmek istiyorum arkadaşlar.
Öncelikle bunun bireysel bir sorumluluk boyutu var.
Yani sen işini iyi yaptığında seninle etkileşime giren herkesin hayatı kolaylaşıyor.
Herkesin işini en iyi yaptığı bir toplumda da sistem tıkır tıkır işler, güven artar, ne bileyim işte maliyetler düşer, yaşam kalitesi yükselir.
Örneğin işini iyi yapan bir mühendisin yaptığı köprü çökmez.
İnsanlar o köprüden korkmadan geçer.
İşini iyi yapan bir doktorun hastası gerçekten şifa bulur, bir ailenin umudu yeniden yeşerir.
Yine mesela işini iyi yapan bir öğretmenin yetiştirdiği çocuklar sadece sınav kazanmaz.
Hayata karşı merak ve karakter kazanır.
İşini iyi yapan bir mimarın tasarladığı bina yıllarca ayakta kalır.
İnsanlar içinde güvenle yaşar.
İşini iyi yapan bir yazarın yazdığı cümle yıllar sonra bile bir insanın zihnini aydınlatır.
İşte bir insan işini gerçekten iyi yaptığında ortaya sadece bir iş çıkmaz.
Ortaya güven çıkar, huzur çıkar.
Bazen de bir insanın hayatını değiştiren görünmez bir emek çıkar.
Ya da işte bizim ustanın yaptığının aksine düzgün bir şekilde işini yaparsan kötü örnek olarak böyle konuşulmazsın.
İşte gerçek vatanseverlik, yani canım atamında bahsettiği gerçek vatanseverlik de budur.
Ve bir toplumun kalitesi insanların işlerini nasıl yaptığıyla ölçülür.
Bu yüzden bence Atatürk'ün rehberlik ettiği, yolunuza ışık tuttuğu bu söz çok güçlü bir söz bence.
Bir de bu olay bana bir kitabı hatırlattı.
Bu arada bu konuşmalar sana iyi geliyorsa zamansız düşünceleri Spotify'da takip edebilirsin.
Sosyal medyada ise düşünmeye devam ediyoruz.
Ne diyorduk? Toltec bilgeliğinin temsilcilerinden Don Miguel Ruiz'in Dört Antlaşma isminde kitabında da bu konuştuğumuz konudan bahsediliyor.
Bu kitapta Toltec bilgeliğinden gelen dört basit ama güçlü anlaşmadan bahseder.
Çok kısa bahsetmek istiyorum arkadaşlar.
Birincisi... Sözünü özenle kullan.
Yani sözlerinle, kendine ya da başkasına zarar verme.
İkincisi, hiçbir şeyi kişisel algılama.
Çünkü insanların davranışları çoğu zaman seninle değil, kendi dünyalarıyla ilgilidir.
Üçüncüsü, varsayımda bulunma.
Zihnin hikayeler uydurmasın.
Anlamadığın şeyi sor.
Ama dördüncü anlaşma var ki, işte şu an konuştuğumuz konuyu en güzel açıklayan anlaşma.
Daima elinden gelenin en iyisini yap.
Bu arada aklıma şimdi bu bahsettiğim dört anlaşma kitabında geçen bir hikaye geldi.
Öncelikle onu anlatmak istiyorum.
Hikaye şöyle arkadaşlar.
Acısını aşmak isteyen bir adam kendisine yardım etmesi için Budist tapınağındaki bir ustaya gider ve ustaya şunu sorar.
Usta eğer günde dört saat meditasyon yaparsam yüksek bilince ulaşmam ne kadar sürer?
Usta adama bakar ve der ki eğer günde dört saat meditasyon yaparsan Belki 10 yılda yüksek bilince ulaşabilirsin.
Bundan daha iyisini yapabileceğini düşünen adam ustaya yine sorar.
Usta peki günde 8 saat meditasyon yaparsam yüksek bilince ulaşmam ne kadar zaman alır?
Usta adama bakar ve der ki eğer günde 8 saat meditasyon yaparsan belki 20 yılda yüksek bilince ulaşabilirsin.
Adam şaşırır ve sorar.
Ama daha çok meditasyon yaptığımda neden daha uzun zaman alır?
Usta tebessüm eder ve der ki Sen bu dünyaya hazlı ve yaşamı feda etmek için gelmedin.
Yaşamak, mutlu olmak ve sevmek için buradasın.
Eğer 2 saatlik bir meditasyonla yapabileceğinin en iyisini yapabildiğin halde 8 saat meditasyon yapmaya kalkarsan yorgun düşersin, amacından saparsın ve yaşamdan
haz alamazsın der.
Bu arada yapabildiğinin en iyisini yap derken bunu doğru anlamak da önemli arkadaşlar.
Kendini zorlayarak, İlla ki bir sonuç karşılık bekleyerek yapabildiğinin en iyisini yapmak pek mümkün değil.
Öyle görünse bile bu yaklaşım bir zaman sonra mutlaka zarar verir bize.
Getirdiği zararı fark edersek o eylemin elimizden gelenin en iyisi olmadığını da kolaylıkla anlayabiliriz bence.
En iyisini yap demek mükemmel olmak değil arkadaşlar.
En iyisiyle mükemmel aynı şey değildir.
Mükemmelliyetçilik felç edicidir, başlamamızı engeller.
Elinden gelenin en iyisini yapmak ise eylem odaklıdır.
Hata yapma payını kabul eder ve gelişmeyi hedefler.
Sabah taze ve enerjik olarak yaptığımız en iyi, akşamın yorgunluğunda yaptığımız en iyiden daha iyi olacaktır değil mi?
En iyi sağlıklı ya da hasta olmamıza göre de değişecektir.
Hasta yatağınızdayken yapabileceğinizin en iyisi nedir?
İyileşmek için yatmaya devam etmektir değil mi?
Ya da mesela formunda olduğunda en iyisini yapmak?
sınırlarını zorlamak ve üretmektir.
Önemli olan o anki içsel kaynaklarını en verimli şekilde kullanmaktır.
Yani asıl soru o anın getirdiği durumda bulunduğumuz yerde hissettiğimiz halde yapabileceğimizin en iyisi nedir arkadaşlar?
Bence bazen kendimize bunu kusursuz yaptım mı demek yerine şu anki şartlarım altında sahip olduğum bilgi ve enerjiyle verebileceğim en iyi mücadeleyi verdim mi diye sormalıyız.
Sizce elinden gelenin en iyisini yapmak neden önemli arkadaşlar?
Bununla alakalı fikirlerinizi çok merak ediyorum.
Bana instagramdan yazın.
Elinden gelenin en iyisini yapmanın kişisel bir ödülü de vardır.
Nedir peki o? İnsanın iç huzuru.
Bu arada bu iç huzuru anlattığım akışa güvenmek diye bir bölümüm de var.
Dinlemediyseniz onu da dinlemenizi mutlaka tavsiye ederim.
Orada uzun uzun konuştuk bu konuyu.
Günün sonunda kafanı yastığa koyduğunda bugün yapabileceğim her şeyi Yapabileceğim en iyi şekilde yaptım diyebilmenin verdiği o tatmin duygusu var ya, işte onu hiçbir dışsal takdir karşılayamaz
arkadaşlar. Bu bir öz saygı meselesi.
Zaten kendisine saygısı olan insan altına imzasını attığı işin yarım yamalak olmasına da izin vermez.
Yani bizim sevgili ustamızın yaptığının aksine.
Bu yüzden mesele sadece iş yapmak değildir.
Mesele işini hakkıyla yapmaktır.
Buna aslında biz ne diyoruz arkadaşlar?
Erdem diyoruz değil mi? Neydi erdem?
İnsanın doğru olduğunu bildiği şeyi kimse görmese bile yapmasıdır.
Yani erdem davranışın dışarıdan değil, içeriden yönetilmesidir.
Bu arada bu elinden gelenin en iyisini yapmaya stoğacılar açısından bakmasam olmaz.
Seviyorum ya stoğacılık felsefesini, işte onun temsilcilerini.
Bu arada hep bu stoğacılıktan örnekler veriyorum ama...
Bu süt ağacılığı derinlemesini anlatmayı çok istiyorum.
Bununla ilgili bir bölüm mutlaka gelecek arkadaşlar.
Süt ağacılığın en bilinen temsilcilerinden Marcus Aurelius ve Epictetus Erdem'i insan hayatının en yüksek değeri olarak görür.
Onlara göre zenginlik, ün, başarı hepsi geçicidir.
Kalıcı olan şey karakterdir diyor kendileri.
Yine Epictetus der ki bir insan zor bir durumda bile doğru olanı yapabiliyorsa Kolaya kaçmıyorsa, kimse görmese bile dürüst davranabiliyorsa işte orada erdem ortaya çıkar diyor.
İmza kaşe mühür gerçekten de.
Bu arada bu elinden gelenin en iyisini yapmak konusunda canım Doğan Cüceloğlu'nun da Başarıya Götüren Aile kitabında şöyle deniyor.
Gerçek özgürlüğün kaynağını elinden gelenin en iyisini yapma gayreti ve yaparken coşkulu olma bilinci oluşturur der.
Doğan Hoca aslında şunu fısıldıyor.
Eğer sen... Dışarıdan kimse görmese bile bir işi en iyi şekilde ve içindeki yaşam enerjisini yani coşkuyu katarak yapıyorsan sen artık hiç kimseye ve hiçbir
sisteme bağlı değilsin.
Kendi kendinin ödülü olmuşsun demektir.
Bu da bir insanın ulaşabileceği en yüksek özgürlük mertebesidir diyor.
Bu arada burada bahsedilen coşku iş bittikten sonra gelen bir kutlama değil, işi yaparken her anın içine kattığın o yaşam enerjisidir.
Hani o Michelangelo'nun resim yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığı, Tolstoy'un Anna Karenina'sını yazarken yaşadığı o his var ya, işte ondan bahsediyorum.
Peki neden elinden gelenin en iyisini yapmak bizi özgür kılar?
Çünkü arkadaşlar bir başkasının onayına muhtaç olduğumuz sürece o kişinin ya da o sistemin mahkumu sayılırız.
Ama Marcus Aurelius'un dediği gibi kendi karakterimizi bir kale gibi inşa edersek, Doğan Hoca'nın dediği gibi O iç coşkusuyla hareket edersek dışarıdan gelen alkış
da eleştiri de sadece birer gürültü haline gelir.
İşte gerçek özgürlük budur.
Kendi standartlarının kölesi olmak dünyanın efendisi olmaktan çok daha büyüktür.
Ve arkadaşlar sona gelirken.
Karakter büyük sözler de değil.
Kimsenin görmediği yerde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığında inşa edilen bir şey.
Unutmayalım arkadaşlar, insanların gördüğü davranışlar itibarımızı, kimsenin görmediği davranışlar ise karakterimizi oluşturur.
Şimdi kendimize bazı sorular sormamızı istiyorum dostlarım.
Kendi işini çocuklarının geleceği buna bağlıymış gibi mi yapıyorsun?
Ya da vatanseverliği sadece bir duygu olarak mı yaşıyorsun, yoksa bir çalışma ahlakı olarak mı?
Yarın bu ülke senin ellerinde yükselecek olsaydı, bugün sergilediğin disiplin yeterli olur muydu?
Cevaplarınızı bana Zamansız Düşünceler Instagram hesabından yazabilirsiniz.
Hepsini merakla okuyorum.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Zamansız Düşünceler'i sosyal medyadan takip etmek isterseniz açıklamalar kısmındaki linkten ulaşabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
